Candan Öte ~ 13 | Efkâr

“Senden istiyorum” dedi, Melek ya da ona yakın bir söz!

“O ağzından dökülen kelimelerine kurban olurum senin,” derken parmaklarını, Melek’in yüzünde dolaştırıyordu. Onun için yapamayacağı hiçbir şey yoktu ama o karşısında, yanaklarına yayılmış pembelikle… Utana sıkıla rica ediyordu. “Seninle tanıştığımızdan beri benden bir şey istemen için küçücük bir ânâ muhtaç yaşıyorum… Dünyayı ayaklarına sermek için yanıp tutuşurken, ömrümü yoluna feda edecek kadar sendeyken bu can… Sen nasıl farkında bile olmuyorsun?” Melek’in gözlerinin içindeydi bakışları.

Melek’in saç tutamlarını nazikçe okşarken, elleri ondan izin almadan hareket ediyor gibiydi. Kızın ya yüzüne ya saçına temas ediyordular. Pürüzsüz pırıl pırıl bir teni vardı meleksi yârinin. Bu pürüzsüzlüğü yakalamak için saten boya hassasiyetinde katmanlarla yüze uygulanan makyajlardan bîhaber değildi elbette. Gerçi bu taptaze ciltle kıyaslanamazdı. Onlar, korkunç görünürken o maske gibi makyajla, bu kız bir bebeğin ipeksi tenini taşıyordu tertemiz cildiyle.

“Ben..” Boğazındaki hırıltıyı temizlemek istiyormuş gibi öksürdü ve devam etti, genç kız. “Ben daha önce hiç kimseden bir şey istemedim. Yani anne ve babamdan sonra… Ama hiçbir şey… Senden istemekle kıyaslanamıyor. Senden istemek aklıma gelebilecek her şeyden daha zor… Bunu şu an daha iyi anlıyorum.”

Melek’in ağzından dökülen cümleler Mete’ye ulaştığında, hassas bir genç kız kalbi taşıyordu sanki şu an ve karşısındaki gaddar insan, hassasiyetini önemsemeden kırıyordu, acımadan!

Eli, Mete’nin yanağını okşamaya başladı, “Bana neden diye sormadan sinirlenme, Mete’m,” derken. Kalbinin kırıklığı yüzünden sinir olarak okunduğu için şanslı saymalıydı kendini. En azından, gururunu koruyordu bu sayede, Melek kendi mantıklı düşüncelerini anlatırken. “Senin maddi olanakların beni zerre kadar ilgilendirmiyor. Asla da ilgilendirmeyecek ama şu an riyakâr bir durum içindeyim sanki. Senden başka hiç kimsenin yapabileceğine inanmadığım bir şeyi senden istiyorum. Sanki sana olan aşkımı…” Sesi git gide fısıltıya dönmüştü. “…kirletecekmiş diye korkuyorum,” deyip gözlerini yumdu.

“Ah Yüce Rabb’im!”

Melek ona; “Aşkımı” dedi. Fısıldayarak da olsa söyledi ya… Bugün fısıldayarak söylediyse belki bir gün bağırarak da söylerdi.

“Meleğim…” Mete, dudaklarından dökülen dua niyetine isimle kızın yanağına bir öpücük kondurdu. Kapalı gözlerinden yine uyuya kaldığını anladığında, hâlâ şükrediyordu o dudaklardan duyduğu küçücük ümide. Gün boyu yaşadığı duygu yoğunluğu vücuduna fazla gelmişti belli ki, cümlenin ortasında uyuya kalmadan “Aşkımı” diyerek divane ettiğinde, Mete’yi.

Düzenli nefes alışını dinlemek huzur olup gönlüne yayılıyordu Mete’nin. Tabii o huzur dolu ahvali o yaşlı kadının düşüncesi aklına geldiği an uçup gidiyordu sağlıksız bir psikolojiye genç adamı düşürerek ama sabretmekten başka çaresi yoktu. Yoksa o yaşlı kaltağı gebertmenin çeşitli şekilleri dönüyordu kafasında.

Kadında hiç vicdan, sevgi, şefkat yokmuş demek ki. Melek’e nasıl kıyabilmişti?

Nasıl el kaldırıp, kanını akıtmıştı?

Upuzun kirpiklerinin gölgesi yanağına düşmüşken, hafif aralanmış dudaklarıyla bebekten farksızdı. Ellerini birleştirip yanağını üzerlerine yaslamış, Mete’nin omzuna rahatlığını ayarlayıp yerleşmişti. Beraber ilk yatışlarından kıdemliydi ki; Melek uzun süre aynı pozisyonda kalamıyordu.

Gözünün önünden bugünkü hâlleri film şeridi gibi geçiyordu. Masayı hayranlıkla seyrederken ve papatyalara aşkla bakarken -ki kendisinin de papatya gibi göründüğünden bîhaber olarak- hâli. Arabanın içindeki aşk dolu dakikalarda… Şoka girdiği zamanki boş bakışlarıyla bile Mete’nin adını dua gibi söylerken… Dedesiyle hüngür hüngür ağladıktan iki dakika sonra Mete’yi ayartma çabalarında kahkahalarla gülerken.

Melek tek kelimeyle Mete’yi büyülüyordu.

Mete, duygularını bu kadar coşkulu yaşayan başka birini daha görmemişti. İçi dışına çıkacakmış gibi ağladıktan sonra bile, sanki dünyada hiç derdi, tasası olmayan bir insan edasıyla gülebiliyordu.

Ve buna rağmen kızda bu hareketleri dengesizlik gibi durmuyordu.

Melek, yanındaydı. Kollarının arasında. O bakmaya doyamadığı simâsını seyrederken, daha çok sardı bedenini bedenine, saçlarının kokusunu içine çekerken gözlerini yumdu. Uykuya yenik düşmeden önce aklındaki son düşünce; o yaşlı kadını gebertmeden bugünü nasıl atlattığıydı.

*

Hafif bir sızlama hissediyordu dudağının kenarında, eli istemeden pansumandan sonra kapatılmış yere gittiğinde. Derin bir nefes çekti içine, dünden kalma hıçkırıklarının hüznünü bu anına taşıyan.

Gözlerini yavaş yavaş aralamaya çalıştığında ölümlü gözlerine fazlaydı o güzellik. Mete, başını eline dayamış, yüzünde ciddi bir ifadeyle Melek’i seyrediyordu. Dağınık saçları, âdeta okşanmak için yalvarıyor gibiydi. Mete’ye dönerek elini uzattı ve başının arkasındaki saçları parmaklarının arasında hissetti.

“İnsanlar sabahları bu kadar büyüleyici görünmez. Fani olan bize… Hiç insafınız yok mu?” Gözleri adamın gözleri ve dudakları arasında gidip gelirken, tatlı bir tebessümle sitemini döküyordu, Melek.

“… dedi, melekleri kıskandıran güzellik.” İfadesindeki ciddiyet söylediği sözlerdeki romantizme zıttı.

“Hemen geliyorum.” Yataktan kalkıp banyoya gittiğinde, aynada yüzünü gördüğü an, “Allah’ım, iyi ki sık sık tuvalet ihtiyacı veriyorsun bizlere,” derken buldu kendini. İçeride yatakta yatan kusursuz varlık, muhteşem bir görünüm sergilerken, kendisinin saçlarının her bir teli apayrı takılan, kendi bağımsızlığını kurmuş bir görünüm sergiliyordu. Yüzünü yıkadı. Islak ellerini saçlarından geçirdi ve sakinleşmeleri için dua ederek aldı eline Mete’nin saç fırçasını.

“Adamın fırçası bile fani işi değil!” diye mırıldanıyordu üzerindeki markayı görünce. “Ve bu adam.. Beni sevdiğini söyledi…” Bu düşünce sesle dile geldiğinde aynada gördüğü bakımsız kıza rağmen gülümsetiyordu Melek’i.

Fırçanın etkisiyle saçları sakinleştiğinde, banyonun kapısını açıp, “Diş fırçamı getirmişler midir?” diye sordu. Başını bile çıkarmamıştı banyonun kapısından.

“Çantana bakmamı ister misin?” derken, sözündeki sıcaklığa muhalif ifadesiz bir ton vardı sesinde.

“Gerek yok Mete’m, ben bakarım,” dedi, banyodan çıkıp çantalarının içini araştırdı. Bulması uzun sürmemişti o muntazam düzenin içinde. Belli ki Huriye’nin eli değmişti eşyalarına… Ablasının emeği ile yerleştirilmişti bir daha asla dönmeyeceği evden bütün bağları valizine. Diş fırçasını alıp banyoya geri döndüğünde çok sürmedi, aynada Mete’nin yansımasını görmesi.

Mete, kapının pervazına omzunu yasladı, kollarını çıplak göğsünün üzerinde birleştirdi, yüzündeki son derece ciddi ifadeyle Melek’i izlemeye başladığında, “Dudağın acıyor mu?” diye sordu, ifadesi kadar ciddi bir ses tonuyla.

Ağzından diş macunu köpükleri akarken cevapladı yarım yamalak, zor anlaşılır bir sesle.

Başını aşağı yukarı salladı yalnızca daha fazlasına gücü yokmuşçasına bir hâlle. Yüzünde dünden kalma bir öfkenin silemediği derin izleri varken, “Deden birazdan burada olur,” diye bilgilendiriyordu Melek’i. “Ben giyinip aşağı ineceğim. Dünden beri hiçbir şey yemedin. Kahvaltıda elimden kurtulamazsın.”

Mete giyinmek için ayrılırken yanından yemek umurunda değildi Melek’in. Yine de banyoda işini bitirip, valizin içinden beyaz bol eteğini bulup çıkarırken, kahvaltıya inebilmek için acele ediyordu. Kırış buruş eteği için endişe edecek sabrı yoktu. Turkuaz üstlüğünü de çıkardığında valizden, saklı bahçedeki kombinasyon tamam olmuş gibiydi. Ama bugün fazlalıkları vardı; dudağının kenarındaki dikişi ve bir de ailesinden kopmuş olmanın verdiği hüzün.

Anneannesi… Ya da anneannesi sandığı kişi… Bakıldığında, çok da haksız sayılmazdı. Mete ile ilişkiye girmemişlerdi ancak birlikte uyuyup… Başka bir şey yapmamışlardı. O korkunç gece de Mete’yi öpmeye çalışırkenki tecrübesizliği de vardı tabii ama öylesine kısa bir andıki… Karanlık hatıranın altından çıkamıyordu bile.

Mete, onun masumiyetine dokunmamıştı onun kastettiği şekilde. O öpücüğün haricinde o odada aralarında başka bir şey yaşanmamıştı.

Kol çantasının içinde saçını tutturmak için lastik bulup, sevinç çığlığı attığında aklının ucundan bile geçmemişti saniyesinde, Mete’nin yanına geleceği.

“Ne oldu meleğim?” diyen yârinin yüzünden kan çekilmiş gibiydi.

“Af edersin!” derken, utancının altında ezilmek tek dileğiydi. “Ben dünden beri saçlarımı örememiştim. Baksana,” diyerek elindeki saç tokasını Mete’ye gösteriyordu, olabilecek en aptal davranışlarla. “Tokamı da koymuşlar çantama!” Sonuncu açıklamasından sonra ellerindeki buz soğukluğunun, ateş gibi yanaklarına etki etmesini ümit ediyordu medet umarcasına yanaklarına bastırırken.

Mete, donup kaldığı yerden hızlı adımlarla Melek’in yanına ilerledi, kızı kollarına aldı. Melek, o hıza ve o hazza dayanamadığında, ağzından kaçan iniltiye engel olamıyordu, olamazdı da.

“Cansın meleğim.” Saçlarına, sanki Melek’ içine çekmek istiyormuş gibi koklayarak bir öpücük kondurduğunda gözleri kendiliğinden kapanıyordu Melek’in.

“Canımdan ötesin, Mete’m,” derken bile hâlâ utanıyordu genç kız.

Mete, kızın arkasına geçtiğinde, Melek’in elinden tokayı alıp kendi bileğine geçirdi. “Demek ki meleğim dünden beri bir tokaya hasretmiş,” derken, ses tonunda hâlâ herhangi bir duygu yok gibiydi. Hızlı hareketlerle Melek’in saçlarını ördü, işini bitirdiğinde sol omuzundan aşağı bıraktı.

“Teşekkür ederim.” Mete’ye döndüğünde, gözlerindeki aşkla bakıyordu Mete’nin duygudan yoksun gözlerine. “Bana neden bu kadar duygusuz göründüğünüzü anlatır mısınız, Mete Bey? Aslında içimden geçen anlat lan deyip atarlanmak ama… Hadi yorma beni. Neyin var?” Kollarını göğüsleri üzerinde çaprazlayarak birleştirdiğinde, dikkatle inceliyordu Mete’nin tepkilerini.

Mete’nin yüzüne yayılan çapkın tebessüm, sanki engelleyemediği için oluşmuş kadar emanet duruyordu.

“Az daha sıksan belki de gülebileceksin adamım,” derken sağ kolunu bağlı olduğu yerden çözüp, Mete’nin omzuna hafif bir yumruk attı.

Mete, daha fazla dayanamayarak kızı kucağına aldığında, başını boynuna gömdü, derin soluklar almaya başladı Melek’in teninden. “Meleğim,” fısıltısını tekrar tekrar dökerken dudaklarından, Melek’in elleri izin beklemeksizin okşuyordu, Mete’nin saçlarını. Yatağın üzerine, Melek kucağında olduğu hâlde oturdu, alnını kızın alnına dayadı. Yüzünde dayanılmaz bir gülümseme varken, kapalı gözleriyle dinliyordu Melek’in nefeslerini.

“Aferin sana, aşk. Ben bugün gülebilmen mümkün değil diye düşünüyordum.” Kollarını Mete’ye daha sıkı dolarken, “Anlat lütfen!” diye yalvarıyordu.

“İyi değilim. Aklımdan geçenler senin gibi masum bir çocuğa uygun şeyler değil.”

Mete’nin kucağından kalkıp, kollarından uzaklaşırken, “Sensin çocuk!” diyordu, öfkeyle yanından uzaklaşırken…

“Nereye? Pansuman yaptın mı?” dedi Mete. Ciddi ses tonu ve ciddi tavrıyla.

“Yapmadım!” Mete’ye yüzünü dönmemekte kararlıydı.

“Gel buraya!” derken banyoya gidiyordu, Mete.

“Emredersin!” diye bağırıp sitem ederken, itaat edercesine peşinden gittiğinin farkında bile değildi, genç kız.

“Çocuk deyince kızıyorsun, ama çocukluk yapıyorsun!” Melek’i belinden tutup sanki su şişesi kaldırıyormuş kadar rahat bir tavırla, tezgâhın üzerine oturttu. Melek’in bacaklarını açıp, arasına yerleşti.

Melek, cevap vermeye tenezzül etmiyordu. Birinci söylediğinde sanki sinirlendirmemişti, çocuk yakıştırmasıyla, bir kez daha söylüyordu kalbinin kırıldığını umursamadan.

Dudağına, önceki gün doktorun yapıştırdığı bandajı o uzun ve ince parmaklarıyla çıkardı. Mete, becerikli hareketlerle karşısında onunla ilgilenirken maalesef ona olan kızgınlığı uçup gidiyordu latif bir kelebek gibi.

Pamuğa steril su döktüğünde ne renginden hoşlanıyordu, Melek ne de kokusundan. İnsana hastalığı ve hastaneyi hatırlatan bir kokuydu, başka bir şey değil.

Melek, Mete’nin yüzüne bakmak yerine banyonun dekorasyonunu incelerken Mete, “Bana-trip-yap-ma!” dedi, her hecede vurgu yaparak. Elindeki pamuğu dikişlerin üzerine hafif hafif dokundurup sterilize ediyordu yaralı bölgeyi.

“O-zaman-trip-yaptırma! Böyle bir hâller edalar.” Kollarını göğsünün üzerinde bağladığında hissettiği öfkeyi gizleyemiyordu. “Ayrıca “Trip” de neymiş? Dilimizde olan bir sözle saldırırsanız, ergenliği aştığımızı hissedebilirim! Ve neden ben her şeyi sana anlatırken sen çok gizemliyim havalarında dolaşıp beni çileden çıkarıyorsun anlamıyorum!”

Mete, durdu. Baktı, baktı ve baktı.

Sonra da, “Boyun kadar dilin var!” eleştirisinin ardından, işine geri döndü.

Steril bantın ilaçlı kısmını itinayla dudağının kenarına yerleştirdiğinde, Melek gülmek ve bağırmak arasında sallantıdaydı. Zıplayarak indiğinde tezgâhın üzerinden, Mete’nin dokunuşunun hissettirdiklerinden uzağa kaçmaya niyetliydi. Hızlı adımlarla banyo kapısından çıkacağı sırada Mete’nin sesini duydu, “Küçük kız!” deyip pansuman malzemelerini topluyordu.

Hışımla dönüp baktığında aynada, kibir dolu bir tebessümle Melek’i seyreden adamın görüntüsü, Melek’in ciddiyetini kırıyordu. Şu an, en son istediği şey Mete’ye duyduğu sinirinin bir tebessümüyle silinip gitmesiydi.

Ama banyodan çıktığı anda yüzüne yayılan gülümsemeyi engelleyemiyordu.

*

Çok geniş bir alana yayılmış bahçede sağlıklı meyve ağaçları vardı. Evin arka tarafından yükselen sesleri duyabiliyordu. Atların kişneyişi, toprağın üzerinde yankılanan nal sesleri. Daha önce ata hiç binmemişti. İstememek ya da korkmakla ilgili değildi bu tecrübesizliği. Sadece imkân olmamıştı.

Çitlerle çevrili arazide, alıştırma yaptırılıyordu atlara. Hepsi birbirinden harika, renklerindeki canlılığa hayran olunası hayvanlardı. Kollarını çitlere yaslayıp, öne doğru eğildiğinde yüzünde mutlu bir tebessümle izliyordu antreman için koşturan hayvanları.

“Binmek ister misin?” Melek, hızla dönüp bakınca gülümseyip devam etti, “Ata yani.”

Mete, sırtını çite yasladı aralarında varla yok arası bir mesafeyle. İşaret parmağı, kızın çıplak kollarında tembel tembel hareket ederken, Melek omuz silkti sadece.

“Çok eğlenceli olabilir birlikte binersek…” Biraz daha yaklaştı, kulağına eğildi, Mete. Öyle ki genç adamın burnu kulağının üst kısmında, konuşurken dudakları kulak memesine temas ediyordu. “O giydiğin etek var ya bir tanem,” dedi, durdu. Melek’in değişen nefeslerinden keyif aldığı derinleşen ses tonundan belliydi. “Benim önümde bacaklarını iki yana açıp oturacaksın.”

Devam edeceğini beklerken, o yine susuyordu. Melek ise çaresizce yutkunmamaya, etkilendiğini belli etmemeye çalışıyordu.

Daha on beş dakika bile geçmemişti ama Melek, alışık olmadığı bir muhabbetin rüzgarında savrulan kuru bir yaprak olmuştu yeniden. Kendine içten içe kızarken, bir dokunuşla, birkaç ahlâksız sözle aptala dönmenin tecrübesizliğini yaşadığını düşünüyordu çaresizliğine verebileceği tek isimle.

“Ben bunu becerebileceğimi sanmıyorum, Mete Bey,” dedi sesindeki titreyişe aldırmadan. “Kendimi bugün gerçekten çok çocuksu hissediyorum.” Mete’nin etki alanından birkaç adım uzaklaştığında, Cevat onlara dedesinin geldiğini haber veriyordu. Koşup Cevat’a sarılmalıydı belki de bu zor andan kendisini kurtardığı için.

Ön bahçeye doğru hızlı adımlarla ilerlerken, dönüp Mete’ye omzunun üstünde bakarak göz kırptı. Mete’nin gözlerindeki ifadeler o kadar karmaşıktıki, Melek’in bu toy cahil hâliyle okuması mümkün değildi.

*

Meleği artık büyüyordu.

“Ah ben senin nazını, niyazını, sinirini, cilveni… Her şeyini… Her şeyine hayranım, canımdan öte,” diye mırıldanırken, Melek’in gidişini seyreden bir mecnundu ardından çakılı kaldığı yerde.

Bir-iki dakika nefeslendikten sonra ancak, dede ve torunun yanına gidecek gücü bulabildi kendinde. Melek’in tenine olan hasreti yakıyordu bedenini, kavuruyordu arzusunda. Yanlarına vardığı an gördüğü yan yana oturup muhabbetle birbirlerine sarılmış dede ile torundu ama bu görüntü bile fazla geliyordu genç adamın âşık kalbine. Melek’in başını yasladığı tek omuz; Mete’nin omuzu olmalıydı, başkasının değil!

Kıskançlığının bir mantığı yoktu vicdanında belli ki. “Hoş geldiniz, efendim,” deyip elini uzatırken yaşlı adama, içinde kopan fırtınanın durgun sessizliği vardı üzerinde.

“Hoş bulduk, delikanlı.” Adamın gözlerinde, gece hiç uyumadığının kanıtı derin bir yorgunluk vardı.

“Kahvaltıya geçelim isterseniz. Meleğim dünden beri hiçbir şey yemedi. Karnını doyurmamız lazım,” derken elini Melek’e uzatıyordu.

Kadınları eğer biraz tanıyorsa, uzattığı eline ters bir bakış atacak ve dedesinin koluna girerek masaya geçecekti.

Melek ayağa kalktı, dedesinin koluna girdi. Mete’nin elini tuttu…

Ve öperek elinin içine aldı.

Seviyordu… Sevgisini dedesinin yanında bile göstermekten çekinmiyordu her ne kadar dile dökmese de. İnsanlara bahşedilmiş irade şu an Mete’nin yardımcısıydı.

Melek’e… Onun naif fıtratına… Kin nedir bilmeyen tabiatına hayranlığıyla tuttu elini.

Banyodaki bakışları, kafasını taşla ezmek istiyormuş gibiydi. Aradan zaman bile geçmeden, affetmişti işte. Bunu düşününce ister istemez o lanet geceyi getiriyordu aklına. O gece ona yaptığı onca şeyden sonra, kullandığı iğrenç ifadelerden sonra da affetmemiş miydi?

Evet. Affetmişti.

Masada baş köşeye yine Esat’ı oturtup, Melek’i de sağına oturttuğunda yanı başına geçiyordu mesafe fikrinden imtina edercesine. Çaylarını getiren Leyla’ya, içtenlikle teşekkür ederken Melek, ses tonundan mahcubiyet akıyordu.

Mete, Melek’in tabağına omlet ve patates kızartması koyuyordu oldukça cömert bir ikramla. Kızarmış ekmeğin üzerini tereyağıyla şereflendirdi, tereyağını ise çilek reçeliyle. Melek’in tabağını, peynirlerden ve reçelli, ballı ekmeklerden doldurduğunda boş yer kalmamıştı.

“Her şey önümde, bir tanem. Becerip alamamamdan korkuyorsan korkma lütfen. Yirmi bir yıldır beslenebilmişim değil mi? Yoksa bu boya gelemezdim. Şimdi bu tabaktakileri beraber yiyeceğiz.” Gülümseyişiyle aydınlatırken Mete’nin karanlıkta kalmış kalbini, önündeki fazlalık tabağı kaldırıyordu. “Tamam mı?”

“Senin o ağzından dökülen, “Bir tanem…” ” dedi, son anda Esat’ı hatırlayarak, “Bir tanem’e kurban olurum,” diyerek bitirdi cümlesini.

Melek, çatalıyla patates kızartmalarını yerken, dedesine yandan bir bakış atıp tekrar tabağına dönüyor ancak bir türlü konuya giremiyordu.

“Isabella’m, Hampstead’de yaşıyordu o zamanlar. Ailesi çok varlıklıydı. Isabella’m, İskoçya’ya gönderildikten sonra İngiltere’ye tekrar döndü mü, onu bile bilmiyorum. Hakkında hiçbir şey bilmiyorum,” deyip iç çektiğinde Esat, belli ki Melek’in sıkıntısını fark edip konuyu kendi açıyordu.

Melek, “O çevrede yaşayan insanlar biliyordurlar belki. Anne ve babasının adını hatırlıyor musun dede?” diye sordu, genç kız. Gözlerinden okunan heyecan, umut, özlem… Hepsi yakıyordu şu an kızın içini belli ki.

“William ve Elizabeth Campbell. Yaşadıkları yer Gayton Crescent’in biraz iç kısmında yer alıyordu. Üç katlı, son derece kasvetli bir evdi. Hâlâ ayaktadır o ev. İngilizler, eski yapılarına çok değer veren kişiler. O zamanlar bile en azından elli yıllık bir evdi.” Derin bir iç çekti Esat ve devam etti. “Aradan kırk dört yıl geçti. Tam kırk dört yıl. Bu kadar zamanda çok şey değişmiş olmalı.”

Kadını hâlâ seviyordu belli ki. Aradan kırk dört sene geçmesi sevgisinde hiçbir şeyi eksiltmemişti. Geçen yıllar adamın yüzüne birkaç iz, saçlarına da beyazlık katmıştı ama sevgisinden hiçbir şey eksiltmemişti. “Nasıl bulacaksınız?” diye sordu, boğuk ses tonuyla medet arar gibi.

Mete, adamın gönlünü rahatlatmayı istiyordu. Adamın gözlerindeki bakış derman bekliyor gibiydi. “Bu konularda çok yetenekli arkadaşlarım var. Eminim uzun sürmeyecek bilgilere ulaşmamız. Isabella, neredeyse üçümüz onun yanına gideriz. Tabii sizin içinde uygunsa?” Yaşlı adam, Mete konuşurken eğdiği başını “Gideriz” kelimesini duyduğunda öyle bir kaldırdı ki, Melek dayanamayıp elini dedesinin eli üzerine koydu şefkatle.

“Sensiz gidemeyiz, dedem. Benim, sana ihtiyacım var.” Torununun sözlerini duyan adamın gözünden bir damla yaş süzülürken, Melek o muhteşem parmaklarıyla siliyordu dedesinin gözyaşını.

İşte yine hissediyordu mantığını yiyip tüketen kıskançlığı.

“Ben… Kalbim buna dayanır mı bilmiyorum, kızım. Kırk dört yıldır onu bir kez olsun görebilmek için canımı vermeye hazırdım. Şimdi onu görmekten bahsediyorsunuz. Şu an bile hissedebiliyorum kalbimdeki teklemeyi, heyecanı,” derken, torununun gözlerine bakıyordu derin derin.

“Lütfen, dede. Bırakma beni,” derken yalvarıyordu, Melek.

“Tamam, kızım. Sen nasıl istersen öyle yaparız.” Yaşlı kurt aslında Isabella’sını bir kez daha görebilmek için çıldırıyordu ama belli ki aradan geçen yılların yorgunluğu yakıyordu yaşlı kalbini.

“Biz bugün dönüyoruz,” dediğinde, dede ile torunun bakışları üzerine çevrildi. “Bilgiler elimize ulaştığı an, hemen yola çıkalım. Siz de hazır olun. Size gerçekten ihtiyacımız var.”

Esat’ın tek söyleyebildiği, mecalsiz bir, “Olur,” du. Neden sonra, yeni fark etmiş gibi, “Hemen mi döneceksin, Melek kızım? Bir hafta daha kalacaktın,” derken, ne dediğini fark etmişçesine, duraksadı, keder dolu bir nefes çekti içine. “Bendeki de laf işte. Sanki kalman için harika anılar yaşatmışız da sana.” Hüzün hem sesini hem de sözlerini ele geçiriyordu.

“Estağfurullah, dede. Lütfen üzme kendini. Böylesi daha iyi. Kendime kiralık bir ev aramam lazım zaten. Mezun olmama çok az kaldı. Bir de bir haftadır mezuniyet partisi için hiç endişelenmemiştim ama, Dekan bey bizden hem ucuz hem de gösterişli bir yer bulmamızı talep etmişti. Bunun stresini bir kere bile yaşamadım burada. Harika bir haftaydı. Ama İstanbul’a dönmeli ve sorumluluklarımla yüzleşmeliyim,” derken, kendisiyle dalga geçtiğinde yüzünde oluşan o tatlı tebessümü görebiliyordu Mete.

“Neden yer arıyorsun?” Yer arıyormuş. İstanbul’daki klas mekanların çoğu ya kendisinindi ya da sahipleri arkadaşıydı… Ve bu, kızın tabii ki umrunda değildi.

“Kep töreni ve mezuniyet balosu için,” diye yanıt verdi Melek.

“Meleğim. Neden arıyorsun derken, neden uğraşıyorsun demeye çalıştım. Sergüzeşt’in birkaç tane balo salonu var. Terasında da açık hava organizasyonları düzenlenebiliyor,” derken, mantığın inada galip gelmesini ümit ediyordu.

“Mete… İş adamları toplantısı değil bu. Biz fani öğrencilerin mezuniyet balosu. Neyse. Sonra konuşuruz,” dedi, dedesine döndü. “Senin için sorun olmayacak değil mi, dedem? Yani… Evdekiler…” Boğazını temizlemek istermiş gibi öksürdü ve devam etti, “Anneannemi bulmak için bizimle geli..”

Torununun sözünü keserek, “Sorun olabilecek bir durum mu kalmış kızım? Beni kaç yıldır kandırdı sence? Beş? On? Yirmi? Kaç yıl? Şu son yedi yılda yaptıklarına ne demeli? Nevra’nın bana anlattıklarından sonra… Meleğim… Nasıl dayandın? Neden hiç şikayet etmedin? Ben elimden geldiğince seni yengenden de Semra’dan da korumaya çalıştım ama yetmemişim meleğim… Yetememişim… Neden? Kızım… Sen neden bu kadar sabırlısın?”

Yankees’in neler anlattığını merak ederken, Esat’ın yaşadığı iç hesaplaşmayı dinliyordu bir yandan da.

Melek, yutkundu, sözlerini toparlamaya çalıştı. “Ben değildim yalnızca kayıp yaşayan dede… Biricik kızını kaybettin ve ben sana olur olmaz şikayetlerle mi gelecektim? Yaşanan her şey geldi… geçti, dede. O zamanıma sabretmeseydim… Anneannemle tanışma şerefine erişebilir miydim? Dedem şimdi yanı başımda olur muydu?” dedi, Mete’ye döndü.

Gözlerinden kalbine akan bir yol vardı belli ki aşkını iliklerine kadar hissettiren. Dedesine tekrar döndüğünde, “Mete, var dede,” dedi. “Sabretmeseydim de… Mete ile mükafatlandırılır mıydım? Şimdi bu gereksiz mevzularla kendini üzüp, ailemizi de üzmeye değer mi dedem?”

“Mezarın bir adım ötesinde yaşıyorum kızım… Kırk sene önce sessizliğinin ecriyle ezilen genç öldü! Bu gereksiz mevzular dediğin, senin hayatını etkiliyorsa değer!” dedi ve gözlerinde dünden beri ilk kez bir umut ışığı yandı Esat’ın. “Yola ne zaman çıkacaksınız?” diye devam etti, Esat.

“Öğleden sonra.” Aslında tam karar vermemişti, Mete. Şimdi ihtiyar sorduğunda birden öğleden sonra olmasını istedi.

“Neyle döneceksiniz?” Sorusunu Melek, Mete’nin gözlerine bakarak cevapladı, “Arabayla.”

Demek arabayla gitmek istiyordu Melek.

“Evet, arabayla,” diye onayladığında Mete, içinden kahkahalarla gülmek geçiyordu. Karısının ağzından dökülecek kelimeleri bekleyen kılıbık kocalar gibiydi. Bu düşünce, öylesine zevk vermişti ki genç adama, böylesi duygusal bir an olmasaydı için de değil de dışın da yaşardı neşesini.

“Melek kızım, izin verir misin Mete ile bir-iki hususu görüşelim.”

Yalnız görüşmek istediklerinin ne olacağını düşünürken, Melek ile olan ilişkisine karışacak bir şey söylememesini diliyordu içten içe.

“Dede, beni neden yolluyorsun ki? Kendimi küçük çocuk gibi hissettirdin bana aşk olsun.” Yüzüne yerleşen hüzünle kalkarken masadan ellerini önünde çaprazlamasına birleştirmiş, eve doğru yürüyordu Melek.

Mete, elini ağzının üzerine koydu, dirseğini masaya dayadı. “Ben çocuk dediğimde haksız oluyorum.”

Eğer az önce affedilmiş idiyse bile şu an kesinlikle kızın kara listesinde olmalıydı. O yemyeşil gözlerinde kızgınlık okuduğu ifadesiyle, başını kaldırdı, dimdik omuzlarından birini, “Hıh!” diyerek silkti, kraliçe zarafetiyle uzaklaştı yanlarından.

Esat, “Kızım, kırılmadın bana değil mi?” diye sorduğunda, Melek atacağı adımdan vazgeçip dedesine doğru yaklaştı, yanağına bir öpücük kondurdu. “Sana asla kırılmam dede.”

Gitmek üzere döndüğünde Mete’nin, “Dedene kırılmadığına göre bana da kızgın değilsin, değil mi meleğim?” sorusuna tabii ki cevap beklemiyordu. Ama Melek durdu, Mete’nin gözlerinin içine baktı, sonra yine o enfes omzu silkip, “Hıh!” dedi, nazlı nazlı giderek evin kapısında gözden kayboldu.

Mete, elinde olmadan kahkahalarla gülmeye başladığında, Esat’ın da ondan aşağı kalır yanı yoktu. O da torununun omuz silkmesiyle eğlenmişti ve herhâlde gurur da duyuyordu. Nihayetinde dede bir öpücük kazanmıştı ama Mete lakayıt bir omuz hareketiyle muhatap olmuştu.

Şimdi, Esat burada olmasaydı. Kızın dudağı yaralı olmasaydı…

“Melek, benim kıymetlim. Sen de, kızımın kıymetlisisin. Senin yörüngende bir uydu gibi. Tamamen sana dönük. Kızımın sana karşı bu kadar kuvvetli hisler beslemesi beni endişelendiriyor, Mete. Şu an ona bakarken gözlerinle değil de kalbinle bakıyormuş gibisin. O güldüğünde gülüyorsun… Ağladığında, karanlık bir kuyuya dönüşen gözlerini gördüm dün. Çok seviyorsun, belli. Ama ikimizin de bildiği bir gerçek var. O senin, alışık olduğun olgun kadınlardan değil. Benim meleğim… Daha küçücük… Ya bir gün ondan sıkılırsan? Onu daha ne kadar sevebilirsin ki?”

Kelimeler, adamın ağzından dökülürken, Mete derin bir nefes aldı. Yaşlı adam o kadar net ifadelerle anlatmıştıki Melek’e olan aşkını.

Ama atladığı bir gerçek vardı; Mete ve Melek hep beraber olacaklardı!

“Siz, daha ne kadar sevebilirsiniz Isabella’nızı?”

Yaşlı adam soruyu duydu, derin bir iç çekti. Öyle ki ayrı geçirdikleri her güne çekilmiş gibi efkârlıydı.

“Onun üzülmesine izin verme,” dedi Esat sadece.

Kendi aşkından nasıl şüphesi yoksa, galiba artık Mete’nin, torununa olan aşkından da şüphesi kalmamıştı.

“O öyle bir kızki, asla durumundan şikâyet etmez. Biliyor musun, kızım beş yıldır çalışıyormuş, benimse bundan yeni haberim oldu. Beş yıldır bir kez bile bundan bahsetmemişti. Kızıma gönderildiğini sandığım aylık aslında bir kez olsun gitmemiş. Ve tabii kızımın iki çeşit hayat yaşadığını da öğrendim… Biri benim yanımdayken sevilen torunum, diğeri ben yokken sıkıntı çektirilen. Kızımın bana emaneti Melek’i koruyup kollayamadım. Şimdi içim yanıyormuş, neye yarar? Kızım bir sürü sıkıntı çekmiştir… Pişmanım ama hiçbir faydası yok.” Adam sözünü bitirip bir of çekti.

Yankees’in anlattıkları, yara olup, cerahatinde boğuyordu şüphesiz Esat’ı.

“Geçmişi bu kadar düşünmeyin, lütfen. Melek, yaşadığı hayatla öylesine güzelleşmişki… Ben daha önce onun gibi birini hiç tanımadım. Onu her çözdüm dediğimde bambaşka bir şey yapıyor ve beni yine kendine hayran bırakıyor.” Durduğunda fark etti ki; Esat dikkatle onu dinliyordu.

“Sen ona âşıksın,” dedi ihtiyar.

Ne diyecekti, hayır mı? “İnkâr etmek haddim değil,” dedi, gözleri uzaklara dalarken.

Onu ilk gördüğü an masumiyetiyle kızaran yanaklarına meftun olmuştu… Sesini duyduğu an kilitlenmiş, gözlerine baktığı an hayatı gerçek anlamda yaşayacağını hissetmişti.

Melek, evin kapısından başını uzattığında, “Artık gelebilir miyim?” diye soruyordu.

“Gel gözümün nuru. Sizinle vedalaşıp ben de gideyim,” dedi adam ayağa kalkarken. Melek’e yaklaştı, alnından öptü. “Güle güle gidin, kızım. Ben sizden haber bekleyeceğim. Umarım… Anneannene kavuşursun.” Sözlerinin ardından torununa sımsıkı sarılırken Mete’nin merak ettiği; herkesin bu kadar uzun sarılıp, sarılmadığıydı.

“Dedem, beraber kavuşacağız anneanneme.”

Melek, nihayet kollarından ayrıldığında Mete’nin elini sıkıyordu, Esat. Yüzünde ciddi bir ifade vardı. Sol elini Mete’nin omzuna koyup, “Kızımı bir kez daha sana emanet ediyorum. Yolunuzu açık olsun,” derken bakışlarındaki güveni görebiliyordu Mete. O güveni asla boşa çıkarmayacaktı…

Asla!

“Başım gözüm üstüne emanetiniz, gözünüz arkada kalmasın.”

Esat, arabasına binip uzaklaşırken Mete, Melek’in yanına yaklaştı. Arkasında durdu, öne eğilip kulağına fısıldadı. “Neden uçakla değil de arabayla İstanbul’a dönmeyi kabul ettim bilmek ister misin?”

Kızın nefesinin hızlanışından belliydi etkilendiği ama konuşmaya başlarken, “Hmm… Demek kabul ettiniz, Mete Bey. Sanırım şu durumda neden diye sormam gerekiyor muhabbetin tıkanmaması için. Soruyorum; neden?” dedi.

Ukala!

“Bu arabada unutulmaz anılar yaşadım,” deyip Melek’i kendine çevirdi. “Sık sık kullanmak istiyorum… Arabayı yani,” derken ses tonu kısık ve tutku doluydu.

Melek’in yüzüne yayılan pembelik, Mete’nin kalbine doğru yol alıyordu yine. İçindeki romantik âşık sırdı şu an. Melek’in utanan yüzünü daha fazla seyretmek istiyordu.

“O arabada daha güzel anılarımız da olabilir meleğim.” Ellerini pembeleşmiş elmacık kemiklerinde dolaştırıyordu. “Mesela… Ben senin tenine, elbisenin üzerinden dokunmak yerine çıplak tenini avuç içimde hissederek dokunabilirim.”

Melek, çıt çıkarmıyor pembelikten kırmızılığa dönen yanakları, arzuyla aralanmış dudakları ve hissettiği tutkuyla ağırlaşan gözleriyle Mete’nin ağzından dökülecek kelimeleri bekliyordu… Onun bu tepkileri, Mete’ye insanlığı, günahı, sevabı unutturup, kızın da istediği şeylere kavuşmasını fısıldıyordu. Melek, başını Mete’nin göğsüne yasladı ve derin derin nefesler almaya başladı.

Mete’nin eli sabah ördüğü örgüyü zevkle okşarken, Melek’in başına bir öpücük kondurdu ve içine çekti kokusunu. Tek kelimeyle büyüleyici bir kokusu vardı.

Başını yasladığı yerden kaldırdığında, Mete’nin gözlerinin içine bakıyordu. Konuşurken kullandığı kelimeler, ses tonundaki ihtiyaç… Hepsi Mete’ye sabrı hatırlatırken zayıf bir anında kendine hâkim olamamaktan korkuyordu. “Bu haksızlık. Sana kızgın olduğum hâlde, kullandığın kelimeler, bana dokunuşun… Her şey sana karşı beni zayıf düşürüyor. Bana her dokunuşunda dağılıyorum,” dedi fısıldar gibi.

Mete, alnından öperken Melek’i tekrar tekrar, iradesinde dağılan bir acizdi meleğinin karşısında. Tek yapabileceği; “Hazırsak yola çıkalım mı, bir tanem?” demekti.

Genç kız, derin bir iç çektiğinde, ses tonu yorgun ve bezgindi. “Tamam,” dedi, Mete’nin kolları arasından çıkıp eve doğru yürümeye başladı. Onun o nazlı yürüyüşünü seyrederken, aklına gelen ev tutma fikriyle bir gülümseme yayıldı Mete’nin dudaklarına.

Onu, o evde yaşatacağını düşünüyordu herhâlde başına geleceklerden habersiz Melek. Eve girmeden önce, Cevat’a, “Ben Melek ile karayoluyla İstanbul’a döneceğim,” diyerek bilgilendirdi. “Sen çocukları haberdar edersin. Yarım saate kadar çıkacağız. Birilerini yolla yukarıya birazdan, çantaları arabaya taşısınlar.”

Mete’yi dikkatle dinleyip, “Tabii efendim, başka bir emriniz var mı?” diye sordu her zamanki gibi.

“Şimdilik yok, Cevat,” derken, eve doğru yürüyordu.

Melek’in evi… Yüzündeki gülümsemeyle girdiği yatak odasında, Melek’i gördü. Üstündeki kıyafeti değiştirip, oldukça kısa bir şort, üzerine de sıfır kol beyaz bir atlet giymişti. Muhteşem bir görüntüsü vardı kızın. Eğilmiş çantasını kaparken, Leyla ile sohbet ediyordu bir taraftan.

“Bir daha ne zaman geleceksin?” diye soruyordu Leyla.

Melek, yüzünde oluşan buruk tebessümüyle cevap verdi samimiyetle. “Adana’ya bir daha dönmek istemiyorum ama seni tanıdığım için çok mutluyum.”

“Ben de seni tanıdığım için çok mutluyum.” Senli benli konuşmalarını duyduğu an biliyordu sizli bizli konuşmalar Melek’in mizacına ters düşer, hizmetlilerle arasına mesafe koymak istemezdi.

Boğazını temizlemek istermiş gibi öksürdü, “Müsait misiniz?” diye sorarken, Mete.

İki kadın da dönüp ona baktığında, Melek yüzüne yayılan gülümsemeye engel olamamış, Leyla ise ayağa kalkmıştı. Odaya çantaları almak için gelen Öykü, kapı pervazına tıklayıp, izin istediğinde, üç çantayı da kolaylıkla yüklenip, Leyla ile beraber odadan çıkıyordu.

Melek ile baş başa kaldıklarında, genç kızı kalçalarından tutup kendine çekti. “Bu şortun renginin bir adı var mı?”

Melek gülümsedi, “Nar çiçeği,” diye cevap verirken. “Neden sordun, sen de bu renk bir şort mu almak istiyorsun?”

Mete, çapkın bir tebessümle, “Hayır meleğim. Daha iyisi… Bu renk ne kadar şort varsa imha edilmesini emredeceğim. Hepsi imha edildikten sonra… O enfes kıçına giyebileceğin şort kalmadığında… bu üstündeki de gidecek,” dedi, kızın kötü bir koku almışçasına buruşturduğu burnuna bir öpücük kondurdu.

“Gaddar adam!” derken, ciddi bir ifadeyle Mete’ye bakıyordu.

“Bir daha Adana’ya gelmeyecek misin?”

Mete’nin sorusunu duyduğunda gözleri doldu meleğinin. Bütün o neşe ve kızgınlığıyla hissettiklerini o kadar güzel maskeliyor, yaralarını öylesine ustalıkla gizliyorduki gören gerçekten neşeli olduğunu sanabilirdi.

“Sana hayran bu aciz…” sözleri dudaklarından dökülürken, acziyetini böyle ortaya dökmüş olmaktan hiçbir çekince hissetmiyordu Mete. Eğildi, Melek’in dudağında sağlam kalmış tarafa bir öpücük kondurdu.

“Mete’m,” dedi, başını yasladı adamın göğsüne.

“Efendim, meleğim?” derken kızın ağzından dökülecek kelimelere aç hâlde bekliyordu.

“Çok sinirlendiriyorsun beni ama… Çok seviyorum seni.”

Farkında mıydı acaba? Yoksa yine mi uyuya kalmıştı? Mete, kalbinin titrediğini hissederken, “Meleğim… Bir daha söyle,” diyordu, boğuk bir ses tonuyla.

Melek önce gülümsedi, “Çok sinirlendiriyorsun beni,” diyerek, ardından Mete’nin kollarından kaçtı hızlı olabilme çabasıyla.

Eşofman ve tişört giyerken de gülüyordu, Melek’e pansuman yaparken kullandığı malzemeleri alırken de. Kendini bu kadar mutlu hissettiği başka bir an daha hatırlamıyordu hayatında.

Melek, gün ışığında “Seviyorum” dedi ya… “Teşekkürler Allah’ım,” döküldü dudaklarından banyo aynasında kendi yüzüne bakarken. Yaratan, Mete’yi seviyordu belli ki…

*

Üç saattir yoldaydılar ve üç saat boyunca, Mete elini bir an olsun bırakmamıştı.

Ağzından çıkan sevgi sözcüğünü, Mete duyduğu an değişen nefesiyle; “Bir daha söyle” dediğinde, ona en çok söylemek istediği kelimelerdi;

Seni seviyorum.

Seni çok seviyorum.

Seni daima seveceğim… Ama Söyleyemiyordu. Yüksek sesle söylemeye korkuyor olmasaydı bu cümleleri ağzında dua olarak okurdu belki de… Delilikti, mantığı da yoktu lakin korkuyordu. Anne ve babasını çok… Çok seviyordu, kaybetti. Onlardan sonra Kader ile yaptığı pazarlık mıydı bilmiyordu ama… Söyleyemiyordu ne yazık ki.

Mete’nin sesini duyduğu an, daldığı düşüncelerden çıktı. “Annenin büyüdüğü toprakları özlemeyecek misin?” Ses tonu o kadar içtendiki âdeta Mete için en önemli mesele, Melek’in ne hissettiğini bilmekti.

“Annem hiçbir zaman Adana’ya ait hissetmemişti kendini. Pek haksız da sayılmazdı…”

“Neden?”

Gözleri hızla geçtikleri yol kenarlarındaki köy evlerini incelerken, “Annem, İzmir’e âşıktı,” dedi mırıldanır gibi.

“İzmir’e üniversite için mi gitti yoksa daha önce de gitmiş miydi?”

Neden bu kadar merak ettiğine dair hiçbir fikri yoktu Melek’in ya da öğrenmek istediğinin ne olduğuna. Sorduğu soruları cevaplayıp anlayabileceğini bilirken, “Üniversite için gitti,” cevabını verdi.

“Altı yıl yetti yani?”

Başını Mete’ye çevirdiğinde ne bir kınama vardı yüzünde, ne de teessüf. Sadece öğrenme isteğiyle anlatmasını istiyordu Melek’in. “Altı yıl sürmedi. İzmirli babam o kadar süre geçmesine izin vermedi.” İki âşığın dilinden tanıştıkları günü dinlediği vakit sanki daha dün gibiydi.

“Takdir ettim babamı…” Son kelimeyi tam olarak anlayamasa da tekrar ettirmeyecekti. “Babamı” demediğini farz edecek, nazik bir tebessümün ardından başını yine pencereye çevirecekti Melek. “İzmir’de nerede yaşıyordunuz?”

Geçtiği manzarayı artık görmeyen gözleri bir hayale dalmıştı Melek’in doğup büyüdüğü ev aklına düştüğünde. Konuşurken sesindeki hüznü gizlemek gibi bir çabası yoktu. Esasen buna gücü de yoktu. “Gümüldür’de, merkezden biraz uzakta kiracıydık.”

“Apartmanda mı geçti çocukluğunun ilk yılları?”

Melek’in gözlerinin önünde hâlâ anılar vardı. “İki katlı, bahçeli bir evdi. Bahçesi kocamandı ya da ben küçüktüm bilemiyorum…” Sustuğunda daha çok kendine anlatır gibiydi son sözleri. “Annem o evin bahçesini öyle muhteşem bir hâle getirmiştiki… Bir de kestane ağacı vardı.”

“Şu bayram çikolatasını yemek için kaçtığın ağaç mı?” Yüzünü Mete’ye döndüğünde boğazında bir düğüm vardı yutkunmanın fayda etmediği. Ilık parmaklar yanaklarına, “Seninle ilgili hiçbir şeyi unutmam,” sözleriyle dokunurken insiyakiydi o parmakları dudaklarına götürüp öpüşü.

“Evet… O ağaç.” Derin bir nefes alıp devam ederken sözlerine, geleceğe dair hayalleriydi anlattığı. “Bir gün o evi alacağım ve İzmir’de yaşayacağım. En büyük hayalim.” Sözü bitene kadar elinin içinde olan el yokluğa bırakırken Melek’i, arabanın içinde oluşan gerilimi yalnızca hissetmiyor, âdeta görüyordu.

Mete, ciddi bir ses tonuyla konuşmaya başladığında hoşuna gitmeyen birşeyler söylediğinden emindi. “Yaşayacaksın! Yani tek başına bir gelecek düşünüyorsun, öyle mi?” diyen ses tonu; -25’ti.

“Yine batırdım mı?”

“Aynen öyle! Emin olabilirsin! Eminim mantıklı bir cevabın vardır. Seni dinliyorum.”

Sol elini kapıya dayadı, direksiyonu artistik bir hareketle tutmaya başladı. Adamın direksiyon tutan elleri bile büyüleyiciydi… O ellerin, vücudunda şefkatle dolaştığının hayaline daldığı sırada, Mete’nin sesi uyandırıyordu, “Sorun değil kızım, ben beklerim!” sitemiyle.

“Ne kadar süre daha yanında olmamı isteyeceksin?”

Melek’in fısıltısı muallakta kalmışken, Mete acı bir frenle arabayı arıza şeridine çekti, peşi sıra çalan telefona, “Yok bir şey, bekleyin!” diye cevap verdi.

“Bugün deden de benzer bir şey sordu. Merak ediyorum. Beni aydınlat lütfen. Sizin tarafınızdan bakıldığında ben nasıl görünüyorum?” Ses tonu öfkeli çıkıyordu.

“Dedemi bilmem ama ben seni kusursuz buluyorum.” Hissettiği sıkıntıyı sesine yansıtmamış olması bu anda gönderilmiş en büyük nimetti.

“Fiziksel görünüşten bahsetmiyorum, Melek! Çıldırtma beni!” Ses tonu bir ton daha yükseldiğinde bir o kadar da sertleşmişti. “Seviyorum kızım seni! Nasıl bir mantığınız var lan a*ına koduğum? Sana dokunmaya, bakmaya kıyamıyorum, yanımdan beş dakika uzaklaştığında özlemine dayanamıyorum… Sen, bence benden değil de kendinden şüphe duyuyorsun. Bırakıp gideceksin değil mi? Gidemeyeceksin kızım! Bunu aklına sok! Bir s*kim uzağa gidemeyeceksin!” derken en son cümlede bağırıyordu.

Melek, Mete’nin dokunuşundan elini sıyırdı, emniyet kemerini çözdü.

Gözlerini Mete’nin gözlerine diktiğinde, bir elini direksiyona diğer elini Mete’nin omzuna yerleştiriyordu. Bacaklarını açtı, dizlerini Mete’nin iki yanına yerleştirdi. Kollarını, genç adamın boynuna dolayıp bedenini Mete’nin insafına bırakırken karşısındaki adam öfkeli bakışlarıyla süzüyordu genç kızı.

Melek uzandı, genç adamın direksiyonun üzerindeki elini beline yerleştirdi. Mete’nin diğer eli kendiliğinden belini kavradığında, “Çok şükür,” diye mırıldanıyordu. “Bana bağırma, birincisi. Küfretme ikincisi,” dedi, başını Mete’nin omuzuna yasladı. “Küfrederken yapmaktan bahsettiğiniz hiçbir aktiviteye şahit olamadım daha Mete Bey! Kullanmayı unuttuğunuz… Şey… Yani kullanmadığınız süre uzadı da kullanılmaz hâle mi geldi, merak ediyorum doğrusu.”

*

Duydukları sinirlerini bozmuştu kesinlikle. Yoksa kıza böylesi bir öfke hissederken, kollarını bedenine sımsıkı dolayıp, kahkahalar atmazdı. “Kullanmayı mı unutmuşum?” kahkahalarının arasında dile getirebildiği zoraki sorusuydu genç adamın.

“İnsanlık hâli Mete Bey,” derken muhteşem bir tebessüm vardı Melek’in yüzünde. Yanakları pembeleşmiş, örgüsü dağılmıştı. Meleksi simasını seyrederken, kalbine bir acı hasıl oluyordu o güzelliğe dayanamayan acizliğinde.

“Tatlım, bir erkeği cinsel performansıyla alakalı aşağılaman, o narin vücudun açısından pek de uygun bir davranış değil,” derken kolları arasından çıkan kızın yokluğunu sindirmeye çalışıyordu.

Melek, kendi koltuğuna geçti, “Yaparsam ne olur?” diye sordu, muzip bir ifadeyle.

“Hmm… Bir düşünelim.” Kızın duymak istediklerini söylemeyi planlıyordu ama ağzından çıkan kelimeler, “Bir kadın bulur, kıyamadığı kıza dokunmak yerine bütün alacağını o kadının bedeninden alır, o kadının yürümeye mecali kalmayıncaya kadar izin verdiği kapılarının içine girer ve çıkar,” oldu.

Beklediği; kafasına bir darbe yemekti. Beklemediği; “Hmm… Demek öyle… Peki o kızın vücuduna kıyamadığı için dokunmuyor ya… Kalbini hiç mi düşünmüyor? Demek ki kıyamadığı kıza karşı bir sadakat yok o adamın içinde,” sözleriydi. Önce tebessümü silinip gitti yüzünden Melek’in, sonra gözlerinin içindeki neşe.

Keşke kafasına bir şey atsaydı, bağırsaydı ya da dır dır etseydi. Gerçi bu meleksi kızın dır dır edebileceğini sanmıyordu. Birkaç cümlesiyle yıkmıştı Mete’yi. “Ben senin insan olmadığını unuttum meleğim,” diye fısıldarken, daha fazla kelime ya da daha güzel bir ses tonu yoktu Mete’nin.

“Sanırım… İyi bir şey demeye çalışıyorsun. Öyle mi?” Masumane bir tebessüm yayıldı sözlerinin ardından, aklından çıkmayan dudaklara.

“Beceremedim ama evet. İnsana o kadar benziyorsunki, karşındakine unutturuyorsun melek olduğunu. Sen, meleksin… Allah, seni dünyaya biz ölümlülere iyiyi, insan olmayı ve sevmeyi öğret diye gönderdi… Ama bir sorun var… Çok kötü birinin ellerindesin. Aşkı ondan başka kimseye gösteremeyeceksin.”

Arabayı çalıştırmadan, Melek’ten duyduğu, “Çok şükür,” fısıltısıyla gözlerini kısa bir an kapadığında, derin bir nefes alarak açıyordu.

Çalışan motora eş zamanlı, Amy Winehause “You know I’m not good” sesi yükseldi hoparlörden, duyan herkesi büyüleyen ses tonuyla. Melek, müziğin sesini açarken, elini tuttu, bir öpücük kondurup elinin içine aldı ve dizine yerleştirdi.

Şarkı bittiğinde sesi, eski seviyesine getirdi.

“Amy’i sevdiğini de öğrenmiş oldum sanırım…” Melek’e yandan bir bakış attığında gördü yüzündeki hüznü. Az önce söyledikleriyle mi alakalıydı, bilemiyordu ama kuvvetle muhtemel öyleydi.

Yanıldığını, “Çok genç yaşta öldü,” sözlerinden anladı, meleğinin. “Bizlere muhteşem şarkılar ve olağanüstü sesini bırakarak. O öldüğünde bir hafta ağlamışımdır herhâlde. Kadına mutlu bir gün yaşatmaktan uzak bir yığın insan vardı etrafında. Mutsuz yaşadı ve mutlu öldüğünü de sanmıyorum,” dedi başını cama çevirirken.

Sesiyle milyonlar kazanmış, hayatını o yönde tüketmiş bir kadın için gözyaşı dökmüştü. “Seni tam çözdüm derken, beni yine şaşırtıyorsun,” dedi, sesindeki hayreti gizleme gereği duymadan.

“Ben çözülmesi en kolay insanım, Mete’m. Neyine çözmeye çalışıyorsun?” derken, Mete’ye döndü, boştaki eliyle yanağını okşamaya başladı, etkisi bütün vücudunu titreten.

“Acıktın mı?” Anın etkisinden çıkabilmeyi ümit ediyordu, Melek’in soruyu duyduğunda yüzünü yokluğa terk eden eliyle.

“Biraz.”

“Çok sevdiğim ağabeyim ve ablamın evi var, yolumuzdan biraz içeride kalıyor ama en fazla bir saat etkiler. Bir patatesli gözleme yapıyor Saniye abla… Enfes bir lezzettir.”

“Hay Allah! Keşke söylemeseydin. Nasıl sabredeceğim şimdi…” dedi, yutkundu. “Ayran da alalım mı giderken?”

“Gerek yok, bir tanem. Kendileri yapıyor. Taptaze. Günlük.”

“Ben, hiç aç hissetmiyordum ama şu an… Ne kadar sürer oraya gitmemiz? Ben var ya, patatesli gözlemeyi çok… Hayır en çok onu seviyorum. Hele bir de, o patatesin içinde dereotu da varsa…” Bir nefes alma ihtiyacı hissetmiş olacak ki durdu sonra devam etti, “Sık sık gidiyor musun bu ağabey ve ablana?” diye sordu Melek.

“Yeteri kadar sık değil.”

“Neden?”

“Birkaç yıl önce, Saniye abla, İstanbul Okmeydanı’nda ufak bir dükkânda yapıyordu gözlemelerini. İstanbul’dayken her gün yanlarındaydım hemen hemen… Ama şimdi araya zaman ve… Olmuyor işte.”

“Nasıl keşfetmiştin Okmeydanı’nındaki küçük dükkânlarını? Senin Okmeydanı’nda ne işin vardı ki?” derken, yüzünde eğlenen bir ifade vardı.

“Öykü, oranın müdavimiydi. Bir gün bizi de ikna etti götürdü sonra her gün gider olduk.”

Hâlâ orada olabilmelerini diliyordu içten içe ama artık her şey için çok geçti.

“Neden artık İstanbul’da değiller?” Masumane bir soruydu ama cevabı Mete’nin kalbini oyuyordu.

“Benim yüzümden.” Susarken biliyordu ki, daha fazlasını söylemeye mecali yoktu.

“Kendini neden suçladığını benimle paylaşacak mısın?” Ses tonunda bilmek için yalvaran bir ton vardı, Melek’in.

“Bir tanem. Senin gibi masum bir meleğe anlatılacak türden değil!” deyip konuyu kapamaya çalışması hataydı.

“Bak tatlım. Vücut sağlığın ve sıhhatin açısından bana iki de bir; çocuk, masum, küçük, dememeni tavsiye ediyorum. Yirmi bir yaşındayım, sandığın kadar küçük değilim. Anladın mı?” Sinirli olduğu kadar ciddi ifadesi, Mete’nin yüzünde bir gülümsemeye vesileydi.

“Benim ne kadar kötü olabileceğimi, tahmin edemiyorsun, değil mi?” Her kelimede vurgu yapıyordu. Belki Melek durumu anlar ve anlatması için ısrar etmezdi.

Her zamanki gibi yanılıyordu.

“Senin… Sen… Birinin canını yakmışsan.. Bir sebebi vardır. Sen kötü olamazsın Mete’m. Anlat lütfen,” o yemyeşil gözler, Mete’ye dair her şeyi bilmek istiyordu.

“Davut ağabey kasaya, on beş yaşındaki oğlu servise bakıyor, Saniye abla da, gözleme açıyordu. On üç yaşında olan küçük kızları annesine yardım ediyordu. Sümeyye… Simsiyah saçlarını örer, üzerine de mutlaka bir örtü takardı. Tertemiz pırıl pırıl bir çocuktu. O küçücük yaşında bir bilgi deryasıydı kız. On üç yaşındaki bir çocuk gibi değildi onunla sohbet etmek. Ben o çocukları kardeşim, onlar beni ağabeyleri bildi.”

O günleri hatırlamak ve kaybetmiş olmak nefesini kesiyordu Mete’nin.

“Beklerim ben, Mete’m… Sıkıntı yok.” Sözünde sitem değil, devam etmesini isteyen bir merak vardı aksine.

“Hep beni bekle meleğim… Bir beni bekle…”

Başını cama doğru çevirirken, “Hep seni bekledim ya… Neyse,” diye mırıldanıyordu. Sessizlik uzayıp giderken daha fazla sabredemeyecekti. “Lütfen devam eder misiniz Mete Bey!”

Melek’in tavrı, yaşadığı hüzne rağmen gülümsetirken Mete’yi, devam etti pişmanlığını anlatmaya. “O küçücük dükkân hiç boş kalmıyordu ama onlar dört kişi, o kadar düzenli yetiştiriyorlardıki işleri. Hayran olunacak bir disiplinleri vardı.”

Mete, durduğunda o günlerin güzelliği geldi gözlerinin önüne… Öfkesiyse hâlâ ilk günkü kadar tazeydi.

“Mete’m. Yine içinden düşünüyorsun ama. Bak yine sinirlendiriyorsun beni!” Sözündeki siteme tezattı, Mete’nin kirli sakallı yanağını okşarkenki şefkati.

“Senin sinirini yerim kızım ben. Tamam… Anlatacağım… Öğrendikten sonra…” dedi sessizliğe sığındı yeniden. Melek’e anlatmaya ihtiyacı olduğu, onun tepkisini merak eden kalbinde gizliydi. Mete’yi bir canavar olarak görür müydü?

Bilmiyordu.

“Saniye abla, Davut abi o kadar sıcak kanlı insanlardırki. Tanışınca sen de göreceksin zaten. Bir gün Cevat ile gitmiştik… İçeride ecellerine susamış iki tane sırtlan vardı. Cevat ilgilendi şerefsizlerle. Durumu sorduğumda Davut abi; “Haberlere çıktıktan sonra ünlü mü olduk nedir anlamadım kardeşim. Haraç istiyor bir avuç zibidi. Haraç ama öyle böyle değil. Buranın kazancı tamamen onlara verilecek, biz onların çalışanı gibi olacakmışız. Aklım almıyor kardeşim. Ben bunca yıl emek harcamışım, Aksaray’dan göçümü kaldırıp gelmişim, bir düzen kurmuşum. Neyse. Allah büyüktür. Onların bir planı varsa Cenab-ı Hakk’ın da bir planı vardır elbet,” demişti. Biz oraya takılmaya başladıktan sonra bir akşam ana habere konu olmuşlardı.” Derin bir soluk çekti, oflayarak bıraktı nefesini.

“Bundan sonra burada sizinle beraber bir-iki arkadaşımız olsun. Şu şerefsizlerle bir de biz konuşalım bakalım,” demiştim. O altın kalpli insanlar; “Yok kardeşim, olur mu hiç öyle şey! Üç-beş kendini bilmez işte. Belli ki eğlence arıyorlar,” demişlerdi.

“Konu asla o kadar basit değildi. Üç gün sonra, karşımızdaydı o piç kuruları. Dört tane yaş aralıkları yirmi beş, otuz civarı, yüzüne sıçmaya tenezzül etmeyeceğin adam vardı misafirhanede. Cevat sordu; “Nedir derdiniz?” diye, yanında Serdar ve Levent ile birlikte. Adamlar korkuyla büzüşüp; “Yanlış anlaşılmadır, ağabey. Bizim ne derdimiz olabilir, ağabey?” demişlerdi. “Bir daha o dükkânın değil yakınında civarında bile olmanızı istemiyorum!” diyordu Cevat, şerefsizlerin karşısında izbandut gibi dikilip. “Estağfurullah, ağabey. Ne emrederseniz ağabey. Bir daha adım atmayız ağabey,” diye sayıp dökerken, Cevat; “Kesin lan sesinizi! Bir daha bulaşın o insanlara emi. Bulaşın da bana eğlence çıksın,” deyip adamları s*ktir etmişti.

“Biz yine de tedbiri elden bırakmıyor, dükkânı gözetim altında tutuyorduk,” yutkundu. Sesini kaybettiğini hissediyordu. Ağzını açıyordu ancak çıkmıyordu kelimeler. Direksiyonu tutan ellerinin eklem kemikleri bembeyaz görünüyordu.

“İşin içinde iş olduğunu anlayamamışız.” Yavaş yavaş dile geliyordu yanık cümleleri. “Birkaç ay hiçbir ses çıkmadı şerefsizlerden. Her gittiğimde Saniye abla; “Mete kardeşim, lütfen bizi mahcup etmeyin. Kaç aydır ses seda çıkmadı o serserilerden. Sizin kadar yoğun bir adam bir de bizi dert etmemeli,” diyordu. Biz… Dükkâna odaklanmıştık.”

Sustu. O kadar uzun sustu ki…

*

Melek, konuşmayacağını düşünüyordu. “Lütfen konuş Mete’m. Paylaş içindeki yangını…” diye fısıldarken genç kız, başını koltuğa yasladı, tamamen Mete’ye dönüp sol bacağını koltuğun üzerine, kalçasının altına topladı. Başka bir şey söylemedi geçen süre boyunca. Sabırla bekledi Mete’nin dile gelmesini.

“Bir akşam üstü Fuat ile gittik Saniye ablanın gözlemelerinden yemeğe. Davut abi Sümeyye’yi almak için okula gitmişti. Saniye abla ve oğlu Ali vardı dükkânda. Gözlemelerimizi yerken Davut abi geldi… Yalnızdı. “Sümeyye’yi eve mi bıraktın bey?” diye sormuştu, Saniye abla. Adamın yüzünde renk yoktu. “Kardeşim hoş geldiniz. Kusuruma bakmayın ama ben karakola gidiyorum. Sümeyye’mi son dersten sonra gören olmamış.” Adam nefes nefeseydi. “Abi beraber gidelim,” deyip kalktık karakola gittik. Bom boş bir çabayla. Kırk sekiz saat geçmeden kayıp kabul edilmeyen durumu yaşamak, insanda nasıl yıkıp dağıtma isteği uyandırıyor onu o akşam öğrendim.

“Karakoldan çıkıp okula gittik. Okulda kalan görevlilerin hiçbir şeyden haberi yoktu. Bir ümit kamera kaydı olmuştur düşüncesiyle çevreye bakındığımızda, okulun karşısındaki eczanede ulaştık görüntülere. Okulun kaydettiği işe yarar hiçbir şey yoktu. Eczacı kaydı oynattığında gördük o dört şerefsizi. Küçücük meleği, baygın bir hâlde arabaya tıkıyorlardı…”

Direksiyonu mümkünmüş gibi daha fazla sıkmaya başlamıştı sanki. Parmaklarının eklemleri derisini geriyordu.

“Saat gece yarısı olmuştu ama biz o itlerin izine ulaşamıyorduk. Plaka takibiyle gidebildiğimiz nokta, Şile yolunda terkedilmiş bir araç olarak çıkmıştı karşımıza. Davut abi; “Mete kardeşim, biz karakolda bekleyelim. Bir haber çıkarsa meşveret ederiz,” dediğinde çaresizliği gözlerinden okunuyordu adamın. Saniye ablada ve Davut abide renge dair bir şey kalmamıştı. İkisinin de kanı çekilmiş gibiydi.

“Ümidimiz plakasından takip ettiğimiz araca ulaşmaktı ama…” deyip elini direksiyona sert bir şekilde vurdu.

“Fuat, Cevat üçümüz oturuyorduk. Bütün teknoloji elimizin altındaydı ama hiçbir işe yaramıyordu. Telefonum çaldığında farklı bir numara görünce, Cevat cevaplamak istedi.”

Ses tonu buz gibiydi. Her cümle ağzından döküldükten sonra bir müddet duraklıyordu. “Göktürk yolundan Belgrad’a gidecekmişiz. Koşu parkurunun 4. km’sinde size bir şölen hazırlanmış.” Cevat kapanan telefona bakıp bana duyduklarını aktardı. Cevat’ın bütün güvenlik uyarılarına; “S*kerim şimdi güvenliğini Cevat! Güvenliği ben yanındayken sağla!” demiştim. Fuat daha akıllıydı, benim kafama koyduğum şeyden emindi. Uydu, zırhlı araç, teçhizat falan, konuşuyorlardı kendi aralarında. Hiçbirini duymuyordum. O gün, oraya gitmeden… gitmeden biliyordum kötü bir şey old…”

Yine sessizliğine kapandığında, cümle boğazına takılı kalmış gibiydi.

“Tarif ettikleri yere önce ekip gitti. Temiz olduğuna emin olduktan sonra da biz. Ben, 4. km’ye normalde on bir dakikada koşuyorum. Altı dakika sonra oradaydım. Gözüm hep telefonun ekranındaydı. Cevat konuşurken; “Çok mu kötü?” demişti. Ben… Yaralı bulup tedavi ettireceğim diye ümit ediyordum… Dua ediyordum. Ne kadar erken gidersem o kadar avantajlı olurum… diyordum.”

Yine yutkundu. Sık sık yutkunuyordu ama sanki boğazında, onu tıkayan şeyi aşağı indiremiyormuş gibi görünüyordu.

Konuşmaya başladığında sesi fısıltıdan biraz daha yüksekti.

“Yerde… Küçücük bir beden vardı. Her tarafı kan içinde. Yüzüstü yatıyordu. Çırılçıplaktı. Gömleğimi çıkarıp kıza sardım ve yüzüne bakmak için çevirdim. Ellerim tir tir titriyordu. Küçücüktü, kız. Küçücük. Kim olduğu önemli miydi? Hayır. Ama nefes alıp almadığını anlayamıyordum çevirdim ve gördüm. Sümeyye, kollarımda kıpırtısız duruyordu. Tekrar tekrar eğilip dinledim nefesini hiçbir şey yoktu. Ne nefes, ne nabız atışı, ne de… Kalp atışı. Jandarma ve olay yeri inceleme gelmişti. Onlar gelene kadar en az yirmi beş dakika geçmişti. Ne oturduğum yerden kalktım ne de kızı kollarımdan bıraktım. Küçücük masum bir çiçeğe dört haysiyetsiz yapılabilecek her şerefsizliği yapmışlardı. Kız, kan kaybından… O hayvanların derdi kız değildi. Onlar emre itaat etmişlerdi.

“Yanıma gelen olay yeri inceleme amiri; “Mete Bey, acınızı anlıyorum ama kızı almamız gerek. Adli tıbba sevk edilecek naaşı, otopsi yapılacak. Lütfen bırakın artık,” dediğinde kızı göğsüme bastırdım. Kana bulanmış yüzüne alnımı yasladım. Adam yanıma çökmüş, beni iknaya çalışırken arkadan biri amirine bir şeyler anlatmak için yanına eğildiğinde duydum koşu parkurunun sonunda dört ceset bulunduğunu ve onlarında adli tıbba götürüleceklerini. Anlayacağın, emri yerine getirdikten sonra gebertilmişlerdi. Hiç endişesi yoktu bu olayı tezgâhlayan soysuzların yakalanmak falan. Sümeyye’yi kollarımda taşıdım ambulansa. Sedyeye yatırdım. Sirensiz ambulansla adli tıbba giderken, küçücük bedene bakıyordum… Ve hâlâ gözlerimde o… Kızı otopsi için aldıklarında saat altı olmuştu. Cevat, karakoldan topladığı aileyi adli tıbba getirmişti.

“Üzerimde o minicik yavrunun kanı vardı…. Yüzümde, gözümde, atletimde. Pantolonum çamur içindeydi. Çocuklar bana kıyafet getirmişti ama yığıldığım yerden kalkıp giyemiyordum.

“Mete, kardeşim… Doğru mu? Sümeyye’me kıydılar mı?” diyen Saniye ablaya, konuşurken nefesi yetmiyordu.

“Yetişemedim abla,” dedim kadın kollarıma yığıldı. Davut abi yanıma gelip karısının bileklerine kolonya ile masaj yaparken, sessiz sessiz gözyaşı döküyordu. Onlardaki tevekkül… Bambaşkadır… Kızları vahşete maruz kalmıştı ama onların tek yaptığı sessizce gözyaşı dökmekti.”

Şu an, Melek de sessizce gözyaşı döküyordu. Dudaklarını avucunun içine bastırıyor, boğazından çıkabilecek hıçkırıkları engellemeye çalışıyordu.

“Saniye abla ayıldığında, Davut abi; “Kalk, gözümün nuru. Meleğimiz cennetin bir kuşu oldu. Günahsız tertemiz bir şehit annesisin sen artık. Sümeyye’miz adını aldığı ilk Müslüman şehit kadın gibi şehitlik mertebesine yükseldi.” Öyle bir adamki… Karısını teselli ediyor, teselli ederken göz pınarlarından akan yaşlar gömleğini sırılsıklam ediyordu.

“Allah, senden razı olsun Davut. Bizim, şehit evladımız var artık değil mi? Rabb’imizin bize emanetiydi… Veren aldı değil mi? Ama.. Şurada bir yangın var… Yanıyor ciğerim sanki. Nasıl kıydılar günahsız bir bebeğe? O benim bebeğimdi. Gözümün nuru, kalbimin süruruydu… Kızımla kavuşmamız ahirete mi kaldı?” dedikten sonra tekrar bayılmıştı.

“Ben hayatım boyunca onlar gibi insanlar tanımadım. Öyle bir irade, öyle bir kabulleniş… Ben bu işe karışmış ne kadar insan varsa hepsini gebertmeye and içmişken onlar neredeyse şükredeceklerdi kızlarının şehit oluşuna.

“İfademe başvurduktan sonra bu olayla ilişkilendirilebilecek bir hasmım olup olmadığı sordular, “Bildiğim yok,” dedim. İstedikleri şey onlarla ortak hareket etmemdi. On üç yaşında küçücük bir bedene o vahşetin uygulanmasını emreden soysuzları adalete teslim etmem için benden işbirliği talep ediyorlardı. O şerefsiz köpeklerin vücutlarından akan, Sümeyye’nin vücuduna bulaşmış her damla pis suları için, bu işe karışmış ne kadar kişi varsa hepsini, öyle pis bir suda boğmanın hayalini yaşarken, onlar adaletle çözülmesini istiyorlardı.

“Adalet ne zaman gerçekten bitti biliyor musun?” Aslında soru değildi. Yine susmuş içten içe yanağını kemiriyordu. “Saniye abla, Sümeyye’yi otopsiden sonra görmek istediğinde bitti. Temizlenmiş, yıkanmıştı ama burnundan hafif bir kan sızmaya devam ediyordu, küçük meleğin.

“Kızım,” demişti Saniye abla. Söyledikleri kelimesi kelimesine aklıma hâlâ. “Kızım, Rahman’a bizden önce kavuşan sen mi oldun, bir tanem? Melekler karşılayacak seni benim tertemiz yavrum,” deyip koklayarak öpmüştü başından. “Davut, kızımızın kokusu değişmiş. Baksana… Cennet kokuyor yavrumuz,” demişti. Babası, annesi, ağabeyi… Hepsi alnından öpmüşlerdi meleklerini.

“Biz artık buralarda kalmayacağız, Mete kardeşim. Aksaray’a dönüp rızkımızı orada arayacağız. Orada bir evimiz var. Kızımız bahçesinde olsun… Gözümün önünde olsun gözümün nuru. Dünyada onu gözümün önünde tutmaya muktedir olamadım. Bari mezarından ayrı yaşamayalım,” demişti, Davut abi. Aynı gün Aksaray’da küçük yavrunun cenaze namazını kıldık.

“Akşam, cenaze evinde Kur’an okunurken bir telefon gelmişti. “Cenazede çok üzgün görünüyordun,” diyordu şerefsiz. Anında dışarı atmıştım kendimi. “Ekranlara güzel poz verdin. Demek acılı ailenin yanındasın. Kızları senin yüzünden delik deşik oldu. Bunu onlara söyledin mi? Eminim dilin varmamıştır. Kızla fazla eğlenememişler. Hemen bayılmış. Çığlıklarını duyamadım küçük orospunun ne yazık ki,” demişti. Çıt çıkarmadan sese odaklanmıştım. “Çok mu seviyordun minik fahişeyi? Tanrısına çok düşkün olduğunu duymuştum. Onu sevdiğinden ayrı bırakmamış oldum. E… Söylemek istediğin bir şey var mı?” dediğinde; “Sinan Şahsuvaroğlu. Aldığın nefesler sayılı!” deyip telefonu kapatmıştım.

“Birkaç yıl önce trafik kazasında ölen iş adamı değil miydi?” sesi hırıltı dolu bir boğukluktaydı, Melek’in. Haberi hatırlıyordu. LPG yakıt tankının çarptığı, sürüklediği ve büyük bir patlamaya neden olduğu kazada, adam iç organlarına kadar yanmıştı. Arabadaki cesetler ancak DNA testiyle teşhis edilebilmişti. Sinan Şahsuvaroğlu’nun vücudunda kırılmadık kemik kalmamıştı çarpmanın etkisiyle.

“O şerefsizdi. Evet. Onun bizzat her kemiğini ben kırdım…”

“Susma lütfen… Lütfen!” Sesi fısıltı gibiydi, genç kızın. Yüksek ses çıkarmaya mecali yok gibiydi.

“Cenazeden sonra hemen İstanbul’a döndüm. Bir hafta sonra Sinan’ı bulduk. Dubai’de bir oteldeydi. Şerefsiz, bulunmayacağını sanacak kadar aptaldı…” Sesinin tonu ölüm soğukluğundaydı. Genç kız, Mete’yi daha önce hiç böyle görmemişti.

Uzun bir sessizlik olduğunda, Melek duymak istiyordu. O küçücük masuma kıyan aşağılık, insan müsveddesine ne olduğunu bilmek istiyordu. “O adama ne oldu?” diye sordu. Çekingen bir ses tonuyla.

“Hak ettiği cezayı buldu.” Arabayı yine arıza şeridine çekti. Ve yine telefon çaldı.

“Bekleyin!” dedikten sonra Melek’e döndü.

Dipsiz bir kuyu gibiydi, o sımsıcak bakan bal rengi gözler. Şu an gözlerine bakan kişi tehlikeliydi. Vahşiydi. “Mete” olmayan her şeydi.

“Kazayı planlayan arkadaşımın zekâsına her zaman hayran kalmışımdır. Adamı misafirhaneye götürmüşlerdi. İçeri girdiğimde leş gibi bir koku vardı. O küçücük kızın yüreği bütün dünya kadardı. O şerefsizde ise hiçbir şey yoktu. Ellerini bir boruya kelepçelemişlerdi.

“Karşısına geçtiğimde; “O kıza yaşattığın ya da bayıldığı için yaşatamadığın… Sana neler yapabileceğimi düşünebiliyor musun?” dedim. İstediğim tek şey, bir beyzbol sopasını onun kıçına sokmak, s*kini kestikten sonra o et parçasını ağzına tıkmak ve onu o şekilde öldürmekti. O adamı görene kadar tek isteğim buydu.”

Başını ön cama çevirdi, kollarını göğsünün üzerinde birleştirdi. Yüzündeki canlılıkta sesiyle beraber ölmüş gibiydi.

“Adam kan kaybından ölecekti ben hırsımı alamadan. Tek tek parmaklarını kırdım. Tek tek. Her seferinde adamın böğüren ağzına hayvan dışkısı yığdıkça adam bağırmaya korkar olmuştu. Kaburgalarını kırarken; “Allah belanı versin!” diye haykırıyordum her yumrukta. Adamın hayvan gibi böğürmesi daha çok sinirimi bozuyordu. Sopayı elime alıp, önce bir koluna indirdim, acısı geçmeden diğerine. Çocuklar tutmasaydı kelepçelerden kopacaktı bilekleri.

“Adama ne olursa olsun, geçmiyordu içimdeki acı. Geçmeyecek de. Hiçbir şey Sümeyye’nin alınan canını geri getirmeyecek. “Çözün şerefsizi!” dedikten sonra kendimi lavaboya atıp, buz gibi suyla sakinleşmeye çalışmıştım. O küçücük kız kan kaybından ölmüştü. Küçücük bedeni hiç uğruna toprağa gömülmüştü. Sıkıntısını benimle çözmek yerine masum bir yavruya kıymıştılar. Benim canımı yakmak için o masumun canını yakmışlardı.

“Ben ne yapmaya çalışıyordum? Sümeyye’ye yapılanları aklımdan çıkaramıyorum. Onun o küçücük bedeni kollarımın arasındayken ömrümden ömür gitti.

“Adamı arabasına yerleştirdik. Şoförüne dokunmamıştık ama onun da suçlu olduğunu biliyorduk. Tuzla yoluna ayarladık kazayı. Tankerin şoförü yaralı olarak kurtuldu.”

Kederini titreyişinde sakladığı bir nefes çekti içine, derin derin. “Bitmişti ama maalesef içimdeki nefret hiç bitmiyor…”

Sustuğunda bom boş gözlerle pencereden dışarıyı seyrediyordu, Mete. Böyle bir suçluluk duygusunu içinde tutmayı nasıl başarmış? Bu çektiği vicdan azabına nasıl dayanmış?

“Üç gün sonra Aksaray’a gittim. Anlattım olanları… “Suçlu benim,” dedim. “Bana olan garezi yüzünden… Kıydı..lar,” dedim.

“Bana söyledikleri neydi biliyor musun? “Her şeyin bir sebebi sebebinde yaratıcısı vardır. Biz senin suçun olduğuna inanmıyoruz, kardeşim. O adam sana kızmış, kızımıza kıymış… Tek bir şey söyle bize kardeşim. Eğer o adam… Adamın, kızımıza kıyacağını bilseydin, istediği her neyse ona verir miydin, vermez miydin?”

“Verirdim!” Tek seferde söyleyip yığılmıştım.

“Peki öngöremeyeceğin bir şey için, kendini neden yiyip bitiriyorsun kardeşim?” dediler.

“Başımı gömdüğüm ellerimin arasından çözüp hayretle baktım onlara. Bana bir canavara bakar gibi bakmalarını bekliyordum ama onlar üzülerek bakıyorlar, çektiğim vicdan azabını hafifletmek istiyorlardı.”

Derin bir nefes aldı.

Melek, Mete’nin içindeki yangını görüyordu. Adamı öldürmek, parçalamak bile yetmemişti içindeki yangını söndürmeye.

Konuş Candan Öte… Konuş benimle, diye tekrarlıyordu Melek içinden ama Mete de hiçbir ses yoktu. Arabayı çalıştırıp, sürmeye başladığında da, Melek sessizliğini bölüp rahatsız etmekten korkuyordu. Hazır olduğunda konuşacağını düşünüyordu.

Aradan ne kadar süre geçtiğinden emin değildi. Gözleri Mete’nin direksiyon tutan elindeydi. Hafif bir sargının sarılı olduğu sağ eli her zamanki gibi dizinin üzerindeydi…

Tek farkla.

Melek’in eli o elin içinde değildi.

“Neden elimi tutmuyorsun?” diye fısıldadı, Melek.

Mete, hayretle Melek’in yüzüne baktı.

“Neden-elimi-tutmuyorsun?” diye daha yüksek sesle sordu bu kez.

“Meleğim. Sen, hazır olduğunda tutacaksın diye bekliyorum,” derken sesi titriyordu.

“Ne için hazır olduğumda? Bana kendimi geri zekâlı gibi hissettirme lütfen! Neyse direk söyle!” derken kaşlarını çatmıştı.

“Meleğim. Sana en karanlık sırlarımı anlattım. Adama neler yaptığımı duydun. Sen ne hissediyorsun anlayamıyorum. Normal bir insanın vereceği tepkileri vermen olasılığına karşı, sen hazmedene kadar sana dokunmamaya çalışıyorum… Ya da hazmetmeni umuyorum,” derken son cümlesi fısıltı gibiydi.

“Arabayı sağa çek ve in!” dedi, genç kız.

Mete, ikiletmedi lafı. Sağa çekti. Aynı anda açtılar emniyet kemerlerini. Aynı anda indiler araçtan.

Mete, kızın yanına yaklaşırken, Melek kollarını göğsünün üzerinde birleştirdi, önüne gelene kadar bekledi. Karşısında durdu, ellerini eşofmanının ceplerine soktu. Hafif esen rüzgar saçlarında dalgalanıyordu.

Melek baktı, baktı ve…

Boynuna atıldı, kollarını sımsıkı doladı Mete’nin omuzlarına. Yanağına öpücükler kondurdu. Tekrar tekrar kokladı ve öptü, genç adamı. Mete’den bir hareket gelmesini bekledi… Gelmedi. Yüzünü görebilecek kadar geri çekildiğinde, “Ellerini donunun içinden çıkarıp, belimi sarar mısın Mete’m!” diyerek sitem ediyordu, Melek.

Mete, kızın yüzüne bakmaya doyamıyormuş gibi bakıyordu, ellerini eşofmanından çıkarıp, Melek’i belinden tutarak havaya kaldırdığında. “Don değil, eşofman güzelim. Aklın fikrin donumda! Tevbe tevbe.” Sözlerinin ardından, burnunu Melek’in boynuna gömdüğünde, derin nefesler soluyordu teninden.

Melek, yüzündeki gülümsemeye engel olamadı Mete’nin dudaklarından dökülenlere mukabil. “Aklım donunda değil ki, Mete’m… Aklım sen de… Vallahi sen de,” dedi, daha sıkı sarıldı yârinin bedenine.

Bir anda, Mete ile arabanın arasındaydı genç kız. Sırtı arabanın kapısına dayandığında, yüzünü ellerinin arasına aldı Mete… “Benim hakkımda ne düşündüğünü bilmeye ihtiyacım var?” Gözlerinde bir yalvarıştı dudaklarından dökülen sözler.

Anlattıklarıyla onu yargılayacağını düşünüyordu herhâlde. “Sekiz sezon boyunca “Dexter” izlerken o adamın gerçekte de olması gerektiğine inanıyordum. O sapık şerefsizlerin ya da zevk için cinayet işleyenlerin Dexter gibi bir kabusları olması fikri hoşuma gidiyordu. Canım… Senin yaptığını eleştireceğimi mi sanıyorsun?” gözleri adamın gözlerindeydi. Dipsiz karanlıklardan kurtulmuştu renkleri. Sımsıcak bakışlara kavuşmuştu o hayranı olduğu gözler.

Mete, başını gökyüzüne kaldırdı. “Ah Rabb’im!” İçten yakarışının ardından yine Melek’in boynuna başını gömdü. İlaçmış gibi çekerken kokusunu içine, her soluğun ardından, “Şükürler olsun!” diyordu.

Birkaç dakikanın ardından yeniden yola çıktıklarında, çok geçmeden dar bir yola girdiler, beton ya da asfalttan mahrum bırakılmış, araba tekerlerinin geçmediği ara kısmı, genç kızın hayran duygularını uyandırmaya yeten çimen ve ot kaplıydı sıra hâlinde. İleride görünüyordu iki katlı küçük bir ev.

“Bu ev mi?” diye gösterdi Melek dış boyası yavruağzı, çatısı kırmızı kiremit kaplı evi.

“Evet, meleğim,” dedi Mete. Dizinin üzerindeki ele bir öpücük kondurdu. Arabayı bahçenin girişinde durdurup indiler.

Bir adam vardı, evin yanında çitle çevrili alanda toprağı eşeliyordu.

Mete, “Selamünaleyküm Davut abi, destur var mı?” diye sorduğunda adam diz çöktüğü yerden hızla doğrulup arkasını döndü.

“Mete kardeşim. Hoş geldiniz. Destur ne demek, başımız üstünde yeriniz var,” deyip bahçeden çıktığında, hızlı adımlarla yanlarına geliyordu. Gözlerinde derin bir muhabbet, sesindeyse sonsuz bir samimiyet vardı Davut’un. “Kardeşim Vallahi sen beni sevindirdin, Allah’da seni sevindirsin. Elimi yüzümü yıkayıp hemen geleyim. Saniye Hanım!”

Seslenişe cevap veren ses, billur gibi bir pürüzsüzlükteydi. “Efendim?” Evin kapısından çıkan kadını, gördüğü an masum, tertemiz yüzünü hayranlıkla seyretti Saniye’nin.

Mete’yi görünce hayretle, “Mete kardeşim gelmiş. Kardeşim hoş geldiniz. Aşk olsun ama! Neden haber vermediniz kardeşim?” diyerek yanlarına geldi.

Mete, “Hoş bulduk ablacığım, Melek benim gözümün nuru. Onu sizinle tanıştırmak istedim, Saniye abla,” dediğinde, öyle bir saygı vardıki ses tonunda… Aynen Emine ablasıyla konuştuğu zamanlardaki gibi.

“Senin gözünün nuruna canımız feda. Hoş geldin, Melek kardeşim,” deyip kollarını açtı, Melek ile birbirlerini sanki çok uzun yıllardır tanıyorlarmış gibi sarıldılar. Kırk en fazla kırkbeş yaşlarında görünen Saniye de anne kokusu vardı âdeta… Annesine olan özlemiyle daha fazla sarılmak istediği…

“Hoş bulduk. Böyle habersiz geldiğimiz için kusura bakmay…” diyecekti ki, Davut, “Melek kardeşim. Haberli gelseydiniz hazır sofraya oturacaktınız. Habersiz geldiğiniz için gözlemeleri hanımla beraber yapacaksınız, biz beyler de afiyetle yiyeceğiz,” dediğinde, Melek gülmekten kendini alamadı.

Mete, haklıydı. Sanki yıllardır geldiği aile yurdunda gibi rahat hissediyordu kendini.

Saniye, “Yaparız EvelAllah. Değil mi Melek?” diye sordu yüzünde pırıl pırıl bir tebessümle.

“Yaparız ablacığım.” Kadının giydiği, upuzun gül kurusu elbisesi, üzerine taktığı siyah başörtüsü ve bembeyaz teniyle, bakan gözlerine meleksi bir güzelliği gösteriyordu, beceriksizliğini unutup, yapabileceğine dair vaatte bulunduğunda.

“Hadi şöyle geçelim. Taptaze limonata yapmıştım. Yol yorgunusunuz, soğuk soğuk birer bardak koyayım içiniz ferahlasın,” deyip onları bahçedeki sedirin üzerine buyur edip eve girdi. Yalnız kalmayı fırsat bilen Melek ise koşarak arabanın bagajından kendi valizini açtı, içinden mavi, uzun elbisesini çıkardı. Atlet ve şortunun üzerine giyerken elbiseyi, huzuru hissediyordu kalbinin her köşesinde.

Geri gelip oturduğunda, “Meleğim, rahat edemedin mi?” diye soruyordu Mete. Gözlerindeki bakışıyla, ağzından çıkacak kelimelere odaklanmıştı sanki.

“Giyindiğimde rahat ettim,” dediğinde Mete’nin gözlerindeki bakış genç kızın kalbine aşk diye bağırıyordu âdeta.

Saniye, elinde limonata dolu sürahi ve dört bardakla gelirken hemen ardında Davut vardı.

Mete, ayağa kalktığında iki adam gerçek abi ve kardeş gibi sarılıyorlardı birbirlerine. Sohbet ve muhabbet öylesine sıcak, ortamları öyle samimiydiki, Melek Adana’da, dedesinin evindeyken hiç hissetmediği bir duyguyu hissetti o an için; evde olmak.

“Özledik seni kardeşim. Dün akşam seni anmıştık. Halis niyetle söylenen kelam dua hükmüne geçti, kardeşimiz yanımıza geldi, hem de bir Melek ile,” dediğinde Melek yanaklarına yayılan pembeliği hissediyordu.

“EyvAllah abi,” sözleri dudaklarından dökülürken Mete’nin bakışları Melek’in üzerindeydi. “İnşAllah vefasızlığımla anmadınız beni,” derken, yüzünde mahcup bir ifade vardı, Mete’nin.

“Estağfurullah,” dedi, karı, koca aynı anda. Saniye, “O nasıl söz kardeşim..? Ne vefasızlığı? Biz senin vefandan da kardeşiliğinden de razıyız. Allah da razı olsun senden İnşAllah,” diyordu. Sözleri samimi, ses tonuysa Melek’in içini titreten bir naiflikteydi.

“EyvAllah ablacığım…” derken Mete’nin gözlerindeydi ağabey ve ablasına olan muhabbeti.

Saniye, “Melek kardeşim… Bu limonata beyleri çok tutmaz, gel biz mutfağa geçelim,” derken, yüzündeki tebessümüne bakıyor, bir de karşısındaki insana verdiği güveni hissediyordu, Melek.

Onun tebessümü, kendi yüzünde de tezahür ederken, “Nasıl istersen abla,” diyerek, Saniye’yi takip ediyordu.

Evin arkasına doğru ilerledikleri sırada, sonradan hatırlamış gibi, “Ah kardeşim, sormadan gidiyorum. Patatesli gözlemeye dereotu koyarız genelde. Ama sevmezsen koymayalım. Nasıl hoşuna gider?” diye sordu.

Melek, kadının bu nurani hâlini görünce zaten iyice şüphelenmeye başlamıştı.

Evliya olmasın, diye düşünüyordu.

Ya da düşündüğünü sanıyordu.

Tâ ki Saniye gülüp, “Ya sen ne kadar tatlısın, Melek. Evliya olmak kim biz kim,” diyerek kolunu sıvazlayana kadar. Sonra da, “Bundan dereotunu sevdiğin sonucunu çıkarıyorum ve dereotu alıyorum,” deyip evin arkasına doğru yürüyüşlerine devam ettiler.

Melek, gördüğü mezarla ikinci bir adım atamadığında, başucunda ortancalar, yediverenler ve çeşit çeşit çiçeklerle cennet bahçesi gibi görünen kabri seyre daldı.

“Sen biliyorsun galiba benim Sümeyye’mi,” derken, Melek’in hareketsizliğini fark etmiş gibiydi. Soru değildi, sitem değildi. Ses tonu; “Sümeyye’m” derken ciğerlerinden kavrulup çıkıyordu sanki…

Gözyaşları gözlerine dolarken, sesine söz veremiyordu Melek. Yalnızca başını yukarı aşağı sallıyordu hikayenin tazeliğiyle kalbi sıkışırken. Melek, ses tonunun titremesini engellemeye çalıştı, “Baş..ınız sağ..olsun,” derken ama başaramadı.

Başını kaldırıp Saniye’ye baktığında gözlerinden süzülen yaşları eliyle temizleyip, “Sen sağ ol kardeşim,” diyerek kızının bir buçuk metre ötesindeki saksıdan dereotu alıyordu.

Melek, gözlerini alamıyordu mezardan. Mezar taşında, iki sayı arasındaki yakınlık, yürek yakan cinstendi. Bir Âyet yazılıydı taşın üzerinde, “O Âyet… Anlamı neydi, Saniye abla?”

“İnna Lillahi ve inna ileyhi raciun” anlamı; “Allah’tan geldik ve dönüşümüz süphesiz O’nadır” yazıyor kardeşim. O Âyet, yavrumuzun mezarına her baktığımızda, bize çektiğimiz hasreti hafifletmekte yardımcı oluyor,” derken yan yana yürüyorlardı eve doğru.

“Allah… Yardımcınız olsun abla.”

“Âmin Melek, kardeşim. Ecmain İnşAllah.”

Eve girdiklerinde, “Ellerimi ve yüzümü yıkayabilir miyim?” diye sordu, Melek.

“Tabii ki güzel kardeşim. Buyur,” derken banyoya davet etti genç kızı.

Saniye, yanına temiz havlu bırakıp çıkarken, “Teşekkür ederim, ablacığım,” dedi, Melek ve yine duydu o billur sesi, “Rica ederim. Keyfine baksen, dışarıdayım ben,” diyen.

Elini yüzünü sabunlayıp, yıkadı, mis gibi kokan havluyu kullandıktan sonra Saniye’nin astığı yere astı. Banyodan çıktığında Saniye, “Şimdi yarım saatte bak neler yapacağız,” diyordu, ümidiyle Melek’i gülümseten.

“Ablacığım. Benden pek umutlu olma. Ben hiç becerikli değilimdir.”

“Hmm.. Sen şimdi ben uğraşamam, sen yap demenin dolaylı yolunu arıyorsan yemezler güzel kız,” dedi, o efsunlu sesiyle tatlı bir gülücük bağışladı Melek’in fani kulaklarına.

Melek, bir an Saniye’nin gülen yüzüne bakarken gülmekten alamadı kendini.

“Gerçekten öyle değil, ablacığım. Sen ne dersen yapacağım. Ama lütfen uyarmadı deme!” derken Melek de gülüyordu.

“Estağfurullah, kardeşim. Senden gelen başım üstüne. Şöyle yapalım. Ben içini hazırlayıp pişireyim, sen de hamuru yoğur.” Konuşurken kullandığı sevgi dolu kelimeler, Melek’in içinde olan anne özlemini körüklüyordu âdeta.

“Sen nasıl istersen ablacığım. Ben de saçlarımı örtebilir miyim?”

“Lütfen rahat edeceğin şekilde davran kardeşim.”

“Örtersem çok rahat edeceğime eminim. Hamura, karışmaması gereken bir şeyler  karıştırmaktan korkuyorum.”

Saniye, “Sen nasıl istersen canım,” dedi, gitti. Geri geldiğinde elindeki beyaz bir örtüyü Melek’in başına saçlarını örtecek şekilde yerleştirdi.

Malzemeleri tezgâhın üzerine dizip bir taraftan da tatlı tatlı sohbet ediyordular, yeni tanışmış gibi değil de her daim muhabbetleri varmışçasına.

Melek dayanamayıp, “Ya beceremezsem?” diye sordu, Saniye de ifadesindeki ciddiyetle, “O zaman çok yazık olacak sana. Bütün işleri sana yükleyeceğiz, biz de keyifle oturup sana yaptığımız eziyeti seyredeceğiz,” dedi.

Melek, içtenlikle bir kahkaha atıyordu anladığı esprinin rahatlığı hücrelerine yayılırken. “Hak etmiş olacağımdan eminim.”

“Bismillah her hayrın başıdır. Dene,” dedi Saniye ve unu kaba döktü. Ardından tuz ve kabartma tozu ekledi.

“Bismillahirrahmanirrahim,” diyerek eklenen suyla yoğurmaya başladığında, o bulamaç gibi maddenin birbirini tutup, doğru düzgün bir hamur olması fikri, Melek’e çok uzak bir ihtimal gibi görünüyordu. Ancak, hamur birkaç dakika geçmeden o efsaneleşen kıvama gelmişti;

Kulak memesi.

Melek heyecanla, “Abla, bir baksana! Resmen mi yoğurdum? Ciddi ciddi yoğurdum ya ben. Vay canına! Bir besmele nelere kadirmiş. Ablam, ben yufka da açar mıyım bu gidişle?” derken mütebessim bir çehreyle onu izliyordu, Saniye.

“Güzel kardeşim. Seni kim kandırmış yıllardır yapamazsın diye? O becerikli parmaklardan kurtulur mu hiç? Hadi! Dinlendirmeye vakit yok. Şimdi yirmi beş parçaya böl onu, açmaya başlayalım. Patatesler haslanıyor. Soğanı da kavrulsun, en son hepsini birbirine karıştırıp dereotunu kattık mı tamamdır,” sözleriyle Melek’i ciddi ciddi işe adapte ediyordu.

On beş dakika sonra Melek ikinci yufkasını açtığında, Saniye’nin açtıkları kadar düzgün değillerdi ama bu bile Melek’e büyük bir mutluluk veriyordu.

“Saniye abla. Eğer hadsizlik edersem beni affet lütfen… Ama bilmek zorundayım. Kız…” Öksürüp boğazını temizledi. “Kızın öldüğünde… Nasıl o kadar güçlüydün? Şu anda bile… Abla, nasıl başarıyorsun? Hiç isyan etmek geçmiyor mu aklından?” diye sordu.

Genç kızın gözleri dolu doluydu.

Gözlemeler hazırlanmış pişirilmek için sıra bekliyorlardı. Saniye, tek tek sabırla hepsini pişiriyor, pişenleri soğumaması için bembeyaz bir örtünün içine alıp üzerini kapıyordu.

“Ne için isyan edeyim kardeşim?” diye sordu gözlerinde hüzünlü bir bakışla.

“Çok küçük şeylerle Allah’a isyan edip, günahkâr olan insanlar tanıyorum.”

Derin bir nefes aldı Saniye konuşmadan önce. “Sümeyye’m en başta neredeydi?”

Melek, “Yoktu,” diye cevapladı.

“Peki… Yaşamıyordu. Allah onu benim rahmimde yarattı. Tertemiz, sapasağlam, sağlıklı bir evlat olarak kucağıma almayı nasip etti. On üç yıl boyunca o sevgili varlığın annesi olmayı da nasip etti. Sümeyye’m öyle bir evlattıki, onun annesi olduğum o kısacık zamanın bile şükrünü yapmakla bitiremem.”

Bir taraftan konuşuyor bir taraftan pişiriyordu gözlemeleri. Aradan akan gözyaşlarını elinin tersiyle siliyordu.

Melek ise, ardı arkası gelmeyen damlaları silmekten usanmıştı.

“Şimdi bana, on üç yıl bu mutluluğu yaşatmış bir Rabb’e, ben nasıl isyan edeyim? Ne haddime? Sümeyye’m öldü… Çok ciddi bir imtihandan geçtik…. Rabb’im alnımızın akıyla bu imtihandan çıkmayı nasip etsin.”

“Âmin…”

“Allah razı olsun… Biliyor musun, bazen rüyama girer, Sümeyye’m. Yüzünden yayılan nur gözümü… Kamaştırır. “Annem..der.. Annem burası öyle güzelki.. Melekler karşıladı beni.. Ve melekler oldu arkadaşlarım..” Annem hep “Rüyada ölen kişi sana bir haber veriyorsa bilki doğrudur,” derdi. Şimdi sen söyle, Melek kardeşim. Bana şehit annesi olma şerefini nasip etmiş, kızıma meleklerini hizmetkâr etmiş bir Yaradana.. Ben nasıl isyan edeyim? Hasreti yakmıyor mu? Yakıyor. Hele de rüyama girdikten sonra burnumda onun kokusuyla uyanıyorum ama kızım yanımda olmuyor ya… İşte o zaman yanıyor tâ ciğerim,” dedi ve en sonuncu gözlemeyi de aldı bezin üzerine.

Söylenecek hiçbir şey yoktu. Bu kadın insan ise diğer insanlar neydi?

“Abla, sen gerçek misin?” diye sorarken buldu Melek kendini.

“Ah benim gül yüzlü güzel kardeşim. Sen gerçek misin?” Ağlamaktan kızarmış gözleri tebessümle buluşunca, Saniye meleksi bir varlık gibi görünüyordu tek kelimeyle.

Akşam olmak üzereydi, masaya servis örtüsü sermek için çıktığında. Erkek çocukları gelmiş, Mete’nin yanında oturuyordu. Keyif dolu muhabbetlerinin arasında Melek’e, “Hoş geldiniz,” dedi.

“Hoş bulduk,” derken, bir yandan da örtüyü seriyordu, genç kız. Mete’nin bakışlarını üzerinde hissederken o heyecanla, sakarlık yapacağı düşüncesi tedirgin etse de mutluluğuna gölge olmasına izin vermeyecekti. Melek, bugün bir ilki başarmış, ilk kez bir yemek yapmıştı her ne kadar Saniye sayesinde olsa da. Kendi eli de değmişti ve daha önce böylesi bir beceriyi hiç gösterememişti.

Gözlemeler, ayran ve bardaklar da masadaki yerini aldığında bu muhteşem insanlarla yemeğini yiyip, ev yapımı mis gibi ayranı içerken hissettiği şey…

Huzurdu.

Birkaç saattir tanıdığı bu insanların yanında huzur hissediyordu. Yemekteki sohbet, muhabbet, o samimiyet bambaşkaydı… Davut, Saniye ve Ali aralıklarla namaz kılıp yanlarına geliyorlar ve asla misafirlerini yalnız bırakmıyorlardı.

Vakit bir hayli ilerlemişti Mete, “Davut abi, Saniye abla, biz artık müsaadenizi istiyoruz,” deyip ayağa kalktığında.

O an fark etti, Melek bu insanlardan ayrılmak istemiyordu.

“Lütfen bu saatte yola düşmeyin. Misafirimiz olun. Hem biz size doyamadık.” Saniye’nin sözleri Melek’in kalbinden geçirdikleriydi. Kalbini okumuş olmalıydı ya da ablası sahiden Evliya idi. “Hoş dünyadaki fani zamanda doymamızda mümkün değil ya. Sabah size bir güzel ev ekmeği, taze tereyağlı kahvaltı hazırlarız. Yer öyle çıkarsınız,” diyerek devam etti.

“Hakikaten, Mete kardeşim. Evimizi şereflendirin. Hem dinlenmiş olursunuz.” O kadar samimi ve içten konuşuyorduki karı koca.

Mete, Melek’in gözlerinin içine baktı.

“Rahatsızlık vermez miyiz?” diye çok da gerçekçi olmayan bir ifadeyle sordu Melek. Gerçekte gerçekçi olmasına çabalıyordu ama ne kadar vakıf olmuştu lisanı bilemiyordu.

“Bizim başımızın üstünde yeriniz var derken mübalağa yapmadık kardeşim.” Davut’un samimi sözleri son noktayı koyduğunda, kalbi rahatlığı bedenine huzur olarak yayıyordu.

“Hadi gel size odanızı hazırlayalım,” derken, Melek’i eve yönlendiriyordu Saniye.

Üst kata çıktılar.

“Soruyorum diye affet beni,” kadın utana sıkıla konuşuyordu. “Aynı odada mı kalmak istersiniz?”

“Ah Yüce Rabb’im! Sen ne harika insanlar yaratıyorsun!” Saniye’nin nurani simasını incelerken, “Sizin için sakıncası olmazsa, Mete ile aynı odada kalabilir miyim?” diye soruyordu. Gözlerinde herhangi bir kınama, mimiklerinde istemediğine dair bir işaret gördüğü an ayrı odada yatmak istediğini söyleyecekti ancak…

“O nasıl söz, Melek. Ne haddimize. Siz nasıl rahat edecekseniz,” dedi.

Saniye’nin yüzünde gördüğü tek ifade; samimiyetti. “Saniye abla! Yanlış anlamıyorsun, değil mi? Ben… Biz… Asla yanlış bir şey… Yani birlikte yatıyoruz ama sarılıp…” Kelimelerini toparlamaya çalıştıkça batıyor gibiydi lakin bu değerli insan bu açıklamayı hak ediyordu.

Saniye, sağ elini uzattı, Melek’in sol omuzunu okşadı. “Tertemiz gecelik ve pijama var şurada çekmecede,” dedi. “Banyodaki havlular temiz. Kullanılmamış diş fırçaları da var dolabın içinde. Yolun yorgunluğu vardır üstünüzde. Mete kardeşimi yollayayım yanına hemen yatın.” Gözlerindeki şefkat, sesindeki ilgi… Söylediklerini boşuna dert etme demek yerine onun için önemli olanı gösteriyordu Melek’e; misafirlerinin edeceği rahat.

Anneannesi bildiği Seher Hanım, Saniye’nin çeyreği kadar bile yakın değildi dinine ama dudağını yüzüğüyle parçalarken ahlak dersi veriyordu genç kıza. Nasıl böylesi dindar bir kadın aralarında nikâh yokken Mete’nin yanında yatmasına izin veriyordu da… Dininden bîhaber Seher Hanım Melek’i öldürmek istercesine karşı çıkabiliyordu?

“Teşekkür ederim, Saniye abla,” derken aslında daha fazlasını söylemek istiyordu ama içinde düşüncelerinin enkazında yitip gitmişti kelimeleri.

“Bizim yüzümüzü güldürdüğünüz için ben teşekkür ederim, meleklerin en temizi. Allah rahatlık versin…” deyip odadan çıktı.

Meleklerin en temizi

“Ahlaksızlığını benim çatımın altına taşımaya nasıl cüret edersin?” diyen Seher Hanımın zehir dolu sözlerine panzehir hükmündeydi Saniye’nin şefkat dolu sözleri.

Banyoya girdiğinde, sabah Mete’nin ördüğü örgüyü çözüyordu. Suyu ayarlayıp duşa gireceği sırada Mete de artık banyodaydı. İç çamaşırları üzerinde olduğu hâlde yakalandığında, banyo havlusuyla örtünmeye çalışıyordu. “Ne yapıyorsun?” diye sorarken yanaklarına hücum eden ateşi hissedebiliyordu Melek.

“Zekâ seviyenin bunu anlamaya yeteceğini biliyorum.” Alay dolu sözlerinin ardından, üstlüğünü çıkarıyordu pişkinlikle.

“Yok! Uzaklaştı benden o zekâ dediğin şey… Açıklarsan aydınlanacağım.”

Eşofmanını çıkardı.

“Anlıyorum Mete Bey, beklemeye alışık değilsiniz ancak! Önce ben geldim…”

“Konuşmaya devam edersen, bunuda çıkarırım!” dediğinde, baş parmakları boxerının kenarındaydı.

“Dur! Tamam! Konuşmayacağım! Çıkıyorum… Buyurun efendim, banyo sizin.” Yaşadığı anın garipliği kahkaha olarak Melek’e neşe verirken banyodan dışarı çıkmaya çalışıyordu.

Çıkardı da.

Kolunu yakalayan bir el, “Hiç bir yere gidemezsin!” diyen günah dolu ses olmasaydı.

“O…” Konuşmayı unutmuştu belli ki. En başta “O” ağzından neden çıkmıştı, hatırlayamıyordu.

“Şi… Bir tanem. Seni dün yıkadım… Bugün de yıkayacağım… Seni… Hatta sen yıkanmak istediğin her seferinde seni bir ben yıkayacağım…” derken, üzerindeki havluyu alıyordu.

Telaşı diline vurduğunda, “Sakin ol dostum! Anlıyorum endişelisin, paklanamamamdan… Al sana zor bir kelime daha! “Paklanmak” iyi “Paklanamamak” zor! Arada kaç tane “ma” var sayamadım… Bence ben gideyim… Sen de donunu çıkar… Yani ben gittikten sonra çıkar! Ben gideyim de çıkar!” hızlı hızlı konuşuyordu…

Tâ ki, Mete’nin sol eli yanaklarını okşayıncaya kadar. Baş parmağı elmacık kemiklerinin üzerinde, kadife yumuşaklığında dolaşırken, diğer parmaklarının saçlarına dolanışı dizlerindeki dermanı kesiyordu.

Gözlerine bakmaya çalışırken, “Ne diyordum?” dedi, fısıldayarak.

“Dinlediğim kadarıyla; kafanı karıştırıp buradan kaçacağım, dedin…. Ama…” Bir ses tonu nasıl böyle etkiler, nasıl bütün bedenini titretir, nasıl dermanını keserdi ki?

Gözleri böyle bir tutkuyla baktığında, ne söyleyeceği kelam kalıyordu aklında Melek’in ne de aklı kalıyordu başında. “Çok doğru söylemişim…” derken de biliyordu kaçamayacağını, Mete’nin eli, eline indiğinde, küvetin içine doğru çekilirken de.

“Doğru… Haklısın bir tanem… Ama çok faydasız…”

Saçlarını yıkadı, vücudunu keseledi, Mete. Bütün vücudu yıllardır böyle bir özlemle yanıp tutuşuyordu sanki, adamın ellerinde mutluluğu yaşarken. Duruladı ve çıkardı banyodan. Havluyu vücuduna sarıp ıslak iç çamaşırlarını çıkarırken, bütün bu süre boyunca tek kelime konuşmadı iki genç de.

Melek, odaya geçip giyinmeye çalışırken Mete geldi, giyinmesine izin vermeden banyoya geri götürdü. “Sorun değil Mete Bey, nereye isterseniz oraya çekin!” derken, üzerinde havlu olduğu hâlde, Mete pansumanını yapmaya başladı.

“İstediğim yere çekseydim, bugün hâlâ böyle hasret çekmezdim sana,” sözleriyle, bitirdi dudağıyla işini.

Bahsettiği evlilikti belli ki. Söyleyecek sözü yoktu Melek’in odaya geri döndüğünde. Çantadan temiz iç çamaşırı aldı, giydi. Pijama da giyecekti, o güçlü kollar bedenini sarıp, metazori yatağa sokmasaydı. Mete, burnunu boynuna gömdü, derin derin soludu tenini.

“Sakın beni bırakma!” dedi, boğuk ses tonuyla. Boynuna öpücükler bırakırken, Mete’nin dudakları, tekrar tekrar bu sözleri fısıldıyordu.

Candan Öte ~ 13 | Efkâr” için 3 yorum

  • 21 Eylül 2018 tarihinde, saat 10:21
    Permalink

    Lütfiyem hani Mete’min eli bandajlı ya işte o bölüm yok ?? Ben okurken ilk halini bulacağım sanmıştım böylede çok güzel? kaçıncı okuyuşum sayamıyorum yinede her cümle beni benden alıyor ilk kez okuyor gibiyim çook çook özlemişim ❤

    Yanıtla
    • 22 Eylül 2018 tarihinde, saat 16:31
      Permalink

      ya bölümleri atarken bir hata olmuş Zehram ?

      ilk hali felaketti ya. yakışıksız. o artık eski birkaç mailde saklı. tam olarak da silememişim yau ?

      Yanıtla
  • 25 Eylül 2018 tarihinde, saat 20:00
    Permalink

    Çok ağlamıştım burda çok ve yine ağladım ama yaa Saniye ye LutfiyEM…

    Yanıtla

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir