Candan Öte ~ 14 | Korku

Daha sıkı sarıldı Melek’e. Boynuna burnunu sürterken, bir kez daha dile geldi kelimeler, “Sakın beni bırakma!”

Fısıltısında bir haykırış gizli gibiydi.

“Mete’m. Sen ne kadar istersen ben o kadar yanında olacağım,” dediğinde, Mete daha da sıkı sarılıyordu, hayranı olduğu bedene.

Gün boyu Melek’i izlemişti. Kısa şortunun üzerine uzun bir elbise giyişi, yeni tanıştığı insanlarla sanki yıllar ötesinden gelen bir samimiyetleri varmış gibi davranışı, Saniye ile masayı kurarken yüzündeki tebessüm, saçlarına örttüğü bembeyaz örtü… Yaptığı gözlemeyi, Mete yerken gözlerinde oluşan ışıltı.

Bildiği bir gerçek vardı; bu kız için ömrünü seve seve feda ederdi.

Hem de hiç düşünmeden.

“Mete’m. Ben daha önce hiç böyle bir şey yapmamıştım biliyor musun?”

“Ne yapmamıştın?” derken burnunu kızın boynunda aşağı yukarı sürtmeye devam ediyordu. Kokusunu içine çekiyor ve ara ara öpücükler konduruyordu. Kulağının arkasındaki hassas noktadan, omzunun ve boynunun birleştiği yere kadar.

“Gözleme hamuru yoğurmamıştım ya da yufka açmamıştım. Ben beceremem böyle işleri.” Sözlerinin ardından dönerken Mete’nin kollarında, artık yüzünün güzelliğini de görebiliyordu.

“Hayatımda yediğim en güzel gözlemeydi.”

“Sahi mi?”

Sesindeki şaşkınlığı duymak Melek’ten beklediği bir hareketti. “Sana başarılı olduğun söylendiğinde, hiç “Evet öyleyim” dediğin oluyor mu?” Parmakları kızın yanaklarını okşarken, oda ay ışığıyla değil gerçek bir ışık kaynağıyla aydınlanıyor olsaydı, meleğinin yüzüne yayılan enfes pembeliği seyredebilirdi. Karanlıkta yalnızca o naif ısıyı hissedebiliyordu.

“Beni korumak için, birilerini peşime taktın mı?”

Mete, konunun bu kadar kolay yön değişmesinden duyduğu rahatsızlığı dile getirmek yerine, soruya soruyla karşılık verip kurtulabilmeyi ümit etti. “Neden soruyorsun?”

“Soruma soruyla karşılık verecek kadar mı sıkıştın, Mete’m?” deyip gülmeye başladığı zaman Melek, Mete kahkahasına engel olamadı ve başını kızın saçlarının arasına gömdü.

“Ben seninle ne yapacağım? Kızım bir normal ol! Neden beni sıkıştırıyorsun ki?”

“Sıkıştırmıyorum… Sadece soruyorum. Beni takip etmesi için birilerini peşime taktın mı?”

Belli ki Melek için cevabı önemliydi. “Evet,” dediğinde, uzatmasının ya da gizlemesinin hiçbir önemi kalmamıştı artık.

“Ne kadar zamandır?”

“Konferans gününden beri.”

Sesindeki endişeye müsaviydi ellerini yanaklarına yaslayıp hissettiği dehşeti sözlere dökerkenki çaresizliği. “Ah Allah’ım! Her yaptığımı sana rapor ediyorlar mı?”

Yalan söyleyebilirdi… Ama Melek’e değil.

“Ediyorlar, meleğim. Her gece,” dediği zaman Melek’ten bir inilti yükseldi.

“Peki geçen gece… Semra’nın sana geldiği gece yani… Biliyordun benim de orada olduğumu, değil mi?” dedi ve bir, “Ah Allah’ım!” daha çıktı dudaklarından.

“Benim masum kızım bunu benimle ne zaman paylaşacak diye bekliyordum. Şimdi benim de sana bir sorum var,” derken gülümsüyordu, Mete. “O gece o kadar yolu koşmak yerine, neden bana gelmedin?”

Melek, başını kaldırdı, loş ışığın izin verdiği ölçüde, Mete’nin gözlerinin içine bakmaya başladı.

“O akşam ailem zaten yeterince canını sıkmıştı. Bir Semra eksikti, o da gecenin bir yarısı kapına dikilmişti. Sana huzur mu vermiştik?” derken başını tekrar yasladı genç adamın omzuna. “Ben… Seni rahatsız etmek istemedim.”

“Meleğim. Bazen sabrımı öyle zorluyorsunki. Kızım sen anlayamıyor musun bendeki değerini? Bendeki seni görmek bu kadar zor mu senin için? Geri zekâlı diyeceğim Boğaziçi Ekonomi Fakültesi’ni bitiriyorsun! Geriye kalan tek seçenek, çok saf olduğun. Emin ol, bu masumiyetine kıyamıyorum,” dedi, kızın alnına bir öpücük kondurdu.

“Semra’ya ne söylemiştin?”

Koşa koşa arabaya gidip Melek’i arabadan atmış ama hiçbir şey söylememişti demek. “Seninle ilgili bir daha bana hoşuma gitmeyecek bir şey söylerse, onu öldüreceğimi söylemiştim,” dedi. Yarın hava yağmurlu diyecek olsaydı da ancak bu kadar sıradanmış gibi çıkabilirdi dudaklarından kelimeler.

“Hmm. Kız beni arabadan atmakta haklıymış. İyi ki arabayla üzerimden geçmemiş.” Durdu, yutkundu, boğazını temizlemeye çalıştı. Söyleyecekleri belli ki kolay dile getirebileceği sözler değildi zira konuşmaya başladığında inceldikçe incelen ses tonundan da anlaşılıyordu zorlandığı. “Ben, o gece oraya Semra’nın zoruyla geldim. Susacak gibi değildi,” diyerek derdini anlatmaya çalışıyordu, sesinde hasıl olan panikle. “Ben, senden bir an bile şüphe etmedim. Hatta ne söyleyip içeri girmeyi başardı, diye merak ediyordum. Sakın aklından beni mi denemeye çalıştı, gibi bir düşünce geçmesin. Olur mu?” Cümlesini bitirip derin bir nefes aldı.

Mümkün değildi fikriyatında böyle bir meselenin yer etmesi. “Meleğim, senin bir erkeği kandırabilecek planlar yapan, kurnaz kadınlardan olmadığını biliyorum. Şimdi sus ve uyu!” deyip Melek’in burnunun ucuna bir öpücük kondurdu.

Melek, “Hıh! Seni kaba adam. Emin ol uyuyacağım!” deyip adamın kollarından kurtularak arkasını döndüğünde, Mete sessiz sessiz gülüyordu. “İyi uykular, aşk.

Melek, karşılık vermediğinde aldığı düzenli nefesler kızın çoktan uyumuş olduğunu anlatıyordu, Mete’ye.

Yavaşça Melek’in başının altından geçirdiğinde kolunu, bir rahatlama iniltisiyle yerleşiyordu bedeni üzerine. Elini beline dolayıp Melek’i kendi vücuduna yasladığında saçları hâlâ nemliydi, genç kızın. Omzundan kaldırdı o bakmaya kıyamadığı saçları, serdi yastığın üzerine. Ne bakmaya kıyabiliyordu saçlarına, ne de dokunmaya. Kokusunu içine çekerek öptü, Melek’in saçlarını. Yüzüne dökülen perçemlerini de aldı, alnından geriye itti.

Öptü alnını, gözlerini, yanaklarını. Bakmaya doyamadığı dudaklarını. Şefkatle, ihtiyaçla.

“Meleğim… Cansın sen can,” diye fısıldadı.

“Mete’m… Canımdan ötesin,” diye konuştu yarım yamalak.

Bu gece fazla fazla vakti vardı, Mete’nin. İstediği kadar konuşturabilirdi onu.

“Mete, seni korkutuyor mu?” Kızın cevabını kaldırabilecek miydi takati, bilmiyordu.

“Evet, korkutuyor.”

Cevabı duyan Mete, kalbini bir mengeneye teslim ediyordu. “Neden korkuyorsun, Melek?” Kesinlikle; ya bir gün bana da kızarsa, diyecekti. En mantıklı neden buydu.

Ama Melek cevap vermedi.

“Mete, seni neden korkutuyor?” diye tekrar sordu.

Kızdan yine ses çıkmıyordu.

“Söyle… Mete, sana bakmaya, dokunmaya kıyamazken nasıl korkutuyor seni?” İçinde bir yangın başladı, sebebini çaresizliğiyle öğrenmeye çalışırken.

Melek, mırıldanarak konuşmaya başladığında gerek kalmadı. “Bir gün Mete’den ayrı kalırım diye çok korkuyorum. Başka birine gider mi?” dedi.

Kolunda, damla damla hissettiği ıslaklık, Mete’nin kalbine dökülmüş benzin gibiydi. Çakmağı ise kızın hıçkıran nefesi çaktı.

“Hay ben boş boğazıma sıçayım!” derken, arabada söylediklerine lanet etti içten içe. “Sen nasıl bir şeysin?” Burnunu yasladı boynuyla omzunun arasındaki o enfes yere yeniden. Kokusunu derin derin içine çekti yine. Sonra dudaklarını Melek’in kulağına yaklaştırdı, fısıldayarak, “Bana senden gayrısı haram, meleğim,” dedi.

*

Gözleri kendiliğinden açıldığında, hava yeni aydınlanmaya başlamıştı. Mete sırtüstü, başı Melek’e dönük olduğu hâlde yatıyordu. İlk kez uyurken izliyordu, Mete’yi. O kadar masum duruyorduki o muhteşem yüz hatları. Saçlarından bir tutam yüzüne dökülmüş, ona çocuksu bir hava vermişti. Elleri, Melek’ten izin almaya gerek görmeden uzandı, o muhteşem kıvrımlı saçı alnından geriye doğru itti. Eli tüy hafifliğinde yanaklarını okşadı. Sonra dudaklarını. Eğilip küçük masum bir öpücük kondurdu o tadına bağımlı hâle geldiği dudaklara.

Genç kız, elini başının altına yerleştirdiğinde seyrediyordu Mete’nin bedenini, bakmaya doyamadığı yüzünü. Elleri, Mete’nin göğsü üzerinde naif dokunuşlarla dolaşırken, pikenin altında yükselen garip çıkıntıyı fark etti birden bire.

“Yok artık!” derken, engel olamadı şaşkınlığına.

Gözlerini, genç adamın en mahrem yerine sabitlemiş bakarken, Mete’nin sesiyle irkildi. “Sen adamı tahrik et, sonra da “Yok artık” de! Hiç yakışmıyor bu hareketler sana tatlım!” Mete, Melek’e iyice yaklaşıp, alnını alnına yasladığında yaşadığı kontrol sorunu, şakağında atan damarın şiddetinde belliydi. “Şimdi ne yapacaksın?” derken gözleri, gözlerine kilitliydi.

“Ne yapmam gerekiyor?”

“Yapma, diyebilirsin. Bırak, diyebilirsin ama böyle bakmaya devam edersen hiçbir şey diyemeyeceksin!” Yavaş yavaş bedeni üzerinde dönerken, Mete ağırlığı altında savunmasızca yatıyordu, Melek.

“Ben ne istediğimi biliyorum.” Sesi titrek ve çaresizliğin o hüzünlü notalarında gibiydi Melek için.

Mete, dudaklarına küçük bir öpücük kondurdu, yatağın dışına attı kendini. “Ne istediğini bilmiyorsun!” Banyoya doğru ilerlerken bu sözleri söyledi tekrar Melek’i çıldırttığının farkında olmadan.

“Kurudum kaldım ya! Ne dokunulmaz bekaretim varmış arkadaş! Yazık değil mi bana? Hevesleniyorum… Senin olacağımı düşünüyorum… Ama… Yok!” diye fısıltıyla isyan etti. Üstünde kalan pikeyi tekmeleyerek yatağın dibine savurdu.

“Melek! Sabrım sınırında!”

“Sabrı sınırındaymış! Aş oğlum artık şu sınırı! Erkek bu kadar naz yapar mı ya?”

“Allah’ım… Sınıyor musun beni?” Banyoya girerken ki son sözleriydi.

Melek yataktan kalkmaya karar verdiğinde, Mete’nin dün gece çıkardığı tişörtü üstüne geçiriyordu. Pencerenin önüne ilerledi, perdeyi yavaşça araladı. Sümeyye’nin kabri, sol tarafta kalıyordu bir cennet bahçesi misali. Sanki her insan; mezardan korkma, fıtratı üzerine yaratılmış gibiydi ya… Sümeyye’nin mezarına insan hayranlıkla bakıyordu. Mezarın üzerinde nurdan bir kalkan var gibiydi. Davut, Saniye ve Ali ellerinde kitaplarla mezarlığın başına giderken, Melek seyrediyordu bu hayranlık uyandıran aileyi.

Ali ayakta durup, elindekini okumaya başladığında annesi ve babası mezarın yanı başına oturdu. Pencereyi aralayıp dinlemeye başladığında, çocuğun o mükemmel sesinden duyulan; Kur’an’dı.

O kadar büyüleyici bir sesi vardıki, Ali’nin… Ve hüzünlü. Sesinde hafiften bir titreme vardı, arasıra burnunu çekmesinin sebebi gözyaşlarıyla. Saniye, yerinden kalkıp kızının mezarının kenarına oturdu, eliyle okşamaya başladı kızının toprağını. Üzerinden yabani otları eliyle temizliyordu.

Ve eğildi, toprağı öptü.

Başını yasladı, gözlerini kapayıp Ali’yi dinledi.

İsyan etmiyorlardı ama öyle bir hasret yaşıyorlardıki, Melek onların çektiği acının yangını kalbinde hissediyordu âdeta.

Saniye’nin görüntüsü, Ali’nin hüzünlü sesi.

Duaya başladıklarında, Melek de açtı ellerini, “Âmin,” dedi acılı aileyle birlikte.

Mete, arkasından sımsıkı sarılıp, başını boynuna gömdüğünde, kokusunu içine çekiyordu. Melek önce yutkundu ardından Mete’nin yanağına bir öpücük kondurdu. Ali’nin biten duasıyla, Fatiha okuyup Mete’ye döndü.

“Her sabah namazdan sonra kızlarının mezarı başına gidiyorlar,” diye bilgilendirdiğinde genç kızı, toparlayıp soramadığı sorularına cevaptı Mete’si.

“Her sabah mı?” Sesi titrek çıktı hissettiği hüzünle. “Az önce Saniye abla, kızının mezarı başına eğilip toprağını öptü, başını yasladı…” Durdu, derin bir nefes çekti içine ve devam etti, “Beni bu insanlarla tanıştırdığın için çok, çok teşekkür ederim.” Son kelimeler ağzından fısıltı gibi çıktı.

“Rica ederim.”

Fani dünyadaki, fani muhabbetlerle geçen zamana bakınca, Mete ile aralarındaki bu her neyse bitmeden önce Mete’yi yaşamak istiyordu her anlamda. Gurur duymuyordu bu fikriyle. Günaha bile bile girerken kendini haklı gösterecek hiçbir sebebi de yoktu ama… Hayatında ondan başka hiç kimse olmayacaktı…

Aynada yüzüne baktığında gözleri kızarıklık ve şişliğe rağmen çok kötü görünmüyordu. Dişlerini fırçaladı, saçlarını eliyle taradı. Mandal toka yardımıyla, saçını gevşek bir şekilde kendi etrafında döndürüp başının arkasına tutturdu. İşini görüp, banyodan çıkarken iyi göründüğüne karar vermişti ki… Mete’yi gördü. Giydiği temiz kıyafetleri, taranmış saçıyla muhteşem görünüyordu.

“Haksızlık!”

Mete, eliyle sekil verdiği saçlarının arasından Melek’e bakıp, “Haksızlık? Ne haksızlığı?” diye soruyordu.

“Senin bu kadar kusursuz olman haksızlık. Ayıp be! Bir bana bak, bir de sana,” derken yatağın yanına bırakılmış çantasını görüp, “Ah yaşasın! Üzerimi değiştirir ve çok çok uğraşırsam belki ben de güzel görünebilirim,” diyordu.

Çantasının yanına ilerlemeye çalıştığı sırada Mete, kızı belinden yakaladı, sert bir şekilde yatağa attı, ezileceğini falan düşünmeden üzerine uzandı boylu boyunca.

“Sana-kendinle-ilgili-kötü-şeyler-söylemeyi-yasaklıyorum! Sizin de bir normaliniz yok!” Ellerini, Melek’in başının iki yanından yatağa dayadığında, bedeninin üzerine çöken Mete ile kıpırdaması imkansızdı Melek’in. Kaşları çatık, gözleri… öfkeliydi.

Söylediklerini tam olarak algılayamıyordu vücutlarının bulunduğu samimiyette. Çok yakındı, çok öfkeliydi ve o gözlerinde öfkeden başka bir parıltı daha vardı. “Kimin normali yok?” derken, ne söylemek istediğini tam olarak anlayamamıştı, Mete’nin.

Derin, asabi bir nefes çekti içine, genç adam. Mete, giyinikti ama Melek çamaşırlarının üzerine giydiği tişörtün açıkta bıraktığı bedeniyle yine teşhir seviyesini zorluyordu. Gerçi, Mete pek umursuyormuş gibi görünmüyordu. “Gay değilsin değil mi? Dur dur önce ilk soruma cevap ver. Kimin normali yok?”

“Kızım sen beni genç yaşımda delirteceksin! Kesin! Kadınların normali yok tabii ki! Ya hepsi kendini beğenmiş, ki aslında güzel bile değil çoğu. Bir de sen… Çeyreğin kadar bile güzel olmayanlar kendilerini ay parçası sanıyor.” Devam etmeden önce gözlerini sımsıkı yumdu ve açtı. Öyle yoğun, öylesine arzu dolu bir bakış vardıki o bal rengi gözlerde, Melek’in kalbine iniyordu âdeta tutkusu, ateşi. “Senin masumiyetine halel gelmesin diye uğraşırken, benim gay olduğumu düşüneceksen… Sana olmadığımı öyle bir kanıtlar, senin derinliklerine…” dedi, bu kez Melek yumdu gözlerini. “Öyle bir girerim ki… Yeter, lütfen, sakin ol, gibi yalvarışlarınla bile sakinleştiremezsin beni. Anladın mı?”

Sözleri bitti, alnını alnına dayadı Melek’in. Nefesi düzene girdiğinde kalkarken, sağ yanağına bir öpücük kondurdu.

Melek, hiç kıpırdamadan öylece yatıyordu. Üzerinden kalkan ağırlığın ateşi bütün vücuduna yayıldığında hissettikleri normal değildi. Mete’den yükselen, “Ah!” iniltisi bile umrunda değildi.

Duyuyordu bir şeyler aradığını. Aradığını bulduğu, kızın ayaklarından geçirip yukarıya çekilen pantolondan belliydi. “Sen, bir azizi bile yoldan çıkarırsın!” derken titreyen sesiydi genç kızın tesellisi.

Mete, karanlık bakışlarla Melek’i süzerken, Melek yavaş hareketlerle yataktan kalktı, yerdeki çantasının üzerine eğildi, Mete’den çıkan, “Ah!” iniltisinin yaşattığı tatminle yavaş yavaş valizi karıştırdı. Yarım kol gömleğini çıkarırken Mete’nin, “Ateşle oynuyorsun, bebeğim!” diyen hırıltılı, sesini duyuyordu ancak önemsemiyordu. Yine aynı yavaşlıkla eğildi çantasına. Bir taraftan da, “Oynarsam ne olur?” diye laf yetiştiriyordu Mete’ye.

Mete, derin bir iç çekti, oflayarak verdi dışarı nefesini. “Hiçbir şey olmaz, meleğim,” dedi ve kıza sımsıkı sarıldı. Melek’in saçlarına bir öpücük kondurduktan sonra dönüp yatağın üzerine oturdu.

Melek, bir şey söylemedi. Söylemeye mecali yoktu. Mete’nin bakışlarını üzerinde hissederken zor olsa da hareket etmek, fark ettirmemeye çalışıyordu.

Odayı toparladı, banyoyu temizledi, işi bittiği zaman, “Aşağı inelim mi?” diye sordu.

“İnelim.” Gözlerinde hasret çeken, sevdiğinin özlemiyle yanıp tutuşan bir adamın bakışları vardı, Melek’in içini titreten.

Melek, tek kelime etmeden aldı genç adamın elini, içine bir öpücük kondurdu gözlerinin içine bakarak. Odanın kapısını açtıkları an, mutfaktan gelen muhteşem ekmek kokusu yayılıyordu güzelliğine iki genci de hayran bırakan.

Mutfaktan içeri girdiler, “Günaydın,” dediler bir ağızdan.

Saniye dönüp, “Günaydın. Çok erken kalkmışsınız. Hây Allah! Rahat ettiremedik mi kardeşlerimizi?” derken mahcup bir ifade vardı yüzünde.

“O kadar rahattıki, Saniye ablacığım. Ben daha önce bu kadar huzurlu uyuduğumu hatırlamıyorum. Çok sağolun, her şey için,” derken mutluluk dolu bir gülümseme vardı Melek’in dudaklarında.

Mete, “Çok rahattı abla. Havanın hafifliği uyku bırakmadı,” dedi samimiyetle.

Gerçekten de öyleydi.

“Oh çok şükür. Memnun kalın ki yine gelin. Ve hatta daha uzun kalın İnşAllah, değil mi?”

Gülümseyişiyle aydınlatırken sabahlarını Saniye, “İnşAllah,” dedi Melek ve Mete aynı anda.

Mete, “Davut abi nerede, abla?” diye sordu.

“Dışarıda masaya örtü sermek için çıkmıştı. Senin çocuklar ne kadar erkenci. Sabah namaza kalktığımızda baktık hepsi kalkmış, yataklarını toparlamış,” cevabını verdi Saniye.

“Abla, nasıl ikna ettiniz onları eve girmeye?”

“Davut Beyin marifeti. O, bir şeyler söyledi, çocuklar da kabul etti,” derken bir taraftan da pişen ekmekleri kontrol ediyordu. Yanan kuzine mutfağı sıcak bir havayla kuşatmıştı ama kadının yüzünde en ufak bir ter damlası yoktu.

“Anladım abla,” dedi, Melek’e döndü. “Ben bahçedeyim…” Eli, elinden ayrılırken, gözlerinde oluşan hasret birbirinin yansımasıydı belki de. O, gidişiyle bırakmak zorundaydı, Melek ise kalışıyla.

“Siz ne tatlısınız yahu… MaşAllah size. Rabb’im iki cihan saadeti nasip etsin İnşAllah,” dedi Saniye, Melek derin bir iç çekti.

“Âmin, ablacığım,” sözü içtenlikle söylenmiş fısıltıydı dudaklarından kendiliğinden dökülerek.

Saniye, bir müddet durdu, Melek’i inceledi. “Peynirleri tabağa doğrayalım mı Melek?” dedi ve kıza üç peynir tabağı uzattı. “Bu peyniri, Davut Bey yapar. Çok uğraşıyorum ama onun yaptığı gibi yapamıyorum,” dedi gülümseyerek.

Melek de gülümsemesine engel olamadı. “Sen ve bir şeyi yapamamak, bu mümkün mü abla?” dedi hayretle.

“Ciddiyim. Dün içtiğimiz ayranı da o yapmıştı. Çok becerikli bu süt ürünleriyle ilgili MaşAllah,” bir taraftan konuşuyor bir taraftan da tereyağı koyuyordu yine üç tabağa.

Melek, dayanamayıp sordu, “Ablacığım, neden bu kadar çok koyuyoruz tabaklara?”

“Mete kardeşimin yanındakiler, iki zeytinle doyacak cinsten değiller. MaşAllah hepsi iri yarı. Öykü var, içlerindeki en genci, tanıştınız mı onunla?” diye sordu Saniye.

Hem hazırlayıp hem de sohbet ediyorlardı. Melek, “Tanıştım ablacığım,” dedi, gülümseyerek. İsmi ve cismi arasındaki zıtlık yine gülümsetti Melek’i.

“Çok eskiden tanıyoruz onu…” diyerek devam etti anlatmaya Saniye. “Çok sıkıntılı yıllarında bizim gözleme dükkânımıza gelir, peş peşe altı gözleme yerdi… Ne zaman takım elbise gördüm o çocuğun üzerinde o gün şükrettim Öykü kardeşimin kurtulan hayatına. Sonra da Mete ve Fuat kardeşlerimizle tanıştırdı bizi. Aramızda kalsın ama MaşAllah hepsi Shrek gibi,” deyip Melek ile aynı anda buruk bir tebessümü paylaştılar..

“Ah ablacığım ya… Hep bunu düşünüyorum ben de,” dedi, Saniye ile olan fikri uyumlarına hayran kaldı.

“Kocaman bir sofra kuralım. Bu bir tabak bize yeter,” derken tabağı tepsiye yerleştirdi, “Bu ikisi arslan kardeşlerimize yeter.” Kahvaltılıklarla dolu tepsiyi dışarı çıkarıp geri geldiğinde, “Balı döküver kardeşim tabağa, iki tane yeter sanırım, ben de reçel dökeyim,” dedi ve kavanozları çıkardı. Kadının açtığı her dolaptan bir düzen, bir intizam akıyordu ve Melek, hayranlıkla izliyordu.

Ali, elinde sekiz tane yumurtayla mutfağa girdiğinde, “Günaydın abla,” dedi Melek’e.

“Günaydın kardeşim.”

Saniye, “Sekiz tane mi vardı oğlum?” diye hayret dolu bir ses tonuyla sorunca Ali, annesine muhabbetle bakıp, “Haklısın anne, performans hayret uyandırıcı,” dedi, sol yanağındaki gamzesini açığa çıkaran derin tebessümüyle. O kadar şirindiki gülümsemesi, Melek’e amcasını hatırlattı birden bire. Kerem de güldüğü zaman derin bir gamze oluşuyordu sol yanağında.

“Misafir bereketi değilde ne? MaşAllah. Melek, görüyor musun bereketinizi? Bizim cins iki tavuğumuz var. Hakikaten cins ama. Kesmeye de kıyamıyoruz iki yıldır besliyoruz onları. Aileden gibi oldular. Tavuk olduklarının farkında olmayan tavuklar. Bazen haftada bir yumurta ya yapar ya yapmazlar. Hanımefendiler özel hizmet görüyorlar bildiğin ama, hiç vaki değildi sekiz yumurtayı değil bir günde, bir ayda yaptıkları.”

Melek, artık kahkaha atıyordu.

“Neymiş neymiş? Çok merak ettim sizin bu hanımefendileri,” cümlelerini zor toparlayıp çıkardı ağzından.

“A… Hiç merak etme. Onlarla tanışma şerefine erişeceksin ama önce kahvaltı,” dedi, büyükçe bir tava çıkardı. İçine bol tereyağı döküp ısınmaya bıraktı. Yumurtaları yıkayıp kuruladığı zaman Melek’e, “Sen bunları kır, Ali’m sen de şu reçellerle balları masaya yay sana zahmet,” derken, kadın aynı anda her yerdeydi sanki. Konuşurken kuzine de pişen son posta ekmeği, kontrol etti. Kocaman boyutlarda bir kabın içi bembeyaz örtüye sarılı minik ekmeklerle doluydu.

Melek, ellerini yıkayıp geldiğinde, heyecanlı olduğu kadar bir de yapamamaktan korkuyordu.

Saniye, “O becerikli parmaklarından kurtulmaz, hadi Bismillah de başla,” dedi içinden geçen düşünceleri anlamış gibi. Melek, yumurtaların her birini besmele çekerek kırdı. Her başarılı kırıştan sonra özgüveni yerine geliyordu. Sonuncu yumurta da, “Baksana abla çözdüm ben bu işi,” dedi, ustalıkla onu da kırdı.

“Helâl benim kardeşime,” deyip omzunu şefkatle okşadı, Saniye. O kadar samimiydiki. Melek için ne kadar önemli olduğunun farkındaydı. Dalga geçmiyordu, aksine destekleyip daha fazlasını da yapabileceğine onu ikna etmeye çalışıyordu.

İçine çok az süt ve tuz kattı Saniye yumurtanın. “Şimdi bunu iyice çırp kardeşim, ben de peyniri rendeliyeyim,” dedi dolaptan peyniri alırken.

“Yaparım EvelAllah,” derken yüzünde tatlı bir tebessüm vardı, Melek’in.

Belki daha önce Saniye ile tanışmış olsaydı bu kadar beceriksiz hissetmezdi yıllardır kendini. Saniye, işten çekindiğini görüp, işi elinden almak yerine onu yapmaya teşvik ediyordu. Mükemmel bir öğretmen olabilirdi bu harika kadın. Onun elinden çıkacak nesil, pırıl pırıl bir özgüvenle devam edebilirdi yaşantısına.

“Abla, senden harika öğretmen olurmuş,” dedi genç kız. Sesinden akan hayranlığı gizleme gereği görmeden.

Buruk bir gülümseme yayıldı Saniye’nin çehresine, “Ben ilk okul öğretmenliği yaptım 39 yaşıma kadar,” derken. “Üniversite’yi dereceyle bitirmiş olmamın 28 Şubat sürecinde bana hiçbir yararı olmadı.”

Melek’in yaşadığı şaşkınlıkla ağzı açık kalmıştı. Kadın, gerçekten öğretmendi! Diğer şaşkınlığı da, “Ablacığım… Sen kaç yaşındasın?” sorusunu sorarkendi. 1997’de gerçekleşen bir süreçte 39 yaşındaysa şimdi…

“Elli iki yaşımı yaşıyorum canım,” dedi.

Melek, “Hiç göstermiyorsun yaşını Saniye abla. Ben kırk, en fazla kırk beş olduğunu düşünmüştüm,” dedi.

“Ağzın bal yesin emi… O gözler ne güzel bakıyor öyle… Döküver yumurtayı tavaya,” derken de teşvik ediciydi.

Melek, kadının cesaretine hayrandı. Kıçlarına eziyet olur düşüncesiyle yumurtlamamayı tercih eden tavukların, bir zahmet yaptıkları yumurtaların riske girme tehlikesi vardı nihayetinde. “Tamam abla,” deyip Besmele ile döktü tavaya karışımı.

“Çok güzel… Güzelce pişsin ki peyniri arasına koyduğumuzda rahat erisin,” dedi Melek’i izlerken.

“Ablacığım, neden yapmıyorsun öğretmenlik? Senin ellerinden çıkacak bir nesile, bu ülkenin çok ihtiyacı var.”

“Sağ ol kardeşim teveccühün. Allah razı olsun senden,” derken tavanın bir kenarına peyniri döktü ve hiç beklemeden yumurtanın diğer tarafını üzerine kapattı. Altını iyice kısıp üzerini kapakla örttü. “En çok istediğim şeydi benim öğrencilerim olsun. Onlara okulu, okumayı sevdireyim. İslam da ilk emir nedir biliyor musun?”

“Oku?” Annesinden öğrendiklerini tekrar ederken Saniye’nin anlatacaklarını merakla bekliyordu.

“Evet Melek. Oku. İlk emir. Oku. Biz okuduk, başka okuyan nesiller de yetiştirmek istedik. Ama bu coğrafya her türlü mantıksızlığı bağrında tutan bir coğrafya, kardeşim. Ankara Gazi Üniversitesi’ndeki son yılımda tanışmıştım Davut Beyle. O zamanlar yüzbaşıydı, Ankara Genelkurmaylığı’nda. Onunla ilk karşılaşmamız bir kavganın ortasında oldu,” sustu. Derin bir nefes aldı.

Davut’un, hâlâ delikanlı gibi görünmesinin nedeni anlaşılmıştı. “Ne kavgası ablacığım?” diye sorarken merakla bekliyordu genç kız.

Saniye, tavanın içinde yavaş yavaş pişen yumurtayı altüst etti ve tekrar kapattı kapağını.

“Bizim dönem biraz olaylıydı. Hâlâ Üniversitelerde problemler çıkıyor, çıkmıyor değil. Ama sanki o yıllar daha zordu. Sağcı ve solcu grupların ülke ekonomisine verdiği zararın haddi hesabı yoktur. Biri iyi, diğeri kötü değil kesinlikle! İkisi de ülkesine beş kuruşluk faydası olmayan anarşist topluluğu, bence. Üniversitemizin önünden tören alayı geçerken, içeride kıyamet kopuyordu. Dört kız çatışmanın ortasında kalmıştık.” Sesi boğulur gibi oldu, “Kız arkadaşım başına darbe aldı,” derken. Derin bir nefes aldı, devam etti. “Tam yanımdaydı. Kafasına atılan taş yumruk kadardı. Kız kucağıma yığılıp kaldı. Ellerime bulaşan kanının paslı kokusu hâlâ gitmiyor burnumdan. Üzerimdeki hırkayı çıkarıp kanayan yere tampon yapmaya çalışıyordum ama o kadar derin bir açıklık vardıki teninde. Gözleri açıktı ama… göz bebekleri kayıyordu.” Öksürüp boğazını temizledi. Fırındaki ekmekleri tekrar kontrol etti.

“Öldü mü arkadaşın, abla?” diye fısıltıyla sordu, Melek.

“Öldü… Kollarımda can verdi hayatının baharında gencecik arkadaşım. Nedeni neydi biliyor musun? Amerikan köpeği devlet görevlilerini protesto. Üniversitede çıkan o kadar olay, ölen o kadar beden, devlete yapılan protestoydu. Birden üstüme kapaklanan ağır bir şeyle nefesim kesilmişti. Kendim umrumda değildim ama kollarımda canım vardı. İncinecek diye öyle korkuyordumki. “Arkadaşını bırakıp çıkman lazım!” diye buyurmuştu ağır nesne. Ben ağlamaktan bulanık gören gözlerimle; “Rahat bırak beni! Cemile’yi bırakıp hiçbir yere gitmeyeceğim!” dediğimde; “Yâ Sabır!” çekip kızın kanlı vücudunu kucağımdan çekip almış omzuna atmıştı.

“Ben; “lütfen! Yavaş ol. İncitme Cemile’yi,” diyordum ama o, kızın ölü olduğunun farkındaydı. Elimi almıştı kocaman elinin içine. Beni sürükleyerek çıkarmıştı üniversiteden. Askerler bir tarafta polisler bir tarafta disiplini sağlamaya çalışıyorlardı ama korkunç bir kaos vardı üniversite bahçesinde. Askeri jeepin içine yatırmıştı Cemile’yi. Koşup diğer kapıyı açıp yere diz çökmüştüm. Adam nabzını kontrol ediyordu, kalp atışı duymaya çalışıyordu.

“Ağzından çıkacak kelimeye bakıyordum; “Söyle ne olur söyle! Yaşıyor mu?” Konuşuyordum ama adam asker bakışlarıyla ciddi ciddi yüzüme bakıp; “Arkadaşın öldü. Başın sağ olsun,” dedi. Arabanın tam dibine yığıldım. Kanlı ellerimi başıma dayadım kulaklarımı tıkadım. Gencecik bir beden daha gitmişti. Bir kaya parçasını benim can arkadaşıma acımadan atmışlardı. Eceli o gün, Cemile’nin bir taştı… Adam yanıma gelmiş, elini çenemin altına yerleştirip o tuhaf renkli gözlerini gözlerimin içine dikmişti. “Yılmak yok genç! Yeni nesil de böyle sütü bozukların çıkmaması için daha çok çalışmalısın,” demişti. Daha sonraki günler sık sık ziyaretime geldi.”

Yüzüne huzur, aşk olup yayılırken, “O… Bambaşkaydı kardeşim. İlgisi, şefkati… Onu tanıdıkça daha çok etkilendim ve tek düşüncem; acaba beni seviyor mu, oldu. O düşünce içimi yiyip bitiriyordu, çünkü ben hayatımda ilk kez âşık olmuştum. Onun, her geldiğinde ilgiyle bakan duman rengi gözleri, bana olan saygısı… Konuştuğu zaman zekâsına hayran oluyordum her defasında. Bir akşam eve döndüğümde annem; “Akşam sana görücü gelcek,” dediğinde kahkahalarla gülmüştüm. Kadına sormamıştım bile neyin nesidir diye. Sadece gözlerim yaşarana kadar gülmüştüm. Hâlâ kız isteme mi kaldı diyerek.

“Annem; “Kızım deli misin nesin? Böyle hayırlı kısmet her kızın ayağına gelmez bak elinden kaçırma,” diye ikna etmeye çalışıyordu beni.”

Bu arada pişen ekmekleri fırından çıkarıp diğerlerinin yanına ekledi, yumurtayı ikiye bölüp servis tabağına aldı.

Ali, ara ara gelip hazırlananları masaya taşıyordu.

Melek, “E… abla, sonra?” diye sordu merakla.

“Sonra, ben hiç ciddiye almamıştım. Akşam görücülerimin karşısına çıkmak için elime tutuşturulan kahve tepsisini hiçbir heyecan hissetmeden taşıyordum. Ben, Davut ile evlenmedikçe kimseyle evlenmeyecektim. Hayalimde, Van’ın unutulmuş bir köyünde, masum ve saf çocuklara öğretmenlik yapmak vardı.”

Saniye konuşurken… Kendini görüyordu o cümlelerin içinde Melek.

“Bu düşüncelerle girmiştim salona. Baba adayı, anne adayı ve gözlerine yavaş yavaş baktığım damat adayı. Gri bakışlar ciddiyetle gözlerime kilitlenmişti. O gözlerin içindeki o titreyen tebessümü hiç unutmam.

“Ellerim titreyerek mutfağa gittiğimde, nefesim tıkanmıştı. Su içiyordum açılamıyordum. Elhâsıl, o akşam sözlendik, üç ay içinde evlendik. Gel masada devam ederiz meleğim, acıkmışsındır,” dedi Saniye. Ama Melek’in umrunda bile değildi şu an yemek. Çaydanlığın birini Saniye, diğerini Melek aldı.

“Gözlerimiz mutfağın yolundaydı. Gelmeyeceğinizi düşünmeye başlamıştık,” dedi Davut. Saniye bu adama âşık olmakta haklıydı. Adamın ses tonu, karısının gözlerine kilitli gözleri. Birbirlerine öylesine yakışıyorlardıki.

“Muhabbet muhabbeti açıyor işte,” dedi Saniye, kocasının gözlerine sevgiyle bakarak. “Ali’m, sen doldur bardakları canım, Davut Bey, çağır istersen çocukları oturalım hep beraber,” dedi yumurtaların büyüğünü devlerin masasına, küçüğünü kendi sofralarına yerleştirdi.

Her şey mükemmeldi. Peynirler, tereyağı ve ev ekmeği. Hele o peynirli yumurta.

“Mete kardeşim, yumurta Melek’in emeği,” dediğinde Saniye, Mete’nin bakışlarını üzerinde hissetti, genç kız.

“Bundan daha güzelini yemedim,” sözleri dudaklarından dökülürken şüpheye izin vermeyen bir ciddiyet vardı o bal rengi gözlerde.

Melek, genç adamın ağzından çıkan her kelimeyle bitmişti. Yanaklarına yayılan pembelik durumunu zorlaştırmasa, bu anın keyfini doya doya çıkarırdı.

“Anlatsana Saniye abla, sonra ne oldu?” diyerek konuyu değiştirdi.

“Ah benim alçak gönüllü yavrum. Övülmekten ödü kopuyor. Evlendikten sonra bitirdim üniversiteyi. Davut vesile oldu, dinimin bilmediğim yönlerini öğrendim. Bir gün olsun beni hiçbir şeye zorlamadı. Ne namaz kıl dedi ne de örtün. Ben kendi isteğimle örtündüm. 1997 yılına kadar başörtümle öğretmenlik yaptım. 28 Şubat sürecinde gelişen olaylar, benim öğretmenlikten atılmam, Davut Beyin askeriyeden atılmasıyla eş zamanlıydı. Başörtülü öğretmenlerin hepsi bir gecede işsiz kalmıştı. Ordu mensubu olup, namaz kıldığı bilinen ne kadar üst rütbeli asker varsa açığa alınmışlardı.”

Titrek bir nefes çekti içine kadın.

Melek, “Yüksek Askeri Şura mı?” diye sordu üzülerek.

“Aynen öyle, Melek kardeşim. İrtica ile etiketlenmişsen YSK’nın umrunda olmuyor senin kazandığın madalyalar ya da yaptığın başarılar. O zamanlar bakılan; annesi, bacısı, karısı nasıl giyiniyor, kendisi dindar mı, değil mi? Bunlardı,” dedi Davut. Ses tonu o kadar sakindiki. Sanki bütün hayatını etkileyen bir konuyu değil de, sıradan alelade bir meseleden bahsediyor gibiydi.

Mete, “Bir deniz kuvvetleri komutanı düşünün, Oramiral olsun ve çıksın şu talihsiz sözleri söylesin; “İrtica PKK’dan daha tehlikeli.” Ne kadar gereksiz ve ne kadar boş,” deyip çayından yudum aldı.

“Aynen öyle kardeşim. Biz mücadele etmedik. Baştan pes ettik. Pişman mıyız? Asla! Hakk her şeyi en güzel bilendir,” dedi Davut. Yine aynı sakin ses tonuyla.

Saniye, “Öğretmen olarak geçirdiğim yıllar, hayatımın en güzel yıllarındandır. Öğrencilerimle son vedalaşmamı okul bahçesinde yapmıştım. Başörtüsüyle alamıyorlardı beni okula… Veliler giremiyor muydu sanki başları örtülüyken? İtiraz etmedim. Öğrencilerimle beraber ben de ağlamıştım. Hepsi canımdan candı. Ama her şey geçiyor işte. Bir an da işsiz kalmıştık. Ailelerimize muhtaç olmamaya çalışıyorduk. İlk iş buraya geldik. Bu ev Davut’un dedesinden kalmadır. Ya da arsası öyleydi diyelim. Üflesen uçacak bir ev vardı burada eskiden. Çalışana Cenab-ı Hakk bereketini eksik etmiyor. İstanbul’da bir ahbabımız; “Burada size uygun bir yer var. Hem çalışın hem para biriktirin,” dediğinde; “Bismillah,” deyip yola çıkmıştık. Sekiz ay sonra Ali’mizi kucağımıza aldığımızda yavrumuzun bereketiyle dükkanımız boş kalmıyordu.”

Gözleri çok uzaklara dalmış gibiydi.

Hayatlarından mücadele hiç eksik olmamıştı ama onlar isyan etmemiş, aksine; “Rabb’imizin, bir bildiği vardır,” demişlerdi.

“Hayran olunacak bir iradeniz var.”

Melek’in sözlerine mukabil Saniye’nin alçak gönüllülüğü vardı, “Estağfurullah kardeşim,” karşılığıyla, çaylarını tazelerken.

Mis gibi bir hava, harika yiyecekler ve güler yüzlü ev sahipleri eşliğinde yapılan keyif dolu muhabbetle vakit öğleni bulmuştu ama onlar hâlâ kahvaltı sofrasındaydılar.

“Biz müsaadenizi isteyelim artık. Kalkalım mı?” Mete’nin sorusuyla ayrılık vaktinin geldiğini anlıyordu Melek. “Sen bilirsin,” deyip ayağa kalktığında garip bir elektriğin bütün vücudunu dolaştığını hissetti birden bire.

Yeni evliydiler, aile ziyaretinden evlerine döneceklerdi ve kocası, hanımından destur alıyordu. Bu fikre gülümseyebilirdi eğer gerçekleşmesinin önünde kendi düşünceleri olmasaydı! Bedenini ona sunabilirdi fakat onun hayatına kendi sakin hayatını sunamazdı. Tek kelimeyle; masumiyet artık küçük çocukların varlığındaydı, başka bir şeyde değil.

Saniye, “Durun hemen çıkmayın. Biz paket hazırlamıştık size,” diyerek mutfağa gittiğinde, Davut ve Mete’nin sohbeti fırsat bilip devam ediyordu. Geldiğindeyse paket olamayacak kadar büyük bir kutu vardı elinde. “Tereyağının buzu kolay çözülmez. Pağaç yapmıştım, eminim çok seveceksin Melek. Peynirler falan da var. Gider gitmez dolaba atarsınız.”

“Teşekkürler abla.” Gitmeden Saniye’ye her daim ulaşabilmenin anahtarına ihtiyacı olduğunun bilincindeydi, “Bana telefon numaranı verir misin abla? Arada konuşuruz,” derken.

“Ben sana sormadan Mete kardeşimden numaranı alıp kaydettim. Hemen çağrı atarım sana, kaydedersin,” dedi. Kadının gözlerinin içi gülüyordu. Bir insan nasıl bu kadar güzel gülerdi gözleriyle?

“Ah abla,” deyip kadının boynuna sarıldığında, “Canım kardeşim. Sakın unutma burada bir ablan, abin ve kardeşin olduğunu,” diyordu Saniye. O sözlere Melek’in boğazı düğümlenirken, kendi ailesinden de bu şekilde ayrılmış olmayı öyle istiyorduki. Lakin, dedesinden başka kimseyle vedalaşamamıştı.

“Unutmayacağım, abla. Hakkınızı helal edin.”

“Allah yolunuzu açık etsin,” diye karı koca dualar ediyordu, Melek ve Mete’nin arkasından.

Öyle duygu dolu bir andıki Melek için.

Arabaya oturdu. Kemerini bağlamadan, açtı camı sonuna kadar. Araba bahçeden çıkarken de el salladı, yolu bulup ilerlerken de.

Tekrar Mete’ye teşekkür etti. Tanıştığı insanlar bu zamana ait değil gibiydi.

Melek, telefonu bir kez çalınıp kapandığında hemen çantasından çıkarıp baktı numaraya. Numarayı rehbere eklerken yüzündeki gülümseyişin farkında bile değildi Melek.

“Nasılsın, bir tanem?” Sesi şefkat doluydu Mete’nin.

Melek, “Çok iyiyim… Saniye ablada bir parça annem vardı sanki,” derken sesinde gizlemeye gerek görmediği bir hüzün vardı.

“Seni yaratana kurban olurum ben.” Elini avucunun içine alıp öpücük kondurdu içine, üzerine.

Elinin gördüğü muamele kalp atışlarını hızlandırdığı an Mete fark etmiş olacak, dizinin üstündeki yere sabitliyordu ellerini. Melek, Mete’ye döndü, gülümsemekle yetindi yalnızca Mete çapkın bir tebessümle karşılık verirken.

Göz kapaklarına baskı yapan uykunun sıcaklığına aktığının bilincinde değildi, Mete koltuğunu yatırmak için harekete geçip, muhteşem bir rahatlığı Melek’e sunana kadar. “Rahat ettin mi, meleğim?”

“Imm,” diye inlerken, “Çok rahatladım,” sözleriyle devam etti uyku ve uyanma arası bir yerlerde. “Ne zaman varırız İstanbul’a?” sorusu dudaklarından dökülürken gözleri kapalıydı.

“Beş saat en fazla.” Cevabı duyduğu an açılan gözleri, Mete’nin çapkın tebessümüyle kutsandı âdeta. “Sen uyu, ben taşırım seni odamıza.” Tenini okşarcasına içine işleyen ses tonu günah kadar yakıcıydı.

Melek, içinde hareketlenen gafili dizginleyecekti, o kadar gücü vardı hâlâ uykuya hasret olsa bile! “Ayşe bekliyor. Zaten yanımda doğru düzgün bir şey kalmadı. Her şey kırış bur…”

“Bazen -çok şükür her zaman değil- gerçekten sabrımı zorluyorsun! Evimizde-dolabın-içinde-senin-kıyafetlerin-var!” son cümleyi üzerine basa basa söyledi.

“Ayşe bekliyor a…”

Yine lafını tamamlatmadı, “Söyle yorgunum gelemeyeceğim. Hadi!” derken. Dediğim dedik Mete’nin tatili bitmiş gibiydi.

Ayşe’ye mesaj yollayıp, başını koltuğa geri yasladığında… En son hatırladığı buydu, geriye kalan derin bir uykuydu.

*

Mete, Melek’in bu uykuya düşkünlüğüne içten içe gülüyordu. Yol arkadaşı olarak seçeceği insan tipine hiç uymuyordu, Melek. İlk dakika uyuya kalmıştı.

Şu an Melek’in uyuyan masum yüzünü izlemek Mete’ye inanılmaz bir huzur veriyordu. Kız yanında olsun… Canı sağ olsun. Bu huzur başka nerede bulunabilir?

Tarabya’daki evin bahçesine girdiğinde Melek’in uyanmasından endişe ederek normalden daha yavaş gitti arnavut kaldırımlı yolda. Arabayı evin önüne çekti. Sessiz sedasız indiği arabanın kapısını bile kapamadı gürültü olmasından imtina edercesine. Yavaşça açtı Melek’in kapısını, kemerini çözdü, kızı kollarına aldı. Hissettiği; gelinini gerdek odasına taşıyan damat gururuydu.

Gülümsemesine engel olamamıştı. Tâ ki, Melek kollarını boynuna dolayıp, uykulu uykulu boynuna bir öpücük kondurup mırıldanana kadar. “Ah, bakın şu damada! Gelinini gerdek gecesi için yatak odalarına görütüyor!” Naif ses tonu fısıltıya yakın bir perdedeydi.

Mete, tıkanır gibi öksürünce de, “Tamam sevimli bakire,” diyerek yerleşiyordu kucağına iyice. “Hadi yine şanslısın. Yorgunum bu gece. Anlayacağın yine kurtuldun elimden, namusun güvende.”

Mete, derin bir nefes çekip öyle bir kahkaha attıki, neredeyse olduğu yere yığılacaktı.

Melek, pişkin pişkin, “Adamım, sakin ol. Günler önümüzde,” derken son cümle mırıltılarına karışıyordu.

Yatağa yatırdığı kızın ayakkabılarını çıkardığında tek tek öpebilirdi ayak parmaklarını ancak vakti yoktu. Pamuklu pantolonu ardından gömleği de çıkardığında enfes vücudu önünde, savunmasız hâlde yatıyordu. Kusursuz ölçüler, kusursuz güzellik.

Üzerine ince bir pike örttü, sütyenini çıkardı Melek’in. Çünkü biliyordu ki o rahatsız çamaşırdan nefret ediyordu bu küçük beden.

Hemen hızlı bir duş aldı, haki rengi bir canvas, beyaz yarım gömlek giydi. Telefonunu eline alıp, iki gündür ulaşmaya çalıştığı bilgilerin heyecanıyla aradı Ömer’i. Yarım saat sonra buluşacaktı Ömer ile… Yarım saat sonra Melek’in anneannesine dair her şeyi öğrenecekti.

Çok hızlı hareket ediyordu. Bir an önce işini bitirmeli ve Melek’in yanına gelmeliydi.

Yatakta aldığı son şekli görünce yine gülümsedi. Bir yastık başının altında, diğeri o muhteşem bacaklarının arasındaydı. Anında karışmıştı yatağın içinde yastıklar ve pikenin arasına.

Eğilip alnını öptü. Telefonunu çantasından çıkarıp komodinin üzerine bıraktı.

En son istediği şey, meleğinin bu hâlinden mahrum kalmaktı ama yapması gereken çok önemli bir iş vardı.

Melek’i gerçek anneannesine kavuşturmak.

Candan Öte ~ 14 | Korku” için 2 yorum

  • 25 Eylül 2018 tarihinde, saat 20:03
    Permalink

    Merak etme Melekcim annesi yufkacı olan ben de yufka açmasını hala bilmem mesela yani açmaya kalktım mı felaket ama çok güzel yerim bak ?

    Yanıtla
    • 26 Eylül 2018 tarihinde, saat 11:47
      Permalink

      ? yapan var nasılsa deyerek mi öğrenmedin GülayıM nasıl oldu bu

      Yanıtla

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir