Candan Öte ~ 17 | Kader

İskoçya
Dundee

Isabella, inci tanesi gibi akan gözyaşlarıyla baktı torununun gözlerine. Dudakları kelimelerini bulmaya çalışırken titriyordu.

“Kızım, içimde kopan fırtınadan, dudaklarımdan tek damla dökemiyorum. Anlatmak isteyip anlatamadığım…” dedi ve titrek bir nefes aldı. “Ben kırk dört yıl kızımın dudaklarından dökülecek; “Anne” kelimesinin hayaliyle yaşadım.” Sesi o kadar titriyorduki. Sık sık yutkunuyor ama hiç faydası dokunmuyor gibiydi.

Melek’in elini sımsıkı tuttu. “Gitmeyeceksin değil mi? Ne olur hemen gitme meleğim,” dedi bir eliyle gözlerindeki yaşı silerken. Gözleri tekrar torununun gözlerine baktığında, yalvaran bakışları, Melek için gerçek sevginin tek tarifiydi.

Ağzını açıp konuşmaya çalıştığında, ağlamaktan boğulmuştu sesi âdeta. Öksürdü, tekrar denedi. “Gitmeyeceğim… büyükanne,” dedi ve anneannesinin elinin üzerine bir öpücük kondurup yanağını yasladı.

“Seni bana gönderen Tanrı’ma şükrediyorum, meleğim. Adın ne senin güzel kızım?” diye sordu. Bir eli hâlâ Melek’in elindeydi, diğer eli kızın buklelerini şefkatle okşuyordu.

“Benim adım, Melek. İngilizcede “Angel” diyorsunuz büyükanne,” dediğinde anneannesinin yüzünde tertemiz bir tebessüm vardı.

“Kızım… Seni bir kez gören sana Melek’ten başka bir isim yakıştıramaz zaten,” dedi ve ekledi, “Akşam yemeğini benimle yer misiniz?” Ses tonundaki ifade, Melek’in gitmesinden korkuyormuş gibiydi.

“Olur büyükanne,” dedi gözlerinden akan sevgiyle.

Her; “Büyükanne” dediğinde, Isabella’nın gözlerindeki hasreti görebiliyordu, Melek. Esat, anneanne ve torunun birbirlerine olan özlem dolu kavuşmalarını sessizlik içinde izliyordu.

Peki, Mete?

Neden gelmiyordu?

Hâlâ arabadan çıkmadığını gördüğünde, Isabella’ya hitaben, “İzin verirseniz beş dakika sonra yanınızda olacağım, büyükanne,” deyip anneannesinin yanağına bir öpücük kondurdu. Gözünün yaşı dinmişti ama nefesi hâlâ hıçkırıklarla titriyordu.

Arabaya çekingen adımlarla yaklaştı, kapısını çekinerek açtı. Konuşurken de çekiniyordu, adamın yüzüne bakamazken de. Sevdiği adamla arasında açılan mesafe, keder olup içine yayılırken, ne söyleyeceğini düşünüp, “Gelmeyecek misin?” dedi lafı dolandırmadan.

Mete’nin bakışlarını üzerinde hissediyordu ama bakmaya cesareti yoktu. O bal rengi gözlerdeki soğukluk bitiriyordu, Melek’i. Mete’den bir cevap gelmeyince yılıyordu ümitleri. Bir masal diyarına gelmişlerdi…

İskoçya’ya.

Efsane aşkları, kendi havasıyla yoğuran bu ülkede, kendi efsanesi naz dönemine girmişti.

Gözleri yavaş yavaş Mete’nin gözlerini bulmaya çalışırken çekingenliğine kahroluyordu. Gözlerine baktığı ve baktıktan sonra o bakışlardan gayrısını unutan bir Melek vardı yine. Bakışları dimdik Melek’in gözlerine ulaştığında bambaşka bir hasret vardı Mete’nin gözlerinde.

Baktı, baktı ve hiçbir şey söylemeden arabadan indi. O uzun boyuyla kızın tepesinde dikilirken, ellerini pantolonunun ceplerine soktu. Onun, hasret dolu bakışlarını şu an üzerinde hissetmek, Melek için imtihan gibiydi. Ne olurdu baktığı gibi, hareketlerinde de olsaydı o hasretten?

Aralarındaki kısacık mesafeyi, Melek kapadı. Göğüsleri adamın göğsüne değene kadar yaklaştı genç adamın sert bedenine. Başını yavaşça arkaya doğru yatırdığında, ayağında olmayan topuklu ayakkabılarına özlem duydu Melek, düz taban ayakkabının hissettirdiği kısalığında.

Gözleri, Mete’nin gözlerini buldu, “Dokunacak mısın – dokunmayacak mısın? Öpecek misin – öpmeyecek misin? Gidecek misin – gitmeyecek misin? Lütfen karar ver. Kalbimdeki kırıklar nefesimi kesiyor. Bu soğuk tavırların o kırıkları aynı yerlerden tekrar tekrar kırıyor, Mete’m…” diye fısıldadı. Yutkunduğunda, gözünden tek damla gözyaşı akmasına izin vermemeye kararlı olarak kaşlarını çatıyordu.

Mete, sağ elinin işaret parmağını Melek’in çatılmış kaşlarının ortasına dokundurdu. Tüy hafifliğindeydi dokunuşu… Parmağını çekti ve aynı yere şefkat dolu bir öpücük kondurdu. Aşkla değil! Sevgiyle değil!

Şefkatle. Koruyup kollamaya çalışan bir hami gibi.

Ellerini Melek’in saçlarını geriye almak için boynuna yerleştirdiğinde, Mete bu dokunuşlarla eriyip gidiyordu, genç kız. Bir de yetmiyormuş gibi, âşık olduğu adam alnını, alnına dayadı, iki eliyle kaçmasından korkuyormuş gibi, Melek’in başını sabitledi. Parmakları saçlarının arasına dolanmıştı.

Mete, boğuk bir sesle fısıldadı, “Ne ben giderim, ne de gitmene izin veririm!” dedi ve kızı kollarına hapsetti.

Bu tehditten çekinmesi gerekiyordu belki de. Fakat aksine, içine dolan heyecan ve aşk nefes almayı unutturuyordu, ona. Kollarını, Mete’nin beline sımsıkı dolayıp başını göğsüne yasladı. Kokusunu içine çekerken ‘Allah’ım, beni onsuz bırakma’ diye dua ediyordu.

*

‘Allah’ım beni onsuz bırakma’ diye dua eden bir tek Melek değildi. Elleri, sevdiğinin çilek kokan buklelerini okşarken, kalben defalarca bu duayı tekrarlıyordu, Mete.

Bahçeye bir bakış attığında gördü, Esat ve Isabella durmuş, onları izliyorlardı.

“Meleğim, anneannen ve deden bizi bekliyor.” Melek’i kollarından serbest bırakmak için tutuşunu gevşetiyordu hiç istemese de.

“Hayır! Hazır değilim kollarından çıkmaya. Sana sarılmayı özledim,” diyerek daha fazla sardı genç adamın belini.

“Meleğim.” Bir eli başını omzuna yaslarken, diğeri belini daha sıkı sarıyordu. Nihayet ayrıldıklarında, Melek, Mete’nin elini ellerinin içine aldı, üzerine bir öpücük kondurdu ve Esat ile Isabella’nın yanına doğru yürümeye başladılar.

Melek, anneannesinin önünde durduğunda, “Büyükanne, Mete Ardahan. Mete, Isabella Campbell. Büyükannem,” diyerek tanıştırdı.

“Memnun oldum.”

Melek, güzelliğini kesinlikle anneannesinden almıştı. Aynı masum ifade, aynı yeşim taşı renginde gözler.

Aynı zarafet.

Kadının elini öperken, “Meleğimin güzelliğini aldığı muhteşem kadını görmekten de ben memnun oldum hanımefendi,” dedi, karşısında Melek gibi kızaran bir kadınla karşılaştı. “Meleğim” İngilizce hâliyle dudaklarından dökülürken, Isabella’nın gözlerinde sevgiyi gördü Mete.

Karşısındaki kadının candan ses tonunu, ister istemez yaşlı dinozorla kıyaslıyordu bilinçaltı. Torununun gözlerine bakıp, “Bu genç adamı sakın bırakma,” dediğinde Isabella anneanneyi şimdiden sevdiğine karar veriyordu kalbi.

Meleğinin yanaklarına yayılan kızarıklıkla, iki güzelde aynı tonlara bürünüyordu.

“Lütfen, akşam yemeğinde bana eşlik edin. Sizi tanımama izin verin.” Isabella’nın gözlerinden; yalvarış, hasret, umut okunabiliyordu.

Esat ile ilk karşılaşmalarından sonra tek kelime etmemiştiler. Isabella, başkasının kocası olan bir adama gösterebileceği samimiyetten fazlasını göstermiyordu belli ki. Birbirlerine çekingen bakışlar atmaları hariç, göz göze bile gelmemeye çalışıyordular anlaşılan.

“Şeref duyarız, hanımefendi,” derken Mete, aksini iddia edebilecek hiç kimse yoktu.

“Lütfen, içeri geçelim,” dedi, torununun ellerini elleri arasına aldı.

Önden giden Melek ve Isabella’yı arkadan takip ediyordu iki adam.

Onları karşılamaya gelen orta yaşlı kadına Melek’i, “Benim torunum, Melek. Glenne, en yakınım,” diyerek tanıştırdı. “Torunum” derken ses tonu titriyordu, Isabella’nın yılların verdiği acıda kavrulmuşçasına.

Kadın hepsine oldukça sıcak bir, “Hoş geldiniz,” dedi ama Melek’in ellerini ellerinin içine aldı, İskoç aksanının yoğunluğuyla, “Hoş geldin ama daha önce neredeydin? Ben hanımımın yüzünün böyle güldüğünü hiç görmemiştim,” dedi yüzünde sımsıcak bir gülümsemeyle.

“Hoş bulduk. Gelebildiğim kadar erken gelmeye çalıştım, Glenne… Emin olabilirsiniz.” Melek’in yüzünde buruk bir tebessüm vardı, içten ve samimi. Sözle dile dökemedikleri en derinde, kalbinde bir neşterin keskin dokunuşuydu belki de… Önce çektiği acı, şimdilerde şifaya kavuşacaktı ya da o dokunuşla.

“Biz balkona geçelim, Glenne. Yemek hazır olana kadar çay içelim.” Isabella “Çay” dediği an, Mete, “Çok şükür,” diye mırıldanıyordu.

Çay, ilaçtı… Mete’nin derdine devaydı.

Balkona geçtiklerinde, Melek kararmaya yüz tutmuş muhteşem İskoçya manzarasını hayranlık dolu bakışlarla seyretmeye başladı. “Allah’ım! Ne kadar güzel bir yer!” sözleri dudaklarından dökülürken, onun bu masum hayranlığını, Mete her Melek’e bakışında hissediyordu. Hatta daha fazlasını.

“Sevdin mi meleğim?” deyip yanına yaklaştı Isabella. Sen tonunda şefkat ve heyecan vardı.

“Harika bir yer büyükanne. River Tay’ı tepeden görüyoruz. Muhteşem!” dedi. O kadar güzel, o kadar samimi bir gülümseme vardıki o melek dudaklarında.

“Beğenmen beni çok mutlu etti… Belki, sık sık ziyaretime gelirsin. Hatta kalırsın…” Çekingen bakışları torununun gözlerinde dolaşıyordu. “Kalır mısın benimle, kızım?” diye sordu.

Heyecanı bu yüzdendi belli ki.

“Ah büyükanne! Burayı beğenmeseydim de seninle kalırdım. Seni bulmuşken,” derken hüzün dolu bakışlarını ellerine indiriyordu. Bakışlarını kaldırdığında gözlerindeki buğuyu görebiliyordu, Mete. “Ayrı kalmayı hiç istemem.”

Isabella kollarını açtığında, kendini kadının müşfik kollarına bıraktı. Kadın, Melek’in saçlarını şefkatle okşarken, Mete o saçları okşayanın yalnız kendisi olması gerektiğini düşünecek kadar bencildi.

*

O kadar sevgi doluyduki bu kollar… Saçlarını okşayan eller…

Masaya geçip oturduklarında bile, Melek’in ellerini bir an olsun bırakmak istemiyor gibiydi, Isabella. Çekingen bakışları Melek ve Esat üzerinde gidip geldikten sonra dile geldi kelimeleri. “Kızım… Annen… O bana kızgın mı? Kızım bana kızgın olduğu için mi gelmedi sizinle?” Boğazı kurumuş olsa gerek, önce yutkundu, ardından öksürüp devam etmeye çalıştı titreyen sesiyle. “Hiç gelmeyecek mi?”

Nasıl söyleyecekti?

Nasıl diyecekti; kızın yedi yıl önce öldü. Dünya gözüyle artık kızını görmen mümkün değil!

Melek, öğrendiği gün yaşadığı acının aynısını hissediyordu kalbinde yeniden. Yangın aynı yangındı. Farkında olmadan, bir damla yaş süzüldü gözlerinden. Ve bir tane daha. Toparlanabilmek için derin bir nefes almaya çalıştı. Nefesi o kadar titremiştiki… Saatlerce ağladıktan sonra da böyle titremişti anne ve babasının cenazesinden sonraki gece…

Hiç tanımadığın kızın öldü büyükanne, diyecekti.

Kolay gelmiyordu dile bu kelimeleri dökmek.

Konuşmaya başladığında çenesi de dudakları da titriyordu.

O güçlü, ağlamama iradesi gösterebilen insanlardan değildi, Melek. Mutlu olunca ağlıyordu, sevinince de ağlıyordu.

Ve sinirliyken de.

Tutarsızlığına içten içe sinirlenirken başladı konuşmaya. “Annem,” dedi ama kelimeler boğuluyordu içte bir yerlerde. “Annem.”

Gözlerine dolan yaşlar görüşünü bulandırdığında, sessizce anlatmayı denedi. Fısıltıdan daha yüksek kelimeleri, çıkmayan sesinden daha başarılıydı. “Annemi yedi yıl önce…” Fısıltısı da boğuldu hıçkırıklarının arasında.

Karşısında anneannesi elini ağzına bastırdığında, torununun devamını getiremediği cümlelerini anlamış gibi bakıyordu. Gözlerinden boşalan yaş, boynuna sarılmış torununu yıkar gibiydi. Bir eli hâlâ dudaklarının üzerindeydi, diğeri Melek’e sarılmış teselli etmeye çalışır gibi okşuyordu sırtını. “Kızım. Anlat bana… Nasıl… Nasıl..?” Öldü demeye dili varmıyordu annenin.

“Kızın doktordu, büyükanne. Yedi yıl önce Afrika’ya gönüllü olarak gitmişti,” dediğinde anneannesi, “Büyük Sağlık Hareketi,” diye fısıldadı, Isabella.

İkisinin de gözyaşları akıyordu sessizce. Tek fark! Melek’in burnu da akmaya başlamıştı.

Mete yanına geldi, sandalyesinin yanında diz çöktü, Melek’in önce gözlerini sonra burnunu temizledi. Melek, bütün varlığını mendile dökerken, genç adam kızın saçlarına bir öpücük kondurdu ve tekrar karşısına oturdu.

O an bile aklından geçen saçma düşünceler Melek’i hayrete düşürüyordu. Mesela; tanıştıklarından beri kaçıncı kez burnunu siliyordu, Mete?

“Evet, büyükanne. Babamla birlikte gittiler ve ikisi de geri dönemedi,” dedi, bakışlarını yere indirdi.

“Ah meleğim… Ben, kızımın acısıyla kalbim yanıyor diye kendime acırken, sen bir de babanın acısını mı yaşıyorsun?”

Tarihi bir tespitti.

Daha önce böyle bir feraseti hiç kimseden duymamıştı… Melek’in yaşadığı acının büyüklüğünün yanında kendi acısından utanmış gibiydi… Gözlerinde yaş, titreyen dudakları ve boynundaki kolye ucunu sımsıkı kavramış incecik parmakları vardı Isabella’nın.

“Kızımı anlatır mısın bana, bir tanem? Yaşarken onu… göremedim. Ama, Tanrı’m bana seni yolladı… Annen nasıl biriydi? Kızım nasıl biriydi?” Her; “Kızım” dediğinde kolyeyi sımsıcak bir şefkatle okşuyordu nedense. Normal boyutlardan biraz büyük olan kalp şeklindeki uç, teselli gibiydi Isabella’nın yaşlı gözlerindeki hüzne.

Melek, annesini düşünürken gözlerinden yaşlar süzülüyordu ama dudakları tebessümünü bulmuştu. Elleriyle sildi gözünün yaşını ve anlatmaya başladı. “Annem güzelliğini tek kelimeyle senden almış büyükanne. Gözleri, burnu. Bak fotoğrafı var bende,” deyip çıkardığı cüzdanın içinden Poloroid fotoğrafı aldı. Fotoğraf, Melek’in on üçüncü yaş gününde çekilmişti. Melek, doğum günü pastasındaki mumlara üflerken anne ve babası onun yanındaydı.

Isabella, titreyen elleriye aldı fotoğrafı. Kızının görüntüsü üzerinde şefkatle dolaştı parmakları. “Kızım,” diye fısıldarken yine sel olup akıyordu gözyaşları. “Benim güzel kızım…” Kaldırdı, dudaklarına götürdü, fotoğrafı hasretle öptü.

Bu arada Glenne çayları servis ediyordu. Isabella fotoğrafı gösterip, “Bak, Gleen! Kızıma bak… Ne kadar da güzel değil mi?” dedi. Sesindeki hayranlık, Melek’in tâ kalbine işliyordu şifasıyla yaralarını sarar gibi. Annesine, anne sevgisi vermeyen kadın Seher idi ve bunu öğrenemeden annesi vefat etmişti.

“Tıpkı sana benziyor! Senin yirmi yıl önceki hâlin.” Sözleri, keyif dolu bir gülümsemeyle dökülürken Gleen’nin dudaklarından, Isabella acı gerçeği de söylemek durumunda kalıyordu. Öğrendiği hakikatle izin isterken Gleen yaş dolu gözlerini görebiliyordu, Melek. Belli ki tek isteği; Isabella’nın mutlu olabilmesiydi, Gleen’nin. Bu vefası ve samimiyeti takdir dolu hislerini güçlendiriyordu. Anneannesinin çalışanı değil de samimi dostuydu tıpkı, Ayşe ve Melek gibi…

Melek’in gözleri Esat’ı bulduğunda, dedesi kilitlenmiş gibi seyrediyordu sevdiği kadını. Ardından Isabella’nın sorusunu duydu, “Babanla nasıl tanıştı?”

Yutkundu boğazına takılı hıçkırıkları. Annesine tekrar tekrar anlattırdığı hikaye, o billûr sesiyle kulaklarındaydı hâlen yılların geçip gitmesine aldırmadan. “Tanışmaları bana romantik komedi tadında bir aşk hikayesini hissettirir her zaman. Annem, üniversite için babasıyla gittiği İzmir’e yanında babası olmadan alışmaya çalışıyormuş. Dedemden ayrı geçirdiği ilk gece, sabaha kadar ağladığını söylerdi…” dedi, gözleri yaşardı yeniden.

“Annem babasına çok düşkündü. Maalesef annesi sandığı kişiyle sıcak bir ilişkileri olmamıştı hiçbir zaman. Ama dedem onu o kadar sevdiki…” Gözlerinin yaşını yine elleriyle sildi. “O kadar güzel sevdiki kızını… Annem hep çok şanslı olduğunu düşünürdü dedemden ötürü.” Dedesine bakarken sevgiyle, Isabella da saklayamadığı aşkıyla bakıyordu aynı adama.

Melek, devam etti anneannesinin gözleri gözlerini bulduğunda.

“İlk ders günü, İzmir tarihinde en yağmurlu günü yaşıyormuş. Otobüs durağında otobüsü beklerken yaklaşan aracı rahat görebilmek için kaldırımın kenarında duruyormuş, otobüsten önce yanından geçen arabayla yerdeki çamur saçlarına kadar üzerine bulaşmış. O şokla tek yapabildiği arabanın plakasını hafızasına kazımak olmuş. “Arabanın arkasından bağıramadım bile,” derdi her zaman o olayı hatırlayınca.

“Üniversiteye gelmiş ama berbat durumdaymış. Üniversite bahçesine girdiğinde, üstünü başını mahveden arabanın otoparka girdiğini görünce, sabahki olayın hırsıyla dışarıda çiçekleri sulamak için bırakılmış, yağmur suyu dolu kovayı eline alıp, adam arabadan çıkıp, arabasını kilitlerken boşaltmış kovayı başından aşağı. Adam, hiddetle dönmüş ve annemi kollarından tutup silkelerken bağırmış; “Seni burada gebertmemem için tek bir neden söyle aptal velet!” diye çıkışmış.

“Annem; “Seni gerzek adam! Araba kullanırken yağmurlu havalarda insanları baştan aşağı ıslatmadan önce git de insanlık öğren!” demiş ve tek hamlede kurtulmuş babamın tutuşundan.

“Allah cezanı versin manyak!” diyen babam; “Allah senin cezanı versin maganda!” diyerek karşılık veren annem. Hırsını almak isterken daha çok sinirlenen annemin tek isteği; yüzünü gözünü çamurdan arındırabilmekmiş. Saçlarındaki kiri yıkayabildiği kadar yıkadıktan sonra ilk dersine koştura koştura gitmiş. Kapıya vurduğunda içeriden kahkaha sesleri yükseliyormuş. Annem; “Çok sevinmiştim neşeli bir topluluğa gireceğim için,” derdi.

“Ama içeri girip, otoparkta yağmur suyunu kafasına boca ettiği kişiyi ders anlatır pozisyonda görünce yaşadığı şokla çakılı kalmış yerinde.

“Bakın burada kim varmış… Biz de sizden bahsediyorduk, deli velet,” deyip annemi göstermiş ve; “Geç bakalım yerine. Allah senin eline düşecek hastaları, şerrinden korusun!” demiş ve bütün sınıf, kahkahalarına yenilerini eklemiş.

“Hâliyle çok utanmış annem. O gün toplamda üç dersi varmış. Dersleri bitince çamurdan kalıplaşmış saçları ve iğrenç hâldeki kıyafetleriyle koşar adım çıkmış fakülteden. Yine durakta bekliyormuş. Yanında duran arabadan babam çıkıp yanına gelmiş. “Zeynep Eroğlu… Sana bir özür borçluyum sanırım. Gel gideceğin yere bırakayım seni,” demiş.

“Annem, utançtan kıpkırmızı olmuş yanaklarıyla; “Estağfurullah, hocam. Ben yaptığım şey için özür dilerim. Ben… sanırım şoktaydım. Çok… Çok özür dilerim,” demiş. Bir taraftan kekeleyip bir taraftan düzgün cümle kuramadığı için daha fazla kızarmış.

“Gel!” demiş tek kelimeyle babam ve arabanın kapısını açmış. Annem; “Adamın gözlerine bakıp kızarırken onun bana verdiği emre itaat etmekten başka şansım yok gibi hissediyordum. Arabaya bindim ve bana anlatmaya başladı; “Sabah arkadaşımın karısını hastaneye yetiştiriyorduk. Maalesef suya, çamura dikkat edecek kadar açık değildi algılarım,” o bunu söylediğinde yer yarılsa da içine girsem diye düşünüyordum,” annemin en mahcup sözlerindendi tanışmalarını anlattığı zamanlar.

“Annem çok utanmış. “Afedersiniz. Ben… aslında böyle şeyler yapmam,” demiş utançla. Babamsa gülerek; “Sabah hiç yabancı durmuyordu elinde kova, dilinde hakaret,” deyip gülüyormuş anneme.

“Birinci yılın sonunda babam öğrencisine âşık bir divane, annem öğretmenine hayran bir zavallı olmuştu. Babam ilk iş üniversiteden ayrılmış, gece gündüz annemi evliliğe ikna etmeye çalışmış. Yıllardır arkadaşının ısrar ettiği hastane hayatına başlamış Doç. Dr. Yusuf Yakut. Annemi hep koruyup kollamış. Hiç yalnız bırakmamış. İki yıl sonra annem, annesi sandığı kadının bütün engellemelerine rağmen babamla evlendi. 1993’te evlendiler, 94’te de ben doğdum. Annem Dokuz Eylül Üniversitesini ikincilikle bitirdi ve o da iç hastalıkları uzmanı oldu. Annem babama, babam anneme… Öyle büyük bir aşkları vardıki. Ölüm bile ayırmadı onları,” dediğinde, son cümle dudaklarından fısıltı olarak döküldü, Melek’in.

Başını kaldırıp anneannesinin gözlerine baktı. Bir eli hâlâ boğazındaki kolye ucunda bir eli dudaklarının üzerindeydi.

“Kızım mutlu mu yaşadı, meleğim?”

“Evet büyükanne. Hep mutluydu.”

“Ona iyi bir baba olduğun için,” derken masanın üzerinde sabit bir noktaya takılıydı Isabella’nın gözleri. Ardından bakışları, Esat’ı buldu. “Ona aşkını yaşama fırsatı verdiğin için teşekkür ederim.”

Esat, başını eğdi, özlem dolu gözlerle hasretini çektiği kadına baktı. Cümle kurabilecek mecali yoktu belli ki.

Isabella, “Hep bir gün kızımla tanışmayı hayal ediyordum. Hakkında hiçbir şey bilmediğim kızım… Evlendiğini, senin gibi bir melek,” derken torununun ellerini elleri içine aldı. “Dünyaya getirdiğini bilmiyordum. Bazen rüyalarımda yüzünü göremediğim kızım gelir bana hasretle sarılırdı. “Seni asla bırakmayacağım annem” derdi. Sanırım… En kötüsü o rüyalardan uyanmaktı.”

Elleri boynundaki kolyeyi çözmek için uzandı. Çözdü ve Melek’in avucuna bıraktı.

“Kızımdan bana kalan tek şey, doğduğu gün aldığım saçlarıydı.” Kolyeyi işaret ederken, “Aç meleğim içini,” diyordu Isabella.

Melek, kolye ucunu titreyen elleriyle açtı. İçinde ufacık bir saç tutamı vardı, kalp şeklinde bir muhafazanın içinde duruyordu. “Bu… Annemin… mi?” fısıltısı kalbinden kopuyordu âdeta. Dudakları bir özlemi anlatabilecek kadar kuvvetli olabilecek hiçbir kelimeyi bilmiyor, dökemiyordu.

Kırk dört yıl kızının saçlarını bir kolyede saklamış, kolyeyi boynundan hiç çıkarmamış, her hasret çekişinde eliyle kızının saçlarını okşayan bir annenin acı dolu yalnızlığıydı döktüğü gözyaşları. “Kızımdan ayrıldığım günden beri, bebeğim kalbimin üzerinde.”

Bu kadar acıya nasıl dayanmıştı?

Melek, farkında bile değildi eğildiğinin, o narin ötesi saç tutamlarını öptüğünün. “Annem,” diye hasretle fısıldadığının.

Akşamın karanlığı iyiden iyiye çöktüğünde, Glenne, tekrar geldi, “Yemek hazır, lütfen masaya buyurun,” dedi. Ama kimsede yemek yiyecek iştah yoktu hakikatte.

Melek gözyaşlarının ağırlığıyla ezilirken, “Banyoyu kullanabilir miyim?” diye sordu.

Glenne, “Buyurun size eşlik edeyim,” dediğinde, Mete’nin eli, sımsıkı tutuyordu elini.

Pırıl pırıl parlayan ahşap zeminden, dünyada görebileceği en güzel banyoya girdiklerinde, Gleen temiz havluları verip çıktı o sımsıcak tebessümüyle.

Mete kapıyı kilitledi ve Melek’e döndü.

*

“Yüzüm gözüm birbirine karış…” Lafını bitirmesine izin vermedi, kollarının arasına aldığı Melek’i duvara yaslayıp bacaklarını tuttu, beline sardı. Sol eliyle saçlarını kavradı, sağ eli kalçalarını destekledi.

O hayranı olduğu dudaklardan, “Ah!” diye çektiği iniltisini engel olamadan salıverdiğin de Mete için sabretmekten daha zoru yoktu, nefesi kesilirken.

Sevdiği kızın aralanmış dudaklarına aç bakışlarla bakarken, vuslatı bekleyen dudaklarını seyrediyordu Mete. Konuşmaya başladığında, ses tonu yabancıydı… Mete çektiği acıyı saklama gereği duymadı. Melek’in her gözyaşı, bitiriyordu benliğinde güce dair ne varsa. “Ağladığında gözlerinden akan her damla, beynimi deliyormuş gibi hissediyorum,” dedi, alnını Melek’in alnına yasladı ve devam etti, “Lütfen artık ağlama, bir tanem,” diye yalvardı ve kızın bir şey söylemesine fırsat vermeden öpmeye başladı hayranı olduğu ağzı.

Melek’in, daha fazlası için yalvaran dudakları, genç adamın dilini ağzında hissetmek istercesine açıldığında, bekletmedi. Doyamıyordu diline, dudağına, tadına, varlığına. Saçlarını tutan elini gevşettiğinde, Melek’in hayat dolu dudaklarında sakinleşiyordu Mete’nin coşkun gönlü.

Melek’i, daha yeni tanıştığı anneannesinin banyosunda kıstırmış, vahşi bir açlıkla öpüyordu. Dudaklarını yavaşça çekti. Ufak bir öpücük kondurdu üst dudağına. Sonrada alttakine. Geri çekilip yüzünü incelemesiyse hataydı.

Zira, daha fazlasını beklercesine aralanmış, öpülmekten kızarmış dudakları, Mete’nin sabır sınırlarını zorluyordu. “Tatlım. Bana öyle bakmayı kes! Yoksa yemin ediyorum bu banyodan çıkmana izin vermem!”

“Yani bu… Caydırmalı mı?”  Gözlerinde parıldayan yaşlar az önce yaşadığı hüznün derinliğine bir delilken, şimdi çocuksu bir eğlence hasıl olmuş gibi bakıyordu o yemyeşil gözler.

Mete, gözlerini kapadı ve açtı, “Caydırmalı!” diyerek. Melek’i kucağından indirdiğinde bile, bedeninin alt kısmı kızdan ayrılamıyor gibiydi. Ellerini, Melek’in iki yanından duvara dayadı, fısıldar gibi bir ses tonuyla, “Sen bana her böyle baktığında sana neler yapmak istiyorum biliyor musun?” diye sordu.

Melek, gözlerini istemsizce kapayıp, aldığı derin nefesi verirken, “Hayır, bilmiyorum,” diyordu sesinden akan derin bir çaresizlikle.

“Nerede olduğumuzu önemsemeden, seni tıpkı böyle sakin bir yere çekip…” dedi, devamını getirmedi. Alnını genç kızın alnına yasladığında, boynunda şiddetle atan bir damar vardı, Mete’nin zorlanan iradesinin bir emaresi olarak.

“E..? Sakin bir yere çekip?”

Neler söyleyebilirdi neler… Bir-iki cümleyle kızın bacaklarından dermanı alır, hayatı boyunca daha önce hiç duymadığı kadar müstehcen fantezilerini sıralayabilirdi tecrübeden şükür ki yoksun genç kıza. Ama o, “İstanbul’a dönelim… Önce temel eğitimi verelim sana sonra fantezi kısmına geçeriz,” dedi, başını geri çekip, yemyeşil gözlerin efsununa akarken.

Melek ise başını Mete’nin omzuna yasladı, derin derin nefes almaya başladı. Sakinleşmeye çalıştığını anlıyordu Mete, titreyen nefesinden, deli gibi çarpan kalbinden… Kızı kollarına aldı, kapalı klozetin üstüne oturdu kucağındaki incecik bedenle, Melek’i şefkatle sakinleştirmeye çalıştı. Yanağındaki saçları eliyle geri iterken, “İyi misin, bir tanem?” diye soruyordu.

Melek, kollarını Mete’nin beline doladı, başını göğsüne yasladı. Küçücük kalmıştı Mete’nin kucağında. “İleriye dönük sözlerin gerçekleşmeyecek vaat gibi! Biz birlikte olacak mıyız, olmayacak mıyız? Ben seninle olabilecek miyim, olamayacak mıyım?” Başını yasladığı yerden bir an olsun kaldırmadığında utandığı hâlde bu sözleri sarf ettiğini hissedebiliyordu Mete. “Hiçbir şey bilmeyen bir kızın, her şeyi bilen ve yaşamış bir adam karşısında daha farklı muamele görmesi gerekmez mi? Sen MaşAllah o kadar namuslusunki bana kendimi ahlaksız hissettiriyorsun!”

Nasıl dayanıyordu Mete, bilemiyordu. Öyle ki, gülme cesareti gösteremiyor, ciddiyeti elden bırakmıyordu Melek’in isyanı karşısında. Oturduğu yerden kalktı, Melek’i lavabonun önünde kucağından indirdi.

Suyu açıp, Melek’in yüzünü yıkamaya başladığında, “Mete! Kes şunu. Kendim yıkayabilirim,” sitemini duyuyordu, Mete. Elini itip, kurtulmaya çalıştığı hâlde Mete pes etmiyordu. “Sus pasaklı! Yüzün gözün salya sümük olmuş. Bedava hizmet bulmuşsun kullan işte,” diyordu sesindeki ciddi ifadeye tezat, gözlerinde gülmek için titreşen ışıltıyla.

“Çocuk yok senin karşında… Bırakır mısın lütfen!”

Pes eden, Melek olduğunda sessizliğe sığınarak hareketsiz duruyordu. “Aferin, meleğime. Böyle ol işte. Her şeye itiraz edersen işimiz var seninle, kızım.” Suyu kapayıp, havluyla Melek’in yüzünü kurulamaya başladı pişkinliğini kibiriyle sergilerken. Melek’in hayret ettiği belli bakışlarını ciddiye almadan, küçük burnunun ucuna bir öpücük kondurup, “Hadi çık şimdi! Senin yanında işeyemem,” diyordu, Mete.

Melek, ismine müsavi olan tebessümüyle bakıp, “İskoçya size yaramadı beyefendi. İşedikten sonra beni zorla Gretna Green’e kaçırmazsın değil mi?” diye soruyordu, kolları göğüsleri üzerinde bağlı olduğu hâlde.

Mete de kollarını göğüsleri üzerinde bağladı. Ses tonu gayet olağan bir meseleden bahseder gibiydi, “Tatlım, senin rızan umrumda olmasaydı, şimdiye kadar bin beş yüz kez zorla nikâh masasına oturturdum seni. Ama ben, kendi rızanla geleceğin ve bana evlenme teklif edeceğin zamanı bekliyorum,” derken. Ağzı şaşkınlıkla açık kalmış, genç kıza baktı, sonra aynı ukala tavrıyla devam etti, “Şimdi çık tatlım, işemek istiyorum!”

Adı gibi emindi; Melek eğer şaşkın olmasaydı son sözlerinden sonra ona esaslı bir laf sokardı. Ancak Melek, şaşkınlıkla açık kalan dudaklarını birleştirdi, “Pekâlâ,” dedikten sonra banyodan çıktı.

Melek’in bir gün ona; evlenelim demesi belki bir hayaldi, belki de bir umut.

Ama içinden bir ses haykırıyordu; çok yakında olacak, diyerek.

*

Banyo kapısının önünde durmuş, az önce duyduğu sözleri sindirmeye çalışıyordu.  “Tatlım, senin rızan umrumda olmasaydı, şimdiye kadar bin beş yüz kez zorla nikâh masasına oturturdum seni. Ama ben, kendi rızanla geleceğin ve bana evlenme teklif edeceğin zamanı bekliyorum…” Başını sağa sola sallarken, düşüncelerinden kurtulmak istiyordu ümitsizce.

Tam bir adım atmıştı ki anneannesinin ona doğru yaklaştığını fark etti. “Meleğim… İyi misin?” diye sordu. Ses tonu sıcacıktı… Gerçek bir anneanne nasıl olduğunu hissettirir gibi.

Isabella’nın güzel yüzüne bakarken insiyakiydi gülümseyişi Melek’in. “İyiyim büyükanne.”

“Gözlerinin içindeki mutluluk, nasıl olduğunu anlatıyor aslında.” Sözleriyle birlikte Melek’in koluna girip yürümeye başladığında, ses tonu o kadar nazik ve içtendiki, Melek’e sevilmenin güzelliğini gösteriyordu âdeta. “Mete’nin sana baktığı gibi bir kadına bakabilen bir erkek hiç görmemiştim ben,” dedi, torununun yüzüne yayılan pembeliği okşadı anne şefkatiyle. “Senin yörüngende yaşayan bir gezegen gibi. Senin hareketlerine endeksli. Sen hareket ettiğinde sana kilitleniyor. Sanki kalbinin içine sokmak istermiş gibi bakıyor sana.”

Pencerenin, gece serinliğini dışarıda tutma sebebiydi sıkı sıkıya örtülü oluşu. Bir camın ardından karanlığın çöktüğü manzaraya doğru yürürken odanın cömert ışıkları altında, anneannesinin sımsıcak kollarıyla sarmalanıyordu. Altın tozunu andıran gece ışıkları Dundee’yi süslese de, Melek’in görmekten huzur duyduğu tek görüntü pencereden yansıyan; anneannesinin kollarının sardığı kendi bedeninin görüntüsüydü. Bir de ondan duyduğu sözleri sindirmeye çalışıyordu âşık kalbi. “Söylediklerinin gerçek olması için bütün hayatımı feda edebilirim büyükanne.”

Isabella, torununa dokunmadan yapamıyormuş gibi elini saçlarına uzattığında, parmakları Melek’in bal rengi buklelerini okşuyordu. “Sen, onun sana olan hislerinin farkında değilsin, değil mi kızım?”

Melek, başını sağa sola salladı ümitsizce. “Bana ilgi duyduğunun farkındayım… Ama… Biz apayrıyız. Gece ve gündüz gibi.”

“Meleğim. Gece olmadan gündüz, gündüz olmadan gecenin hiç tadı olmuyor… Ne dersin?”

Pırıl pırıl bir gülümseme yayılırken Isabella’nın yüzüne, aklında olumsuzu yüceleştiren karanlık bulutlar dağılıyordu birden bire. “Haklısın büyükanne…” diye mırıldanırken, içten içe şükrediyordu bu hakikate.

“Bence sen kendi güzelliğinin farkında olmayan genç bir kızsın ama söylemeden edemeyeceğim; güzel olmayan kızların, bütün dünyada sadece kendileri varmışcasına havalı oldukları bir zamanda yaşıyoruz,” dedi, yüzünde söylediğinden emin bir ifadeyle.

Tabii bu arada Melek’in yüzü domatesin asil rengine bürünmüştü.

“Senin mutlu olmanı diliyorum. Dünyada cenneti yaşamanı istiyorum, bir tanem. Ben bu yaşıma kadar yalnızca bir adam sevdim. İlk ve tek erkeğimdi. Kızımdan ayrılmak hep bir yara olarak kaldı içimde. Şimdi olsa diye kurduğum o kadar cümle var ki…” Isabella’nın konuşmaya, Melek’in de duymaya ihtiyacı vardı.

Hayat mı acımasızdı, yoksa insanlar mıydı hayatı bu kadar zorlaştıran?

Isabella tekrar konuşmaya başladığında gözlerinin içine bakıyordu. “Sen ne yaparsan yap, meleğim. Bu çocuk seni asla bırakmayacak.” Melek, Isabella’nın hislerine dair sözler beklerken, duydukları yeniden kızarmasına sebep oluyordu. İçten içe; keşke, derken yüzünde sade bir tebessümdü yapabildiği.

Camda yansıyan görüntülerine yavaş adımlarla yaklaşıyordu, Mete. Isabella bir kraliçe edasıyla döndü, “Akşam yemeği hazır. Hemen geçelim mi?” diye sordu iki gence hitaben.

“Elbette.” Küçücük kelime, aynı anda döküldüğünde Melek ve Mete’nin dudaklarından, Isabella’nın gülümseyişi derinlik kazanıyordu, “Çok tatlısınız,” sözü ardından.

Mete, zarif bir baş selamıyla sorarken sorusunu, “Acaba bu iki güzel hanımefendiye eşlik edebilir miyim?” diyerek, Melek gülme isteğiyle titreyen dudaklarını eliyle kapıyordu. Melek ve Isabella zarif bir reveransla genç adamın teklifini kabul ederken, iki kadında gülüşlerine engel olamıyordu.

Isabella, konuşurken ses tonunda da aynı zarafet hâkimdi. “Sizin kadar centilmen bir erkekle en son ne zaman karşılaştığımı hatırlayamıyorum. Yakışıklı diye belirtmeden geçemeyeceğim,” hafifçe Mete’nin kulağına yaklaşıp, “Yoksa belirttim mi?” dedi yüzünde tatlı bir gülümsemeyle.

Mete, “Lütfen hanımefendi. Torununuzun yaralamaktan zevk aldığı gururumu, bir nebze tamir etmiş oluyorsunuz,” derken yüzüne sahte bir hüzün hâkimdi.

“Hmm,” deyip düşünüyormuş gibi bir ifade verdi ses tonuna. “Sanırım âşık kadınların, âşık oldukları adama yaşattığı klasik zorluk sürecinden geçiyorsunuz. Size bir doz zaman yazalım,” dedi ve Mete, kolundaki zarif parmakları elinin içine aldı, dudaklarına götürüp öptü.

“Bir daha söyler misiniz, Leydim? Duymak bile yaralı ruhumu iyileştiriyor.” Ses tonundaki eğlenen ifadeye inat gözlerinin içinde yalvaran bir bakış vardı, Mete’nin.

“O sana âşık.” Mete’nin elinin üzerine şefkatle dokunurken Isabella, Melek sessizce seyrediyordu sevdiği adamın gözlerine yayılan umudu. “Yemek odasında sizi bekliyor olacağız.”

Mete, eli kolunda titreyen Melek’e döndüğünde, kendi ağzından çıkmayan sözlere titriyordu adını koyamadığı bir sebepten. “Korkma, bir tanem,” diye fısıldadı, genç adam. Parmaklarının tersi, Melek’in sımsıcak yanaklarını okşuyordu. Ateş gibi yanan tenine ilaç gibi geliyordu Mete’nin ılık parmakları.

“Korkmuyorum…”

“Korkuyorsun, bir tanem. Söz veriyorum. Bana âşık olduğunu kimseye söylemeyeceğim.”

Melek, içtenlikle gülümserken, “Pekâlâ aşk. Sana güveniyorum,” sözleriyle fısıldıyordu.

“Güven, bir tanem… Hep güven…” Kolunun üzerindeki elini parmaklarının arasına aldı, dudaklarına götürüp sımsıcak bir öpücük kondurdu. “Hadi bakalım. Anneanneni bekletmeyelim.”

Yemek odasına girdiklerinde iki âşık birbirlerine hasretle bakıyorlardı. Konuştukları havadan sudan basit konuları bile, Melek ve Mete odaya girdiğinde bitirmişlerdi.

Nasıl bir şeydi?

Bir ömür birbirlerine hasret kalmışlardı. Esat, bir aile sahibi olmuş, çoluğu, çocuğu ve torunları tarafından çok sevilmiş, asla yalnız kalmamış bir adamdı.

Peki ya Isabella?

“Gelin, canlarım. Glenne çok yetenekli bir aşçıdır,” dedi, torununu ve torununun canı olan adamı sofraya buyur etti. Yemek mükemmeldi ama kimsede o mükemmel sofranın hakkını verebilecek iştah yoktu.

Melek, Isabella ve Esat’ın neden hiç konuşmadıklarını merak ediyordu. Artık bu merak fazlasıyla içini kemirmeye başladığında tutamadı daha fazla içinde, birden dilinden dökülüp gitti kelimeler. “Neden konuşmuyorsunuz? Bunca yıl sonra hiç mi anlatacak bir şeyleriniz yok?” Gözleri anneannesiyle dedesi arasında gidip geliyordu.

“Meleğim. Sen… konuşabilir miydin?” diye sordu, Isabella. Gözleri hüznün buğusunu taşıyordu yine.

“Evet, büyükanne. Konuşmamak daha kötü. Dedeme bir bak. Gözlerinden akıyor kalbindeki yalvarış. Ne düşündüğünü bilmeye ihtiyacı var,” dediğinde, kurduğu cümledeki cesaret kendisini de şaşırttı.

Esat da o cümleden cesaret almış gibi hasret dolu ses tonuyla dile geldi, “Bana kızgınsın, değil mi?” diyerek. Bakışları Isabella’ya kilitlendiğinde, yüzündeki derin çizgiler yıllardır çektiği acıyı daha çok vurguluyordu.

Isabella, sadece şaşkınlık diye tabir edilebilecek bir ifadeyle, “Sana neden kızgın olayım, Esat?” diye sordu.

“Senden kızımızı aldım. Ona, yabancı bir kadının annelik yapmasına izin verdim. Senin için hiçbir şey yapmadım.” Elini kırlaşmış saçlarının arasından geçirirken, yüzünde yaşadığı ızdırabı saklayamıyordu.

Isabella, şaşkın bir ifadeyle, “Sen bana aşkı tatma fırsatı verdin, Esat. Hiç görmediğim ama benim olduğunu bildiğim bir kız çocuğu verdin. Bizim yaşayamadığımız aşkı, kızımız yaşadı. Ona sevgi dolu bir baba oldun,” derken gözünden bir damla yaş süzüldü, parmakları ise boğazındaki kolye ucuna gitti. “Benim için yaptığın bir şey daha var ki… Beni mutsuz bir evlilik yapmaktan korudun. Babam bana bir daha evleneceksin diye baskı yapamadı. Ben, mutlu oldum, Esat. Seni tanıdığım için hep mutlu oldum,” dedi, eliyle gözyaşlarını sildi.

Dışarıda henüz başlayan fırtınanın şiddeti tüm hızıyla yağmur damlalarını camlara vururken, Esat yerinden kalktı, Isabella’nın sandalyesinin yanına giderek, elini ellerinin arasına aldı.

“İster rızanla, istersen zorla. Ben, bir daha sensiz kalmayacağım!”

Melek, dedesinin ağzından çıkanlarla kulağının duyduklarının aynı anlam taşıdığına ihtimal vermiyordu. Mete’ye biraz yaklaştı ve, “Dedem ne dedi?” diye sordu.

“Tatlım, deden anneanneni rızası dışında evlilikle tehdit ediyor. Deden idolümdür, vesselam.” Bakışlarını hâlâ şaşkınlığı yüzünden ağzı açık kalmış kıza yöneldiğinde parmağının ucunu çenesinin altına dayayıp, açık kalmış ağzını kapıyordu Melek’in. “Endişelenme! Ben asla bu yaşa kadar beklemem.” İfadesi öylesine sakindi, bakışları öylesine tasasızdıki Melek bir an duyduklarını kendi içinde farklı yorumladığını düşünebilirdi.

“Esat!” diyen anneannesinin sesiyle toparlanmaya çalışıyordu, Melek. “Esat! Bu ne sana ne de bana yakışır! Aşkımızı bir başka kadının gözyaşlarıyla kirletmeyi reddediyorum!”

Sözlerinin ardından, Isabella elini çekmeye çalışıyordu fakat Esat bırakmıyordu, fikrinden dahi korkarcasına. Ayağa kalkıp bir elini Isabella’nın sandalyesinin arkasına dayadı, diğer eli hâlâ elini tutuyordu.

“Altmış yaşımı devireli çok oldu hanımefendi. O gözyaşlarına kıyamayacağın kadına hiçbir saygısızlıkta bulunmadım. Asla da bulunmam. Bir karar verdim. O da kabul etti. Bundan sonra benden kaçamayacaksın. O istediği hayatına kavuşacak. Her şeyim artık onun. Bana özgürlüğümü vermek karşılığında her şeyimi ona verdim. Emin ol, istediği ben değildim. Teklifimi ikiletmedi. Hatta o gece avukatı çağırdı, belgeleri imzaladık. Şimdi! Kabul etmezsen başına neler geleceğini torunumuzun ve aşkının, gözleri önünde sana anlatmaya başlayacağım.” Ciddi bakışları, yıllardır bakmaya hasret kaldığı gözlere kilitliydi.

Isabella’dan asla beklemediği bir tepki geldi. Esat’ın tutuşundan kurtuldu ve kollarını karşısında, ona aşkla bakan adamın boynuna doladı.

“Rüya değil de!”

“Rüya değil, bir tanem.”

“Rüya görürken de böyle oluyordu. Rüyaysa uyanmak istemiyorum, Tanrı’m!” diye fısıldadı.

“Bir daha ayrılmak yok!”

Daha sıkı sarıldılar.

Melek, kaç çeşit duygu yaşadığını anlayamıyordu. Mete, kolundan tutup onu kaldırmış, çıkış kapısına doğru götürüyor, ceketini bir çocuğa giydiriyormuş gibi bir özenle giydiriyordu.

Dışarıda yağmur bardaktan boşalırcasına yağıyordu. Melek, kapıdan çıkar çıkmaz Mete’nin tutuşundan kurtulup, verandadan koşarak bahçeye indi, yağan yağmurun altında kollarını iki yana açarak delicesine dönmeye başladı.

Mutluydu.

Hayatının hiçbir döneminde hissetmediği kadar mutlu hissediyordu.

Yağmurun altında kollarını açıp, başını gökyüzüne kaldırdığında çocuk gibi hissediyordu kendini ya da âşık bir kadın.

Arkasından ona sarılıp yağmurun altında onunla beraber hareket eden ve dudaklarını teninde gezdiren adamın varlığıyla mutluluğunu daha da çok hissediyordu.

Mete’nin her hareketini, sinirini, öfkesini, buyurganlığını, dediğim dedikliğini seviyordu. Bal rengi bakışlarına, Melek’in tenine dokunan dudaklarına, uzun boyuna, onu her kötülükten koruyup kollamaya çalışan kollarına.

Ona hissettiği bu güçlü duyguları dile getirip; seni çok seviyorum diye bağırmak isterken, dudaklarından dökülen kelimeler, “Sen benim canımsın,” oldu.

Mete durdu, Melek’i kendine çevirdi. Yağan yağmurun altında dudaklarını dudaklarına yapıştırdığında kocaman elleri kızın yüzünü avuçları arasına almış başını tutarken, bütün açlığıyla öpüyordu dudaklarını.

“Canımdan ötesin.”

“Bırakma! Sakın beni bırakma!”

“Bırakacağımı sanacak kadar aptalsın, tatlı küçük.” Sözlerini desteklemek ister gibiydi sağ eliyle kalçalarını, sol eliyle sırtını sert bedenine daha fazla bastırırken ki hâli. Kalp atışlarının birbirine karışan ritmini hissediyor oluşu bu yakınlığın bir emaresi olsa gerekti… Öylesine doğal, öylesine ihtiyaçtı ki sıcaklığını hissetmek, ondan iki adım ötede solar giderdi belki de gençliği de, ömrü de.

“Küçük deyip durma bana!”

Mete, bir şey diyecekken açılan kapıyla ikisi de o yöne dönmeden geriye bir adım attıklarında söz havada asılı kalıyordu.

Isabella, iki gencin yağmurda sırılsıklam ıslandığını gördüğünde gülümseyişini engelleyemedi belli ki. “İçeri gelin çocuklar. Hava soğuk. Glenne, size odalarınızı gösterecek.”

Melek, hayal kırıklığı yaşarken, “Peki büyükanne…” kabullenişiyle, Mete elini elinin içine alıyordu. Mete’den ayrı, soğuk bir yatakta onun kokusunu solumadan mı uyuyacaktı? Uyuyamazdı… Gece herkes uyuduğunda Mete’nin odasına gitmesinin yanlış olmayacağını ümit ediyordu… Esasen yanlış olsa bile Melek, Mete’ye mecburdu. Sadece sarılmanın verdiği huzur neyle değiştirilebilirdi?

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir