Candan Öte ~ 19 | Teşekkür

İskoçya’ya Veda

“Meleğim… Ne kadar güzel, değil mi?”

Melek, gördüğü güzelliği içine çekiyordu özlemle… Sevgiyle… Gerçek olmasını dileyerek. Bakmaya doyamıyordu annesinin pırıl pırıl parlayan yüzüne. O kadar güzel görünüyordu ki, bu dünyadan olmadığı her hâlinden belliydi.

Ama annesinin bakışları bambaşka bir yerdeydi… Onun gözlerinin baktığı yerde hissettiği sıcaklık ve sahiplik duygusu, gözlerinin dolmasına neden oldu birden bire.

“Çok güzel, anne. Kimin bu Güzellik?” dedi ve kollarında duran bebeğin saçlarını koklayarak bir öpücük kondurdu.

“O sana hediye olarak gönderildi. Ona iyi bak… Meleğim, ne olursa olsun kim olduğunu unutma! Seni sevdiğimizi unutma! Sen bizim, canımızdan ötesin bir tanem.” Elini uzatıp Melek’in yanağını şefkatle okşarken, Melek kendini huzur dolu hissediyordu.

Kollarında, tam kalbinin üzerinde tuttuğu muhteşem bebeğe bakıyor, mis gibi kokusunu içine çekiyordu.

“Bir parça aşk, meleğim,” deyip güldü annesi. Öyle melodik bir sesti ki… O kadar özlemişti ki o sesi. “Ona dikkat et!” dedi ve eğilip Melek’in kucağındaki bebeğin başını öptü o da, aynı Melek gibi.

“Şerefsizlere iyi bakın. S*kik piç kurularıyla geldiğimde bizzat görüşmek istiyorum,” diyordu, Mete.

Bu huzur dolu anını bozan küfürleri duyduğunda etrafına bakındı genç kız, ama kimseyi göremedi. Annesinin o meleksi güzelliği ve kollarındaki aşk kaybolurken bir hüzün esir alıyordu duygularını… Kaybetmek istemiyordu… Ayrılmak istemiyordu annesinden ya da o masum bebeğin sıcaklığından… Rüyadan gerçekliğe geçtiğinde ve Mete’nin balkonda telefonla konuştuğunu anladığında, “Diline biber sürmeli,” diye fısıldıyordu, Melek.

Yataktan biraz doğrulmaya çalıştığında henüz aydınlanmaya başlayan güne küfürle başlayan Mete’nin sesini dinliyordu istemeden. “Geberteceğim en sonunda o sürtüğü… Hayır, hiçbir şey yapmayın. Ona Melek karar verecek.”

Yoğun sessizliği dinledikten biraz sonra Mete içeri giriyordu üzerinde uzun, siyah ve bol bir altlıkla. Kalçalarından düştü düşecek gibi duran parça, kasıklarına inen kasları örtecek bir atlet veya tişörtten yoksun bedenini, karşısında dağılan zavallı genç kızın tecrübesiz coşkusuna sunuyordu âdeta. Bu beğeni dolu bakışları Mete’nin gözlerinden de kaçmıyordu ki yüzünde oluşan çapkın tebessümüyle gülüyor ve yavaş adımlarla yatağa yaklaşıyordu.

“Saat çok erken. Ben mi uyandırdım seni?” Kadife yumuşaklığında ses tonuyla konuştuktan sonra yatağın kenarına oturduğunda, Melek sorulan soruya sadece başını sağa sola sallayarak cevap verebildi. Sözleri, Mete’ye olan hayranlığının ateşinde kaybolmuştu içeride bir yerlerde.

“Saat daha erken, tatlı kız,” dedi, Melek’in üzerindeki örtüyü açtı. “Deden ve anneannen kalkmadan odana kaçsan iyi olur.”

Serin hava yatağın sıcaklığını alıp götürdüğünde bıraktığı sabahlığı alıp pijamalarının üzerine giyindi, yataktan dışarı çıkmayı başardı. “Kardeşim! Hava buz gibi sen çırılçıplaksın! Üşüyen bana, nispet mi yapıyorsun, anlamadım.” Konuşurken bir yandan da sabahlığın kemerini bağlamaya çalışıyordu.

Mete’nin parmakları altlığının beli üzerinde geziniyordu, “Henüz çırılçıplak değilim,” derken. Yutkunup başını kaldırdığında karşılaştığı manzarayla gülümsemeye çalışırken, Mete de, “Bunu da çıkarabilirim dayanabilirsen,” diyordu.

“Şimdi bu meydan okumaya karşılık verip “Çıkar ulan” demek vardı ama ben öyle biri değilim işte.” Yanından geçerken dayanamayıp çıplak omuzuna öpücük kondurduğunda Mete’nin, öylece çekip gidebileceğini düşünüyordu ne yazık ki.

Sırtı yatakla buluştuğunda Mete’nin ağırlığını bedenini eziyordu. Dizleri yataktan aşağıda, elleri Mete’nin ellerine kenetlenmiş, kıpırdamasına imkân vermeyen bir açıyla ona hapsedilmişti. Rahatsızlık duyması gerekirken tek hissettiği; heyecandı…

Hiçbir söz söylemeden gözlerini, kaşlarını, saçlarını incelerken Mete, Melek de onun yakışıklı simâsında eriyip gidiyordu. Eğildi alnından öptü naif bir öpücükle. Ardından gözlerini aynı naiflikle. Alnını alnına yasladığında erotizm yoğunluğuyla alev alacak pozisyona zıt bir şefkat vardı Mete’nin dokunuşlarında. Başını kaldırdığında, “Hadi git,” derken bile gitmesini istemeyen bakışlarıydı gözlerini esir alan.

Birkaç dakikanın ardından kalkabildiklerinde, titreyen dizleriyle çıkıyordu odadan kendi odasına gidebilmek için. Odaya girip tuvalet masası önündeki koltuğa oturunca başını elleri arasına aldı. “Ben bu adamı çok seviyorum…” diye fısıldarken gözyaşları gözlerini yakıyordu.

Başını kaldırıp aynada baktığı genç kızın gözleri, aşkın güzelliğini yansıtıyordu bütün kızarıklığına, dökmediği gözyaşlarına rağmen. Mete’nin yanı başında oluşuna bir şükür daha sunarken, “Teşekkür ederim Allah’ım…” diyerek, kalbinin ritmini bozan bir sevinçti o adamın varlığı. “Teşekkür ederim Allah’ım.”

*

Krem rengi keten bir gömleği askıdan alırken, Melek’in masum hisleri, hesapsız bakışları, aşkı yaşarkenki saflığı dudaklarında tebessüme vesile oluyordu, Mete’nin… Çıplak bedenine bakmaktan çekinirken, cinselliğe hazır olduğuna Mete’yi ikna çabaları… Bedeni üzerinde yattığında kalbinin deli atışlarını hissetmek Mete’den dermanı kesmiş, o heyecanın korkudan değil aşktan olduğunu gözlerinden görmekse iradesini tüketmişti. Onun o aşkla bakan gözlerine öpücükler kondururken yine onun inadı yüzünden evlenemediklerini bilmek de öfkelendiriyordu içten içe…

“Kaç duyguyu aynı anda yaşatıyorsun be güzelim,” diye fısıldarken gömleğinin düğmelerini iliklemeyi bitirmişti.

Ne yaparsa yapsın onun sesine, nefesine, bakışına, gülüşüne… Tüm varlığına ömrünü feda ederdi Mete.

Odanın kapısını sessizce açıp geri geldiğinde Melek, “Ben neye karar verecektim?” diye soruyordu.

Mete, içinde Melek’e bağlılığının derecelendirmesini yapıp, onun her hareketine olan aşkının analizini çıkarırken, kızın aklı bambaşka bir yerdeydi demek ki. “Şimdi canın sıkılacak. Neden İstanbul’a gidene kadar ertelemiyoruz?” İstanbul’a dönmeden söylemek gibi bir düşüncesi yoktu ama anlaşılan, Melek telefon konuşmasına vakıf olmuştu.

Bir adım atıp kollarını, genç kızın beline doladı ve Melek’i, yakınına çekti. “Bana, bebek muamelesi yapma lütfen! Şimdi söyle. Neye karar vereceğim?” Sözlerinin ardından incecik kollarını Mete’nin boynuna doladığında, aklından geçen bütün olumsuz düşünceler müspet fikirlere dönüşüyordu.

“Kızım! Bir kez olsun itaat et. De ki; “Tamam, sen nasıl istersen.” Çok mu zor?”

“Pekâlâ. İstediğin buysa… Efendim, nasıl isterseniz öyle olsun.” Gülümsedi. Can yakacak kadar içine işleyen bir gülümsemeyle. Gözlerini, Mete’nin keten gömleğinden görünen tenine dikip, sonra da karşısındaki adamın dağılacağını önemsemeden eğilip burnunu sürterek kokladı tenini, içine çekerek öptü. Gözleri, Mete’nin gözlerini tekrar bulduğunda, “Nasıldı?” diye soruyordu.

Mete, bu nezaketten sonra gelecek her neyse ona hazır olduğunu hissederken, “Harika… Aferin, meleğime. Hep böyle ol!” sözleriyle de destekliyordu cesaretini.

“Sen nasıl istersen…” Yüzündeki gülümseme derinlik kazanıyordu o meleksi masumiyetin.

“Tamam. Söyle hadi.”

“Neye karar vereceğim?”

Genç adam, kahkaha dolu derin bir nefes çekti. Sakinleştiğinde başını kızın başına yasladı ve fısıldar gibi sordu, “Ben seninle ne yapacağım?”

“Hep sev… Ve söyle artık!”

“Mail yollayanların arasında kuzenin de var.”

Şaşkınlığına bakılırsa, öğrendiği gerçeği sindirmesi zaman alacaktı. Yatağın üzerine birlikte oturduklarında, bebek gibi başını yasladı Mete’nin göğsüne. Yaşadığı üzüntüyle büzüşmüş, küçücük kalmıştı kucağında. “Neden?” diye fısıldadı.

Mete ile değil de daha çok kendi kendine konuşuyor gibiydi. Mete, gereksiz bir söz söylemek yerine şefkatli dokunuşlarla sırtını okşuyordu, belinden ensesine kadar. Biraz sabredebilirse, Melek kendisi konuşma ihtiyacı hissedecekti.

Ya da o öyle umuyordu.

Beş dakika sonra, “Hadi Mete’m… Kahvaltıya inelim,” dediğinde Mete’nin kolları arasından çıkıyordu.

Normal biri olmadığını unutmuştu. “Pekâlâ tatlım, hadi! Konuşmak yerine kaç!” İncecik parmaklarından parmaklarını geçirerek kızın elini, elinin arasına hapsettiğinde, dik bakışları Melek’in yüzünü inceliyordu.

“Şu an hazır değilim içimdekileri kelimelere dökmeye… Affet!” dedi, başını eğdi. Gözlerine tekrar baktığında derin bir hüzün vardı bakışlarında.

“Bekliyor olduğumu bil ve lütfen paylaş benimle.” Odanın kapısından çıkarlarken bu sözler döküldü, genç adamın dudaklarından.

Melek ise… Sadece gülümsedi. Bir de parmakları daha fazla sıktı elini.

Kahvaltının hazır olduğu balkona çıktıklarında görünen manzara; Isabella, bir şeyden bahsediyor, Esat dinlediklerini içmek istermiş gibi bir ifadeyle karşısındaki kadına bakıyordu. Geldiklerini duyan âşıklar, “Günaydın çocuklar!” dedi, ikisi aynı anda.

Melek, Isabella ve Esat’a öpücük verip, “Günaydın,” derken sahte bir neşenin, başarılı dramasını sergiliyordu. Gözlerindeki hüznü saklayabileceğini düşünüyordu ama… O yeşil gözler gerçekten neşeli olduğunda pırıl pırıl parlarken, şimdi feri sönmüş bir mecalsizlikte gibiydi.

“Günaydın,” deyip oturdu, Mete.

Mete, isteksiz bir mecburiyetle kahvaltı ediyor, Melek, anneanne ve dedesinin yanında neşeyle şakıyor, mutsuzluğunu unutmuşçasına sohbet ediyordu. Anneanne ve dedesinin anlattıklarıyla neşe içinde gülerken, çabuk değişebilen ruh hâliyle Mete’yi yine  şaşırtıyordu.

Esat ve Isabella’nın birbirlerine olan özlemleri kötü düşüncelerini siliyordu belki de kalbinden. Esat ömrünü soğuk, donuk, Gestapo’ya fikir hocası olabilecek bir kadınla geçirmişti. Şimdi karşısında oturan, altmış yaşında olduğunu söylemese anlaşılmayacak bir kadın, gözlerinde sevgi, heyecan, hayat akarak bakıyordu ilk ve tek aşkına. Ağzından dökülecek kelimeleri ise içmek ister gibi bir ifade oluşuyordu tertemiz yüzünde.

Mete, asla Melek’ten ayrı bir hayat düşünemiyordu. Öyle bir hayatı kabulleneceğini de sanmıyordu.

“Benim yarın dönmem gerekiyor, büyükanne.”

Kendi düşünceleri, Melek’in sesiyle bölündüğünde bugün dönmek isteyeceğini düşünüyordu kuzen vakasının ardından. Belli ki bir gün daha sabretmeye kararlıydı.

Isabella’nın hüzünle bakan gözleri, Melek’in endişelenmesi için yeterli sebepti. “Sana söz veriyorum artık ayrılmayacağız, büyükanne. Mezuniyet baloma davetlisin.” Sözlerinin ardından gülümserken Melek, Mete o sahte gülüşlerin ardında yatan acıyı da görebiliyordu. “Bu organizasyonu düzenleyen birkaç öğrenciden biri de benim. Arkadaşlarıma yardımcı olmalıyım.”

Ortada planlanacak bir organizasyon kalmamasına rağmen ağzını açıp tek kelime söylemiyordu, Mete. Melek ise, devam ediyordu. “Artık öğrenci yurdunda kalamayacağım için taşınmam da gerekiyor. Şimdi bana söz ver büyükanne. Geleceksin değil mi mezuniyetime?”

Isabella, inanamayan gözlerle torununa bakıp, “Bunu gerçekten soruyorsun değil mi, tatlı kızım? Ben böyle bir gün yaşayabilmek için, ömrümün her günü bir hayalle yaşadım,” dediğinde, Melek anneannesinin boynuna sarıldı sımsıkı.

*

“Bu da harika büyükanne. Muhteşem bir tarzın var!” Elindeki Chanel’i havaya kaldırırken, koyu yeşil, 60’lı yılların modasını enfes bir şekilde yansıtan elbiseydi inceliyordu. Kare yakası, kalın askıları, bele kadar dar inip etek kısmı cömertçe bollaşan, diz hizası bir tasarım harikasıydı.

“Denesene, meleğim.”

Melek, elbiseyi eliyle okşarken, “Giymesem. İncitmek istemem,” diyordu.

“Ah meleğim. O kadar tatlısın ki… Bu elbiselerin hepsi senin,” derken eliyle yatağın üzerine yaydıkları kıyafetleri gösteriyordu.

“Büyükanne, denemesem. Çok, çok değerli bunlar…” Anneannesi devam etmesine izin vermediğinde, “Hangisi çok değerli?” diye soruyordu.

Hiç düşünmeden, “Hepsi!” cevabını verdi Melek.

“Ben, benim için değerli olana bakıyorum şu an. Ama değerini anlatabileceğim bir kelime yok ne yazık ki.” Derin bir iç çekti, Isabella. Keder dolu bir nefes. “Çok geç bulduğum mutluluğu, torunumun hediye kabul etmeyişine feda edecek değilim, bir tanem. Sana büyükanne tavsiyesi; senin için yapacaklarıma kendini alıştır.” Sözleri sona erdiğinde Melek’in omzunu okşuyordu şefkatle.

“Büyükanne, lütfen. Bana gösterdiğin sevgiyi derecelendirebildiğim bir ölçü yokken… Neden benim için bir şeyler yapma derdindesin?”

“Çünkü, yirmi bir yıldır şımartamadığım torunumu şımartmak istiyorum. Ve eğer buna izin vermezsen yaşlı kalbimi çok üzersin.”

O gözlerde gördüğü hüzün Melek’i huzursuz ettiğinde, “Özür dilerim, büyükanne!” diyerek telafi etmeye çalışıyordu. “Lütfen affet! Bir daha asla karşı çıkmayacağım. Yeter ki üzülme!”

“Tatlı, Melek.” Sevgi dolu sözler söyleyen o seste şefkat, saçlarını okşayan ellerde şefkat vardı.

Birbirinden güzel renklerde, sekiz tane özel tasarım elbise vardı. Ve en güzeli; altmışlı yılların modasını yansıtıyorlardı. Gençlik fotoğraflarına bakarken tarzına hayranlığı kadar annesinin anneannesine benzerliğine de hayran oluyordu, Melek.

Isabella’nın gençlik dönemlerinde çekilmiş, yüzünde pırıl pırıl bir gülümsemeyle poz verdiği stüdyo fotoğrafı duruyordu tuvalet masasının üzerindeki çerçevede. “Büyükanne, bunu bana verir misin?” derken parmakları okşuyordu annesinin güzelliğini aldığı sureti.

“İnanılmaz bir kızsın sen… Neyi istersen alabilirsin.”

“Teşekkür ederim büyükanne.” Çerçevedeki fotoğrafı çıkarırken, yine tekrar etti, “Çok teşekkür ederim.”

“Balo ne zamandı, bir tanem?”

“Yirmi sekiz haziranda.”

“Kıyafetin var mı peki?”

“Var büyükanne.” Isabella dik bakışlarla bakıyordu gerçekliğine inanmadığını belli edercesine. “Ciddiyim! Amcam almış. Muhteşem bir elbise!” derken eliyle kelebeğini okşuyordu yine. Alışkanlık hâline gelmiş gibiydi bu basit hareketi.

“Peki ayakkabı?”

“Onu da ben hâllettim,” dedi yüzünde tatlı bir tebessümle.

“Kıyafetin ne renk?”

“Ekru,” derken yüzünde saklayamadığı bir mutluluk vardı.

Isabella, “Aferin amcana. Gerçekten az bir zaman kalmış. Umarım işlerin yolunda gider,” derken çekmeceden bir kutu çıkarıyordu. “Bu bana annemden kaldı. Ona da annesinden. Yani benim tatlı büyükannemden.”

Kutuyu Melek’in ellerine bıraktığında, Isabella midesinde bir yanma hissediyordu, anneannesiyle arasına girebilecek herhangi bir menfaatin fikriyle. Eğer bir şeyler vermeyi bırakırsa, çok daha mutlu olurdu ama aksi bir durum yaşıyordu, Melek. Isabella, ne var ne yok Melek’in önüne sermek istiyormuş gibi görünüyordu.

Hüzünlü gözlerle kutuya bakıp dalmışken Isabella’nın sesiyle kendine geldi, “Açsana meleğim.”

Sesindeki istek Melek’in çözülmesine neden oldu. “Açıyorum büyükanne.” Siyah kadife kutunun gümüş rengi klipsini açtığında gördüklerine, “Aman Allah’ım!” diye iç geçirmesi, insiyakiydi.

Su damlası şeklinde bir çift küpe ve ince bir zincir üzerinde yine su damlası modelinde bir bileklik ve kolye vardı. Su damlası mıydı Melek’in gözlerine dolan, kehribar rengi taşlar mıydı anlayamadı, genç kız. Ama hayatında ikinci kez bir mücevhere aşkla bakıyordu.

“Beğendin mi, meleğim?” diye sorarken Isabella’nın ses tonunda bir umut vardı.

“Büyükanne… Bu.. Bu..” Kelimeler gelmiyordu.

“Sevdiğin adamın gözleri sana aşkla bakarken kehribar rengine bürünüyor. Sana vermek istediklerimin içinde, hiç itiraz etmeden kabul edeceğin bir tek bunlar var.” Gözleri, gözlerinin derinliklerine bakarken, sesi şefkat doluydu, Isabella’nın. Buz gibi bir havada üzerine örttüğü yumuşacık battaniyenin verdiği o sımsıcak koruma hissiydi anneannesinin sesi de, sözü de… Bakışı da, ilgisi de… “Çok seviyorsun bir tanem.”

“Çok seviyorum, büyükanne,” dedi, Isabella’nın şefkatli kollarına sığındı, Melek.

“Bugün at binmeye gidelim mi, ister misin?” derken elleri hâlâ torununun sırtını okşuyordu.

“Gerçekten mi? Harika olur büyükanne!” Isabella’nın kolları arasından heyecanla çıktığında, “Ata binmeyi bilmiyor olmam sorun olmaz, değil mi?” diyordu. Genç kızın, gülerek eklediği bu ayrıntı Isabella’nın da gülümsemesine vesileydi.

“Hayır sorun olmaz, bir tanem. Çünkü hemen öğreneceğinden eminim.” Dolaba doğru ilerledi, bir-iki dakikanın ardından geri geldi elindeki askıyla. “Şimdi, sen bunları giy,” derken beyaz streç bir binici pantolonu çıkarıyordu asılı olduğu yerden. “Hava sıcak gibi ama üşüyebilirsin. Bir gömlek ve yelek işimizi görür. Bunlar benim gençken giydiklerim. Artık o bedende değilim. Eminim sende muhteşem duracaktır.”

Melek, yüzünde bir tebessümle izliyordu, Isabella’yı. Hazırladığı her parça kıyafeti alıp giyinmek için çıkarken, “Büyükbabam ve Mete de bize katılır mı?” diye soruyordu.

“Katılacaklarından şüphen olmasın.”

*

“Nasıl bunca yıl hiç fark etmediniz ona yapılan eziyeti?”

Mete’nin sorduğu soruyu cevaplamadan içine çektiği keder dolu nefes, “Kendi acım gözümü kör etmişti belli ki,” diye cevaplamasına neden oldu Esat’ın. “Meleğimi tanıdın… Şikayet edebilen bir kız olsaydı en azından bilirdim… Geçip giden zamana yanışım bir değil evlat!”

“Seher Hanım, ayrılığınızı neden kabul etti sizce?”

“O gece gitmeden sana ne söylediysem, Seher Hanıma da aynılarını söyledim. Fabrikayı oğluma devrettim, toprakları da hanımefendiye. Yaşlanmış bir adamdan alabileceği başka neyi var ki? Neden kabul etmesin ki?”

İki adam bahçede aşklarını bekliyorlardı. Ve ikisi de bu beklemeden rahatsızmış gibi görünmüyordu. Lisan-ı hâlleri; onu bir ömür beklerim, der gibiydi.

Esat devam ederken, Mete ellerini cebine sokmuş, pür dikkat anlatılanları dinliyordu.

“Bu teklifi bekliyormuş gibiydi kırk yıllık karım. ‘Neden?’ demedi, ‘olmaz!’ demedi. Aksine; “Bir şartla! Yeni hayatında sadece kendi maaşın senin olacak,” dedi ve avukatı çağırdı. İstanbul’da bir ev tutmayı düşünüyordum, meleğimi artık yalnız bırakmayacaktım…”

“O… Hiçbir zaman yalnız olmayacak,” diye mırıldanırken Mete, Esat’ın hâlden anlayan bakışlarına karşılık veriyordu.

“Pekâlâ evlat. Isabella’mı tekrar görene kadar… Onun o çekingen bakışlarını, insanlara karşı nazik doğasını görünce… Mümkün değil artık onsuz bir ömür geçirmek. Mahkeme sona erdiğinde kavuşabileceğim Isabella’ma,” dedi ve başını eve doğru çevirdi.

Mete, baktığı yere döndüğünde sesli sesli yutkundu. Melek, prenses edasıyla anneannesinin yanında yürüyordu. Giydiği pantolon bembeyaz bir ten gibi sararken bacaklarını, Mete’ye kendini maço diye tabir edilen modelde bir erkek gibi hissettiriyordu kıskançlığın karanlık girdabında.

‘Git çıkar şunu, bol bir şey giy!’ demek isteyen biri vardı aklında mantığı sukuta uğratan. ‘Kızım bunu niye giyersin ki!’ derken bâtınen Melek yaklaştığında, “Hazır mısın, bir tanem?” deyip kızın ellerini avuçları arasına alan bir centilmen vardı zahiren.

“Hazırım, Mete’m. Baksana!” dedi, genç adamın görebilmesi için etrafında döndü. “Binici pantolonu giyiyorum!”

“Bu pantolonunun bende yarattığı etkiyi sana gece göstereceğim,” derken kızın kulağına eğildi, şehvetin yoğunluğuyla incelmiş sesiyle fısıldadı.

Geri çekildiğinde Melek’in yüzünde oluşan pembelik, Mete’ye tatmin hissi vereceği, gurur duyup enaniyetinin kabaracağı yerde… Aksine derin bir huzur veriyor, o pembeliğin, paylaşacakları o mahrem dakikalarda da yüzünde olmasını diliyordu.

“Vaatleriniz kalbimi ateşe veriyor beyefendi.” Zarif bir hareketle başını eğdi, hayranı olan adama saygısını gösterdikten sonra anneannesinin yanına ilerlemeye başladı. Mete, onun hareketlerine kilitlenmişken, o omzu üzerinden öpücük yolluyordu genç adama.

*

Siyah ve kahverengi iki at, dev gibi görünüyordu ata binmeyi bilmeyen Melek’in gözlerine. Yanlarına yaklaştıkça tedirginliği heyecan olarak yayılıyordu tüm bedenine. Melek ve Isabella’nın yaklaştığını gören iki seyis yardımcı olmak için öne çıkıyordu nispeten küçük görünen beyaz atlarla birlikte.

Bir rahatlama nefesi verdiğinde dudaklarının arasından, Melek arkalarından takip eden Mete ve Esat’ın sesini duydu. O ses tonuyla söylenen, “Yardımınız gerekmiyor!” çocuk sayılabilecek genç seyislerin geri çekilmesine yetmişti.

Mete, Melek’in önünde durdu, kocaman elleriyle kızın belini kavradı ve uysal görünen atın üzerine oturttu. Gözlerine kilitli gözleri, “Bacaklarını iki yana aç bebeğim,” derken, kapkaranlık bir kuyuyu andırıyordu.

“Böyle mi?” dedi, zarif bir hareketle bacağını atın diğer tarafına atıp, kalçasını daha fazla yerleştirirken eğere.

“Sabrım sınırında!” Mete’nin sesinde bir uyarı vardı, Melek için.

“O sabrınızın ne kadar uzun bir sınırı var beyefendi? Geçemedik gitti o sınırı!”

Mete, bir, “Ya sabır!” çekip atına ilerlediğinde, ata tek hamlede bindi, o bakmaya, dokunmaya doyamadığı elleriyle yelesini okşadı ve Melek’in olduğu yere doğru yaklaşmaya başladı.

“Nasıl hissediyorsun?”

“Heyecanlı!”

“Bu kızın adı, Candy. Ona adını söyle. Yelesini okşa. Bağını kur ki, sana güven versin.”

“Beyefendi! Kadın cinsi sizin için farketmiyor sanırım. Hayvan, insan… Hemen bir tanışma derdine düşüyorsunuz.” Kendi sözündeki hakikate gülerken, Mete de elinde olmadan gülümsüyordu.

“Ah bebeğim. Beni çok iyi tanıyorsun…” Biraz duraksadı ve devam etti, “Meleğimi taşıyacak hayvanın nasıl bir mizacı olduğunu bilmek benim için önemli, tatlım. Derdim bu.” Gözlerine derin derin bakan o bal rengi gözlerden, sözlerindeki samimiyeti okuyordu genç kız kalbe şifa bir muhabbetle.

Melek, kalbini istila eden kelebek kanatlarını görmezden geldi, eğilip kendini, atıyla tanışmaya adadı. “Merhaba kızım, merhaba Candy’m. Bu benim ilk deneyimim. Bütün sorumluluk sende. Bu gezinti bana tamam ya da devam dedirtecek haberin olsun,” derken atın yelesini okşuyordu şefkatle. At karşılık vermek istercesine kişneyince, Melek bir kahkaha attı ve kollarını atın boynuna doladı. Kahkahası sakinleştiğinde, “Ah be Candy! Sen heyecanlı, ben heyecanlı. Müthiş bir ikili olduk seninle güzel kızım,” diyordu.

Seyis, çekingen adımlarla atın yularını Melek’e uzattı ve atı yönlendireceği ipi eline aldı. Gözleri Mete’yi takip ediyordu. Her an uzaklaşacakmış gibi bir hâli vardı çocuğun.

Melek sırtını dikleştirdiğinde ilk at gezisine kendini hazır hissediyordu artık. Muhteşem diye nitelendirebilirdi ancak, altındaki canlının sıcaklığını, varlığını, duygularını hissederken yaşadıklarını. Araba kullanmak gibi değildi. Kaslarının her hareketi Melek de hayvanı okşama isteği uyandırıyordu.

Esat ve Isabella önlerinde ilerliyorken, arasıra arkaya dönüp Mete ve Melek’ e bakıyor, sohbet ediyorlardı. Ilık yaz güneşi, fırtınalı günlerden sonra beklenmeyecek bir parıltıyla aydınlatıyordu günlerini.

“Alışabildin mi, tatlım?”

“Mete, bu çok güzel bir his.” Elini uzattı yine ve okşadı hayvanın tertemiz yelelerini. “Geçmişteki insanlar daha akıllıymış. Hatta şanslı. Bir makine yerine, bağ kurabildikleri bir canlıyla yolculuk yapmayı tercih ediyorlarmış.”

“Hmm… Demek öyle. Aslında haklısın… Geçmişte yaşayanlar gerçekten akıllı. Mesela, orta çağda erkekler bir kızla evlenmeye karar verdiklerinde, kızın rızasını önemsemiyorlarmış.” Atların birbirine olan yakınlığını fırsat bilip, Melek’e doğru eğilerek devam etti. “Kızı, atının üstüne attığı gibi, çok çok uzaklara kaçırırmış. Haklısın… Kesinlikle geçmiştekiler daha akıllıymış.” Yüzüne yayılan çapkın tebessümüyle kızın çekingen bakışlarına karşılık veriyordu.

Mete’nin sözleri bittiğinde sesli bir yutkunmayla kendine gelmeye çalışıyordu, Melek. Adamın kurduğu cümle, kullandığı ses tonu, yakınlığıyla burnuna dolan kokusu… Normal düşünceleri kafasından uzaklaştırıyordu.

“Her zaman bu kaçıranlar, Jamie Dornan tipi adamlar olmuyordu herhâlde. Vazgeçtim. Modern zamanlar daha iyi.” Sesi kendinden emin, kelimeleri hissettiği duygu yoğunluğundan uzak bir soğukluktaydı.

Mete, çatık kaşları ve yüzünde ters bir ifadeyle döndüğünde öfkeli bakışlarının hapsindeydi Melek. “Jamie, demek… Senin diline biber sürmek lazım. O zaman bakalım benden başka bir erkeğin adı ağzından dökülecek mi!”

“Esasında Jamie’den daha iyileri de var. Mesela.. Hugh Jackman. Yaşlandıkça güzelleşen adam… Josh Duhamel unutulmaz! Ben…”

“Kızım sussana!”

“Bağırma bana!”

“Bağırtma!”

“Ben bir şey yapmıyorum! Bağırma ses tonun, boğazına yapışmış gibi. Bir öksürde dışarı çıkayım diye bekliyor sanki. Huysuz!” Dörtnala gidebilecek kadar iyi at binebiliyor olsaydı, şimdi Mete’den uzaklaşarak tam yerinde bir trip atabilirdi. Ama ne yazık ki bilmiyordu.

“Edepsiz! Liste yapacak neredeyse! Ar, edep Hakk getire!”

“Diline verdi… Ya kardeşim listem var zaten. İzin vermedin ki sayıp sana aktarayım,” derken elinde olmadan gülmeye başladı. “Ne tahammülsüz adamsın! Daha, Robert Pattison’a gelemedik. Yirminci sırada ama adamın gideri var hacı…”

Neye uğradığını şaşırmış hâlde, bir anda Mete’nin esaretine giren yularla durduklarında, “Seni-dizime yatırır-öyle bir-döverim ki.. İki gün kıçının üstüne oturamazsın!” tehdidini dinliyordu Mete’nin. Ses tonu kısık, bakışlarını diktiği gözler kopkoyuydu.

“Modern zamanlardayız, beyefendi. Şiddet suç sayıl…”

“Hâkimin karşısına çıktığımda, yanımda sen de olursan, merak etme affedilirim.”

“Atımı bırakır mısın!”

Diliyle olumsuzluğu vurgulayan sesler çıkarırken, çok uğraşmasına bile gerek kalmadan Melek’i serbest bırakıyordu. “Mete! Öfke sorunun olabilir. Bak senin için endişeliyim. Çabuk yaşlanırsın, hırpalanır bütün organların. Sinirden yani! Öfke, her an yaşanacak kadar iyi bir duygu değil…” Dalga geçmemeliydi ancak at üstünde olmak kalbine neşe doldururken sakin kalamıyordu.

“Sana Adana’dayken, atları izlediğimiz sırada ne demiştim hatırlıyor musun?”

Melek, hatırlıyordu. Kolunu, kışkırtıcı hareketlerle okşarken… “Hatırlamıyorum ve atımı dört nala sürmek istiyorum.”

Mete atını Candy’ye yakın ilerletirken, dönüp onlara bakan Isabella ve Esat’a, “Eğitim veriyorum,” deyip gülümsemeyi ihmal etmiyordu. “Hatırlatmak istiyorum. Ama sözle değil!” Dönüp baktığı adamın dudaklarına yayılan gülümseyişi, ses tonundaki günah, bakışlarındaki yoğunlukla karşısındaki kızı etkisine alıyordu. “Alayım mı seni kucağıma?”

Melek, o panikle, “Tamam hatırlıyorum! Hayatımda ilk kez ata biniyorum ve bundan sonuna kadar keyif almak istiyorum!” derken ses tonunda, kullandığı cümlelere zıt bir yalvarış vardı.

“Tamam, küçük kız. Ağlama!” Atını güvenli bir mesafe kalana dek ayırdığında Melek’in yanından, elinde olmadan rahat bir nefes alıyordu. Davranışının sonucunu düşünmeyen bir adam karşısında daha dikkatli olmayı öğrenmeliydi.

Melek, “Teşekkürler Hulk,” derken, kızaran yanaklarına parmaklarının tersini bastırıyordu.

*

“Siz ne zaman geleceksiniz, dede?” İçinde hissettiği hüzün daha öncekilere benzemiyordu. Hüznün yanında çok büyük bir umutta vardı. Yine kavuşacaklardı. Birbirlerini özleyip, sevgiyle sarılacaklardı.

Esat, torununa sımsıkı sarılırken saçlarını şefkatle okşuyordu. “Perşembe gibi olur diye düşünüyoruz, kızım. Anneannen o kadar heyecanlıki. Onu çok mutlu ettin.”

Mutluluk son zamanlarda Melek’in yaşadığı en güçlü duyguydu. Hayatı boyunca anneanne sevgisi tatmayacağını düşünen küçücük bir kız çocuğuna, o sevgiyle sarmalanmış genç kızlığından bakıyordu buruk bir tebessümle. “Ah dede… Affet lütfen ama… İyi ki anneannem o…” Söylemek istediklerini cümlelere dökmek kalbini yorarken, evden çıkan kadına sevgiyle bakıyordu. Böyle düşündüğü için Seher Hanıma haksızlık ettiğinden endişelenmiyor değildi. Nihayetinde o kadında yıllarca kocası bildiği adamın, kalbini, aşkını hiç kazanamamış, o adamın yaşamı boyunca âşık olduğu tek kadınından olan kızını kendi kızıymış gibi cümle aleme bildirmiş bir kadındı.

Bakıldığında bütün bu yaşananlara, evet kendi rızasıyla girmişti ama Melek üzülmeden edemiyordu.

Isabella’nın elinde, kenarları ahşap, ortası lacivert kadife kaplı, çok şık bir kutu vardı. Belli ki torununa vermek istediği başka bir hediye daha çıkarmıştı. Araba kutularla doluydu. Birkaç hafta önce hiçbir şeyi olmayan kızın şu an kocaman bir dünyası vardı. Sevdiği adam, dedesi ve anneannesi.

Hayır!

Dünya küçücüktü.

O üç insan ise kâinata bedeldi.

“Meleğim. Sık sık konuşuruz değil mi? Nasıl sensiz kalacağım, bilemiyorum…” Ses tonunda hüzün, buğulu gözlerinde hüzün vardı, Isabella’nın. Ayrılığın en acı tonunu görmüş, dinlemiş ve yaşamıştı… Bir ayrılığı daha yaşamak istemeyen iradesi, sabrıyla savaşıyor gibiydi.

“Büyükanne… Daha erken gelseniz olmaz mı?”

“Bir iki mesele var, canım. Biter bitmez yanında olacağız.” Tekrar tekrar sarıldıkları hâlde kopamıyorlardı birbirlerinden. Sırtını, saçlarını okşuyor, yanaklarına öpücükler konduruyordu torununun. “Bu gidişle ayrılamayacağım kızımdan,” derken, gözlerinden akan yaşları yalancı çıkarmak isteyen gülüşleri vardı, Isabella’nın.

“Ayrılmayalım, büyükanne. Allah’ın izniyle hiç ayrılmayalım…”

Herkesten, “Âmin,” temennisi duyulurken vedalaşma faslının sonuna gelmişlerdi. Arabaya yerleşirken camı açtı sonuna kadar. Kollarını kapının üzerine yaslayıp içine çekerek bakıyordu yan yana durdukları hâlde, birbirlerine hiç dokunmayan Isabella ve Esat’a. Araba yoldan geri geri çıkıyordu ama Melek içeri giremiyordu. Ana yola çıktıklarında da baktı… Artık göremediği zaman, esen rüzgarın içine doldurduğu heyecanı hissettiği zamanda baktı.

Tâ ki… “İstanbul’a döndüğümüzde… Sana neler yapacağımı… Düşünebiliyor musun?” diyen, ses tonu kadife yumuşaklığında, aşk vaat eden adamı duyana kadar.

Yann Tiersen’in muhteşem “Summer 78″in notaları arabanın hoparlöründe yankılanırken, müziğin büyüsüyle Mete’nin ses tonu daha fazla yayılıyordu hücrelerine. Camı kapayıp, koltuğuna yerleştiğinde duyduklarının etkisiyle normal ritminin ötesine geçen kalp atışları, kulaklarında yankılanıyordu.

“Hayırdır, bebeğim?”

Melek, ağzını açtı ama söz çıkaramadı telaşının enkazında kalan bilincinden.

“İstemediğin hiçbir şey yapmam!” dediğinde genç adam ancak kelimelerini buldu, Melek.

“Yani istediğim şeyi yapacak mısın demek mi oluyor istemediğin hiçbir şey yapmam ne demek oluyor? Çok ucu açık konuşuyorsunuz beyefendi!” Nefesi yeterli gelseydi daha fazlasını da söyleyebilirdi.

Ama yetmedi.

Melek’in elini elinin içine aldığında, “Durmak yok artık demek oluyor!” deyip, parmaklarına öpücük konduruyordu.

“Durmak yok. Bu da bir vaat mi yoksa?”

“Geceye sakla performansını, tatlım. O dilinden dökülenlere ihtiyacım olacak.”

“Nasıl?”

“Kuzeninle ilgili ne hissediyorsun?”

‘Berbat hissediyorum’ demeli miydi?

“Hangi maili o yollamış?” adını ağzına alamayacakmış gibi hissediyordu.

“Sinekvalesi kullanıcı adıyla yollanan mail.”

O hangisiydi? Bozuk Türkçe ile yazılmış olan mıydı? Neden böyle bir şey yapmıştı? Amacı neydi?

“Belki o değildir. Onun kullanıcı adıyla bir başkası girmiş olabilir. Belki, belki onun haberi bile yoktur bu e-postadan? Olamaz mı, Mete? Olabilir bence,” dedi ve ümitsiz gözlerini Mete’nin profiline dikti.

“Meleğim… Lütfen sakin ol. Sence araştırmamış olmamız mümkün mü? Tatlım, hiçbir şeyin gizli kalmayacağı bir çağda yaşıyoruz. Sistem o kadar net ki; evinde mi-işinde mi? Cep telefonuyla mı, pc ya da tablet pc ile mi olduğu bile görülebiliyor. Sekiz haziranda, sabaha karşı yazılmış e-posta.”

Mete sessizliğe büründüğünde, Melek Semra’nın, Mete’nin evinden kovulduğu geceyi hatırladı. Yedi haziran akşamı Mete’deydiler. Semra, Mete’nin evine gitmek için Melek’in odasına geldiğinde gece yarısını çoktan geçmişti.

“Allah kahretsin ya!”

Dudaklarından başka kelime dökemedi.

Ne yapmıştı kuzenine? Kuzen olarak değer vermemek ayrı da… İnsan başka bir insanın canını neden yakar? Canı yanıyordu şu an. Bunca yıldan sonra bile hâlâ canı yanıyordu. Başını bir anlığına yasladı koltuğa. Amacı havaalanına gidene kadar sadece müziği dinlemekti. “Summer 78″in hüzün dolu notaları şu an içindekileri birebir yansıtıyor, hayatına fon müziği olmuş gibi hissettiriyordu. Gözlerine dolan gözyaşını hissedebiliyordu. Boşalma hissiyle âdeta; aç gözlerini, serbest bırak bizi, der gibi yakıyordu.

*

‘Allah belanızı versin!’

Kaçıncı kez tekrarlıyordu bu bedduayı, saymadı. İçinde başa dönüp duruyordu, Melek’in kapalı gözlerinden sızan gözyaşlarını gördükçe. Başını koltuğa yaslamış, hüznünü içinde yaşıyordu. Ve galiba uyuya kalmıştı.

Farklı bir yapısı vardı. Üzgündü ama etrafa saldırmak yerine uyumayı tercih ediyordu.

“Cevat, geceyarısı İstanbul’dayız. Bebek’e geçeceğiz.”

“Dosyalar sizi bekliyor, Mete Bey. Ne zaman ilgilenmek isterseniz?”

Derin bir nefes aldı. Nefesini verirken, “Yarın sabah ilk iş!” dedi.

“Peki efendim. Başka bir emriniz var mı?”

“Yok Cevat,” deyip telefonu kapamak, bir alışkanlığın parçasıymış gibi basit bir hareketti Mete için. Hayatında ilk kez “EyvAllah” demeden kapadığı için kendini tuhaf hissediyordu. Karşısındaki, Cevat’tı. Mete’den böyle bir beklentisi elbette olmazdı fakat, Meleki’in söyledikleri içine mi işlemişti ne?

Arabadan inip, yavaşça kollarına aldı, Melek’i. Uyanmak şöyle dursun, ellerini başının altına destek yapıp adamın göğsüne sokuluyordu. Bebek gibi… Tıpkı şefkate sığınan bir bebek gibi. Koklayarak öptü, genç kızın saçlarını yüzünde engelleyemediği bir tebessümle.

Uçağa yerleştiklerinde de bırakmayı düşünmüyordu kucağından eğer Melek uyanmasaydı. Altı saat boyunca zevkle kollarında uyutacaktı onu. Ama uyanıp, “Yine mi uyumuşum ben? Narkolepsi olmayayım?” dedi.

Koltuğuna bıraktı Melek’i, önünde diz çöktü. Gözleri birbirine kilitlenmiş, kendi gözlerindeki tutkuyu Melek’in gözlerinden izliyordu. Dudaklarına yavaş yavaş yaklaşırken Mete, “Beni aptala çeviriyorsun,” diye fısıldıyordu.

Dudaklarının arasında neredeyse mesafe yok gibiydi. Mete, alnını kızın alnına dayamış, burnunu burnuna sürtüyordu.

Melek, ellerini uzatıp, üç günlük sakalların kapladığı yanaklarını okşamaya başladığında, o masum hareket bile Mete’nin çözülmesine yetiyordu. Başını eğdi, tadını daha çok alabilecekmiş gibi öpmeye başladı Melek’i. Aynı coşkuyla karşılık veren kızı, arka kabine götür diyen bir hayvan vardı içinde. Ve o hayvan kazanmak üzereydi. Dudaklarını ayırdı tadına hayran olduğu o enfes dudaklardan. Alnını yine Melek’in alnına yasladı ve nefeslerinin düzene girmesini bekledi.

“Adına şiir yazılabilecek gibi… Öpüyorsun,” dedi nefes nefese kalmış Melek.

“Bir melekten övgüler,” diye mırıldanırken Mete, Melek’in alnına öpücük konduruyordu.

Mete sakinleşmeye çalışırken, uçuş görevlisi yanlarına geldi, “Hoş geldiniz Mete Bey, Melek Hanım. Kalkışa geçiyoruz. Bir isteğiniz var mı?” diye sordu.

Mete, başıyla selam verip, Melek’in karşısındaki koltuğa oturduğunda, gözlerine bakması yetiyordu yanlış yaptığına dair. Bakışlarındaki kınayan ifadeyi saklama gereği duymaksızın Mete’yi seyretti, sonra da uçuş görevlisine dönüp, “Teşekkürler, hoş bulduk Meyra. Su alabilir miyim?” ricasında bulundu.

O kadar nazik ve öylesine içtendiki.

Meyra, “Hemen getiriyorum,” deyip gittikten sonra Melek’in yüzündeki gülümseme de gitti. “İnsanlar bir teşekkür haketmiyorlar mı çok yüce, Mete Bey?”

“Emin ol tatlım, öyle bir beklentileri yok.”

“Nereden biliyorsun?” Bacak bacak üstüne attı, biraz öne eğilerek kollarını çapraz olarak dizlerine yerleştirdi.

“Biliyorum işte,” diyerek geçiştirmeye çalışırken garip bir sıkıntı yayılıyordu Mete’nin ahvaline.

“Hayatı boyunca, etrafında işini yapmak için, emrine amade onca insana teşekkür ederim diyememiş, işi sadece emretmek olan, emek harcamayı spor salonlarında efor harcamak bilen… Kendisi için harcanan emeğe takdiri çok gören…”

Sesi titriyordu.

Meyra’yı önemsemediği için mi? Tam olarak öyle sayılmazdı. Yani önemsememek değildi. Meyra… Kızla kim bilir kaç kez yolculuk yapmışlardı. Üç ayrı kadın oluyordu ekipte. Adını yeni öğrense de daha önce yolculuk yaptıklarını biliyordu bununla. Yani Meyra ile.

Meyra, elinde bir şişe su ile geri geldiğinde, Mete yerinden kalktı, “Hoş bulduk Meyra. Başka bir şeye ihtiyacımız yok. Teşekkür ederim,” dedi.

Kendisine şaşkınlıkla bakan kızı Melek’e gösterip “al işte” demek istiyordu ama Melek şaka kaldırabilecek gibi görünmüyordu. Meyra ise karşısında kekeleyerek, “Ric.. Rica ederim, Mete Bey,” dedi, suyu Mete’nin uzattığı eline bırakıp gitti.

Suyu açtı. Melek’in inci tanesi gibi dökülen gözyaşlarını öptü. “Hayvanın tekiyim ben, meleğim. Öküzüm ben. At yok mu hani? İşte o mandayım ben.” Kendine ettiği hakaretler Melek’i ağlarken güldürdüğünde, burnu hanımefendi bir görüntü çizmesine izin vermiyordu… Karşısında duran kız, o kocaman kalbi ve küçücük bedeniyle bütün hücrelerini sarmıştı.

Ve o hayranı olduğu dudaklar, “Mecnun,” diye fısıldıyordu.

*

Eğer Mete, Melek’i merak etmeseydi… Konferansa gelmeseydi… Tanışmasalardı… Peşinden koşmasaydı… Sevgili olmasalardı… Taksim’deki en sevilen kahve dükkânına gelen herhangi bir müşteri olsaydı… Belki de Melek’ten bir kahve isteyecek, Melek kahveyi uzattığında ona da bir teşekkür etmeyecekti.

Kahreden melankoli…

“Nusret amca vardı, İzmir’de. Hattattı ama mahalledeki çocuklar ben dahil, o adamın bakkal olduğunu düşünürdük. Saat 17:15, Nusret amca arabasıyla sokağa girer, etrafına mahallenin bütün çocukları toplanırdık. Hepimize sevdiğimiz yiyecekleri getirirdi. Bazen meyve, bazen çikolata. Ama asla eli boş gelmezdi. Adamın aldığı keyfi şu an bile hatırlıyorum. Bir gün annem; “Nusret amcaya hiç teşekkür ediyor musunuz?” diye sormuştu… Etmiyorduk,” dedi ve bakışları Mete’ye kilitlendi.

“Allah, bizleri yoktan var etti. Kâinattaki her şey Cenab-ı Hakk’ın “Ol” emrine musahhar. Rabb’imiz bildiriyor ki; şükretmek gerekli ve lüzumlu. Alemlerin Rabb’i olan bize nezaketi Kur’an-ı Kerim’de öğretiyorsa, o nezaketi bütün canlılara da göstermeliyiz,” demişti. Annem konuştuğunda zaman dururdu benim için. En sevdiğim şarkıyı dinlemek gibiydi annemin anlattığı Rabb’i dinlemek.”

Bir gülümseme geçti, Melek’in dudaklarından ve devam etti. “O gerçekten bizden teşekkür beklemiyordu. Bizler onun gözünde masum meleklerdik. O akşamüstü mahalledeki arkadaşlarımın hepsine tembih verdim; “Nusret amcaya hepimiz teşekkür edeceğiz. Sakın unutmayın!” Hepimiz anlaşmıştık. Nusret amca bize sadece yiyecek getirmezdi. Bizi dinlerdi, bizimle oynardı. Arkadaşımızdı bizim. Elli beş yaşında adam saklambaç oynar, kahkahalarımıza eşlik ederdi.

“Bir cumartesi günü bekledik… Bekledik… Akşam ezanı okunmuştu ama Nusret amca hâlâ yoktu. Annelerimiz hâliyle daha fazla dışarıda kalmamıza izin vermedi. Ertesi gün, selâ sesiyle açtım gözlerimi. Hoca; “Merhum Nusret Karaman, hakkın rahmetine kavuşmuştur,” dediğinde annemin kucağına koşmuştum. Selânın ne olduğunu biliyordum ama Nusret amcanın adını yakıştıramamıştım sonuna.

“Salya sümük ağlarken; “Anne teşekkür edecektik. Hepimiz kararlaştırdık anne..” dediğimde annem gözümün yaşını silip; “Ölümle hayat bitmiyor, küçük meleğim. Biraz ertelemek zorundasın teşekkürünü sadece. Ona şimdilik Fatiha okuyacağız, bir tanem,” demişti. Ben…” Nefesinin tıkandığını hissediyordu acının geçtiği hücrelerinde. “Benim hayatımda hep bir şeyler eksik gibi. Birilerine söylemek istediklerim hep yarım kalmış gibi hissediyorum. Kendi kuzenine kendini sevdirememiş, aptal ve değersiz hissediyorum.”

Mete’nin konuşmasına fırsat vermeden devam etti. “Lütfen izin ver bitireyim…” Derin, titrek bir nefes çekti içine ve devam etti. “Hiç düşündün mü? Konferansa gelmeseydin, tanışmasaydık, kahve dükkânına gelmiş sıradan bir müşteri olsaydın… Kahveni ikram eden ben olacaktım ve sen yüzüme bakıp bir teşekkür bile etmeyecektin,” dedi ve bu gerçekten yaşanmış gibi ağlamaya başladı.

Mete, önce kendi kemerini çözdü ardından Melek’inkini. Kollarına aldığı, Melek’i yatak odası kabinine götürdüğünde, kapıyı ayağıyla kapayıp genç kızı yatağa oturtuyordu. Yine diz çöktü önünde. Yüzündeki ifade; bir ömür de diz çökerim önünde, der gibiydi.

“Bir daha teşekkür etmezsem, kim olursa olsun. Çekinme, çek vur beni bir,” derken uzattı dudaklarından dökülen rakamı. “İkincisiyse; kahveden nefret ederim! Emin ol, o kahve dükkânıyla işim olmazdı. Ama sen…” dedi, başını kızın göğsüne yasladı, kollarını beline doladı. Melek, nefes almaktan bile imtina ederken, Mete’nin dudaklarından dökülen her kelime kalbine şifa oluyordu. Gönlünde, derine işlemiş bir yara vardı, dışı kabuk bağlamış. Semra yaranın kabuğunu koparmak yerine âdeta paslı bir bıçak saplamıştı.

Mete ise karşısında diz çökmüş, başını göğsüne yaslamış ve Melek’i korumak istercesine sarıyordu.

“Benden kurtulabileceğini mi sanıyorsun? O aptal düşünceleri çıkar at aklından. Sen benim nasibimsin. Nerede olursan ol, gelip seni bulurdum. Seni gördüğüm zaman mı etkine girdim sanıyorsun? Ben sana, sesini duyduğumda tutuklu hâle geldim… İlk düşüncem sesinin büyülü olduğuydu. Damardan alınan bir ilaç gibi yayıldığını hissettim bedenime. Bambaşka bir etkiydi…”

Melek’in umrunda değildi gözyaşıymış, sümükmüş. Kilitlenmişti Mete’nin sözlerine.

“Teşekkür ederim, bir tanem. Bana o maili attığın ve seni aramaktan doğabilecek vakit kaybından beni kurtardığın için,” dedi, kızın gözyaşıyla tuzlanmış dudaklarını öpmeye başladı.

Melek, geri çekildiğinde, “İzin ver yüzümü yıkamaya gideyim. Seni öperken nefessiz kalmak istemiyorum,” diyordu. Yalnız kaldığında içindeki hüznü, ellerini dayadığı lavaboya akıttı. Artık akıtacağı bir şey bulamayana kadar akıttı. Yüzünü yıkadı, kırmızıda kaybolmuş yeşil gözlerini inceledi. Ne kendini görmek istiyordu gözlerini sımsıkı kaparken, ne de bir başkasını. Yıllardır bir yabancıya daha çok sevgi gösterebilen akrabalarının varlığına alışmıştı. Duygularını koruyabilme adına önemsememeye de alışmıştı. Peki neden şimdi, Semra’dan nefret dolu mailler aldığı için bu derece yıkılıyordu? Neden geçip giden zaman boyunca yaşadıklarından daha ağır geliyordu?

Nedeni belliydi… Önceden yaşadıklarının tek şahidi Melek’ti. Şimdiyse, Mete ve onun yanında olanlar… Hepsi bu utanca şahitti artık. Derin bir nefes alıp çıkarken saklı kalmak istediği kabinden, kalp atışları yaşlı bir kuşun mecalsiz kanat çırpınışları gibiydi.

Kollarını dizlerinin üzerine yerleştirmiş, gözleri yerde sabit bir noktaya takılı kalmış gibi duran genç adamın sırtında bir dünya yük var gibiydi. Melek sessizce yaklaşırken Mete’ye, sıkıntı veren gereksiz bir karakter gibi hissediyordu kendini. Yanı başına geldi, dizleri üzerine çöktü, ellerini çözüp, yanaklarını yerleştirdiğinde o hayranı olduğu ellere, öpüyordu sevgi ve aşkla.

Çok uzun sürmedi Mete’nin Melek’i yerden kaldırması, kucağına alıp, yatağa yatırması. Melek sağ omzu üzerinde, Mete sol omzu üzerinde yatarken, gözlerine bakan gözlerde derin bir hasret vardı. Uzun işaret parmağı elmacık kemikleri üzerinde naif bir dokunuşla vuslata ererken, gözleri insiyaki bir şekilde kapanıyordu Melek’in. “Aç gözlerini!”

Sözlerindeki emrivaki ifadeye zıt bir yalvarış saklıydı ses tonunda. Gözlerini açtı, bal rengi bakışlarda gördüğü hasrete tutundu yeniden. “Biz… Hani biz… Yani… İstanbul’a vardığımızda…”

“Söyleyemeyeceksin belli ki!” Gözlerindeki bakışı yanlış değerlendirdiğini düşünebilirdi kibirle kıvrılan dudaklarından yoğun bir alaycılıkla dökülen sözlerden sonra.

“Evet… Söyleyemeyeceğim…”

“Söylemeye bile çekindiğin bir şeyi… Nasıl yapacaksın, tatlım?”

Dudaklarında çapkın bir gülümseme salınsa da ses tonunda bir tereddüt vardı, Mete’nin. “Bunu ilk kez ben yapmayacağım! Üniversitede tanıdığım birçok kız… Hatta aileleri çok dindar olan kızlar bile…”

Yanaklarında gezinen işaret parmağını dudaklarının üzerine koydu, “şi..!” diyerek susturdu Melek’i. “Ne yapmaya çalışıyorsun? Vicdanını rahatlatmak mı amacın? Dindar ailelerin kızları nefislerine yenik düştüğü için sence yapacağımız günah, mübah mı sayılacak?”

“Mete… Yeter artık… Lütfen!” derken genç adamın üzerindeki bakışlarından kurtulmaya çalışıyordu.

“Sadece bir soru, tatlı kız! Cevap vermek ne kadar zor olabilir ki?”

Sahi… Ne kadar zor olabilir ki? “Çok haklısın… Ne kadar zor olabilir? Sen bana cevap verirsen, söz veriyorum ben de sana cevap vereceğim…” Sustu, karşısında karanlık bakışlarla gözlerini inceleyen adamı seyretti bir cevap beklercesine. Ne zamanki Mete kabul edercesine başını salladı, o zaman devam etti Melek. “Hiç cinsel birliktelik yaşadın mı?”

Cevabını bildiği soruyu sorarken, kalbi heyecanla çarpıyordu Melek’in. Cevabını bildiği soru, hayatının kayıp gideceği bir çığın soğukluğunda, müzmin bir yalnızlıkla örtünebilirdi hiç şüphesiz. O cevap, sorunun son kelimesinde dudaklarında titreyen bir çaresizlikti…

Ve… O cevap, “Senden önceydi…” tesellisinde döküldü o kusursuz dudakların, hayranı olduğu sahibinden. Teselliydi… Evet demediği için… Yaşadım demediği, çok kez gibi yadsınamaz hakikati dahi örtecek bir naiflikte kalbine işlediği için teselli idi.

“Günah olduğunu bile bile neden yaptın peki?”

“Çünkü pisliğin tekiyim!”

“Değilsin!”

“Öyleyim!”

“Öyleyse ilk başta sorduğun soruya cevabım; pisliğin tekiyim Mete Ardahan ve seninle yat… Yatınca… Yatarsak…” Cümleleri toparlayamadığında hiç şansının kalmadığının bilincindeydi… Her ne kadar; “Durmak yok…” demiş olsa da Mete, nihayetinde sözünden dönebilirdi de…

Bir eli belini kavrayıp, sırtını yatağa yaslaması için vücudunu çevirirken, bedeni boylu boyunca üzerine uzanıyordu. Hızlıydı, öfkeliydi, sabırsız ve her şeyden önemlisi; çok kararlıydı. “Yatacağız tatlım… Öyle bir yatacağız ki… Bir daha geri dönüşün olmayacak… Benden gidemeyeceksin ya da başka biriyle olamayacaksın…”

Sözlerine noktayı derin bir öpücükle koyarken Mete, Melek’in aklından geçen tek bir düşünce vardı; Mete’den başka hiç kimseyle olamazdı zaten…

*

“Kızım bak! Peşin peşin söylüyorum, bu yorgun ayaklarını yemem. Sakın uyuyakalmaya da çalışma.” Melek’in kulağına eğildiği sırada uçaktan iniyorlardı. Ses tonu inceydi, “Uyurken bekâretini kaybedersin, haberin olsun,” derken. Melek’in kırmızının tonlarını yaşamasını zevkle izliyordu.

Muhteşemdi tepkileri.

Heyecanı, utancı, zevki, siniri…

“Uyurken hissedemeyeceğim bir olay mı?” derken ciddiyetle soruyordu tecrübesiz Melek. Bir genç kızın tecrübesizliği hep mi gurur verirdi ona âşık erkeğe? Bu ilki olmakla ilgili değil, sahiplenmek ya da fethetmekte ilgili de değildi… Bu, bir genç kızın güvenini kazanmakla ilgiliydi belki de…

Cevat’ın beklediği arabanın yanına doğru ilerlerken, yaşadığı gururla daha sıkı sarılıyordu, Melek’in beline. Yaklaştıkları an, “Hoş geldiniz Mete Bey, Melek Hanım,” derken Cevat, Mete’nin sadece Melek’i mutlu edebilmek için, “Hoş bulduk Cevat, teşekkür ederim,” sözleri döküldü dudaklarından. Cevat’ın olgunluğu, Mete’nin nezaketine şaşırmaktan imtina ederken, derin bir nefes alıyordu Mete.

Melek de, “Hoş bulduk,” dediğinde, arabaya yerleşiyorlardı. Arabayı çalıştırdığı an Melek’in sabırsızlığı, “Uyurken hissedemez miyim?” sorusunu yineletiyordu ona.

“Emin ol ben senin derinliklerine girerken, bunu her zerrende hissedeceksin…” Helali olarak kavuşmak istediği vuslata, haram yolla ermek fikri vicdanını rahatsız ederken, bu kaba tavırlarıyla Melek’i vazgeçireceğini ümit ediyordu belki de… Aklından neler geçtiğini bir bilebilseydi… Günahı da biliyordu, sevabı da… Annesinden öğrendiği hakikatlerle fıtratını güzelleştirmiş bir genç kızın kendine bunu neden yaptığını sorgularken, bir yandan da nefsi kavuş sevdiğine telkinleriyle sabrını tüketiyordu.

“Peki…” Öksürüp tekrar denedi, Melek yâri. “Eğer ilk… İlk iliş…kimiz senin hoşuna gitmezse…”

“Allah’ım. Sınıyor musun beni?”

“Sınav yine kazandı canım ben tekrar kaybettim.”

Söylediği sözleri anlaması için artık düşünmeye bile ihtiyacı yoktu, Mete’nin.  “Ayılırsın ve Anlarsın.”

Şarkının adını söylerken, Mete, “Ne?” diye soruyordu, Melek.

“Öğrendik artık…”

“Sago’yu mu öğrendin?”

Kırmızı ışığa takılma süresiydi, çekingen gülümsemesi dudaklarını süsleyen, yeşil gözlerine dalıp gittiği genç kızı seyretmesi. Başını tuttu, kendine doğru çekip öptü içindeki açlığı bir nebze de olsa bastırabilmeli ümidiyle. Geri çekildiğinde, “Sayende neler öğrendim bir bilsen,” diye fısıldıyordu, Mete.

Arabayı otoparka çektiğinde arabaya dayayıp, asansörü beklerken duvara dayayıp, asansör geldiğinde kızın bacaklarını beline dolayıp ağzını, boynunu açıkta bulduğu heryerini öpüyor, kıyafet altında kalmış kısımları ise daha fazlasını vaat edercesine okşuyordu, Mete.

Yanlış yaptığını fısıldayan vicdanıysa, kızın enfes tadını dudaklarından her yudumladığında, daha büyük bir sessizliğin enkazına gömülüyordu.

*

Mete’nin dudakları dudaklarından ayrılıp gömleğinden açıkta kalan kısma ilerlerken Melek’in tek yapabildiği alt dudağını ısırmaktı. Asansör ufak bir açıklığa kapılarını açtığında, Mete duvara dayadığı kızın gömleğinin düğmelerini çözmeye başlamıştı.

“Sana rüyayı yaşatmak isterken, bana sabırlı olmayı hatırlatman gerekecek,” deyip, gömleğini sökercesine çıkarıp yere attı.

“Sabır deme artık. Sadece benimle ol de!” Vicdan azabının kurşun misali baskısı gölge düşürmeden şehvet ateşine, tek bir isteği vardı; Mete ile bir olabilmek. Günahını da yarın düşünecekti, ayıbını da. Mete, “Bir tanem… Ah bir tanem!” diye inlerken, o becerikli parmakları sütyeninin kopçasını çözüp yere bırakıyordu.

Melek, duvara dayadığı sırtından destek alarak Mete’nin tişörtünü çıkardığında onu da diğer talihsiz kıyafetlerin yanına, yere attı. Omuzlarında ve göğsünde dolaştırdığı ellerini takip eden dudakları, hayranlığını ifade ediyordu. İnlemelerinin arasında, “Sen çok… Çok güzelsin,” derken Mete, Melek’in tenindeki kızarıklık hissettiği utancın en temel emaresiydi. “Teninin tadına da, kokusuna da bayılıyorum,” derken burnunu sürtüyordu boynuyla omzu arasındaki çukura.

Muhteşem bir andı. Haz dolu ve heyecanlı.

Tâ ki…

“Hey! Bakın burada kimler varmış!” diyen kadın, ışığı yakana kadar.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir