Candan Öte ~ 18 | Göl

Melek’i kollarına almış, sırtüstü yatıyor, o ipek saçlarını kollarında ve göğsünün üzerinde hissediyordu. Yüzü, Mete’nin yüzüne dönüktü, ay parçası yârinin.

Ay parçası. Bu ifadeyi sevmemişti.

Hangi ay?

Dünyadan görünen mi?

Dünyadan; üç yüz seksen dört bin dört yüz km uzaklıktaki soğuk gezegen mi?

Dünyada, evet muhteşem bir görüntü. Ama…

“Kafayı yedim hayırlısıyla!” diye fısıldadı, döndü Melek’in saçlarına bir öpücük kondurdu. Melek’in muhteşem bedeni, üzerinde sere serpe uzanmışken, hiçbir çekincesi olmaksızın Mete’ye bu kadar güveniyorken ve Mete ile beraber olmaya bu kadar istekliyken, Mete nefsini oyalamaya çalışıyordu.

Birkaç saat önce, dirseklerini dizlerine dayamış yatağın üzerinde oturmuş gecenin karanlığında pencereden dışarıyı seyrederken, yanında Melek olmadan yatmayı istemeyişi gerçeğiyle savaş veriyordu kendi içinde. Dışarısı karanlık, oda karanlık, Mete’nin kalbi karanlıktı. Melek yanında yokken aydınlık da yoktu, olmayacaktı.

Ne zaman kapı aralandı, geniş holün hafif aydınlığı doldu odaya o an sırtını dikleştirip ayağa kalktı. Nasıl kalkmazdı ki? Gelen… “Meleğim, neden yatakta değilsin?”

Üzerinde uzun kollu, pamuklu, mavi pijama takımı, daha üzerindeyse aynı renk sabahlığı vardı. Saçlarındaki örgü sol omzu üzerinden önüne uzanıyordu. Ayağında tüylü terlikler, yüzünde suçlu bir ifadeyle, “Sensiz yatamadım,” derken, Mete duyduğu sözlerle eriyip gitmişti. Yanında olacağını bilmekle huzura kavuştuğunda sessiz sedâsız aldı Melek’i kollarına.

Sabahın ilk ışıkları odayı doldurduğunda, gecenin anıları gözlerinin önüne gelmeye başlıyordu Mete’nin ve uyku bir anda gözlerinden siliniyordu. Melek’i seyrederken, hiç kıpırdamadan, hâlâ aynı pozisyonda yatıyor oluşu gülümsetiyordu Mete’yi. Bu kadar uzun süre aynı hâlde kalması imkansız gibiydi ama o başını Mete’nin göğsü ve omzu arası bir yere koymuş, eli adamın beli üzerinde, bir bacağı iki bacağını altına almış ve en güzeli; yüzünde bakmaya doyamadığı bir masumiyetle Mete’nin koynunda uyuyordu.

Gizlice!

O yüzü dakikalardır okşuyordu. Yatağa yattıkları an Melek uykuya dalsa da, Mete uyuyamıyordu. Parmaklarının tersi incitmekten korkarcasına elmacık kemikleri ve kusursuz burnu üzerinde geziyordu. Dudakları kaçıncı kez izni olmadan ipek saçlara öpücük kondurdu, sayamadı. Başını daha fazla arkaya yatırdığında, Melek enfes dudakları daha fazla yaklaşıyordu Mete’nin dudaklarına.

Şimdi o öpülesi dudaklar, davetkâr bir ikramcasına önünde dururken, nasıl öpmezdi?

Elbette öperdi.

Öptü de.

Öpücüğün buluştuğu enfes ağız, ağzının içinde inlerken, uykunun mahmurluğunu tutkuyla sıyırıyordu üzerinden. Elini yanağına koyup, Mete’nin bedeni üzerine oturduğunda, o artık basit bir öpücük değil, hayattı o dudaklarda hissettiği. Belinde duran ellerini bileklerinden tuttu, yatağın iki yanına ellerinin altına hapsetti.

“Artık ellerimdesin!” Yüzündeki ifade Mete de gülme isteği uyandırıyordu. O incecik parmaklarla kavradığı bileklerinin hükmü altına girdiğini düşünüyordu.

“Ben 23 Mayıstan beri ellerindeyim, meleğim!” Eğlenen ifadesinin, o tarihten beri içinde devam eden yangınla alakası yoktu, Mete’nin bakışlarının da ses tonunun da. Hâlini belli etmiyor, tamamı sahte bir kibirle duygularını maskeliyordu.

“Şimdi… Ellerimden fazlasında olacaksın!” Gözlerindeki bakış, Mete’nin pamuk ipliğine bağlı iradesini çözmeye yetecek aşkı taşıyordu kalbine. Vuslatı isteyen, sevgiyi ve aşkı en derinden yaşamaya hazır genç bir kadının, seninim diyen bakışları…

“Demek öyle. Bana ne yapmayı planlıyorsun?” diye sordu, yüzünde ciddi bir ifadeyle.

“Hiçbir şey, tatlı çocuk… Ben zorba biri değilim. Kendi rızanla benim olacağın günü bekleyeceğim.” Mete’nin bileklerini serbest bıraktı, üzerinde oturur pozisyona geçip, kollarını göğüslerinin üzerinde birleştirdi.

Mete, üzerinde ata biner gibi oturan Melek’i kolları arasına almış olduğu hâlde kahkaha atarken ve kahkahanın şiddetini Melek’in boynunda dindirmeye çalışırken, “Kızım deli çıkacağım senin sayende!” diyordu sakinleşebildiğinde.

“Sen mi? Ben mi?” Sözlerinin ardından bakışlarını pencereye çevirdiğinde, mırıldanır gibi devam ediyordu, “Olmaz! Vuslata ermeden delirmek yok!” Bakışlarını tekrar Mete’ye çevirdi, “Pabucumun playboyu!” döküldü dudaklarından dalga geçer gibi.

“Yavrum, sen zaten delisin. Daha fazla deliremezsin, endişelenme.”

“Hıh!” deyip adamın kolları arasından çıkmaya yeltendiğinde, Mete’nin kolları vücudunu sararak, gidişini engelliyordu. “Kardeşim bıraksana! Hıh dedim ve şımarık bir edayla git…” Lafının sonunu getirmekten vazgeçtiğinde mantıklı nedenini söylüyordu artık. “Anneanne ve dedem uyanmadan odama gitmeliyim! Lütfen bırakır mısın!”

Karşısındaki adamı daha fazlası için yanıp tutuşturduğunun farkında değildi bu çırpınışlarıyla. Az önceki pozisyonlarının tam tersi olduğunda Mete, Melek’in bileklerini tuttu, yatakla elleri arasına hapsetti. Melek, kurtulmaya çalıştıkça, Mete hâkimiyetini, ellerinde topluyor, hissettiği çaresizliğiyse ukalalığıyla örmeye çalışıyordu. “Ne prosedürü kızım, devlet dairesinde miyiz?”

“Allah kahretmesin ya! Şımarıklık yapacağım, yapamıyorum! Allah’ım al canımı!” deyip sitem savuruyordu ki, Mete, “Kes, tamam!” deyip üzerinden kalktı.

*

Çırpınışları şokla kesildiğinde, Mete’nin tutarsızlığına kırılan bir kalbi vardı, genç kızın. “Kes tamam!”

“Bazen bu kabalığın gerçekten acıtıyor,” deyip kalkarak, komodine bıraktığı sabahlığı üzerine geçirmeye çalışıyordu. Mete, sabahlığı elinden alıp kenara fırlattığında, Melek’i dirseğinden tutup yatağa geri oturttu.

“Senin de düşünmeden konuşmaların canımı sıkıyor!” Bakışlarında, Melek’in kalbini inciten öfkeli gölgeler vardı.

“Afedersiniz, beyefendi ama lütfen beni aydınlatın. Her seferinde ne yapıp bu tavrınıza sebep oluyorum?” Sağ dirseği Mete’nin hükmü altında olsa da sol kolunu nereye koyacağını bilemeyecek kadar gergin hissediyordu kendini. Saçlarını düzeltti, boynunu kaşıdı hiçbir rahatsızlık hissetmediği hâlde. En sonunda vücuduna sararken kolunu, İskoçya’yı önüne seren, anneannesini bulan adam karşısında çaresizliği en sefil hâlinde yaşıyordu; minnettar olarak…

“Doğru konuş! Hatta biraz düşünerek konuş! “Allah’ım al canımı” ne demek?” dediğinde, ses tonuyla akan suyu dondurabilirdi.

Gözlerini dirseğini sıkan parmaklara çevirip, “Kolumu bırak, sıkmaya devam edersen kıracaksın,” diye fısıldadı.

Cümlesinin son harfleri ağzından çıkmadan, Mete elini açmıştı.

Melek, yatağın dibine atılan sabahlığı pijamalarının üzerine geçirip hızlı adımlarla odadan dışarı attığında kendini, gözyaşları akamadığı için intikamını gözlerine batarak alıyordu âdeta. Odasına girdi yatağın üzerine çöktü. Karşısındaki tuvalet masasının elips şeklindeki aynasına bakarken yüzündeki kızarıklık canını yakıyordu. Her zaman başarıyla uyguladığı gülümseme maskesini yüzüne oturtmaya çalışıyordu.

Yüzünü yalancı bir gülümeyle maskelediğinde oturduğu yerden kalktı, dolaba yerleştirilmiş kıyafetlerden gözüne hoş gelenleri aldı. Uçuk mavi bir kot, üzerine bordo, uzun kollu bir bluz giydiğinde dolapta bıraktığı ince, beyaz hırkayı da giyiyordu, “Teşekkürler, Pınar,” diye mırıldanırken. Spor ayakkabıları da giydi ve kendini inanılması güç bir şekilde; berbat hissetti.

Baktığı her yerde Mete’nin gücü, ona duyması gereken minneti haykıran emareler varken, ne giydiği kıyafetler huzur veriyordu, ne de İskoçya’nın tertemiz havası. Saçlarını sımsıkı sardı ve kendine ait tel tokasıyla başının tepesinde tutturdu.

Üstünde kendine ait olan tek eşya basit bir tokadan ibaretti.

*

Sırtüstü yatarken, Melek’in odadan sessizce çıkıp gidişinin ardından, gözlerini tavana dikti, “Allah belamı versin benim,” diye fısıldadı içini yakan hareketlerine olan esefle.

Onun ağzından dökülen kelimelerin gerçeğe dönüşebileceğine dair duyduğu korku şuurunu çözerken, kendi ağzından çıkanın hesabını yapamadan Melek’e ulaşmıştı cümleleri. Kolunu da acıtmıştı.

Bekledi.

Bir meleği incitmişti. İlâhî adalet diye bir şey varsa şu an yıldırım çarpmalıydı onu.

Hâlâ bekliyordu.

Gelmeyeceğini biliyordu, zira dünyada kötülere hiçbir şey olduğu yoktu.

Melek, kin tutmayı becerebilen bir kız değildi. Daha önceki yanlışlarını es geçtiği gibi bunu da es geçerdi belki.

*

Melek, birilerinin kalkmış olduğunu umarak indi alt kata. Mutfak tarafından ses duyup oraya yöneldiğinde, Isabella elindeki elmayı soyuyor, Glenne kahvaltı hazırlığı yapıyordu. Melek’in geldiğini fark ettiğinde, Isabella’nın yüzüne yayılan tebessüm, kırık dökük kalbine ilaç gibi. “Günaydın, meleğim. Rahat uyuyabildin mi?”

“Günaydın, büyükanne. Çok rahat uyudum.” Melek, elmaları göstererek devam etti, “Elmalarla ne yapacaksın, büyükanne?”

“Elmalı turta.” Torununa bir adım daha yaklaştığında, bir sır veriyormuş havası vardı ifadesinde. “Büyükannem, çok becerikli bir kadındı. Ve sevgi dolu,” dedi derin bir nefesi kederle içine çekti. “Öleli yıllar oldu ama onu hâlâ çok özlüyorum.”

“Kaybın için çok üzgünüm, büyükanne.”

“Teşekkür ederim, meleğim. Babam, hiç sevmiyordu büyükannemi. O sevgisizliğiyle annemi nasıl sevebildi hayret ederim her zaman.” Buruk bir tebessüm yayıldığında dudaklarına hissettiği özlem gözlerinden okunuyordu Isabella’nın. “Beni buraya sürgüne yolladı. Kendi hesabı; bana ceza vermekti… Ama hayatımın en mutlu günlerini büyükannemle geçirdiğimi düşünürdüm her zaman… Düne kadar. Dün tarif edemeyeceğim mutluluğu bana yaşattınız.” Yüzündeki tebessüm derinlik kazanıyordu.

Yaşadığı her şeye rağmen mutlu olabilen muhteşem bir kadın daha tanıyordu Melek böylelikle.

“Hep mutlu ol bundan sonra, büyükanne. Lütfen artık biraz da kendiniz için yaşayın,” dedi, anneannesinin yanağına bir öpücük kondurdu.

“Oh. Nasıl güzel bir his, Tanrı’m. Sana şükürler olsun,” dediğinde o da Melek’i öpüyordu. Tıpkı bir anne gibi. Kokusunu içine çekerek.

“E… büyükanne. Nasıl biriydi babanın nefret ettiği büyükanne?”

“Bence mükemmeldi. Babamın arkasından konuşmam hoş bir davranış değil, biliyorum ama… Babam, zor biriydi. Ataları İngiltere’de en eski ve köklü ailelerdendi. Anneme o kadar âşık olmasaydı bir İskoç ile evleneceğini de hiç sanmıyorum.” Sustuğunda bir gülümsemeyle kıvrıldı dudakları. “Büyükannem benim mutsuzluğumu gidermek için düşünmeme izin vermiyordu. “Düşünürsen, kalbini daha fazla inciteceksin,” sözleri hâlâ aklımda. Bana uğraşabileceğim, beni meşgul edecek bir şeyler vermeye çalışıyordu. Bir gün bu elmalı turtadan yapmıştı. Anoreksi olma yolunda ilerleyen ben, bu elmalı turtadan yemiştim. Aylar sonra ilk kez yediğimden lezzet almıştım. Nasıl yapacağımı öğretti. Mutluyken, mutsuzken hep elmalı turta yaptım. Ve şimdi de, akşamüstü göl gezisinden sonra yememiz için yapıyorum.”

Yüzünde engel olamadığı hüzünlü bir ifade vardı, Melek’in, “Elmalı turta terapisi…” diye mırıldanırken. Merak ediyordu kalbindeki ağrıyı da alabilecek miydi bu turta?

“Gözlerinde bir hüzün var, bir tanem… Bir şey mi oldu?”

Isabella’nın ilgiyle bakan gözleri, Melek’in gülümseme çabasına bir gayretti. Onun üzülmemesi için canını feda et deseler, çekinmeden feda ederdi. “Bana da öğretir misin, büyükanne?”

“Hmm. Torunum istemediği konuları değiştirmekte de başarılı.” Melek, yanaklarını saran ateşi hissederken, “Hamuru yoğurmak ister misin, tatlım?” diye sordu Isabella.

“İsterim, büyükanne.”

“Becerikli kızım,” sözleri, hayranlıkla dökülüyordu Isabella’nın dudaklarından. Soymayı bitirdiği elmaları kenara aldı. Melek’in önüne bir hamur kabı koydu. Yumurta, süt, tereyağı, buğday unu ve pirinç unu çıkardı.

“Pirinç unu?” diye sorarken, şaşırarak bakıyordu Melek. Hamur işinden anladığını iddia edemezdi ama pirinç ununun muhallebiler için olduğunu duyduğundan emindi.

“Evet, meleğim. Sırlarımızdan ilki bu.” Bir taraftan Melek’e yapması gerekenleri tarif ediyor diğer taraftanda soyduğu elmaları doğruyordu.

Melek, yirmi bir yıl bekledikten sonra kısacık bir zamanda yine bir hamurla baş başaydı. Elinin altında şekillenen hamurla kafasındaki, kalbini ezen düşüncelere çare bulamıyordu. Kalbi kırılmıştı ve maalesef şimdi öncekiler kadar rahat hissedemiyordu kendini. Mete’nin, Tufan geldiğinde sergilediği kaba tavrı, ona menemen yaparak ve hayatında yaptığı ilk menemenle geçiştirerek önemsememişti. Sonra mutfakta yemek yerken ağzından çıkanla devam ettirdiği kabalığını da affederek anneannesiyle tanıştırmıştı onu.

Şimdi ise kendini yenik hissediyordu hissettiği bütün minnete rağmen…

Düşünmeyecekti.

Melek, daldığı düşüncelerden çıkarken hamurun efsane kıvamına ulaştığını fark ediyordu. Anneannesinin sesiyle kendine geldi. “Meleğim. Neyin var?”

Yine gülümsedi. “Ben hiç beceremem bu işleri. İlk kez geçen gün bir hamur yoğurmuştum. Ve bu da ikincisi oldu,” derken gülerek bakıyordu Isabella’nın yüzüne.

“Şimdi sen, ilk kez mi yapacaksın elmalı turta, güzel kızım?”

“Ben mi yapacağım?”

“Elbette.”

Anneanne, yazık olmasın hamura, diyecekken, Saniye’nin sözünü hatırlayıp, “İlk elmalı turtamı tarihe not etmek istiyorum,” diye güldü kendi fikriyle. Anneannesi, tezgâhın üzerine turta kalıbını ve bir merdane çıkardı.

Onlar, turta hazırlığı yaparken, Glenne mutfağa geldi, kahvaltı için hazırladıklarını balkona taşımaya başladı. “Balkona hazırlamak istiyorum kahvaltıyı, güzel bir güneş var,” diye bilgilendirmeyi de ihmal etmedi.

“İyi fikir, Glenne. Kaç gündür güneş görememiştik.”

Glenne, “Evet, meteoroloji üç gün güneşli olacak diyordu. Umarım haklılardır,” diyerek iç çekerken, elindeki tepsiyle mutfaktan çıkıyordu.

Melek, Isabella’nın tarif ettiği gibi yaptı. Hamuru açtı, tepsiye yerleştirdikten sonra elma karışımını içine döktü. Üzerine ayırdığı hamuru açıp örttüğünde kenarını örmeye başladılar. Hayatında ilk kez bir turta yapmıştı ve uyandığından beri ilk kez bu turtaya bakarken kendini mutlu hissediyordu.

Tâ ki Glenne gelip, “Büyükbabanız balkonda. Arkadaşınızı da uyandırmak isterseniz kahvaltı hazır,” diyene kadar. Turtanın güzelliğine olan mutluluğu buraya kadardı.

“Tabii… Hemen uyandırmaya çalışırım,” dedi boğazında acı bir tatla. İçinden yaşadığı ânâ isyan ederek ahşap merdivenleri yavaş yavaş tırmanıyordu. Oda kapısının açıldığını duyduğunda merdivenin son basamağına adım atmak üzereydi.

Hangisi daha kötüydü, bilemiyordu. O uyurken onu uyandırmak zorunda olması mı? Uyandırmaya giderken açılan kapıdan çıkan yakışıklı adama, kalbinin kırıklığı ve hüzünlü bakışlarıyla bakarken, acımasız olarak düşündüğü kişiye yakalanması mı?

İkisi de kötüydü.

Hiçbir söz söylemeden dönüp giderken, Mete ile muhatap olmamaya kararlıydı. Tâ ki o kibir dolu ses tonuyla, “Melek!” diyene kadar. Adımını atmaktan vazgeçip durduğunda, dönmemekte de kararlıydı, Melek. “Efendim?” Ses tonunda ne bir titreme vardı, ne de acziyetini gösterecek fısıltı sessizliği.

“Nereye gidiyorsun?”

“Seni uyandıracaktım. Uyanmış olduğuna göre gerek kalmadı. Kahvaltı hazır.” Beklemeksizin merdivenleri inmeye başladı özgüven dolu adımlarıyla.

“Melek!”

“Ne var!”

“Gel beni uyandır!”

Melek, kapanan kapının sesini duyduğunda dudakları fısıldadı, “Allah’ın cezası.” Onu aşağı indirmezse kesin bir şeylerden şüphelenirlerdi. Yanına gitmekte istemiyordu. “Hay Allah ya!” diye fısıldayarak ve içten içe sinir harbi yaşayarak indiği birkaç basamağı geri çıktı. Odanın kapısını yavaşça araladığında başını içeri uzattı, “Kalkar mısın, kahvaltı hazır,” dedi.

Mete, sırtüstü yatağa uzanmış, keyif aldığı belli olan oyununu oynuyordu. Başını hafifçe kaldırdı, “Gel buraya, doğru düzgün uyandır!” dedi.

“Emredersin!” derken, sinirli adımlarla yatağın yanına ilerliyordu, Melek. Sesindeki nezaket, kendinin bile takdirini kazanıyordu. İçinde bir isyanı yaşarken karşısındakine, bu nazik ses tonuyla konuşabilmesi belki de nimetti. Başucunda durdu, “Mete Bey, kalkın lütfen. Kahvaltıya bekliyorlar sizi,” dedi. Gayet seviyeli ve nazikti tavrı.

“Efendini değil, sevgilini kaldıracaksın. Daha iyisini yapabilirsin.” Sözünü söyledikten sonra, daha fazla yerleşiyordu yatağa.

“Ah… Demek sevgilim. Pekâlâ.”

Banyoya ilerledi. Yaparken düşünmüyordu. Bardağa suyu doldurduğunda da düşünmüyordu. Sadece soğuk suyu kafasından aşağı döktüğünde vereceği keyfi düşünüyordu. “Demek sevgili,” derken bardaktaki suyun tamamını Mete’nin yüzüne döktü.

“Senin ben a*ını..!” derken, yataktan fırladığı gibi Melek’in karşısında kara tehlike gibi dikiliyordu.

Resmen karaydı. Simsiyah gömlek, simsiyah pantolon. Saçlarına suyun değdiği yerlerde koyulaşmıştı. Ve bal rengi gözler… Kapkara bir kuyu gibiydi.

“Hani sevgili dedin ya… Ah bırak! Bırak diyorum! Lütfen bırak beni!” dediğinde, Mete kızı omzuna almıştı insafsızca. “Lütfen bırak biri duyacak!” demeye çalışırken Mete Melek’i bıraktı…

Fakat küvetin içine.

“Demek kızımız şaka yapmak istiyor!” derken fıskiyeyi eline alıyordu.

“Yapma! Mete, rahat bırak beni. Sevgili uyandırmasını beğenmediysen bir daha yapmam. Bırak!” dedi ama boşunaydı. Dudaklarını sımsıkı birbirine bastırdığında buz gibi suyla nefessiz kaldığını hissediyordu. “Vicdansız!” diye hakaret etmeye çalışırken, kollarını vücuduna doluyordu.

*

Kendini korumaya çalışıyormuş gibi. Adamın işkencesinin bitmesini bekliyormuş gibi. Ilık su üzerinden akarken küçücük kalmıştı küvetin içinde.

Bir adam düşünün…

Kendi hayatı gözünde değersiz olsun… Kimseyi sevmediği kadar, yolunda canını seve seve verecek kadar… Aşkı, sevmeyi, sevgiyi öğrendiği bir meleğin canını yaksın. Bu adama insan denir mi?

Melek kibardı, en azından “Vicdansız!” demişti.

Mete ise şu an kendini daha aşağı görüyordu.

Tabii bunu ne hikmetse dışarı yansıtmıyordu.

Bir dakika bile dolmadan kapadığı suyun altında titreyen Melek için havlu aldı dolaptan ve lavabonun kenarına bıraktı. Melek’i koltuk altlarından tutup ayağa kaldırdığında, genç kız ellerini sinirli hareketlerle itmeye çalışıyordu.

Ne bekliyordu?

“Rahat dur!”

“Durmazsam ne olur? Soğuk suyla terbiye etmeye devam mı edersin?” dedi, cesur Melek. Gözlerinden ateş çıkıyordu, bu sırılsıklam hâliyle bile. Dudakları büyük ihtimal sudan, küçük bir ihtimalde ağlama isteğiyle titriyordu.

“Pişman ederim seni!”

“Ettin zaten hiç merak etme!” Mete’nin elleri, Melek’ten duyduklarıyla hareketsizleştiğinde geri çekildi, kendi çıkarmaya başladı ıslak kıyafetlerini. Hepsini çıkardığında havluyu alıp bedenine sarıyordu.

Ne için pişmandı?

Melek’in banyodan çıkmasına izin vermeden kolundan tuttuğu gibi banyonun duvarına yapıştırdığında incecik bedenini, duvarla kendi arasına hapsediyordu titreyen vücudu. “Ne için pişmansın? Söyle!”

“Bırakır mısın…”

“Söyle çabuk!” Ses tonu ürkütücü bir sakinlikteydi kullandığı kelimelere tezat.

Melek’in karşı koymaya meyilli bedeni çırpınırken, kocaman eline küçücük gelen çeneyi avucu içine aldı. Melek’in gözlerinin içine bakarak yaklaştı tekrar, soğuk suyla ve Mete’nin düşüncesizliğiyle donmuş dudaklara. Kızı tek nefeste içine çekmek isteyen gerçek vahşinin aksine nazikti dudakları.

Melek, çırpınmayı kesmiş, kabullenişi yaşıyor gibiydi sanki. Eli kızın çenesini bırakıp yanağını okşamaya başladı latif dokunuşlarla. Pürüzsüz teni ısınmaya başlıyordu. Mete, adı gibi emindi şu an karşılık vermemek için büyük bir çaba harcıyordu. Mete, kızın dudaklarını emerken ve aldığı zevki inleyerek gösterirken, genç kızın kasılan bedeni ve hızlanan nefesi saklayamıyordu hislerini.

Dudaklarından koptu, çenesini emerek boynuna doğru inmeye başladı. Derin derin nefesler çekerken o muhteşem bölgeden, fısıldıyordu, “Lütfen… Lütfen… Benden asla vazgeçme…” sözleriyle.

“Aptal mısın, neden vazgeçeyim? Şu an tek istediğim giyinmek. Hasta olmak istemiyorum!”

Mete, yine aynı şeyi hissediyordu.

‘Gerçek olamayacak kadar kusursuz.’

Melek’i, yasladığı duvardan kucağına alarak ancak serbest bıraktı. Götürdü, yatağın üzerine oturttu. Saçını çözdü önce, sonra iç çamaşırı aldı dolaptan. Melek, giyerken kot ve boğazlı bir badi çıkarıyordu katlı bulunduğu raftan. Üzerine de salaş, el örgüsü, meleğinin gözlerinin yeşilinden bir kazak.

Bir kazak seçiyor ve seçerken aklına Melek’in gözleri geliyordu.

“Bu hakaret etme olayı siz de alışkanlık hâline geldi hanımefendi. Ayağınızı denk alın!” Genç adam ciddiyetle söylese de dudaklarında o ciddiyeti hükümsüz kılan keyif dolu bir tebessüm vardı.

“Hi… Çok affedersiniz, efendim. Bir daha olmaz!” dedi ukala Melek, yüzünde sahte bir dehşet ifadesiyle.

Gömleğini değiştirip, banyoda saçını kurutan genç kızın yanına gittiğinde, omzunu kapı pervazına yasladı ve seyretti. Bitirdiğinde tekrar taradı ve aynen sabah yaptığı gibi topladı. Aynada buluşan gözleri her zamanki gibiydi;

Sımsıcak ve sevgi dolu.

Yavaş adımlarla ilerledi, Melek’in kalçalarına bedenini yasladı. Dokunmadan nefes alamadığı bedene kollarını sararken, sabahtan beri yaptıklarıyla kendine olan öfkesi had safhaya ulaşıyordu.

“İnelim mi artık?” diye fısıldadı o efsunlu sesiyle. Hâlâ Mete’nin yakınlığına kayıtsız kalamıyor oluşu, Mete için şükür sebebiydi…

*

Her zaman İskoçya’nın muhteşem olduğunu düşünürdü.

Ama şu anda, Mete’nin çektiği kayığın içinde oturmuş, eşsiz River Tay güzelliğine açılırken bu muhteşem ülkeye geldiği ve bu anı yaşadığı için kendini mutlu hissediyordu. Göl yemyeşil, etrafını saran ağaçlar yemyeşil, sağlıklı çimenlerle süslü kıyı yemyeşildi. Ağaç dallarının göl üzerindeki yansımalarından açıldıkça uzaklaşırken bile hayranlıkla seyrediyordu uyumu. Yeşilliğin aralarına Yaratıcı’dan armağan olarak serpiştirilmiş rengarenk yabani çiçeklerin ve çam ağaçlarının mis gibi kokusunu solurken kalbinin daha canlı attığını hissedebiliyordu.

Elini gölün üzerine uzattığında, su hatırı sayılır bir soğukluktaydı. Dün geceki fırtınanın ardından semayı süsleyen güneş, yemyeşil suyun üzerinde, âdeta mücevher gibi parıldıyordu. Parmakları suyun üzerinde dans ederken istemeden sabah yaşadıklarını düşünüyordu genç kız. Kahvaltı boyunca Mete de bir durgunluk vardı… Aynen şimdi olduğu gibi.

Göz göze gelmemişlerdi hiç. Melek, ona bakmadan yapamıyordu ama… Belli ki Mete için çok da sorun teşkil etmiyordu.

Bir eli göl suyunda yüzüyor, diğer eli karnına çektiği dizlerinin üzerinde duruyordu. Durduklarını fark ettiğinde kaldırdı başını. Anneannesi ona güneşte yanmaması için romanlara konu olabilecek muhteşem bir şapka vermişti. Kocamandı ama en güzeli; baş çevresinde pembe bir kurdele, şerit hâlinde geçirilmişti. Bir tarafında küçük bir buket kasımpatı ve pembe güller vardı. Şapkasının önünü dizinin üstündeki eliyle kaldırıp, bir saat (şu dakika itibariyle) elli sekiz dakikadır bakışına hayran kaldığı gözlere çevirdi.

“Neden durduk?”

“Gel!”

“Konuşmayı unutmamışsın,” diye fısıldarken, “Konuştuğunuzda kelimeleriniz karşılıksız mı kaldı hanımefendi?” diyen Mete ile tam olarak sessizliği başaramadığını anlıyordu.

“Kulaklarınız ne kadar da iyi duyuyor beyefendi…” Başını tekrar göl manzarasına çevirdiğinde, “Sessizliği başaramayan başka birini tanıyor musun?” diye mırıldanıyordu.

“Tanıdığım yok,” diyen Mete’ye tekrar baktığında, yüzüne yayılmış kibirli sayılabilecek tebessüm, yanaklarındaki ısı yükselişi için yeterli neden olmuştu. “Gel. Hem sağır hem de dilini tutamayan…” dediğinde, kasıtlı olarak devam etmediğine emindi Melek.

“E… Devamı?”

“Gel buraya!” Tekrar ederken emrini, eliyle yanında onun için ayırdığı yere vuruyordu.

“Hıh!” edasıyla omuz silkip, başını tekrar göle çevirdi.

“Meleğim yanıma gel!”

“Gelmezsem ne olur, göle mi atarsın?”

“Fena fikir değil!”

Işık hızı tabiri, Mete’nin hız ölçümünü en net ifade edebilecek tespit olabilirdi. Önünde diz çöküp kızın bileklerini elleri arasına aldığında, Melek’in ıslak elinden damlayan sular, gömleğinde koyu lekeler oluşmasına sebep oluyordu.

“Şapkayı çıkarsaydım bari!” diye isyan ederken, Melek dalga geçtiğini fark ettirmemek için direniyordu. “Çok güzel bir şapka. Islanırsa yazık olur. Anneanneme ne derim? Zaten somonu da hiç sevmem!”

Mete bir bileğini bıraktı, şapkasının önünü gözlerini görebilecek kadar kaldırdı. En son söylediğini anlayabilmek istercesine kaşlarını çattığında gözlerinin içine bakıyordu bal rengi gözleri. “Sen ne saçmalıyorsun?”

“Şimdi utanmaz, göle atarsın sen beni!” Mete’nin bakışları vicdan azabıyla gölgelendiğinde içinde pişmanlık hissediyordu Melek. Ne olursa olsun ona asla kıyamazdı… Başını tekrar çevirdiğinde göle sabahki kabalığının intikamını almak istemediği hâlde yaptığının intikamdan başka bir adı olmadığını biliyordu.

Ve bu his, duman gören arı gibi siliyordu kalbindeki huzuru.

“Bana bak!”

Bakmadı.

“Bana bak, meleğim!”

Melek, cümledeki şefkati hissettiği an, başı kendinden izinsiz döndü, gözleri o aşkla bakan gözlere kilitlendi. “Kırdım mı seni?”

*

Öyle masum ve o kadar kalp yakan bir ifadesi vardı ki.

Karşısında bütün masumiyetiyle dururken, gözleri bakmaya doyamıyordu o hayran olunası varlığa. Her saniye üzerindeydi bakışları. Beyni, kızdan başka yere bakmayı gözlerine yasaklamıştı âdeta.

“Ömrüm ellerinde dediğimde, masal mı geliyor sana? Aklımı bana bırak!” Melek’in yanaklarını avuçlarının arasına aldı, burnunun ucuna, gözlerinin üzerine, yanaklarına öpücükler kondurdu. “Bu şapka kesinlikle erkeklerin kadınlar üzerindeki hareketlerini kısıtlamak için tasarlanmış. Şemsiyenin altına sığmaya çalışıyormuşuz gibi hissediyorum,” derken, sol eliyle şapkayı geride tutmaya çalışıyordu.

“Bu tasarım harikası şapkayı… Şemsiyeye mi benzettiniz beyefendi?” Yüzünde eğlenen bir ifade olsa da sözleri kınar gibiydi.

“Bu büyüklükte, şapka olması yanlış. Kesinlikle bir şemsiye olarak daha… Vazgeçtim. Bu şapkadan bir s*kim olmaz!”

Melek’ten beklediği savunmaydı… Beklemediğiyse, hasretini çektiği kahkahaların melodik ahenginde huzuru hissetmekti. Kahkaha atan bedeninden yararlanarak kollarına aldığında, Melek’i dünya bambaşka bir güzelliğe kavuşuyordu her seferinde.

“Ahlaksızsınız beyefendi! Dilinize biber sürmeli… Ama güzel bir şapka, değil mi? Baksana çiçeklerine.” Kolları arasından geri çekildiğinde, başını eğdi, işaret parmağıyla şapkanın üzerindeki süslemeleri gösterdi.

“Tatlım, sen takarken tabii ki güzel.” Verdiği politik cevabın değeri, Melek’in pırıl pırıl gülümsemesinde saklıydı.

“Anneannem bana elmalı turta yapmayı öğretti,” dedi, Mete’nin göğsüne tekrar yaslanırken.

“Elmalı turtaya bayılırım.”

Melek, genç adamın göğsünden yine kalktı, şapkasının önünü kaldırıp, Mete’nin gözlerinin içine bakarak, “Sahiden mi?” diye sordu.

“Evet… Annem çok güzel yapardı.” Hatıralar aklına dolarken, Melek’in omzunu okşuyordu latif dokunuşlarla.

“Umarım benim yaptığımı da seversin,” diyordu, Mete’nin göğsüne tekrar yatarken.

Senin yaptığın her şeyi… Her şeyi severim’ …demedi tabii. Sadece batınen gerçekleşen bir fısıltıydı. Kibirli bir ifadeyle, “Göreceğiz bebeğim,” demeyi tercih etti.

“Peki… Hemen görmek ister misin?”

Melek’in sesindeki heyecana karşı koyamazdı, “Tatlım…” diye fısıldarken. “Her an görmek istiyorum.”

Tenine çarpan nefesin etkisiyle Melek derin bir iç çektiğinde, ses tonu tutkuyla koyulaşıyordu. “Konumuz, turta değil sanırım.”

“Ben senin titreyen nefesine ölürüm, meleğim. Konu kesinlikle o muhteşem turtan değil… Birazdan onun hakkını vereceğiz. Ve İstanbul’a döndüğümüzde… Günahın en mahrem hâlini yaşayacağız…” Omzundan koluna doğru indirirken elini, elbisenin kumaşına rağmen hissedebiliyordu o pürüzsüz tenin sıcaklığını.

“Bir sözünle nasıl dağıtıyorsun beni?”

Sorusundaki çocuksu merakla farkında değildi, Mete’ye neler yaptığının… Aptala çevirdiğinin… Hayran olunacak bir mizacı vardı, Melek’in. Sabah yaşadıklarının karşılığında küçücük bir cümlesiyle yıktığı adamın kalbini kırmış olabilme ihtimaline bile dayanamıyordu Melek. Mete’yi her hâliyle kabul ediyordu… Ne surat asıyor, ne de yüzündeki tebessümü solduruyordu.

“Sana ne yaşattılar o evde?”

Birden bire dile gelen kelimeler Melek’e ulaştığında, yutkunuşunu duydu önce, “Kötü bir şey yaşatmadılar,” cevabı geldi ardından. “Neden böyle bir şey sorma gereği duydun?”

“Kabalığımı hoş gördüğün yetmiyor bir de benim incinmemden korkuyorsun? Neden? Neden bana kızıp, öfkelenmek yerine…” Devam edemediğinde Melek’in gözlerini görebilmek için başını çevirmesi yetiyordu omzunda yaslanan kıza ulaşabilmesi için.

Gülümseme çabasıydı dudaklarının kıvrılışı. “Kabalığını hoş görmüyorum, sadece seni olduğun gibi seviyorum.” Farkında değildi seviyorum diyerek Mete’yi büyülediğinin. Seviyorum en çok Melek’in dudaklara yakışıyordu. “Bana zarar vereceğini düşünmüyorum. Ya… Hasta olursam asla çenemden kurtulamazsın ama şimdiden söyleyeyim. Senin kabalığın da kabulüm, kibarlığın da.” Sevdiği kızın gülüşünün güzelliğiyle kalbi titriyordu, Mete’nin.

Konu değişmezse karşısındaki kızın tertemiz kalbine gözyaşı dökebilirdi. “Kıyıya gidelim. O leziz turtanla bana yeteneklerini göster sen de.”

“Sahiden mi?” sorusu, bir de yüzünde çocuksu bir heyecan ifadesiyle döndü, ellerini neşeyle çırparak, “Hadi! Hemen gidelim,” diyerek yerine geçti.

“Delisin…”

“Olabilir, sen de kabasın. Birbirimizi olduğumuz gibi kabul etmeliyiz!” dediğinde, kollarını karnına doğru çektiği dizlerine doluyordu… Bir de o yemyeşil gözlerindeki aşkla seyrediyordu, Mete’yi.

*

“İçimde bir şarkı başa sarıp tekrara giriyor,” dediğinde, Mete’nin aşkla bakan gözlerini kalbine içiyordu Melek.

“Neymiş o?” deyip o güçlü kolları, tekrar çekti küreği.

“İçimde bir duygu, gözümde bir hayal. Sanki sevecekmiş gibisin.”

Şarkıyı duyduğu an durdu, Mete. Yüzündeki ifade ancak sert diye ifade edilebilirdi. “Sana olan sevgimin büyüklüğünü bilsen, korkardın ufaklık!” dedi ve tekrar çekti kürekleri.

“Adrenalinin insana neler yaptıracağını bilseniz… Bana asla ufaklık demezdiniz küçük bey!” dedi yüzünde gayet sinirli bir ifadeyle.

“Hmm. Söyle bakalım neler yaptırıyormuş?”

“Kürek çekiyormuş diye umursamadan adamı tekneden atabilecek kadar imkansız şeyler mesela.”

“Vay vay. Sonra?”

“İyice terbiye olana kadar da onu sandalın içine aldırmaz da!”

“Demek öyle. Peki ya terbiye olmazsa? Hâlâ ukalalığına devam ederse?”

“Emin ol soğuk su her imkânsızı başarır.”

“Hiç sanmıyorum. Ben sabah, karşımdaki ukalanın üzerinde denedim,” dedi ve biraz öne eğildi. Kız da eğildiğinde artık daha yakın duruyorlardı birbirlerine. Fısıldar gibi devam etti, “Hiçbir işe yaramadı…”

Bacak bacak üstüne atıp, kollarını çocuk gibi birleştirdiğinde, gülümsemesini gizleyebilme ümidiyle başını göle çevirdi yeniden. Karşısındaki adam kahkahalarla gülerken, Melek ciddiyetini sağlamaya çalışıyordu çaresizce.

Genç adam, kıyıya bağladığı sandalı sağlama aldıktan sonra elini Melek’e uzattı.

Uzanan eli geri çevirmedi. Parmaklarını kavrayan uzun ince parmakları öpmek geçiyordu içinden ama anneanne ve dedesi onları izlerken gereksiz samimiyetten uzak duruyordu Melek. “Teşekkür ederim, beyefendi.” Sözlerini desteklercesine bir nezaketle, anneannesinin muhteşem elbisesinin kat kat eteklerini nazikçe tuttu adamın önünde hafifçe eğildi.

Isabella ve Esat’ın oturduğu tarafa giderken, Mete’nin sesiyle durdu. “Rica ederim, ufaklık!” diyordu oldukça alaycı bir ses tonuyla. Melek, duyduğu an yüzünde oluşan gülümsemeyi bastıramadığı için adama dönüp bakmak yerine anneannesinin yanındaki yerini aldı.

Mete, tam karşısına oturdu.

Mete’nin eleştirdiği şapka, biraz daha büyük olsaydı aptal dudaklarını da kapardı ve böylece gülüşünü saklamak için yırtınmazdı.

“Meleğim, nasılsın?” Isabella, sembolik sormuyordu soruyu. Gerçekten merak ettiği için soruyordu.

“Çok… Çok mutluyum, büyükanne,” derken, daha güçlü ifadelerle anlatabilmeyi isterdi mutluluğunu.

Sepetin içine yerleştirilmiş turtayı çıkarırken heyecandan elleri titriyordu.

Her şeyini Melek yapmıştı. Elmalarını soymuş, hamurunu yoğurmuş ve anneannesiyle beraber yaptıklarından öğrendiği usulle kenarını örmüştü. Harika görünüyordu. Piştikten sonra üzerine çok hafif tarçın ve pudra şekeri serpiştirmişti.

Turtayı servise hazırlarken okuldaki ilk gününde yaşadığı heyacanı birebir yaşıyordu. Saçmaydı, evet ama bir mantığa oturtmaya çalışmıyordu duygularını.

Okula diğer çocuklardan iki hafta kadar geç başlamıştı. Annesi, yanaklarından öpüp; “İstemezsen iki yıl sonra başlayabilirsin, meleğim. Bunu aklından çıkarma olur mu?” demiş ve sınıf öğretmenine teslim etmişti, Melek’i.

Öğretmeni; “Çocuklar, bu arkadaşınızın adı; Melek. “Hoş geldin,” deyin ve dersimize başlayalım,” demişti. İlk gün herkesten küçük olacağı için çekiniyordu. Boyu sayesinde görünüşleri aynıydı ama, küçük olduğu öğrenildiğinde dışlanmaktan korkuyordu. Arkadaşları zamanla Melek’teki başarıya hayran olmaya başlamışlardı. Bazen okumayı öğrenemeyen arkadaşlarını teneffüslerde ders çalıştırdığı bile olurdu. Bir gün, Fidan diye bir kız; “Melek, daha bir bebek. Bizden küçük!” dediğinde tabii sınıfında çalışkan olmasının, başarılı olmasının bir önemi kalmamıştı. O artık; “Bebek” diye anılan yaşı küçük kızdı.

Pes etmemişti. Birinci sınıfın ilk dönemini arkadaşsız tamamlamıştı. İkinci dönem başladığında yine aynı heyecanla gitmişti okula. Yine elleri titriyordu. Artık arkadaşları olsun istiyordu. Mahallelerinde olan çocuklarla aynı okula gitseydi olurdu da ama şehir merkezinde, anne ve babasının hastanesine yakın bir okuldaydı, Melek. Arkadaşı olabileceğine dair bir umudu yoktu. Tâ ki bir gün sınıfa yeni bir öğrenci gelene kadar. Sinan. O çekingen bakışları ve masmavi gözleriyle, Melek kadar yalnızdı.

Ve çok zeki.

Nükleer tıp kazanıp, konservatuvar eğitimi alan garip bir çocuk olan Sinan.

Melek’in yalnızlığını bitiren, Sinan. Onların yakın arkadaşlıkları diğer çocuklara da ilham olmuş Melek ve Sinan’ı okul bitmeden aralarına almışlardı.

Asla sevilmeyeceğini düşünüyordu ama sevilmişti.

Şimdi titreyen elleriyle servis yaptığı turtayı, dünyada kendisini sevmesini en çok istediği adama ikram ederken, o adamın gözlerinde, memnuniyetsiz bir ifade görmekten ölesiye korkuyordu.

Beğenmezse; beğenmedim, der miydi?

Melek’in uzattığı tabağı alırken, kızın titreyen ellerini avuçladı, şefkat dolu sesiyle, “İyi misin?” diye fısıldadı.

“İyiyim. Bunu senin için yaptım. Gerçek hislerini duymaya ihtiyacım var?”

Dedesinin sesini duyduğunda Mete ellerini serbest bıraktı. “Meleğim, senin yaptığın bir şeyi sevmeyecek gibi mi duruyor bu adam?” diye sordu.

Melek, yanaklarına yayılan ısıyı başını eğerek gizlemeye çalışıyordu.

Mete, çatalı eline aldığında ilk lokmayı yemeğe başladı.

Melek, tepkisini heyecanla bekliyordu.

Mete, diline değen tatla anında Melek’in gözlerine kilitlendi.

Bir çatal daha aldı, gözlerini kızın gözlerinden ayırmadan.

Ve bir tane daha.

Melek ise bekledi, bekledi… Bekledi.

Ve..

“Hadi ama! Bitireceksin, hâlâ mı bir fikir edinemedin?” diyerek patladı.

“Sabırsız! Bir izin ver kızım. Girme hayatımın aşkıyla arama!” dedi ve ağzına bir lokma daha attı.

Melek, gülmeye başladığında birkaç saniyenin ardından o gülüşler kahkahaya dönüşüyordu. Onun gülüşü Isabella’ya da bulaştığında, iki kadın mutlulukla gülerken, erkekleri hayranlıkla onları seyrediyordu. Melek, biraz sakinleştiğinde, “Büyükanne, duydun mu ne dedi? Sanırım turtamı sevdiğini söylemeye çalıştı, değil mi?”

“Bana da öyle geliyor kızım,” derken eli, Melek’in elini okşuyordu. “Bu elbise sanki senin için dikilmiş. Çok yakıştı sana, bir tanem.”

“Harika bir elbise büyükanne. Elbise, şapka… Masal gibi,” dedi ve gülümsedi, genç kız. Mutluluğu, tebessümle ifadeleşirken yüzünde, kalbinde coşkun bir çağlayanın etrafına yaydığı bereket gibiydi.

“Harika olan sensin, meleğim,” derken, Melek’in uzattığı turtayı alıyordu sevgi dolu kadın.

Bir tabağın yanında iki çatal vardı, ikinci bahar yaşayan âşıklar için. Isabella tadına baktı, “Meleğim, bu harika olmuş,” dedi ve bir çatal daha aldı.

Esat, “Kızım, ben sana elinden kurtulmaz dememiş miydim?” dedi, lezzetine karşı çıkardığı bir zevk iniltisiyle yemeğe devam etti turtadan.

Melek, tadına bakmak istiyordu ama midesindeki kelebek istilası izin vermiyordu.

Mete, tabağını uzattığında, “Bir parça aşk daha,” diyordu. “Aşk” turtadan ziyade Melek’e söylenmiş gibiydi… Ya da Melek hissettiği mutluluğu iyimser bakış açısıyla kutluyordu. Eli, kelebek kolye ucunu okşuyordu insiyaki bir hareketle.

Mutluydu.

Karşısında, onun yaptığı turtayı yerken gözlerine aşkla bakan Mete ne yaparsa yapsın Melek artık biliyordu.

Onu asla bırakmayacaktı.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir