Candan Öte ~ 15 | Sahne

İstanbul

Bu saatte ofise gelmek en son yapacağı iş bile değildi. Liste yapması gerekse, eksiler bölümünde olurdu. Kaç gündür işleri Fuat’a yıkmış, Melek’in yanında olmanın keyfini yaşıyordu. Ve adı gibi biliyordu ki; Fuat şu anda da çalışıyordu. Ömer dosyasıyla -ki budan emindi Mete- gelene kadar Fuat ile bazı meselelerin üzerinden kısa bir geçiş yapabilirlerdi.

Cevat’ın açmasını beklemediği kapıdan arabadan indiği an hızlı adımlarla ilerliyordu bir yere yetişmek isteyen telaşlı bir adamın aceleciliğiyle. Kapıdaki güvenliği adıyla selamlayıp, yine aynı acelecilikle asansöre binmek asansörün her kat değiştirmesiyle gözünün takılı kaldığı led ekran… Mete’nin kesinlikle acelesi vardı.

Asansörün kapısı tınlayan bir sesle kayarken sağ ve sol yana doğru, Fuat’ın odası hariç kat tamamiyle ıssızdı. Genç adamın ofisinden Karmate’nin sesi yükseliyordu; “Nayino”nun tatlı melodisiyle.

Kapısını tıklatıp içeriye girdiğinde, Fuat bilgisayardan başını kaldırıp Mete’yi gördüğü an, “Vay! Hoş geldin kardeşim,” diyerek oturduğu yerden kalktı. Mete ile birbirlerine sarıldıklarında, ikisi de karşısındakinin canını acıtabileceğini umursamadan vuruyordu sırtlarına. “Geleceğinden ümidi kesmiştim be kardeşim! Tam da yokluğuna alışıyordum ha,” sözleriyle dalga geçen adamın ses tonu, Mete için Fuat’a olan bağlılığının en temelinde yatan samimiyetiydi.

Karşılıklı oturduklarında sağ ayak bileğini sol dizi üzerine yerleştirdi Mete, sırtını koltuğa yaslarken. “Hoş bulduk kardeşim. Ben yokum farz edebilirsin. Her an yine gidebilirim.”

Fuat’ın, anlamak istercesine çatılan kaşları, “Hâyırdır? Yaşıyor mu, öğrendiniz mi?” sorusuyla müsavi görünüyordu.

Telefonda konuştukları meseleyle konuya hâkim olan Fuat’a, “Ömer’in ne söyleyeceğine bağlı,” cevabını verirken insiyakiydi kolundaki saate bir bakış atışı. “Eğer bulmuşsa, eğer yaşıyorsa… Nerede olduğunun bir önemi yok, yarın biz de oradayız demektir.”

“Sen fena kapılmışsın be birader. Bu nasıl iş?”

Mete’nin bakışları geçmek bilmeyen bir vakte takılı kalmış saate kaydığında akıp giden saniyeyi boş bakışlarla seyrediyordu. “Bir anlasam! Ben bu kızı yıllardır tanıyor gibiyim birader.”

Aralarında uzayıp giden sessizliği dolduracak boş kelimeler yoktu iki gençte de. Fuat, Mete’nin divaneye dönmüş hâlini olgunluğun zirvesindeki bir insan edasıyla dudaklarında yer eden tebessümüyle seyrederken Mete derin bir iç çekip kardeşim dediği adama döndü. “İç mimar yeni çizimi yollamış. İnceledim ama beğenmedim. Karşılama bölümünde yapılmasını istediğimiz değişiklikler eklenmemiş. Spa merkezi ve Türk hamamında da tam olarak ne istediğimizi anladığını sanmıyorum.”

Konunun değişmesine ses çıkarmadı Fuat. Belli ki tek isteği Mete’nin kendini huzurlu hissetmesiydi. “Ben de onları inceliyordum. Ortaklığın en zor kısmı çalıştığın kişilerin aileden olması sanırım. Adama “Kızının anlayışı kıt! Bırak biz kendi mimarlarımızla çalışalım” diyemiyorsun.”

“Aynen öyle. Banu’nun yaptığı ve bizim beğenmediğimiz hiçbir çalışma hatırlamıyorum!”

Mete’nin sözlerine Fuat gülerken, “Hadi oradan!” diyerek elini sallıyordu. “Kadın sana beğendirmek için gece gündüz çalışıyor, her sunumunda şurası şöyle olsun diyerek baştan çizdiriyorsun.”

“İftira atma lan! Ne zaman oldu öyle bir şey.”

Sözünü bitirdiğinde Fuat cevap vermeye bile tenezzül etmemişti kapı önce tıklanıp ardından açıldığında. Selam verip içeri giren Ömer’i ayakta karşıladılar.

“Hoş geldin, Ömer. Ne ikram edelim sana?” diyen Fuat, “Kendime kahve söyleyeceğim,” diyerek devam etti sözlerine. Kalktığı koltuğa Ömer’i buyur ettiğinde masa başına geçip telefonu eline alıyordu.

“Hoş bulduk, Fuat Bey. Mümkünse ben de sade bir Türk kahvesi alırım.”

İki adamla da tokalaşıp yerine oturduğunda Ömer, kahveyi duyduğu an tiksinen ifadesiyle, “Bana, demli çay söyle kardeşim,” dedi, Mete. Bakışları; bakın da feyz alın, diyordu genç adamın.

“Hiç öyle bakma, kardeşim. Kahveden başkası iyi gelmiyor bünyeme.” Fuat, tam bir kahve âşığıydı.

Onun o ciddi ifadesine alaylı bir tebessümle bakıp, “Süt çocuğu,” diye dalga geçerken, Mete, “O süt çocuğu bu gece ringde seni yerden yere vurursa bakalım o zaman da böyle pis pis sırıtabilecek misiniz, Mete Bey!” karşılığını verip gülümsüyordu, Fuat.

“Hodri meydan lan! Görürüz.” Yüzündeki tebessüm olmasa, gerçek anlamda güzel bir meydan okumaydı.

Fuat, Melahat’ı arayıp içecekleri söylerken, Ömer konuya girdi.

“Siz bahsettiğiniz an hemen İngiltere’ye gittim. Cambridge’den çok yakın bir arkadaşım var. Kendisi şu an İngiltere’nin en önemli bürokratlarından. En güzeli de, Campbell ailesi ile çok eski hukukları varmış aile büyüklerinin.”

Demek pek fazla uğraşmalarına gerek kalmayacaktı, Melek’i anneannesine kavuşturmak için. Ulaştığı bilgileri tane tane anlatıyordu. Avukat olarak da yetenekliydi Ömer ama Mete’ye göre kesinlikle gizli serviste çalışabilecek yetenekleri vardı. Bilgi toplayabilen başka kimse görmemişti, Mete böylesi bir yeteneğe sahip. Bazı olaylarda kişinin hiçbir bilgisine ulaşamadıkları oluyordu. Emniyette kaydı olmuyor ya da sosyal yaşantısı bir yer de tıkanıyordu. Yarım yamalak bir geçmişi oluyordu, ondan da bir şey çıkaramıyorlardı. Fakat Ömer birkaç gün içinde, ulaşılamayacak her şeye ulaşıyordu. Bu yeteneklerini Mete ile paylaşmayı, devleti ile paylaşmaya tercih ediyordu.

Melahat, içeri girdiğinde, “Hoş geldiniz, Mete Bey. Özledik sizi valla,” diyerek, servislerini önlerine bıraktı.

“Hoş bulduk, abla. Çocuklar nasıl?” diye sordu, Mete. Kadın, altı tane çocuk bakıyordu. Kocası, karısının altı çocuk doğurmuş fiziğinden memnun kalmamış, kendine genç bir kız bulmuş, kadıncağızı çocuklarıyla ortada bırakmıştı. Ahlak yoksunu adam, evladı yaşındaki yarım akıllı bir kızı, yirmi yıllık eşine tercih etmişti. “Ablacığım bu saatte neden hâlâ şirkettesin?”

“Birazdan çıkacağım, Mete Bey. Birkaç gündür yarım gün gelip gittim, mutfağımın düzeni değişmiş. Onu düzenledim. Çocuklar iyi çok şükür. Hepsi ayrı canavar,” derken anne sevgisi yüzünde açan tebessümünde gizliydi.

“Allah iyilik versin. Tek gitme, çocuklara haber vereceğim bırakırlar seni.”

Melahat, tanıyordu Mete’yi. İtiraz edip konuyu uzatmak yerine, “Siz bilirsiniz,” deyip, “Afiyet olsun,” diye ekledikten sonra çıktı odadan.

“Devam et,” dediğinde bir taraftan Cevat’ı bilgilendiriyordu Melahat’ı bırakmaları için.

“Ailenin kızları, yani Isabella Campbell, İskoçya’da hâlâ. İngiltere’ye hiç dönmemiş. Dundee’de, şehrin gürültüsünden uzak bir köyde yaşıyor. Çok yakın birkaç komşusuyla vakit geçiriyor, onun dışında sessiz, sakin bir hayatı var.” Mete’nin çalan telefonuyla konuşmasına ara verdi, Ömer.

Mete, arayanı gördüğü an ayaktaydı.

“Meleğim, uyandın mı?”

“Uyandım, Mete’m. Yoksun,” derken sesi hüzünlü geliyordu.

“Geleceğim, bir tanem. Bir isteğin var mı?” Genç adamın ses tonu kendiliğinden incelmişti.

“Evet… Bu gece on birde Ayşe’nin sahnesi var. Onu sahnede hiç dinlemedim. Senin için sakıncası yoksa, gidiyorum ben. Başka bir akşam gelirim yine merak etme,” derken sesi, karşısındaki adamı iknaya çabalar bir tondaydı.

Mete, camın kenarına doğru yürüdü.

“Sakıncası var, meleğim. Hep beraber gidelim. Fuat ve Ömer ile beraberim, onlar da bizimle gelir. Arkadaşını birlikte dinleriz.” Böylece Fuat’ı da ekmemiş olur ve sevdiğiyle tanışırdı kardeşi.

Sevdiği. Sevdiğim. Kelimelerin kalbine aktığını hissediyordu Mete.

“Imm.. Harika olur,” diye inler gibi konuşurken Melek, Mete’nin aç vücudu o sesi duyduğu an tetikteydi. Bu çıkardığı sesle, buzul üzerinde meydana gelen ufak bir çatlağın, kitleyi göçertecek bir yırtığa dönüşmesi gibi bir etki oluşuyordu bedeninde.

“Görüşürüz,” dediğinde boğuk bir sesle uzun bir cümle kuramamıştı.

“Vay vay… Mete Ardahan zor durumda. Ah… Ben de çok… Çok zor bir durumdayım. Im… Nasıl anlatsam? Ya da telefonda anlatmayayım… Sen gel, kendin gör,” dedi. O efsunlu sesin, duyan kalbine şifa olan gülüşünü bağışladı.

“Ah meleğim!” diye bir inilti koptu dudaklarından, Mete’nin.

“Ah, evet bir tanem. “Ah edip inlerim, gurbet ilinde…” Çok manidar bir şarkı değil mi? Benim banyo yapmam lazım da… Hazıra mı alıştım nedir, çok üşeniyorum kendi kendimi yıkamaya.”

Melek’in aldığı derin nefes Mete’nin kalbinde yankılanırken, “On beş dakika sonra yanındayım,” dedi. “Ben yanındayken “Ah” edersin ben seni yıkarken.” Telefonu kapadığında, Melek’in bir söz söylemesine fırsat vermeyişine gülüyordu içten içe. Zira onun iniltilerini duymaya daha fazla dayanabileceğini hissetmiyordu. Dosyayı masadan alırken, “Bu gece beraberiz,” dedi.

Tam çıkacakken, “Beni annemler bekliyor, Mete Bey. Kusura bakmayın,” dedi, Ömer alelacele mahcup bir ifadeyle.

Fuat, “İşler değişti gibi bir his var içimde,” derken, dikkatli bakışları Mete’nin üzerindeydi.

“Melek’in arkadaşını dinlemeye gideceğiz. Senin kaçarın yok!” Ömer’e dönerek devam ettiğinde sözleri hızlı, ifadesi aceleciydi. “Leman abla ve Yaşar abiye saygılarımı ilet.” Odadan çıkmadan hemen önce, “Mekânı bildiririm sana Fuat,” deyip asansöre doğru koşmak asla yapacağı iş değildi ancak asla demenin insanı hataya düşürdüğünü en iyi bilen de kendisiydi.

Cevat’ın hazır beklediği arabaya vardığı an, “Cevat, on beş dakikaya evde olabilir miyiz?” diye sordu ön koltuğa otururken. Esasen şüphesi yoktu Cevat’ın hızından da arabayı kullanma yeteneğinden de.

“Oluruz,” sesli dile geldiğinde, “İnşAllah,” fısıltı olarak peşinden eklendi her zaman yaptığı gibi.

Evin önünde durduklarında, on üç dakika geçmişti aradan. Ne çalınan klaksonlara aldırmıştı Cevat arabaları sollarken ne de hız kesmişti. Arabadan indiklerinde Mete, devasa adamın heybetine aldırmadan, “Bugün-yarın bir ringe çıkalım,” dedi. Yıllardır ringe birlikte çıktıkları hâlde bir kez olsun sırtını yere değdirememişti Cevat’ın. Ve her nasılsa bu durumdan en ufak bir rahatsızlık duymuyordu Mete.

Cevat, “Ne zaman isterseniz biz hazırız,” derken yüzünde her zamanki ciddiyetinden daha uzak bir sıcaklık vardı.

Mete, “EyvAllah Cevat,” dedi, eve doğru tabiri caizse koşmaya başladı. Hayalinde, Melek yatak odasında, yatağın üzerinde yatıyor olacaktı… Tıpkı bıraktığı gibi fakat mutfaktan gelen sesleri duyunca hayalinin çok da mümkün olmadığını anladı Mete.

Mutfak masası etrafına Pınar ve Reyhan ile beraber oturmuş, bir tepsi pide görünümlü ekmek, yanında ayran bardağı, bir bacağını sandalyenin üzerine karnına doğru çekmiş, hem sohbet ediyor hem de yemeğini yiyordu.

Aklından geçen ilk düşünce; otur merdivenin basamağına, kız kalkmadan kalkma ve seyret onu izin verdiği kadar.

Ama bu plan, Melek’in onu görmesiyle bozuldu. Tabii bozulmuşken de hâlâ olduğu yerde kalması mantıksız olurdu. Yavaş yavaş masaya doğru yaklaşırken, Melek elinden ekmeği bıraktı, bacağını sandalyeden indirip, boğazını temizledi. Elinin tersiyle dudaklarındaki ayranı sildi.

Tek kelimeyle; pasaklıydı.

Reyhan ve Pınar, Melek’in baktığı yere baktıklarında hemen ayağa kalkıp, “Hoş geldiniz, Mete Bey,” diyerek saygıyla karşıladıklarında Mete’nin tek isteği Melek ile yalnız kalmaktı.

“Hoş bulduk… Bize biraz izin verir misiniz?” derken gözlerini Melek’ten bir an olsun ayırmıyordu. Kızın yüzüne yayılan pembelik, Mete’nin kalbinde tezahür ediyor gibiydi efsunuyla… Yaramaz küçük bir kız gibi üzerine ne bulmuşsa geçirmiş, mutfağa gelip ekmek yerken, içtiği ayranı yüzüne gözüne bulaştırmıştı.

Pınar ve Reyhan gülerken, “Estağfurullah, Mete Bey,” deyip çıktılar.

“Saniye ablanın yaptığı pağaçtan yemen lazım, çok güzel. Bir de ayran var ki ımm… harika,” dedi yüzünde yaptığının bilincinde suçlu çocuk edasıyla.

” ‘Imm’ demek. Baksen,” derken bir adım daha yaklaştı, Melek’e.

“Evet. Tadına bakmak ister misin?”

Onun sorduğu masum soruya karşılık, Mete çapkın bir tebessümün yüzüne yayılmasına izin verdi. “Kesinlikle meleğim… İstiyorum,” derken, yavaş adımlarla arkasına geçiyordu. Arslanın pençesine düşmeden önce küçük bir ceylanda aynen böyle titriyordu vahşi doğada. Burada, modern dünyada Mete, Melek’in omzu üzerine doğru eğilirken, “Korkuyor musun, bir tanem?” diye soruyordu.

Melek, sadece hayır dercesine başını sallayabildi sağa ve sola. Fazlasını yapacak iradesi, karşısındaki tecrübeli adamın yakınlığı altında kaybolmuştu belli ki.

“Çok cesursun, tatlı kız,” derken Melek’in hızlanan nefesini ilaç gibi içine çekiyordu. Üzerinde Mete’nin tişörtü, altındaysa şortu vardı. Şort Melek’in cılız bedeninde tutunma mücadelesi verirken kapri misali dizlerinin altına dek uzanıyordu. Üzerindeki kıyafetler Mete’nindi. Tişörtü bütün bolluğuna rağmen Melek’e yakıştırmasının nedeni, kendinden bir parçayı onun üzerinde görmenin sarhoşluğuydu belki de.

Bedenini Melek’in titreyen bedenine yasladı, kollarını bedenine sarıp saçlarının kokusunu içine çekti. Boynuna öpücükler kondururken, “Bana banyo yapman gerektiğini söylemiştin, meleğim ama saçların hâlâ şampuan kokuyor,” dedi hayranlığını içinde gizli tutarak.

“Ben galiba banyo bağımlısıyım, yapmadan duramıyorum.” Fısıltısını dinlerken gözleri kendiliğinden kapandı. Boğuk ses tonundan çıkacak titrek kelimeleri bastırma çabasıydı belli ki.

Boynunu öptüğü pürüzsüz tenin tadını doya doya tadabilirdi… Sımsıkı kavradığı bedene hayal bile edemeyeceği zevkler yaşatabilirdi… İkisinin de hayalini kurdukları vuslata erebilirlerdi.

İstediği gerçekten bu muydu peki?

Hayır!

İstediği; Melek’in kendine helal olmasıydı… Nefsanî duygularla, âşığı olduğu bedenine sahip olmak değil.

*

Giydiği elbisenin vücuduna bu kadar yakışmasını hayretle izliyordu Melek ayna karşısında. Cam göbeği yeşiline yakın bir tonda, bateau neck stilinde muhteşem bir yakası olan, belden oturtmalı, etek kısmı kloş, diz hizasında bir elbiseydi. Giydiği an, kendini prenses gibi hissederken belindeki ince, beyaz kemeri düzeltiyordu. Bembeyaz, zarif topukları olan ayakkabıları da giydiğinde stilettonun rahatlığıyla şaşkınlık yaşıyordu.

Mete’nin gelişini aynada seyrederken, onu her gördüğünde olduğu gibi kalbinde bir kelebek istilası hissetti yine. Giydiği özel tasarım siyah gömlek, vücuduna yapışmayan ama salaşta durmayan kotla ölümlü akıllara zarar bir görüntüsü vardı. Gömleğin kollarını, dirseklerine doğru kıvırırken yaklaştı yine Melek’in arkasına.

Topuklu ayakkabılar mesafeyi biraz daha kapamış gibiydi başını, Melek’in boynuna yasladığında. Derin derin içine çekti teninin kokusunu. Dudaklarını teni üzerinden ayırmadan mırıldandı, “Doyamıyorum sana.” Dudaklarının her kıpırdanışı, tenine uyarı veren bir etkiydi büyüsüyle. “Tek isteğim; giyinmene izin vermeden sabaha kadar seni kollarımda hapsetmek,” derken dudakları Melek’in teninde geziyordu kelimelerin arasında.

Melek, titrek bir nefes aldı. “Beni iradesiz bir zavallıya çeviriyorsunuz, beyefendi,” dedi zorlukla toparlayabildiği birkaç kelimeyle. Aynada yansıyan görüntülerinde gözleri buluşurken, bal rengi bakışların yoğunluğu aklını başından alıyordu.

Dudakları teninden ayrıldı, “Sana bir şey aldım…” dedi. Ses tonundaki ciddiyete zıt bir yalvarış vardı gözlerinde.

“Sen, benim için mi aldın?”

“Evet”

“Başkası değil, sen seçtin?” Sorar gibiydi.

“Elbette. Aslında tam olarak öyle olmadı. Seni tanıdığımdan beri hiç kimseyi incittiğini görmedim. Konduğu dal, öptüğü gül nasıl ki bir kelebekten incinmiyor… İncitmiyorsun etrafındaki hiçbir şeyi,” derken cebinden ufak bir kutu çıkardı. “Bunu, senin için tasarladım. Sağ olsun, bir ağabeyimde sanata döktü.”

Melek, genç adamın kadife yumuşaklığındaki ses tonu, kullandığı kelimelerin büyüsüne kapılmışken, “Mete’m…” yakarışının gerisini getiremedi.

Yanında sevdiği adam gazel tadında, bir kadına söylenebilecek en güzel aşk sözlerini söylüyor, ama o neredeyse sevdiği adamın ismini dudaklarından dökemiyordu.

“İzin ver, meleğim. Lütfen!” Son kelime fısıltıydı.

Düşüp bayılmamak içindi, “Gözlerimi kapamamı ister misin?” derkenki tebessümün ardına saklanma çabası.

Mete, derin bir, “Oh!” çekerken, Melek’in saçlarına bir öpücük kondurdu.

Elindeki kutuyu açtığı an spot lambanın ışığını gökkuşağı gibi etrafa yaydı içindeki her neyse. Mete, kutuyu sehpanın üzerine bıraktı, avucunun içine hapsettiği elini çevirdi, bir öpücük kondurdu ve içine bıraktı kızın gözlerini kamaştıran parçayı.

Melek, “Mete’m. Sen bana bir gökkuşağı almışsın!” derken hayranlıkla avucuna bıraktığı parçaya bakıyordu. O kadar narin, o kadar parlaktı ki. Kelebek kanatları zarif bir el işçiliğiyle işlenmiş ve o işlemelerin üzeri parıldayan taşlarla süslenmişti. Melek hayranlıkla seyrediyordu parmaklarının arasına aldığı ufacık parçayı. “Mete, bu nasıl bu kadar parlayabiliyor?” diye saf saf soruyordu parmaklarının arasındaki kelebek figürüne hayranlıkla bakarken.

Mete, “İzin verir misin, boynuna takalım?” diye sordu.

Melek, bukle bukle serbest bıraktığı saçlarını iki eliyle topladı, boynunu Mete’ye açtı. Gözleri, Mete’nin zarif hareketlerini takip ediyordu. Becerikli parmaklar o sanat harikasını boynuna takarken, ılık ılık tenine değiyor ve Melek insiyaki kapanan gözlerine engel olamıyordu. İşi bittiğinde, yine aynada buluşan gözlerinin içine baka baka boynuna sımsıcak bir öpücük daha kondurdu.

Melek, Mete’den ayırabildiği zaman gözlerini boynunda asılı duran kolye ucuna indirdi. Tenine değen his olmasa boğazında zincir olduğunu anlayamazdı. Eli kelebeğin kanatlarına uzandı. “Kelebeklere hayran olduğumu söylemiş miydim?” Sorusunu ciddiyetle sorarken, hayranlıkla inceliyordu o latif kolye ucunu.

“Söylememiştin, bir tanem. Beğendin mi?” Gözleri kızın gözlerinde olduğu hâlde elleri belini kavradı.

“Hayatımda gördüğüm en güzel… Güzel… Şey. Takı.” Çalan telefonla kısa bir duraksama yaşasa da umursamayıp devam etti. “Affedersin, Mete’m. Ben bu tür şeylere yabancıyım. Kolye demem daha uygun sanırım. Bu o kadar özel ki. Bunu beni düşünerek…” Israrla çalan telefon sinirini bozunca, genç adamın elleri arasından çıkıp tuvalet masasına bıraktığı telefonu eline aldı. Arayanı görünce az önce hissettiği sinirden eser kalmamıştı.

“Efendim, Sinan?”

“Ayşe ben kuzu! Ne zaman geleceksin? Sabırsızlanmaya başladım. Lütfen sahne öncesi kulise gel. Çok özledim seni.” Ayşe’nin aceleciliğinden hissettikleri özlem taşıyordu âdeta.

“Tabii ki geleceğim, canım. Sanatçının arkadaşıyım. Onu kuliste ziyaret etme ayrıcalığım var,” derken içtenlikle gülüyordu. “Ben yalnız olmayacağım Ayşe’m, Mete ve Mete’nin bir arkadaşı da bizimle beraber olacak,” diye bilgilendirdiğinde Melek, Mete’nin kolları belini sardı, bedenini bedenine yasladı. Kokusuna doyamıyormuş gibi burnunu boynuna sürterek nefes alırken Mete, dizlerindeki titreme geri gelmişti Melek’in.

“Ah kuzu. Sen gel de… Gerisini s*ktir et!”

Başka bir an olsaydı ettiği küfre güler, hatta Ayşe ile dalga geçerdi ancak şimdi hiç de uygun bir an değildi… “Tamam. Hadi oyalama edepsiz. Görüşürüz birazdan.”

Yutkunup, Mete’nin gözlerinin içine bakarken, “Çıkalım mı?” diye sordu kararsız bakışlarıyla. Hem gitmek istiyor hem de artık bu uzun günü bitirmek istiyordu.

“Siz nasıl isterseniz prenses.”

Başını geriye, Mete’nin omzuna yasladığında, “Hep yanımda olmanı istiyorum,” diyerek derin bir nefes aldı ciğerlerine şifa olması ümidiyle. Yüzünü Mete’ye dönüp ellerinin içine bıraktı ellerini.

“Hayatında başka seçenek kalmadı bana; “Sana güveniyorum,” dediğinden sonra. Hadi!”

Cevat, evin önüne getirdiği 458 Italia’nın içinden çıkarken, Melek yine gülmek istedi bu tezata. Araba, adamın yanında küçücük görünüyordu.

Mete, kızın kapısını açmakla kalmadı, oturmasına da yardım etti, kemerini bağladı. Dudaklarına kısa ama içindeki açlığı anlatan bir öpücük kondurduğunda Melek, derin bir nefes alıp kapanan gözleriyle heyecanını gizli tutmaya çalışıyordu.

Şoför koltuğuna kurulup müzik sistemine dokunduğunda hüznü notalarında konuşturan, enstrümantal bir müzik duyuldu arabanın hoparlörlerinden. Daha önce duymadığı müziği dinlerken merakla sordu, “Bu çalan ne?”

“Winter.” Elini elinin içine aldı, önce birkaç öpücük kondurdu, Melek’in avuç içine. Sonra dizinin üzerine yerleştirdi bir an olsun bırakmaktan korkarcasına.

“Çok hüzünlü ve çok güzel. Notalar ağlıyor sanki. Daha önce dinlememiştim.” Hayranlığını ifade etmeye çalıştı Melek. Birden Mete’nin sorularına cevap verirken genç adamdan aldığı ya da tam olarak alamadığı söz geldi aklına. “Mete’m, sen en çok hangi yemeği seviyorsun?” diye sordu.

Mete, hafif bir tebessümle, “Sorguda mıyım, hanımefendi?” diye sorarken Melek’e yandan bir bakış attı.

“Söz vermiştin, sorularımı cevaplayacaktın!” Elini Mete’nin tutuşundan kurtarıp, kollarını göğüslerinin üzerinde bağladığında sonuç alamayacağı hissiyle öfkeleniyordu.

Mete, “Bizim sözümüz senettir kızım,” derken ciddi bir ifadeyle, ““Sonunu düşünenler kahraman olamaz” da de tam olsun ciğerim,” diyerek dalga geçti Melek. Mete’nin dudaklarını zorlayan kahkaha çapkın bir gülümsemeye dönüşürken, “Yâ Sabır!” ümidiyle hayran hayran seyre daldı Mete’yi.

Neden sonra kendini toparlayıp, pencereden akan manzarayı izlerken, Mete’nin o etkileyici ses tonunu duydu, “Patlıcan musakka.”

“Cevaptan ümidimi kesmiştim… Ben, geri zekâlı olarak, sorgu amirine öten muhbir gibi takır takır cevaplıyordum, Mete Bey!” derken kolları hâlâ göğüsleri üzerinde bağlıydı. Başını olumsuzluğu vurgulamak istercesine sağa sola sallarken devam etti, “Siz hiç mi öğrenemediniz sorular nasıl cevaplanır? Hı? Eğitime cevap vermeyecekseniz sizinle işimiz var, Mete Bey!”

Başını tekrar sağ tarafa, pencereye çevirdiğinde, Mete, Melek’in sözü bitirdiği an içinde tutmaya çalıştığı kahkahayı salıverdi. “Kızım sen deli misin? Odun deseydin ya kısaca. Yok meşe! Meşe deseydin, bu kadar uzun bir cümle kurmaktan kurtulurdun. O narin kıçın dayak istiyor senin ama işte… Ben tam bir beyefendiyim.” Melek’in bağlı kollarını çözüp elini, elinin içine aldı.

“Beyefendi olduğunuz için kendimi şanslı hissediyorum Mete Bey… Zaten bu kadar beyefendi olmasaydınız, sanırım koynunuzda yatırdığınız ve sık sık çamaşır yıkarcasına yıkadığınız kızı, şehvetinize kurban edebilirdiniz… Ama yok… Sizin tarzınız bu olmasa gerek.”

Kahkaha atarken umurunda değildi söylediği sözlerdeki ahlak yoksunu ifade… Umurunda değildi genç bir erkeği yoldan çıkaracak sözler söylüyor olmak. Bu sözlerin, Mete’nin sık sık masum diyerek övdüğü bir genç kızın ağzından duyulması beklenemezdi belki ama…

Kimin ne düşündüğü artık umurunda değildi. O ne yaparsa yapsın, kim ne isterse onu düşünecekti.

Mete ile yaşadığı her ânâ hayrandı. Mete’yi bu kadar çok severken, sevdiğini dağlara taşlara haykırmak isterken… Yapamıyordu. Sevdiği kişiye; seni seviyorum, demek… Gözlerinin içine bakarak… Rahatlatıcı bir his olmalıydı.

Peki ya Mete?

“Bu kelimelere alışmalısın,” demişti ilk kez; “Seni seviyorum,” dediğinde. Adamın sık anlayışı da farklıydı demek ki. Yüzüne istemsiz bir tebessüm yayıldığında içindeki düşüncelerle eğleniyordu Melek.

Mete’nin, tenine işleyen sesiyle kendine geldiğinde barın önünde durmuşlardı.  “Meleğim… Gülen yüzüne sebep bensem, ömrüm feda olsun bu ânâ…”

Neden gözleri yaşarıyordu?

Neden kalbi, kafesinden çıkmaya çalışırcasına atıyordu?

Gözlerine baktı… Ve öylece kaldı.

Ne konuşabildi, ne de yutkunabildi genç kız. İçinden kopan fırtına Seni Seviyorum diye eserken, dudaklarını kıpırdatmaktan korkan bir acizdi sevdiği adam karşısında.

Mete araçtan indi, geldi kapısını açtı. “Hadi, meleğim,” dedi kızın elini elinin arasına alırken.

Mete’nin karşısında dururken, sesini bulma çabasıydı öksürerek boğazını temizlemesi. Fısıltısı, “Benim varlığım bir ömür size feda olsun, Mete Ardahan,” dedi, kollarını Mete’nin boynuna sardı.

Burnunu boynunda hissederken, dudakları da tenindeydi. “İçeri girmektense, seni alıp kaçırmamı… Hatta daha fazlasını da yapmamı söyleyen bir adam var aklımda.”

Devamını getiremediği varsayımın ne olduğunu tahmin edebiliyordu Melek, “Arkadaşın gelecek sanıyordum,” deyip, aşk dolu anın yoğunluğundan sıyrılmaya çalışırken.

Önce dudakları ayrıldı teninden, sonra sıcaklığı. “Kaç, meleğim…” derken, Cevat’ın öncülüğünde bara giriyorlardı. Mete, yine de soruyu ciddiye alıp, cevap verirken, kolunu beline sımsıkı sarıp, bedenine yaslı tutuyordu Melek vücudunu. “Fuat içeride, bizi bekliyor.”

Bara adım atar atmaz yanlarına orta boylu, şık giyimli bir adam geldi. Mete’ye elini uzatıp, “Hoş geldiniz şeref verdiniz, Mete Bey. Masanız hazır, Fuat Bey sizi bekliyordu. Geçmek isterseniz eşlik edeyim size,” dedi.

“Estağfurullah, hoş bulduk.” Mete samimiyetle, konuşurken adam eşliğinde yürümeye devam ediyorlardı.

Ortam oldukça gürültülüydü. Sevene güzel gelen jazz, sevmeyen Melek için eziyetten başka bir şey değildi. Neyse ki on beş dakika sonra Ayşe ve Sinan sahne alacaklardı da bu gereksiz gürültüden kutulacaktı kulakları.

“Tatlım, masamıza geçmeden kulise gitmek ister misin?” Yine kulağına eğilip sorduğu soruda, Mete’nin her eğilişi, enfes kokusunu daha yakından solumasına vesileydi Melek için. “Olur,” dedi, kokusunu içine çekti. “Ayşe’m, beni bekliyor zaten.”

Mete’nin gözlerinde oluşan tutku pırıltılarını hayranlıkla seyrederken, bal rengi sımsıcak bakışlar, yoğunluğuyla eritiyordu kalbini.

“Ayşe Hanım, kuliste bekliyormuş bizi. Sahne arkasına geçelim,” dedi yanlarındaki adama hitaben.

“Tabii, bu taraftan,” dedi adam ve ara koridora geçtiler. Adam bir kapıya tıklayıp “Ayşe, müsait misiniz?” diye sordu.

Kapının ardından Ayşe’nin sesi geldiğinde, Melek ne derece özlediğini o an daha iyi anladı. Neredeyse her gün telefonla konuşmuşlardı, mesajlar keza… Ama yüz yüze görüşmenin yerini tutamazdı ki. “Müsaitim, Erol Bey,” dediğinde onlarla böylesine yakından ilgilenen adamın patronları olduğunu öğrendi Melek.

Tuvalet masası önüne oturmuş makyajının son rötuşlarını yaparken, aynadan Melek’i görmesi ve çığlık atması bir oldu. Yerinden sıçrar gibi kalktı, kendini Melek’in kollarına bıraktı. İki arkadaş hasret ve muhabbetle birbirlerine sarılırken, hissettikleri saf sevgiyi gizlemiyorlardı. “Kuzu… Çok özledim seni,” derken bir adım geri atmış, Melek’i baştan aşağı izliyordu ki dudağının kenarındaki iki dikişi gördü, Ayşe.

“Kuzu! Bu ne?” diyerek dudağını işaret ederken, Ayşe’nin gözleri ateş saçıyordu.

Melek, derin bir nefes aldı, kısaca izah etti, “Anlatacak çok şey var, Ayşe’m. Seher Hanım sağ olsun.”

Melek de fırsat bilip Ayşe’yi süzüyordu. Her zamanki gibi siyahlarının içindeydi ve her zamanki gibi büyüleyiciydi. “Harika görünüyorsun, Ayşe’m. Ben de seni çok özledim,” dedi ve tekrar sarıldı arkadaşına.

“O yaşlı sü…” Küfür edecekken son anda aklı başına geldi, “Yaşlı hanımefendiyi gebertirim lan ben!” sözleriyle bastırdı içinden taşmak için an bekleyen küfürleri engelleyerek.

“Geçti gitti. Mete’m yanımda, Ayşe’m,” derken Mete’nin eline uzandı.

“Hoş geldiniz,” dedi Ayşe, Mete’ye hitaben. Sesinde ona karşı olan öfkesi sade bir kabullenişe geçmiş gibiydi. Ve ilk kez tanımadığı bir erkeğe, kendi isteğiyle elini uzattı Ayşe.

Mete, “Hoş bulduk,” deyip kısaca Ayşe’nin elini sıkarken, sanki erkek cinsine olan nefretini biliyor ve onu zora sokmamak adına kısa bir tokalaşma gerçekleştiriyordu.

Ayşe, “Bu gece yurda gelecek misin?” diye sorarken gözlerinde bir umut vardı.

“Bu gece acayip yorgunum, Ayşe’m ama sabah ilk iş tependeyim.” Biraz daha yaklaşıp eğildi arkadaşının kulağına doğru, “Ayakta uyuyacak gibiyim resmen,” dedi ve doğruldu.

Ayşe, “Kuzu, senin ayakta uyuman için çok yorgun olman gerekmiyor,” diyerek dalga geçtiğinde Melek’in bu gerçeğe alınacak hâli yoktu.

“Haklısın Ayşe’m. Neyse biz artık yerimize geçelim. Heyecanla bekliyorum sahneye çıkışını.”

Erol yalnız bırakmayıp, masalarına kadar eşlik ederken yaklaştıkça gördü kendilerine ayrılmış masada, yanında genç bir kadın olan adamı. Arkadaşının da arkadaşı olacağından bahsetmemişti Mete.

“Rahatsız etmiyoruz umarım!” derken, Mete’nin ses tonunda apaçık bir alay vardı.

“Gelmeyeceğinizi düşünmeye başlamıştım. Beklerken ki sıkıcı vakti… Adın neydi?” diye sordu yanındaki kadına, kadın kıkırdayarak, “Ceyda,” cevabını verdi. “Ah evet. Nasıl unuttum. Affet… Ceyda ile vakit geçiriyorduk. Çıkışta görüşürüz tatlım, şimdi müsaadeni istiyorum,” dediğinde kadın gülüşüne engel olamıyormuş gibi kalktı, dolgun kalçalarını işveyle sallayıp, adamın gözlerine omzu üzerinden işveli bakışlar atarak gitti.

“İki dakika boş bekleyemedin mi?” Arkadaşına ettiği siteme zıt yüzünde tatlı bir tebessüm vardı Mete’nin.

“Hoş geldiniz. İçki tavsiyesi alıyordum yalnızca,” derken adamın yüzünde yaramaz bir ifade vardı.

“Meleğim. Bu adam, bütün kötülüğüne rağmen benim en yakın arkadaşım olur. Ve Fuat, meleğim. Canımdan öte olur kendisi,” dedi iki genci tanıştırırken.

Kalbi yine kelebek istilasına uğramış gibiydi, Mete’nin dilinden dökülenlere mukabil.

Fuat, oturduğu yerden kalktı, saygıyla Melek’in elini sıkarken, “Hoş geldin. Sonunda Mete’yi mecnuna çeviren Melek ile tanışacağız öyle mi?” dedi ve düşünüyormuş gibi bir ifade yerleşti yüzüne. Devam ederken dikkatli bakışları Melek’in yüzünde dolaşıyordu. “Hmm… Mete, divaneye dönmekte haklıymış.”

Dedi ve sırtına esaslı bir yumruk yedi.

Melek, içtenlikle gülümserken, “Teşekkür ederim. Fuat Bey,” demesine kalmadan Fuat, ” “Fuat” de lütfen. Ne lüzum var gereksiz resmiyete?” deyip sağ yanağında çukur oluşturan bir gülümseme bağışladı.

“Pekâlâ, Fuat. Mete, senden o kadar çok bahsediyor ki. Şahsen olmasa da tanıyor gibiydim seni.”

Kendi taburesine kurulurken, “EyvAllah kardeşimin yâri. Hadi oturalım,” dedi.

Masanın kenarında dört tane yüksek tabure vardı. Hepsi oturup yerleşirken, sahnedeki grup alkışlar eşliğinde indi. Mete, Melek’e dönük oturdu, eli engel olamıyormuş gibi ellerini okşamaya başladı.

Siparişlerini almaya gelen garsona dönmeden önce, “Ne içersin, bir tanem?” sorusuyla, enfes güzellikteki sesini bağışladı, Melek’e.

“Vişne suyu olabilir.”

Mete, “Vişne suyu istiyoruz,” dediğinde garson, “Hemen getiriyorum, başka ne alırdınız?” karşılığını verdi.

“Şimdilik bu kadar.” Teşekküre dair hiçbir söz söylemediği garson uzaklaşırken Melek hissettiği rahatsızlığı gizli tutmaya çalışıyordu. Bir insan neden teşekkür etmeyi bilmezdi?

Kendi düşüncelerinde kaybolduğunda Ayşe sahnedeydi.

Giydiği simsiyah elbisesi, gözlerine sürdüğü siyah makyajı, simsiyah ve düz saçlarının değdiği çıplak omuzları. Arkadaşı düşmüş meleklerin resmedildiği çizgi romanlardan fırlamış gibiydi. Gerçek ötesi. Altı şarkılık bir programları vardı ve istedikleri şarkıyı seçme özgürlüğü verilmişti bu kısa zamanda büyük başarı yakalayan ekibe.

“Bu gece yanımda olan ve benim için değerini çok kelimesinin bile anlatmaya yeterli olmayacağı, can dostum, Melek için okumak istiyorum bütün şarkıları,” dedi ve Melek çılgın bir ıslık sesiyle, “Candan ötesin be Ayşe’m! Helal olsun sana!” diye haykırdı fütursuz bir neşeyle. Bütün salonda alkış ve ıslıklar yankılanırken, kalbinde bu ânâ duyduğu heyecan ve mutluluk vardı.

Mete, Melek’in elini tutup dudaklarına götürdü. Parmaklarına küçük bir öpücük bırakıp kulağına fısıldarken, dudakları yine tenine sürtüyor ve Melek etkisini vücudunun en mahrem yerlerinde hissediyordu. “Beni şaşırtmaktan vazgeçmiyorsun, meleğim…” Kızın bukle bukle saçlarından derin bir nefes çekti, sırtını dikleştirmeden hemen önce.

Mete, rahat bir oturuşa geçmişti ama Melek hâlâ gözleri kapalı duruyordu. Gözlerini açtı, adamın gözlerine baktı. Sonsuz bir kuyu karanlığındayken Mete’nin gözleri, tutkulu bakışlarıyla Melek’in içine işliyor gibiydi. Genç kız boğazına takılı yumruyu öksürerek temizlemeye çalıştığında, girdiği tutku sisinden başını sallayarak çıkabilmek tek isteğiydi.

Müzik başladı ve bütün sesler kesildi.

O muhteşem sesiyle ve Sinan’ın usta parmaklarıyla konuşturduğu gitarıyla başladılar. “Nayino”yu o enfes Rizelilere has şivesiyle okurken, Ayşe dinleyen herkesi büyülüyordu, pürüzsüz sesi.

Ayşe, şarkı söylemeye başladığında, sırtı sahneye dönük olan, yanına gelen genç bir kızla sohbet eden ve o ânâ kadar sahneye bakmaya gerek bile görmeyen Fuat, istemsizce, başına engel olamamış gibi yavaş bir hareketle döndü sahneye. O dakikadan sonra yanındaki kıza bir daha bakmadı. Adam, gri tonundaki gözleriyle sahneye kilitlenmiş, yanındaki kız sıkıntıyla giderken bile dönüp bakmamıştı.

Melek, yüzüne yayılan tebessüme engel olamadı. İlk şarkı bitmiş, ikincisine geçmişlerdi. Duyguyu nahif notalarında taşıyan şarkılardan sonra hareketli şarkılarla coşturmuşlardı istisnasız herkesi.

Melek, meyve suyunu yudumlarken, hayatında daha önce hiç bu kadar mutlu olmadığını düşünüyordu. Son birkaç hafta rüya gibiydi.

Mete, kulağına eğilip, “Nasılsın?” diye sorduğunda, engel olamadığı gülüşüyle, “Çok… Çok iyiyim,” dedi, Melek. İki elini kızın yanaklarına yerleştirdi, burnunun ucuna latif bir öpücük kondurdu, geri çekildi. Tekrar yaklaştı, sağ gözünden öptü genç kızın içini titreten sımsıcak bir etkiyle. Melek, hızlanan nefesi ve çaresiz bakışlarıyla Mete’nin gözlerine bakarken, Mete parmaklarının tersiyle Melek’in pembeleşmiş elmacık kemiklerini okşuyordu.

Ayşe akşamın son şarkısına geçtiğinde, ilk kez klasik elektro gitar ve dupduru bir sesle dinliyordu, Melek “My Immortal”ı. Arkada sadece bu şarkıya özel bir ritim gitar eşlik ediyordu.

Muhteşemdi.

Nakaratına bütün bar eşlik ederken, sarkı bittiğinde, “Bir daha! Bir daha!” tezahüratlarını görmezden gelmeyip bir kez daha okudu Ayşe.

Şarkı ikinci kez bittiğinde, “Şimdi izin verirseniz arkadaşımın yanına gitmek istiyorum. Yarın gece de aynen bu çoşkuyu bekliyorum!” derken, muhteşem sesine bağımlı yapıyordu dinleyenleri. İstisnasız herkes çığlık ve alkışlarla eşlik ederken sahneye, Ayşe bir sanatçı asaletiyle insanları selamlıyor, tekrar şarkı söylemesini isteseler de sonraki gece gelip dinlemeye teşvik ediyordu.

Ayşe sahneden koşarak indiğinde, Melek ayakta karşıladı arkadaşını, sımsıkı sarıldılar birbirlerine. Melek’in sesi heyecanla coşuyordu. “Harikaydın! Muhteşemdin!”

“Meleğim ya… Bu harika bir his. İlk kez kendimi bir şeyler başarabilmiş, uzun zaman sonra da önemli hissediyorum!” Gözlerinde bir hüzün bulutuyla Melek’in kulağına fısıldarken Ayşe, Melek geçmişte yaşadıklarıyla yıpranan kıza yanıyordu içten içe.

Melek, Ayşe’nin gözlerinin içine bakarken ses tonunda da bakışlarında da inandığına duyduğu ciddiyet vardı. “Sen annesine, üvey şerefsizine, sevgisizliğe rağmen, yılmadan, pes etmeden hayata tutunmuş, asla zayıflık göstermemişken, lütfen başaramamaktan bahsetme. Senin yaşadıklarının çeyreğini yaşamaya dayanamayan bir sürü antidepresan bağımlısı var, can. Bir de… Önemi var mı bilemiyorum ama.. Senin için gözünü kırpmadan canını verecek bir arkadaşın var.”

Gözlerinin içine kadar ulaşan bir tebessüm vardı Ayşe’nin. “Candan ötesin be kuzu.”

“Biraz dinlen istersen sonra eve bırakalım seni,” dedi Melek masaya geçerlerken. Sonradan aklına geldiğinde, “Affedin ya tanıştırmadım,” diyerek durumu düzeltmeye çalışıyordu. “Fuat, Mete’nin yakın arkadaşı ve benim canım arkadaşım, Ayşe.”

Fuat, kısa bir baş selamıyla selamladı Ayşe’yi. Önemsemez bir tavırla ve gereksiz gördüğü bir insana samimiyetini esirgercesine. O nasıl bir harekettir ki? İnsan hiç değilse bir sözlü selam vermez mi?

Ayşe, elini göğsünün üzerine koyup bir, “EyvAllah,” çekti ve döndü. Melek’i zor durumda bırakmaktan çekinmiyor olsaydı biliyordu ki; Fuat için bir “EyvAllah”ı bile harcamazdı, Ayşe.

Keyif dolu muhabbetleri her ne kadar şifa olsa da özlem duyan kalbine, yorgun vücudunun dahasına dayanacak mecali kalmamıştı. “Yarın görüşelim… Sana doyamadım ama… Benim çok uykum geldi,” derken başını Mete’nin omuzlarına yasladı, Melek.

Mete, ayağa kalktı, Melek’in bedenini kendi vücuduna yasladı.

“Ayşe’m, hazırlan sende. Dışarıda bekleyelim seni. Hem belki ben de açılırım biraz,” diye uykulu uykulu mırıldanıyordu, Melek.

“Gerek yok kuzu. Ben daha üzerimi değişeceğim falan, uzun iş. Taksi…” Kızın lafını Fuat kesti.

“Aklın kalmasın, Melek. Arkadaşını ben bırakacağım,” dedi gayet normal bir meseleden bahseder gibi.

Ayşe, hiçbir cevap vermediğinde Fuat’a, Melek, içten içe gülüyordu. Birazdan başına geleceklerden habersiz genç adam, kendinden emin duruşu, yüzündeki ciddi ifadesiyle, Ayşe’nin söz söylemeden peşine takılacağını düşünüyordu belli ki.

Mete, “Nasıl isterseniz, görüşürüz,” dedi arkasında bıraktığı iki zıt karaktere.

Melek şu an sevdiği adamın kolları arasındaydı. Kollarını, genç adamın beline dolarken başını hayranı olduğu geniş omuza yasladı. Arabayı teslim eden valenin ardından giderken Mete’nin evine doğru, hiçbir huzursuzluk hissetmiyordu kalbinde yaptığı yanlışa dair. Suyun üzerine düşmüş bir yapraktı belki de… Akıntının sürüklemesine izin veriyordu kendini. Uyumadan önceki son düşüncesi dudaklarında ifadeleşen küçücük bir tebessümdü, genç kızın.

Candan Öte ~ 15 | Sahne” için 4 yorum

  • 23 Eylül 2018 tarihinde, saat 18:33
    Permalink

    Uhuu yıllar sonra Ayşe ve Fuat hmm bakalım görelim ha LütfiyEM
    ahh metem ahh …

    Yanıtla
    • 24 Eylül 2018 tarihinde, saat 14:38
      Permalink

      siteye beğeni butonu ekledim. çok havalı oldu lan ?

      Yanıtla
      • 25 Eylül 2018 tarihinde, saat 20:24
        Permalink

        He farkettim LutfiyEM son bölümde ?

        Yanıtla

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir