Candan Öte ~ 12 | Hayran

“Dedenin rızasını aldım… Gelir misin benimle?”

Farkında değil miydi tek sözüyle canını yoluna vereceğinin?

Farkında değil miydi gel demesinin yeterli olacağının?

Belli ki değildi.

“Söylemen yeter. Üstümdeki uygun mu?” Diz üstü, beyaz bol elbisesini, altına da her zamanki gibi düz taban spor ayakkabılarını giymiş, elbiseye uyumlu olacağını düşündüğü limon sarısı bir kurdeleyi, at kuyruğu yaptığı, saçlarına sarmıştı.

“Sende mümkün mü, bir şeyin uygunsuz olması?”

Melek, utancın yanaklarına yayıldığını hissederken, bakışlarını yere indirdi, çekingenliğine bir kere daha hayıflandı içten içe. Ne vardı utanacak? Gözlerine bakıp da görse ya birbirlerine seni seviyorum demiş olmasalar da o sevgiyi…

Bu aşkı hissetmek için, dilden dökülen iki kelimeye ihtiyaçları yoktu. Mete, sağ elini sanki kırılgan bir kristale dokunacakmış gibi dikkatli hareketlerle Melek’in yüzüne doğru uzattığında, parmaklarının tersini pembeleşmiş elmacık kemiklerinin üzerinde dolaştırıyordu. O kadar lâtif bir dokunuşu vardı ki varla yok arası… Gözlerini yavaşça kaldırdığında, bakmaya doyamadığı, bakmaların yetmediği bal rengi gözler gözlerine kilitliydi. Mete’nin gözlerinden Melek’in kalbine akan aşk neredeyse elle tutulabilir bir yoğunluktaydı.

“Hadi meleğim,” dedi, elini elinin içine aldı.

Esat’a, “Allah’a ısmarladık,” deyip arabaya bindiklerinde, Mete ritüelini gerçekleştiriyordu; kemerleri bağla, motoru çalıştır, Melek’in elini elinin içine al, dizinin üzerine yerleştir.

Bugün bir farklılık müziği açtığında, “My All”ın sözleri hoparlörden duyulmaya başladı.

Mariah; “Cause I’ve drowned in you, and I wont’t pull through” dediğinde Mete, “Kadın haklı ama eksik söylüyor. Ben senin içinden çıkmak istemiyorum. Asla!” sözleriyle Melek’in elini dudaklarına götürüp öpüyordu. Melek elinde olmadan gülümserken, Mete yandan bir bakış attı ve o gülümseme kahkahaya dönüştü. “Meleğim, acaba bu kadar komik olan ne?” Yüzünde dayanılmaz bir gülümseme vardı sorusunu alaycı ses tonuyla sorarken.

“Nereye giriyorsun, nereden çıkmayacaksın, siz ne yapıyorsunuz Mete Bey?” Sözlerinin sonunda parmaklarının tersini dudakları üzerine kapadığında az önceki neşesinden geriye sakin bir tebessüm kalıyordu.

Mete de gülüşüyle ona eşlik etse de, “Bal gibi anladın da… Hadi neyse!” derken sesindeki huzursuz tonlama fark edilmeyecek gibi değildi.

Anlamıştı. Bahsettiği kalbiydi. O kalbe çok uzun zaman önce girmişti… “Anlamadım?” sorusuyla geçiştirse de kalbi bu gerçeği asla geçiştiremezdi.

“Nereye gideceğimizi merak ediyor musun?”

Muhabbetin değişen seyriyle rahat bir nefes almayı aklından bile geçirmiyordu. “Sorgular mıyım sanıyorsun? Seninle her yere gelirim. Ha konuyu değiştirmene izin veriyorum. Ve unutma! Bunu bir gün ben de kullanırım.”

“Razıyım senden gelen her şeye,” deyip elinin içindeki eli dudaklarına götürüp avuç içine, “ım…” iniltileri eşliğinde bir öpücük daha kondurdu.

“Semra’ya yakalanmadan kaçtık!” derken de gülüyordu, Melek. Mete’nin, Semra’nın adı geçtiği an asabileşen yüz ifadesiyse gözden kaçacak gibi değildi.

“O evde kaç yıl yaşadın?” Sorusunda da yine aynı asabi ifade vardı Mete’nin. Aklından neler geçtiğiyse Melek için muammaydı…

“İki yıldan biraz fazla. Üniversiteyi kazanınca İstanbul’a gittim.”

“Tek başına mı gittin, anlayamadım?”

Kaşlarını çattığında gözlerindeki kehribar rengi, kopkoyu bir bulutun gölgesi vurmuşçasına kararıyordu her defasında. Ürkmesi gerekirken o öfkeden aksine garip bir korunma duygusuyla sarmalandığını hissediyordu. Sevdiği adama karşı hisleri, düşünceleri, yaptıkları, yaşadıkları… Her şey çok karmaşık ve tuhaf geliyordu sevgili kavramına yeni alışmaya başlayan Melek için.

“Acele etme, bekleriz!”

“Affedin Mete Bey! Tek başıma gittim, evet.” Cümlenin sonu dudaklarından neredeyse fısıltı gibi döküldü sorulardan kaçmak istercesine.

Ancak Mete’nin duymakla ilgili hiçbir sıkıntısı yoktu. “Neden yalnız gönderdiler seni? O yaştaki bir çocuğu nasıl büyük şehre yollayabildiler? Hem de tek başına.”

Zor zamanlardı. Melek, dün gibi hatırlıyordu. Otogarda otobüsten indiği ilk dakika…

“Lütfen, meleğim. Bilmeye ihtiyacım var. İçinden geçenleri bana anlat,” derken Mete, ses tonundaki yalvarma Melek’in iradesini kırmaya yetti.

“Dedem, benimle beraber gelecekti. İkimiz yer ayırtmıştık otobüste ama o sabah, anneannemi hastaneye kaldırmaları gerekti…”

Pencereden akan manzaraya dalmışken farkında bile değildi sessizliğinin, Mete’nin dudaklarını elinde hissedene kadar. “Ve sen de yalnız gitmeye karar verdin, öyle mi?”

“Evet.”

“Peki ya sonra? Deden, gördüğüm kadarıyla sana çok düşkün. Nasıl ikna oldu senin yalnızlığına?”

“Vakit kaybı olsun istemiyordum ben… Dedemi ikna etmek hiç kolay olmadı ama; “Keşif yapmak için gitmem lazım, ne kadar erken gidersem o kadar avantajlı olurum,” demiştim.”

Elini daha sıkı tutmaya başladığında elinin içinde, belli ki olabilecek ihtimallere endişelenen bir Mete vardı karşısında. “Yanlış! Ne dersen de, mantığı olmaz böyle bir şeyin.” Hissettiği öfkeyi duyabiliyordu ses tonundan.

Diyemezdi tabii anneannesinin kasıtlı olarak hastalandığını… Diyemezdi, elinden geldiğince Melek’in gidişini engellemek istediğini. Zırıl zırıl ağlamasaydı dedesinin karşısında duygu sömürüsü yaparak, dedesi izin verir miydi? Anne ve babası ölmüş torununun gözünde yaş görmek istemeyişiydi gözlerindeki buğuyla Melek’e izin verişi. “Her şeyi mantıkla izah etmek mümkün değil efendim,” derken Mete’nin, düne nispeten daha hafif sargı yapılmış elinin parmaklarını okşuyordu.

“İstanbul’a daha önce hiç gitmiş miydin?”

“Gitmemiştim.”

“Gideceğin yeri nasıl biliyordun?”

“İnternet’ten araştırdım.” Konuşurken elindeki sargıyı işaret etti, “Bu nasıl oldu Mete’m?”

Derin bir nefes aldığında Mete, “Konuyu değiştirme!” oluyordu Melek’in aldığı karşılık sorulara cevap verme huyu olmayan bezginliğiyle.

“Hay Allah’ım! Öğrenmek istediğiniz nedir Mete Bey?”

“Ben yokken neler yaşadığın…”

Boğazına bir yumru takıldı sanki, yutkunmasının bile fayda edemediği. Ayşe ve dedesinden başka biri vardı artık Melek’in dününü, bugününü merak eden. İnsiyakiydi başını sağa sola sallayıp, hissettiği hüznü kovma çabası. “Otogarda otobüsten indiğim zaman, aklımdaki,” dedi, anlatma ihtiyacıyla yandı kalbi. “Keşke anne ve babam yaşıyor olsaydı ve beni onlar yerleştirselerdi üniversiteye düşüncesiydi. Allah’ın insanlara bahşettiği bir güzellik var…” Durdu, yüzüne bir gülümsemenin yayılmasına izin verdi. “Annem hep; “Allah’ın insanlara bahşettiği en büyük nimet, öğrenmek!” derdi,” dedi.

“Meleğim… Hiç bilmediğin bir şehri, İnternet’ten araştırmak ne kadar yetebilir ki küçücük bir kıza?”

“Mete’m… Geçti gitti… Ben artık büyüdüm,” derken elini bıraktı, kirli sakalların hüküm sürdüğü yanağını okşamaya başladı. Mete’nin sesinde duyduğu hüzün içini yakarken, “Bence anlatmamalıyım,” diyordu içten olabilmesi için dua ettiği gülüşüyle.

Elindeki sargıyla elini kavrayıp, “Sakın!” derken, yine öpüyordu elini. “Devam et!” Verdiği emri önemsemedi Melek çünkü; acı doluydu Mete’nin ses tonu. O an karar verdi Mete’nin Melek için ne kadar önemli olduğunu anlatmaya.

“İstanbul’da gezmenin altın anahtarıyla tanıştım ilk önce; Akbil… Sizin hiç Akbil’iniz oldu mu Mete Bey?” dedi bu kez içinden gelerek gülümsedi duyacağı cevaba hissettiği tahminle.

“Olmadı.”

“Hiç halk tipi değilsin ya! İstanbul’da Akbil şart… Tı aslında. Şimdi o yok! İstanbulkart ol….”

Sözünü kesen, “Meleğim… Lütfen!” yalvarışıydı.

Boğazını temizledi, ciddiyetini üzerine giydi. “Peki… Boğaziçi’nin güney kampüsüne gidene kadar, öğrenci yurdunda boş yer bulabilmek için dua etmiştim. Elimde çekçek bavul, sırtımda çanta, Bayrampaşa’dan Rumeli Hisarı, Bebek, Beşiktaş dolaşıyordum. Yurda gittiğimde Müdire hanım; “Kızım, bu üniversiteyi kazanmışsın, aferin de neden yerleşmeye gelmek bu kadar zamanını aldı? Bu zamana kadar boş yer kalır mı kızım. Şuradaki arkadaşında senin gibi sona kalmış. İki kişilik boş yer açılırsa size haber vereceğim,” demişti arkada duran Ayşe’mi göstererek. Kızla birbirimize doğru düzgün bakmamıştık bile.”

“Görür görmez başlayan bir arkadaşlık değildi yani Ayşe’n ile arandaki?”

Merakına hayran olduğunun yakaladığı nokta içindeki hüzne mola verdiğinde güldü, “Asla!” diyerek. “Ayşe ile arkadaş olabileceğimi hayal bile edemiyordum ama… Nasip edene şükürler olsun.”

“E… Sonra ne yaptın?”

“Müdirenin odasından çıkıp, Boğaziçi’nin o enfes manzarasını seyretmek ve dinlenmek için bir banka oturdum. Sırt çantamı banka yastık gibi yerleştirip, o an için dünyanın en rahat yerine kurulduğumda, dinlendikçe daha fazla yorgunluk çöküyordu üzerime. Gözlerimi açtığımda hava kararmıştı. Kalacak bir yer aramak yerine uyuya kaldığım için kendime çok kızıyordum. Beşiktaş’ta nezih görünen cadde üstü otellerine yetecek param yoktu. Cadde arası bir yer buldum kendime. Berbat bir oteldi.”

“Orada mı kaldın?” Mete’nin ses tonu ifadesizdi.

“Hayır,” dediğinde, Mete arabayı durdurdu.

“Geldik işte,” diyerek kemerini çözüp arabadan indiğinde, Melek, hâlen geldikleri mekânı sindirmeye çalışıyordu. Mete kapısını açtı, kemerini çözdü, kızı dışarı çıkarmak için elini tuttu.

Anavarza Kalesi’nin artık harabeye dönmüş, Zafer Takı’nın önünde kurulu olan sofranın, rüya gibi bir görünüşü vardı. Bembeyaz örtü üzerine serpiştirilmiş yeni toplanmış kır papatyaları, çeşit çeşit servis tabaklarıyla hazırlanmış sofra, bembeyaz tüllerle süslenmiş küçük çardağın içinde, Melek’e bu yıkık taş yığınları arasında bir masalın en güzel sayfasını yaşadığını hissettiriyordu.

Melek, bu manzarayı görünce hızlı adımlarla masaya yaklaşıp iki elini hayretten açıkta kalan ağzının üzerine kapayarak, “Her şey masal gibi görünüyor, Mete’m… Bir yerlere saklanmış bir unicorn varsa hiç şaşırmam!” diyordu. Döndüğünde sol eli cebinde, sağ elini, sargının gizemiyle dudaklarının üzerinde dolaştıran, çapkın bir tebessümle kendisini izleyen Mete ile karşılaştı.

Adım adım kıza yaklaşırken, çardağı süsleyen tüller nazlı nazlı esen rüzgarın etkisiyle uçuşuyordu. Aralarında birkaç santim mesafe kala durduğunda, kadife gibi bir ses tonuyla konuşuyordu. “Tatlım. Bir yerlere unicorn değil, pegasus gizledim. Onunla seni çok uzaklara kaçıracağım. Sadece benim olacağın, benden başka hiç kimseyi göremeyeceğin bir yere,” derken ses tonu günah vaat eden bir tonlamayla çıkıyordu. Kulağına doğru eğildiğinde, nefesi tenine değiyor, Melek’i titretiyordu.

Melek, sesindeki heyecanı gizlemeye gerek görmüyordu, “Yanıma almam gereken bir şey var mı?” diye sorarken.

Mete, esaslı bir kahkaha atarak kızı kollarının arasına aldı, başını boynuna gömdü. Derin nefeslerle kokusunu içine çekerken, “Her şeyin beni aptala çeviriyor, meleğim. Lütfen biraz insaf et… Aklı olmayan bir adam ne işe yarar?” dedi.

Mete’nin başını ellerinin arasına aldı. “Hmm… Demek sende de aynı sorun var. O zaman neler çektiğimi daha kolay anlatabilirim sana, Mete’m… Aklı olmayan bir kadın da pek bir işe yaramıyor.” Muzip bir tebessüm dudaklarında salınırken, gözlerinin içine bakarak konuşuyordu.

“Öpüşünü özledim,” derken Mete’nin ses tonu fısıltı gibiydi.

“Öpmeyi özledim.” İlk öpücüğünü yaşadığı o gün, derenin içinde bulduğu cesaret, bu masalsı anda da içindeydi. Üzerindeki elbise, saçındaki kurdele, onun için hazırlanmış kahvaltı sofrası… Kafasında dönen düşünceler, Mete’nin baş ve işaret parmağıyla çenesini kaldırıp, gözlerini dudaklarına kilitlediğinde sona eriyordu.

Dudaklarının arasındaki kısacık mesafe, vuslatın tadına doyamamış kız için acı verici bir azaptı. Adamın gözleri dudaklarına kilitlenmişken, Melek kuruyan dudaklarını ıslatma ihtiyacı hissederek diliyle hafifçe nemlendirdi. Heyecanı ve tecrübesizliği titrek nefesinden taşarken bu hareketi öpüşme süresine hız kattı ve Mete’den yükselen bir, “Ah!” inlemesiyle, birbirlerine hasret dudaklar kavuştu.

O enfes kokusu burnuna dolarken, dudaklarını aşkla okşayan dudaklar vardı ıslak öpücüğüyle. Kolları belini sardı, bedenini bedenine yasladı. Parmaklarının ucunda yükselmeye çalışırken, Mete’nin gücü imdadına yetişti, yerden kesildi ayakları. Ellerini, Mete’nin omuzlarına yerleştirdiğinde insiyakiydi o karamel rengi saçların arasına parmaklarının dalışı, okşayışı… Dudaklarında hissettiği dudakların yakıcı hazzına dayanamayan bedeni titrerken, arabaya doğru yürüyen Mete’nin kucağında buluyordu kendini.

“Elin!” derken, şehvet siliniyordu aklından, yalnızca endişe kalıyordu geriye.

“İyiyim ben!” dediğinde, arabanın arka koltuğuna oturuyordu. Mete, Melek’in bedenini bir santim olsun ayırmıyordu vücudundan. “İnsafıma kaldın,” derken, bir dudaklarında bir gözlerindeydi o bakışıyla kalbini tutuşturan gözler. “Sana neler yapsam şimdi?” Sözlerini takip eden hareketleri önce saçındaki sarı kurdeleyi çıkardığında, saçları beline doğru çağlayan bir şelale misali özgürdü artık. “Bunu sevdim… Ama saçlarını serbestken daha çok seviyorum.” Elindeki kurdele koltuğun üzerine düşerken boştaki eli ipeksi tutamları okşuyordu.

“Onu… Ben de sevdim.” Acınası cümleleriyle, bir de acınası ses tonu vardı Melek’in kalbini ateşinde yakan.

Ellerini, elbisenin üzerinden bedeninde hissederken dermanını kesen o ellerin varlığına gözleri kapanıyordu Melek’in. Mete’nin acı dolu sesi, “Neden beni bitirmeye çalışıyorsun?” sorusuyla dolarken ateş gibi yanan kulaklarına mantıklı düşünebilme becerisine sahip değildi artık o dakika itibariyle.

Gözlerini açtığında gördüğü, siyaha yakın bir tona bürünen gözlerin bedenini tutkuyla seyredişiydi. “Nasıl?”

“Bu ne?” derken, iki eli küçücük göğüslerinin üzerindeydi.

Yanaklarına yayılan kızarıklık, utancını açık ederken, “Ne olduğunu siz daha iyi bilirsiniz!” demeye çalışıyordu ayarlayamadığı sesindeki çaresizliğiyle. Mete’nin elleri… Göğüslerinin üzerindeydi ve elbisenin iç astarı, üzerindeki kumaşı, kumaşı saran danteline rağmen ateşini teninde hissediyordu.

Başını koltuğa yasladı, derin bir, “Ah!” çekti, etkisi genç kızın nefesini kesen. Başını kaldırdığında, gözleri Melek’in gözlerine kilitli olduğu hâlde hafifçe okşamaya başladı daha büyük bir ateşe Melek’i attığını umursamadan. “Yine sütyen takmamışsın!”

Ağlamaklı sözleri, “Bir daha… Takmadan çıkmayacağım!”ı bir araya getirdiğinde o hissin adını koyamıyordu Melek. O ellerin mahreminde olması mıydı bu kadar etkileyen, yoksa bedeninin çektiği acı mıydı utancını arttıran?

Bilmiyordu.

Ellerini saçlarının arasına soktu, alnını Melek’in alnına yasladı, Mete. “Meleğim…” derken burnunu burnuna sürtüyordu, kokusuyla genç kızı ne hâle getirdiğinin farkında olmadan. “Böyle bakma! Bana sabrı unutturma!” sözleriydi Melek’in gözlerine dolan.

“Ben… Yine iyi hissetmiyorum…” derken, gözlerinde biriken yaşların sebebini de bilmiyordu Melek. Başını, Mete’nin omuzuna yasladığında, bir eli sırtını, diğeri ise saçlarını okşuyordu.

“Sakin ol bir tanem…” dedi, kadife gibi bir sesle ve genç kızın nefesini kesen bir tutkuyla. “Sakin ol canımdan öte…”

Başını yasladığı yerden kaldırdığında, Mete’nin gözlerinin içine bakıyordu. “Ben hazırım senin olmaya.”

Hazırdı. Mete’den başka kimse olmayacaktı hayatında. Belki Mete ile bir ömür beraber olamayacaklardı ama tenine değen tek erkek; Mete olacaktı.

*

Sabah karşılaştığı, başındaki sarı kurdelesi, giydiği bembeyaz elbisesiyle papatya kadar masum duran bir kız, arabanın arka koltuğunda; “Ben hazırım senin olmaya,” diyordu, genç adama neler yaptığının farkında bile olmadan.

Yanağını öptü, “Ne dediğinin farkında bile değilsin!” diye sitem ederken. “Neler olabileceğini bilmiyorsun!” Boynuna indirdi dudaklarını, kokusunu içine çekerek öptü. Doyamıyordu onun o gül yaprağı gibi narin tenine, çiçekleri kıskandıran enfes kokusuna. Saçlarını kokladı, öptü.

Başını boynundan kaldırıp, kızgın bakışlarla gözlerine bakarken, “Ne dediğimi bildiğim hâlde bana çocuk muamelesi yaptığında sana sinir oluyorum!” siteminin ardından, tekrar yaslıyordu başını omuzuna.

Sabrı yoktu, Mete’nin. Şu koltuğa yatırıp, kızın masumiyetini almaması için savaş verirken nefsiyle, “Yeter bu kadar şehvet! Kahvaltı vakti!” demek zorundaydı.

Melek’i kucağından indirip arabadan dışarı çıktığında, titreyişini hissediyordu aciz bacaklarının. Elbisesini düzeltmesine yardım ederken, yanaklarının gül pembesi rengini seyreden bir âşık vardı gönlünde. Geri dönülmez bir yola girmek istermiş gibi konuşan diline tezattı yanaklarının aldığı renk… Melek’in bir bakışı, aldığı nefesindeki titreyiş, sesindeki heyecan, açıyordu bütün gizlemeye çalıştıklarını Mete’nin önüne.

“Ben seninle ne yapacağım..?” diye fısıldarken, bir eli dudaklarının üzerinde, diğer eli belindeydi Mete’nin hareketlerini kontrol edebilmek için.

Melek, o kırmızı yanaklarındaki ateşe aldırmadan tane tane, “Lütfen senin yap beni!” diyerek cevapladı fısıltısındaki soruyu.

“Benim olmayı istemeyen sizsiniz hanımefendi!” dedi, can yakacak kadar bir süre duraksadıktan sonra devam etti, “Hadi, sofraya…”

Sözlerinin Melek de oluşturduğu hüznü görebiliyordu evliliğe yaptığı imâyı kaçırmayan ifadesiyle. “Peki,” dediğinde, elini elinin içine aldı, o incecik parmaklarını doladı parmaklarına. “Bu gece odama gelecek misin?” derken, sesinden akan çaresizlik, Mete’nin benliğine tatmin hissi yaşatıyordu, hayran olduğu kızın, ona olan ihtiyacını hissederken.

“Ben her gece senin odandayım, meleğim.”

“Dün gece de mi?”

“Sensiz gecem olmasına izin verir miyim sandın?”

“Neden uyandırmadın..? Sallanan sandalyeme oturdun! Onun için farkı bir şekilde duruyordu değil mi?”

“Evet bebeğim. Oturdum ve seni seyrettim.”

Yalan söyleyecek hâli yoktu.

Melek’in düşen yüzü, endişeye bürünmüş ifadesi, “Sevgilin sen uyurken seni izliyor. Haklısın kulağa sapıkça geliyor…” dedirtti, Mete’ye.

“Hayır Mete’m, ondan değil. Ben uyurken…” Hafifçe öksürüp boğazını temizledi, “Uyurken konuşuyorum… Çok fazla hem de! Sen yanımdayken de konuştum mu? Saçmaladım mı?” Yüzü yine kırmızı ve tonlarını yaşıyordu.

Alaycı bir ifade vardı Mete’nin yüzünde söyledikleriyle müsavi. “Konuştun. Benim çok yakışıklı bir adam olduğumu, güçlü kollarıma bayıldığını söyledin… Ha! Bir de bana âşıkmışsın… Beni, çok seviyormuşsun… Bunları söyledin.” Sözlerinin sonunda bir gülümseme yayılıyordu dudaklarına Melek’in rahatlayan ifadesini gördükçe.

Melek, “Oh! Çok şükür. Evet seni çok yakışıklı buluyorum… Ve evet. Kollarındaki güce bayılıyorum. Şimdi yemek yiyebilir miyiz?” dediğinde masaya doğru seke seke koşmaya başladı ellerine yokluğu bırakarak.

Saçları arkasında uçuşuyordu.

Mete, yokluğu yaşadığı elini cebine sokarken, “Saçlarının her bir teline kurban olurum senin meleğim,” diye mırıldanıyordu.

Masanın yanında bekleyen Melek’e doğru ilerliyordu, “O otelde kalmadıysan ne yaptın?” diye sorarken. Melek, bir an ne demek istediğini anlamak istermiş gibi Mete’nin yüzüne baktı, neyden bahsettiğini anladığında da gülümsedi. “Ne o? Konu kapandı mı sandın?”

Sandalyesini çektiğinde, Melek’in oturmasını bekliyordu. “Yani… Fena olmazdı,” derken, tabağına ona özel hazırlanmış yiyeceklerden alıyordu.

Mete, karşısına geçip oturduğunda bilmiyordu Melek, Mete yanında yokken neler yaptığı genç adama azaptı? Aklından hiç çıkmıyordu; yanında yokken nasıldı hayatı? “Dinliyorum,” derken hayranlıkla kızı seyrediyordu bir yandan da.

Eliyle patates kızartması yiyordu, tek derdiyse, “Hâlâ nasıl sıcak olabiliyorlar?” dı, bir zevk iniltisi eşliğinde. Önüne krep aldı içine bolca krem peynir sürmeye başladı. “Sen seviyor musun böyle? Hı? Sana da sürmemi ister misin?” derken ısırdığı krebinden dudağının kenarı da nasibini alıyordu. O kadar masum, o kadar yaramaz, o kadar çocuksu bir görünüşü vardı ki…

“Seni seviyorum,” döküldü dudaklarından Mete’nin. Burada, Anavarza Kalesi’nden arda kalan harabelerin arasında, karşısında meleği bütün masumiyetiyle otururken, coşkun hislerinin bütün vücudunu ele geçirdiği en büyük gerçeğiydi. Ne inkâr edebilirdi, ne de inkâr etmeye gönlü el verirdi.

Melek, sözleri duyduğunda ağzına götürdüğü krep elinden düştü. Yerinden kalktı, Mete’nin kucağına oturup yağlı ellerini ona sürmemeye özen gösterirken kollarını boynuna doladı. “Hep sev…” Tekrar tekrar söylediği sözlerle sesi titrerken, Mete de kalbinin titrediğini hissediyordu.

“Meleğim, bu söze alış… Her söylediğimde titreme…” derken Melek’in sırtını okşuyordu. Melek, başını yasladığı omuzdan kaldırdığında, Mete’nin gözlerinin içine bakıyordu yüzünde mahcup bir ifadeyle. “Ne oldu?”

“Dudağım sanırım… şeymiş sanırım… Im… Pis. Yedek gömlek var mı yanında?” dediği an, Mete kaleyi titretecek cinsten bir kahkahayı tutamıyordu içinde. Melek’i, daha çok sararken kollarıyla kendine bastırıyordu.

Ancak kahkahaları yatışınca, “Hayatımda gördüğüm en pasaklı kızsın,” diyebildi.

Kahvaltılarına devam ediyorlardı ama Melek ilk başladığı zaman yerkenki coşkusunu kaybetmişti.

Mete, Melek’in dudaklarından dökülecek iki kelimeyi beklerken o söyleyecekmiş gibi durmuyordu.

“Şimdi… Ben bu ellerimi nasıl temizleyeceğim?” İnce uzun parmakların sahibi genç kız mutsuzca bakıyordu ellerine.

Mete, yerinden kalktı arabadan ıslak havlu paketini alıp Melek’in karşısında diz çöktü. “Sen, ciddi ciddi pasaklısın,” derken yüzünde engel olamadığı bir tebessüm vardı Mete’nin.

“Yani, yemek yerken bazen çok pis olabiliyorum ama… Aslında temizim ben ya!” deyip kendini savunma ihtiyacı hissettiğinde Melek, Mete önce dudaklarının kenarını temizliyordu özenle. Önce sağ tarafını, sonra sol tarafını emdi dudaklarının. Melek gözlerini kapadığında, nefesindeki değişen ritme eriyip biten bir adam vardı Mete’den geriye.

Paketten bir mendil çıkardı. Özenle sürdü onu hayran olunası dudaklara, muhteşem cildine. Taptaze, pürüzsüz bir teni vardı baharın habercisi çiçekler kadar temiz. Sıra parmaklarına geldiğinde, hepsini tek tek ağzının içine alıp emerken Melek inlemeye yakın sesler çıkarmaya başlamıştı.

“Mete… Bu… Bu nasıl bu kadar etkileyebiliyor?”

Gözlerine bakan gözlerde kendi hislerini çözemeyen bir genç kızın saf merakı vardı. “Seninle aramızdaki çekim, tutku, en basit dokunuşları bile özel kılıyor. Senin sesin, nefesin, varlığın… Her şeyin, sana olan ihtiyacımı ateşlerken, benim ateşimi hisseden bedeninin tepkileri böylesine etkiliyor seni,” dedi, ellerinin temizliğini de mendille tamamladı.

Melek derin bir nefes aldı, gözlerini sımsıkı yumdu. Gözlerini açmayı başardığında Mete’nin gözlerinin içine bakıyordu. “Ben, daha önce bir erkeğe karşı böyle şeyler hissetmediğim için kendimi şanslı sayıyorum. Sen olduğun için… Başkası değil de sen olduğun için,” dediğinde Mete uzanıp alnından öptü Melek’i.

İşini bitirip ayağa kalktığında pembenin en tatlı tonlarının hayat bulduğu yanakları parmağının tersiyle okşuyordu. “Hadi bebeğim. Manzarayı seyredebileceğimiz bir yere çıkacağız.”

“Bunları toparlamamız gerekmez mi?” derken başıyla masayı işaret ediyordu.

“Çocuklar hâllederler meleğim, hadi.”

“Hangi çocuklar?” derken etrafına bakındı. “Burada bizden başkası da mı var? Ya bizi görmüşlerse? Allah’ım! Rezil olduk!” derken, boştaki elini alnına bastırıyordu endişeyle.

“Sence ben, benden başkasının seni görmesine izin verir miyim?” sorusunu ciddiyetle sorduğunda, derin bir nefes alarak elini alnından indiriyordu Melek, “Çok şükür, vermezsin…” diyerek.

El ele tutuşup, kalenin Çukurova’yı ayaklar altına seren manzarasının keyfini çıkarmak için en yüksek merkezine ulaştıklarında Melek, “Şu manzara için bile bu eziyete değer! Muhteşem görünüyor,” sözleriyle, gördüklerine hayranlığını ifade ediyordu. Yerde iki minder ve ufak bir masa vardı üzerinde buza yatırılmış iki şişe su, bembeyaz bir kase içinde muhteşem kokan çileklerle. Yan yana oturdular, Melek masanın üzerindeki çilekleri alıp Mete ile aralarına yerleştirdi.

“Her an, bir yerlerden zırhlı bir şövalye çıkmasını bekliyorum,” derken gözleri kalenin surlarındaydı Melek’in.

Bakışlarına kavuşabilmek için çenesini parmaklarının hükmüne aldığında, “Ve otel diyorduk,” diyerek konuyu Mete’siz zamanlardaki Melek’e olan merakına getiriyordu yeniden. Onu bilmeli, neler yaşadığını öğrenmeliydi…

“Ah… Çok gereksiz bir konuya, çok ciddi bir merakınız var beyefendi!” deyip buruk bir tebessümle güldüğünde Melek, sırf o buruk tebessüm için bile anlatmasını istiyordu, Mete.

“Gerekli ya da değil. Anlat!” diye buyurgan bir tavırla konuştuğunda Mete, “Emredersiniz Majesteleri,” alayıyla başını hafifçe eğiyordu Melek.

Önce ağzına attığı çileği yuttu, sonra efsun dolu sesini bahşetti Mete’nin duyan kulaklarına. “Otel, tek kelimeyle; korkunçtu. Garip kıyafetli kadınlarla 80’li yılların moda akımından çıkamamış, sigaradan bıyıkları sapsarı olmuş adamlar vardı. Görünüşleri evet çok komikti ama bu komedi onlara sempati katmıyordu. Gezdiğim üç otelde de aynı manzarayla karşılaşınca, en kötü ihtimalle parkta yatarım diye düşünüyordum.”

Bir çilek daha aldı kasenin içinden, Mete’ye uzattı, “Yer misin?” diyerek.

Uzandı, çileği tutan parmaklarını öptü meleğinin, meyveyi kabul etti. “Devam et!” sözü ağzından çıktığı an Melek’in çatılan kaşlarına gülümsüyordu genç adam.

“Mısın… Ne kadar zor olabilir ki?” gibi bir şeyler mırıldandığında bile devam ediyordu anlatmaya. Paylaşmaya mı ihtiyacı vardı, yoksa Mete’nin bilmesini mi istiyordu? Her iki ihtimale de Âmin diyebilirdi ancak… “Karnım çok açtı, onu hiç unutmuyorum,” dedi, gözlerine ulaşamayan zoraki tebessümüyle. “Yanımda para vardı ama İstanbul’da akıbetim muallaktayken harcamaya cesaret edemiyordum.”

Küçücük bir kızın yaptığı hesaplar, koskoca şehirdeki yalnızlığı… Nefesini kesen şu ânı mıydı? Müdahale edemediği geçmişi miydi?

Bilmiyordu.

“Ve aynı gün içinde bir banka oturmuştum yine… Ayaklarımı karnıma çekip dedemin yol için aldığı bisküvilerden beş tane yeme izni vermiştim kendime. Sırt çantamı yine yastık gibi başımın altına yerleştirip dinlenmeye çalışıyordum iki kişinin konuşarak yanıma geldiklerini duyduğumda. Tuhaf bir aksan vardı adamın bir tanesinde. Aldırmadım. Tam tepemde konuşmaya başladıklarında gözlerimi açıp adamlara baktım.”

Kalbindeki sıkışma hayra alamet değildi, Mete için. Nefesini tuttuğununsa, farkında bile değildi.

“Bir tanesi bana; “Sen bizimle geleceksin!” diyordu. Başımın belada olduğunu anlamıştım. Ciddi bir panik yaşıyordum ve dışarı yansıtmamaya çalışıyordum. “Nereye gelecekmişim?” diye gayet doğal bir tonla sordum adama; “Bizimle geleceksin, seste çıkarmayacaksın. Yoksa öleceksin!” diyordu o tuhaf Türkçesi ile.”

Mete, o adamları bulup gebertecekti. Bunu not düşerken aklına, Melek’in yüzündeki hüznü seyretmeye devam etti canından canı kopuyorcasına bir acıyla.

“Çekçek bavulu onlar aldı, beni de aralarına aldılar yapışık üçüz gibi yürümeye başladık. Bir restoranın önünden geçerken; “Çok tuvaletim var. Çok sıkıştım!” dediğimde sertçe kolumdan çekip; “Sabret!” dediler. “Sabredemeyeceğim, altıma yapmak istemiyorum!” dediğim zaman adamlar yine umursamamıştılar. “Sizce beni götürmek istediğiniz kişiler altına kaçırmış, pis kokan bir kız görmek isterler mi? Bence temizken daha çok işinize yararım,” demiştim.”

Melek ve cesareti… Şükür sebebiydi yine.

“Karşımdaki adam pis pis sırıtıp; “Eğer sen susmazsa, seni öyle bir…” bir… Şey… Yani… Söyleyemeyeceğim bir küfür var… Neyse boşver onu sen… “…yapacak on gün işeyemeyecek sen,” demişti. Panik hissediyordum ama hiç bozuntuya vermiyorum ha… Görmen lazım bendeki rahat tavrı. Kollarımı şöyle,” dedi birbirine sardı o incecik kollarını. “Sardım; “Eminim sizi benim peşimden yollayan akıllı adamlar, bakire olduğumdan şüphe duymamışlardır. Bana dediğini yaparsan en iyi ihtimalle hadım ederler seni dostum. Şimdi hemen tuvalete gideceğiz! Anlaşıldı mı?” diyerek diklenmiştim adamlara ama kalp atışlarımın gürültüsünü duyacaklar diye ödüm kopuyordu. Bir de tahmin ettiğim o bekaret olayında haklı oluşuma şükrediyordum içten içe.”

O iki herifi öyle bir hâle getirecekti ki… Ölmek için yalvaracaklardı.

“İlham mıydı bilmiyorum o tehdidin ağzımdan dökülmesi…” dedi, bakışlarını çevirdi manzaraya. “Annem beni, her sabah okula bırakır, her iki yanağımı koklayarak öper ve; “Rabb’im seni benim için korusun,” derdi. O duası mı beni bu adamlardan korudu, bilmiyorum ama… Adam uğraşmaktan vazgeçmişti, ya da onlarla gitmeye razı olduğumdan emindi, bana; “Baksen orospuya, cesurmuş da,” derken. “Senin tadına ben de bakacağım küçük kız. Aklına bile gelemeyecek her şekilde. Şimdi git ve işe. En ufak bir hatanda işini bitiririm!” gibi bir şeyler söylemişti Türkçesi düzgün olan diğer adam.”

O adamı işeyemeyecek hâle getirecekti!

“Adamlar sırt çantamı almışlardı. Bir adam masaya oturmuş diğeri benimle beraber tuvalete gelmeye çalışıyordu. Kadınlar, adamın tuvalete girme çabalarını kızgınlıkla karşılayıp; “Dışarıda bekleyin beyefendi!” diye engellemişlerdi. Bende; “Tatlım, kaçacak hâlim yok ya. İşim biter bitmez yanındayım,” deyip göz kırpmıştım adama. Tuvalete girdiğimde ilk iş kusmuştum. Yediğim birkaç bisküviydi ama birkaç katı çıkmıştı içimden. Kadınlar hemen etrafıma doluşup yardım etmek istediklerinde onlara durumu zar zor anlatmıştım. Beş ya da on dakika sonra, daha fazla değildi… Gerçi benim için bir ömür gibiydi beklediğim süre… Polisler geldi. Adamlar polislerin gelişiyle kaçtığı hâlde ben hâlâ lavabonun yanına sinmiş kusmanın etkisiyle titriyordum.”

O titreyen çocuğa sarılmak istiyordu Mete. Ne şehvetti onu sarmak istemesindeki ihtiyacı, ne de arzu. Bütün korkusunu, acısını, endişelerini almak istiyordu… Hayatının yükünü de almak istiyordu meleğinden.

“Bir polis memuru yanıma gelip; “Kızım. Olaya karıştığın için merkeze gelip ifade vermen gerekiyor. Kimin kimsen var mı senin?” diye sorduğunda yine kusmuştum. Yalan söyleyemezdim, çaresizdim.”

“Ne yaptın peki?” derken soğuk ses tonu hissettiği ateşin zıttıydı.

“Merkeze gidene kadar dua ettim; “Rabb’im… Lütfen dedeme haber verilmeden bu olayı atlatmama yardım et,” diye. Kaç kez tekrarladım bilmiyorum ama tekrarladıkça rahatlıyordum.” Mete’ye çevirdi bakışlarını. “O… Beni hep sevdi… Hep de seviyor,” dedi.

Ağzına attığı çileği yerken, incecik parmakları tasın kenarıyla oynuyordu. “Komiserin odasına alındığımda adam bana bakıp; “Zavallıcık kedi yavrusu gibi titriyor. Gece gece çekmiş zaten çekeceğini, evine götürseydiniz neden bu eziyeti çektirdiniz yavrucağa!” deyip bağırmıştı memurlara. Benim için sıcak bir çay ve bisküvi istemişti. “Kızım kimi kimsen var mı?” Sorusu o kadar dokunmuştuki bana, zincirlerimden çözülüp gün boyu çektiğim sıkıntıları bir bir akıtmıştım. Kimsem yoktu… İstanbul’a bir başına gelecek kadar kendine güvenen on yedi yaşındaki aptal bir kızdım. Hıçkırıklarımın dinmesini sabırla bekledi adamcağız. Bende yalansız anlatmaya başladım.”

Artık kimsen var… ‘Artık Mete’n var’ demek istedi, diyemedi. Sabırla dinlemekti yapabileceği en aklıselim davranış, fazlası değil.

“Boğaziçi iktisat kazandım ben. Aslında dedem beni yerleştirmek için gelicekti ama anneannem rahatsızlandığı için Adana’dan çıkamadı. Vakitte kısıtlıydı. Ben, tek geldim,” dedim. Adamın gözlerinin içine bakıyordum. Hâlimi anlasın diye bekliyordum. “Benim oğlum da aynı bölümü kazandı. Hayırlısıyla mezun olursunuz İnşAllah, kızım. Peki anne ve baban nerede?” diye sormuştu. O kadar müşfikti ki. “İki buçuk yıl oldu vefatlarından bu yana,” diye cevap verdim. “Gidecek yerin var mı?” dediğinde sadece başımı sağa sola sallamıştım.”

Derin bir iç çekti Melek, devam etmeden önce. Elinde duran çilek kasesini masanın üzerine bıraktı, Mete’ye dönerek bağdaş kurup oturdu. “Pekâlâ kızım,” dedi bana, babacan tavrıyla. “Sen artık bizim misafirimizsin. Belli ki benim Cengiz’imle sınıf arkadaşı olacaksın. Tanışmış olursunuz,” demişti.”

Mete, konuşurken ses tonundaki asabiyeti gizleyemedi. Kendi kendine ettiği yemini içinde saklarken, “Şu dahinin babası mıymış yani komiser?” diye sordu.

*

Hissettiği heyecan normal değildi. Birazdan her şeyi anlayacaktı Mete… Neden konferansa davet edildiğini..? Neden, Ekonomist’in, nisan sayısındaki soru sıralamasını Mete’ye ezberden yönelttiğini..? Neden beklediğinin Mete olduğunu..?

Her şeyi.

“Evet. Kemal Başkomiser. Mükemmel bir insanın tanımı o adamdır benim gözümde. Bütün ailesi gecenin bir yarısı eve getirdiği yüzü gözü kir içinde kalmış kıza ne iğrenerek bakmışlardı, ne de gece gece burada ne işin var demişlerdi. Üç çocuğunun en büyükleri Cengiz. Küçükler dünya tatlısı ikizlerdi. Ali ve Ömer. Nebahat teyze, bana sımsıkı sarılmıştı. “Korkutmuşlar mı el kadar yavrumu? Allah versin cezalarını. Gel seni banyoya sokalım. Yıkan, sıcak bir çorba iç. Daha iyi hissedersin,” demişti. O gece Cengiz odasını bana bırakırken; “İstediğin kadar kalabilirsin bu odada,” demişti, sımsıcak gülümsemesiyle. Odada yalnız kaldığımda, yatağının üzerinde bacaklarımı karnıma çekip, kollarımı etraflarına dolamışken gün boyu yaşadığım şeyleri düşünmeye başlamıştım. Engel olamadan gözlerime yaşlar doluyordu. Ağlamamak için gözlerimle etrafı tararken komodinin üzerindeki dergi dikkatimi çekmişti.”

Heyecandan nefesi tıkanıp, çıkamayacaktı sanki içinden. Gözleri, kucağındaki ellerine kilitliyken, çekingen ses tonuyla devam etti, “Forbes duruyordu orada,” diyerek. “Kapağında bir adam vardı ki… Yakışıklılığı on yedi yaşındaki bir kıza o anki bütün dertlerini unutturacak cinstendi.”

Mete’nin aldığı derin nefes, Melek’ten duyduklarından hoşlanmadığına kanıttı ama susmadı Melek. “O adam benim, beş yıldır gizli gizli hayranı olduğum adam…”

Başını çevirdi sol tarafa bir, “Yâ Sabır!” çekerek ama Melek yine durmadı.

“O görseli sakladım… Bütün röportajı ezberledim…”

“Git! Öldür onu diyor resmen!” diye mırıldandığında Mete, artık içinde tutamadı sakladığı hakikati; “O sendin..” diyerek itiraf etti.

Beklediği… Yalnızca Mete idi…

*

“O sendin!” dedi ve Mete’nin yanaklarını ellerinin arasına aldı. “O sendin, Mete’m. Ben, on yedi yaşındaki aptal kız. O gün yaşadığı bütün sıkıntılara rağmen, o sıkıntıların hepsini seninle yapılan ropörtajı okurken unutmuştum. Beni en çok etkileyen… Ve o an sana hayran olmama neden olan soruya verdiğin bir cevap vardı…”

Bir ya da iki dakika sessizliğe sığındığında Melek, gözlerinin önündeydi o titreşen satırlar. Ellerini Mete’nin yanaklarından çekti, kucağının üzerinde birleştirdi. Anne ve babası Kongo Demokratik Cumhuriyeti’ne gönüllü olarak hizmet vermeye gitmiş, ellerindeki imkanlarla yokluğa ve ölüme terk edilmiş halka Allah’ın verdiği ilimle şifaya vesile olmuşlardı… O satırlarda okuduğu adam ise Forbes’in ukala muhabirinin sorduğu; “Babanız sık sık Somali’de yapılacak yatırımların hem Türkiye hem de Somali açısından ne derece ehemmiyetli olduğundan bahsediyor. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz? Sizce de oradaki halk eğitimle medeniyete kavuşturulabilir mi?” sorusu

Başını kucağından kaldırdı, Mete’nin gözlerine baktı. Dudakları kelimelere kapalıydı ama bal rengi gözlerin içinde bilmeye olan açlığın parıltılarını görebiliyordu genç kız. “Sana satır satır söyleyebilirim…” dedi, başladı. “Somali’deki Müslümanlar ya da başka dinlere inanan insanların, güçlendikleri takdirde artık sömürülemeyeceklerinin bilincinde olan muasır medeniyetler seviyesindeki ülkelerin bencilliği olmasaydı, ne aç ve muhtaç olurlardı, ne de o medeniyete mensup ülkeler bu kadar zenginlik içinde yaşayabilirlerdi. Babamın sözü benim de sözümdür; bilhassa eğitim hususunda güçlendirilmeli, iyi eğitim almış bireylerine de sanayi alanında kaynak sağlanmalıdır. Bu güçlü toplumların, o topraklar üzerinde yaşayan halkına borcudur. Somali geçmişinden üzerine kalan sorunlarla dolu mirasıyla hâlâ yüzleşmektedir. Binlerce yıllık kabile kültürü bugün olduğu gibi gelecekte de etkisini sürdürecektir hiç şüphesiz. “Afrika sorunlarına Afrikalı çözümler” bakış açısıyla insani diplomasi temelli bir yaklaşım sergileyen Türkiye, hiç şüphesiz kıtadaki diğer aktörlerden öne çıkacak kadar değerli bir sevgiyi görecektir Somali halkından…” demiştin… Muhteşem bir gülüşün var o sayıda… Hatırlıyor musun?”

Melek, Mete’den bir hareket bekliyordu ama hiçbir kıpırdama ya da söz yoktu Mete de.

Onun tepkisizliğine rağmen, Melek devam etti.

“İstanbul’a döndüğümüzde gösteririm. O gece dergiye sarılıp yatmıştım. Kabussuz ilk gecemdi. Sen, bir şekilde benimleydin sanki… Beni asla tanımayacak bir adamla ailem arasında bir bağa tutunmuş ve o adama hayran olmuştum. O kadar kızıyordum ki kendime. Küçücük yaşıma bakmadan, Mete Ardahan’a hayran olma cesareti göstermiştim.” Başını yeniden kucağına çevirdiğinde görmeyen gözlerle ellerini inceliyordu yine.

“Allah’ım!” dedi, Mete… Gözlerini sımsıkı yumdu.

Sessizdi kısacık yakarışının ardından, Mete.

Bekledi.

Bekledi.

Ve patladı.

“Bir şey söyleme zahmetine girecek misiniz, beyefendi?” derken sitem dolu bir sesle, parmağıyla genç adamın göğsünü dürtüyordu.

“Ah meleğim. Neden duygu dolu bir an yaşamama izin vermiyorsun? Bir izin ver duyduklarımı sindireyim,” derken kızı kolları arasına aldı, sımsıkı sarıldı. Önlerinde uzanan alabildiğine Çukurova manzarasını içine çekerken huzuru gönlüne hapsetmek istiyordu.

“O sabah… Konferansa gitmek en son düşündüğüm meseleydi. Hatta düşünmüyordum. Sadece kader diyebildiğim bir sebep o yolladığın maili açmama sebep oldu. O maili açıp meraklı öğrenci Melek Yakut‘u görme arzusu beni konferansa getirtmişti. Ben değil Fuat gelecekti… Yüce Rabb’im… ben geldim.” Gözlerinin içine bakan gözlerde gördüğü minnet dudaklarından dökülen şükürlere müsaviydi.

“Yaradan, bazen gizemli şeyler yapıyor adamım.”

Mete, ayağa kalktığında, Melek’in eline bir reveransla uzandı, “Leydim, lütfen size evinize kadar eşlik etme lütfunu bahşedin bana,” derken.

Anavarza Kalesi’nden geriye kalan harabeler bile insanı geçmişin içine çekmeye yetiyordu. İnsan, o virane gibi duran kayalıkların arasında ilerlerken düşünmeden edemiyordu o acıklı Anavarza efsanesini. “Bana eşlik etmenizden onur duyarım, Lordum.” El ele inerken tırmandıkları yolu, itirafın verdiği hafifliği bütün bedeninde hissediyordu Melek. Tanıştıkları süre boyunca yaptığı gaflarla ipucu vermek başkaydı, net ifadelerle “O sendin” demek başka. “Efsanelerin çoğu kavuşamayan aşklardan oluşuyor sanırım,” diye mırıldanırken belli belirsiz, Mete’nin kasılan parmaklarıyla adımları sekteye uğruyordu Melek’in.

Mete, elinin içindeki eli daha fazla sıkıp üzerine bir öpücük kondurdu. “Benim efsanem, sensin… Ve ben kesinlikle sana kavuşacağım.”

Melek, arabaya yerleşip aynaya baktığında gördüğü manzara; pespembe yanaklar, çilek rengi dudaklar ve dağınık saçlarıydı. “Kurdelem nerede ya? Ne yaptım ki onu?” deyip etrafa bakındı, bulamadı. Arka koltuğun üzerine, arabanın zeminine baktı, görünürde yoktu. “Paket lastiği gibi bir şey var mıdır?”

“Torpidoya bak istersen, orada olabilir.”

Melek, altını üstüne getirdiği bölmede, lastik niyetine kullanabileceği hiçbir şey bulamadığı gibi, paket lastiği de bulamadı. Tükenmez bir kalem vardı sadece. “Bunu kullanabilir miyim?”

“Neyi istiyorsan kullan ve elini çabuk tut!”

Gülümseyerek bakarken Mete’nin yüzüne, Oasis’in sesi yükseliyordu hoparlörden. Saçını kendi çevresinde sımsıkı sararken, başının arkasına yerleştirip tükenmez kalemi içinden geçiriyordu. Mete, işini bitirdiğini gördüğü an aldı avucunun içine Melek’in elini ve üzerine küçük öpücükler kondurdu.

Zaman çok çabuk geçmiş gibi hissediyordu Melek, Mete geri geri bahçeye sokarken arabayı. “Ne oldu, bir tanem?”

“Gideceksin şimdi…” Hüzünlü bakışları, kucağındaki bir noktaya sabitlenmişti.

Yüzüne yayılan hayran olunası tebessümüyle, “Gideceğim ve gece yine odana tırmanacağım,” sözleriydi Melek’i tesellisinde avutan.

Sözleri, heyecanının altındaki yükten kurtulamadığında ancak, “Tamam,” diyebildi Melek o bal rengi bakışların ateşine düşmüşken.

Araba durduğunda, Melek emniyet kemerini çözüp inene kadar, Mete çoktan gelip, kapısını açıyordu. Elini, elinin içine alarak kamelyada oturan dedesinin yanına yürümeye başladıklarında yaklaştıkça görüyordu iki genç Nevra ve Esat’ın tavla oynadığını.

Mete, “Meleğimi size emanet ediyorum, efendim,” dedi dedesiyle tokalaşırken.

Kısa bir sürede, nasıl olduğunu bile anlayamadığı bir güven ve samimiyet vardı dedesinin hareketlerinde Mete’ye karşı. “Emanetin başım üstüne delikanlı. Gel karşılıklı bir kahve içelim.” İlk günler, asla Mete ile yalnız kalamayacaklarını düşünürken, sabah yanlarında kimse olmadan baş başa kalmalarına izin vermişti Esat.

“Fabrikada olmam gerekiyor ama alacaklı olmam mümkün mü?” Kibar ses tonu, ilgisi, karşısındaki kişiye verdiği değer, bambaşkaydı.

“Her zaman, delikanlı. Selametle,” deyip arabasına kadar eşlik ediyordu Mete’ye Esat.

Onlar uzaklaşırken yanlarından ağır adımlarla, anneannesi ile Semra evden çıkmış, yanlarına yaklaşıyorlardı. Nevra, babaannesinin çatık kaşlarını gördüğü an, “Aha! Yaşlı cadı ya seni ya beni paylayacak. Sıkı dur!” diyordu.

Melek, elinde olmadan gülerken, “Biz ne yaptık ki?” diye soruyordu başına geleceklerden habersiz, fütursuz bir neşeyle.

Seher, insanın kanını dondurabilecek bir ses tonuyla adını seslendiğinde, ilk önce yüzündeki gülümseyiş siliniyordu Melek’in. Ses tonu yüksek değildi ama kadının hakkını vermeliydi. Nasıl bir yetenekse, duyanda Fredy Krueger seslenmiş hissi uyandırıyordu.

“Efendim anneanne?” Sözlerini dile getirirken, kendini teselli ediyordu Melek içten içe, en kötü ne olabilirdi ki, mantığıyla.

“Sen! Sen nasıl utanmadan, arlanmadan, benim evime geceleri adam alıyorsun? Senin ahlaksızlıklarına göz yumar mıyım sanıyorsun?” Anneannesi, sinirden titriyordu.

Melek, Semra’ya baktığında, kız kollarını göğüslerinin üzerinde birleştirdi, “Her şeyi anlattım babaanneme, inkar etme azgın sürtük!” dedi, hissettiği hırs, sesine hırıltı olarak yansırken.

Melek, “Anneanne. Beni dinle. Ben yanlış hiçbir şey yapma..” Anlatmaya çalışıyordu fakat karşısında onu dinlemeye niyetli kimse yoktu.

“Kes sesini! Sana evimizi açtık, oda verdik! Aldığımız karşılığa bak! Ahlaksızlığından utanmıyor bir de karşıma geçmiş konuşuyorsun! Bu ne cesaret!” derken git gide kızın üzerine yürüyordu.

Melek, tekrar denedi, “Anneanne, lütfen bir kez olsun… Bir kez olsun Semra’yı değil de beni dinle. Ben yanlış hiçbir şey yapma…”

Yine lafını kesiyordu Seher, “İnkâr mı edeceksin yani? Her gece sabah gün doğarken odandan çıktığını gözleriyle görmüş Semra!” derken o kısacık boyuyla Melek’in karşısında dimdik duruyordu.

Melek’in gönlü rahattı. Mete’nin güçlü iradesi, Melek’i Seher’in imalarından koruyordu. Gönlü rahattı. Aklının ucundan bile geçmeyecek bu hadiseyi yaşarken yanlışa düşmese de karşısındakilerin düşüncelerindeki pisliğe rağmen rahattı. “Mete’nin odama geldiğini inkâr etmiyorum. Sadece, ahlak dışı olabilecek düşüncelerinizi hak edecek hiçbir şey geçmedi bizim aramızda, bunu söylemek istiyorum.” Başka bir söz söylemek istemediğinde, Seher’in gözlerine derin derin bakıyordu. “Ben sana ne yaptım anneanne? Bu nefretini hak edecek ne yaptım? Semra’nın zehirli dilinden dökülen yalanlara…” dediği an yanağına inen sert tokat darbesiyle savrulan başından, saçlarını toplamak için kullandığı kalem uçup gitti.

Aniden gelen acı, kızı şoka soktuğunda, anneannesinin iki karatlık pırlanta yüzüğü, dudağının kenarını parçalamıştı Melek’in. Kıpırdayamıyordu. Acıyla sızlayan dudağını tutamıyor ya da ağlayamıyordu. Dudağından sızan kan bembeyaz elbisesine iniyordu çenesinden akarak damla damla fakat Melek’te herhangi bir kıpırtı yoktu. Bomboş gözlerle anneannesine bakıyordu.

“O lanet diline, benim kızımın adını almayacaksın!”

*

Deyip elini tekrar kaldırmıştı ki bir el, kadının yaşını ya da hassasiyetini göz önünde bulundurmadan havadaki eline yapışıyordu.

Kadın, hırsla elini tutma cesareti göstermiş eblehe bakmak için döndüğünde, Mete’nin sinirle kopkoyu, dipsiz bir kuyuyu andıran gözleriyle karşılaştı. “O elin, bir kez daha meleğimin üzerine inerse, elini değil, kolunu kökünden keserim!” deyip savururken kolunu, savrulduğu yerde sendeleyerek denge bulmaya çalışıyordu Seher. Mete, Melek’in kanayan dudağına mendille tampon yapmaya çalışıyor, olayları şaşkınlıkla izleyen Nevra’ya emirlerini sıralıyordu. “Nevra! Huriye Hanıma söyle, meleğimin eşyalarını toparlasın!” derken kızdan bir tepki bekliyordu. “Anladın mı?” diye tekrar sinirli bir ses tonuyla bağırdığında bile hiçbir tepki yoktu Nevra’da.

“NEVRA! HADİ!” diye kükrediğinde, Nevra şoktan çıkmış gibiydi. Söz dökülmeyen dudakları sımsıkı birbirine kenetlenmişken, hızla kafasını aşağı yukarı sallayarak kabulünü sunup, eve doğru koşmaya başlıyor, Mete ise sinirini kontrolü altında tutmaya çalışıyordu.

Her zaman yanındaki adamların onu bir gölge gibi takip etmesinden şikayet ederken bugün şükrediyordu. Cevat, arabadan inip yanına geldiği sırada aklından bu düşünceler geçiyordu. “Cevat! Meleğimin her şeyini çiftliğe götür. Hiçbir şeyi unutulmasın!”

Cevat, “Tabii, efendim. Başka bir emriniz var mı?” diye sorarken, Mete’nin aklında tek bir istek vardı; ‘Var Cevat! Şu yaşlı kaltağı bok dolu bir çukura göm!’

İçinden geçen niyetini dışına yansıtmadan, “Bunları hâllet, sonra konuşuruz,” diyordu. O kadar sinirliydi ki… kendine hâkim olmakta zorlanıyordu.

Esat, karısının yanına geldi, “En sonunda bunuda mı yaptın yavruma? Yazıklar olsun sana!” dedi, Mete ile Melek’e döndü. Gözleri, Melek’in akan kanıyla lekelenmiş elbisesindeydi. Adamın yüreği dayanamamış olacak gözleri dolu dolu olmuştu.

“Melek yavrum… Artık sana gerçeği anlatmanın vakti gel…” Adamın sözü, karısının haykırışıyla kesildi.

“Beni daha fazla rezil etmene göz yummayacağım! Hiçbir şey anlatmayacaksın!” diyerek tehditkâr bir tonla konuşuyordu kadın.

Mete, “Esat ağabey, hastaneye götürmeliyiz. Dikiş atılması gerekiyor olabilir,” derken, hâlâ kıpırtısız olan Melek’i kucağına alıyordu. “Arabayı siz kullanabilir misiniz?”

“Geçin siz,” dedi ve şoför koltuğuna kuruldu, Esat.

Modern dünyada bile belki alışıldık bir durum değildi, dedesi yanındayken torununu kucağa oturtmak ama… Mete’nin şu an ne dünya umurundaydı, ne de insanlar. Umurunda olan tek şey Melek‘ti.

Tokat yediği yanağı kıpkırmızı, dudağı ise hâlâ kanıyordu. Başını Mete’nin göğsüne yaslamış, kollarını kendi bedenine sardığı hâlde öylece yatıyordu. Sabah, dudağındaki yemeği gömleğine sürdüğü için endişelenmişti. Şimdi, aynı gömlek meleğinin kanına bulanıyordu ve Mete ne yazık ki çıldırmak üzereydi. Her an hastaneye gitmekten vazgeçip, yaşlı kadını parçalamak için geri dönebilir, Melek’in akan her damla kanı için onu kendi kanında boğabilirdi.

Mete, inanamıyordu. Kadının elinin Melek’e kalktığını görmüştü Esat ile konuşurlarken ama o inen eli tutacak kadar çabuk davranamamıştı. Şu an hissettiği sinirin ateşi bütün Adana’yı yakıp kül edebilecek kadar güçlüydü.

Meleğinin saçlarını okşadı, öptü.

“Canımsın,” diye fısıldadığında, Melek başını boynundan kaldırdı, bomboş gözlerle Mete’nin gözlerine baktı. Sesindeki canlılık ölmüş gibiydi. Canı şoktaydı ama şoktayken bile, “Canımdan ötesin, Mete’m,” dediğinde, Mete’nin kalbi Melek’in dudağı gibi kanıyordu.

Arabadan inerlerken de kızı bırakmadı kucağından, hastaneye girerken de. Esat, danışmada görevli kıza, “Mustafa Bey buradalar mı?” diye sorduğunda bile, Mete şefkatiyle sardığı kızı bırakma fikrinden dahi celalleniyordu.

“Hoş geldiniz Esat Bey, buradalar odasına mı geçmek istersiniz?”

“Hoşbulduk kızım. Müsaitse odasına geçelim. Torunum ufak bir kaza geçirdi. Mustafa’nın ilgilenmesini istiyorum.”

“Geçmiş olsun efendim. Buyurun beraber gidelim.” Hızlı adımlarla yol gösterirken genç kız, sessizce takip ediyordular hastane koridoru boyunca.

Kapının solundaki pleksi içinde “Başhekim Prof. Dr. Mustafa Demir” yazıyordu. Kapıdan içeri girdikleri an ayağa kalkan adam sıcak bir samimiyetle karşılıyordu gelenleri. “Esat kardeşim, hoş geldin hâyı.. Melek değil mi o? Ne oldu kızıma?” Doktor, Mete’nin kucağındaki Melek’e doğru yaklaştığında Mete’nin sarılışı insiyaki olarak daha da derinleşiyordu.

“Ufak bir kaza. Dudağı patladı sanırım.” Konuşurken sesi titredi yaşlı adamın. Belli ki onunda içinde bir yangın vardı.

“Hemen Cem’i çağıralım. Çok yetenekli bir estetik cerrahtır. Muayene etsin önce. Gerekli her şeyi o hâlleder.”

Esat ve Başhekim sessizce bir şeyler konuşuyorlardı ama Mete’nin algısı hasar almış gibiydi. Meleğinin saçlarını okşuyor, öpüyordu sadece. Yine hiç umursamamış, tekli koltuğa oturmuştu kucağında Melek ile. Âdâb-ı Muaşeret şu an önem vereceği en son mesele bile değildi.

Odanın kapısının açıldığını belli belirsiz fark ettiğinde, beklenen doktorun geldiğini anlıyordu Mete.

“Geçmiş olsun, beyefendi. Hastamızı sedyeye alalım müsadenizle,” dediğinde, Mete istemsizce kollarını daha fazla sarıyordu kızın bedenine. “Sizin kucağınızdayken muayene etmem mümkün değil, Mete Bey!”

Aklıselim davranmaya davet ediyordu galiba beceriksiz doktor. ‘S*ktir git o zaman! Meleğimi, bu şekilde muayene edebilecek birini yolla bana’ dese de içten içe, ayağa kalktı, meleğini gösterdikleri sedyeye oturttu, kendi de hemen yanına oturdu.

“Dudağın alt kısmında bir yırtılma olmuş, iki dikişle tutturabiliriz,” deyip önce açık yarayı temizledi steril suyla. “Kesici bir nesnenin etkisi bu ayrılma,” diye bilgi veriyordu doktor.

‘Allah belanı versin yaşlı cadı’ ve buna benzer çeşit çeşit küfür dönerken Mete’nin fikrinde, mantığını yutuyordu öfkesi.

Başhekim, yakından görmek istercesine yaklaşıyordu Melek’e, “Nasıl kesici?” diye sorarken.

“Açılma şekline bakıldığında çok düzgün bir yırtık oluşmuş.”

Melek, hâlâ kıpırtısızdı. Şu an canı yanıyor olmalıydı ama kaşlarını bile çatmıyordu. Hakkını vermesi gerekirse; doktor işini itinayla yapıyordu. Dikiş atmak için, meleğinin tenine batan iğnenin acısını, Mete kalbinde hissederken, adam iğneyi tenine sapladı ve bir arada olması gereken ayrık parçayı ilk dikişle buluşturdu. Mete, geçen saniyeleri istemeden sayıyordu. Dikişin duruşunu beğendikten sonra ikinci kez iğneyi Melek’in tenine batırmak için harekete geçti. İğne, o öpmeye kıyamadığı tene tekrar battı ve bir arada durması gereken ayrık parça birleşmiş oldu.

Doktor, “Şimdi muayene edelim,” derken, Mete ancak o zaman rahat bir nefes aldığını hissetti.

Oftalmopkop’u göz bebeklerine tutarken, “Hastamız şoka girdikten sonra hiç konuştu mu?” diye sordu.

“Çok kısa üç kelime söyledi,” dedi Mete. İçini yakıp kavuran üç kelime.

“Hastamızın adı ne?”

Üç adam aynı anda, “Melek,” diye cevap verdiklerinde, dua gibi döküldü hepsinin ağzından Melek’in adı.

“Melek. Beni duyabiliyor musun?” diye sordu doktor.

Melek, sadece başını salladı aşağı ve yukarı. Yavaş hareketlerle.

“Reflekslerini kontrol edeceğim, Melek. Rahatsız olduğun bir şey olursa dur demeni istiyorum,” dedi ince, nazik bir ses tonuyla.

Melek, yine sadece başını salladı.

Adam, hafif darbelerle kontrol ediyordu kızın reflekslerini. Dizlerini kontrol ettikten sonra sıra ellerine gelmişti. Melek’in ellerini ellerinin içine alıp havaya kaldırdığında hafif bir titreme vardı ellerinde.

“Reflekslerinde anormal bir durum yok. Hatta çok çok iyi durumda.” Melek’in ellerini dizlerinin üzerine bıraktı.

“Melek, neler oldu bana anlatmanı istiyorum,” dedi. Ses tonunda adamın, hem bir ciddiyet hem de bir ilgi vardı.

Melek, uzun süre kullanmadığı ses tonunu sanki fısıltıdan daha fazla çıkaramayacakmış gibi konuşmaya başladı. “Bir şey olmadı. Ben iyiyim. Eve gitmek istiyorum.”

Evet. Melek için konu yine kapanmıştı.

“Birisi senin canını yakmış, Melek. Hem de gerçekten zarar vermek isteyerek,” diye tane tane anlatıyordu doktor. “Rapor hazırlayabilir, emniyeti haberdar edip gerekli cezayı alması…”

Melek gözlerini sımsıkı yumdu, “Hayır!” dedi. Derin derin nefesler alıp veriyordu, gözleri hâlâ kapalı olduğu hâlde. “Kimse canımı yakmak istemedi… Ben… iyiyim bir… kaza oldu.” Sesi fısıltı gibiydi genç kızın, Mete içindeki yangınla burada durabildiğine inanamıyorken.

“Meleğim. Ne istediğini söyle bana,” diye fısıldadı Mete, Melek’in kulağına eğilerek.

Melek, gözlerini aniden açtı, Mete’ye döndü. Öyle bir sarıldı ki genç adamın boynuna, bir an nefessiz kaldığını hissetti genç adam. Kollarının arasına aldı o narin, kırılgan bedeni. Saçlarını okşarken sabırla Melek’in ağzından çıkacak kelimeleri bekliyordu.

“Beni buradan götür, Mete’m!” dediğinde, Mete cümlesini bitirmesini beklemeden aldı Melek’i kollarına.

Doktor reçetesini aceleyle yazdı, pansuman için gerekli malzemeleri tedarik etmelerini tavsiye etti. Bir hafta sonra dikişleri alınacaktı.

Bir hafta sonra burada olmayacaklarını söyleme gereği duymadı, Mete. Hatta akşama kadar bile şehirde kalmayı düşünmüyordu. Kaldığı süre ne kadar uzarsa o yaşlı kadını ortadan kaldırmak için daha fazla plan yapacaktı.

Arabaya bindiklerinde, Melek kollarını biraz gevşetmişti ancak, Mete’nin umrunda değildi rahat nefes almak. Tek isteği; Melek’in kendini güvende hissetmesiydi.

“Saçlarım karma karışık değil mi? Keşke kurdelemi kaybetmeseydim. Örer ve… ucuna bağlardım. Annem, ben okula giderken hep öyle yapardı. Ama annemin saçını kimse örmemiş biliyor musun? Her sabah kendisi örermiş saçını. Bazen de at kuyruğu yaparmış ama… Annesi hiç dokunmazmış saçlarına.” Mete, aşkının gözlerinden akıp, gömleğinden tenine inen gözyaşlarını hissediyor, Melek’in sesindeki titremeyi duyuyordu.

Ağlaması iyiye işaretti, şoktan çıkıyordu Melek. Mete’nin elindense hiçbir şey gelmiyordu dinlemekten başka. Keşke konuşsa, Melek… İçine atmasa, konuşsa… “Annen çok becerikli bir çocukmuş öyleyse, değil mi meleğim?” derken, ses tonu o kadar inceydiki. Sanki yüksek sesle konuşsa Melek’i ürkütecek, duymak istediği kelimeleri kaybedecekti.

“Kesinlikle. Hep becerikliydi annem. Beni seviyordu. “Canım” dediğinde ağzından bir tane daha dökülüyordu.” Sonra başını yasladığı omuzdan kaldırıp şaşkınlıkla Mete’nin gözlerinin içine baktı, “Bir anne kızını hiç sevmez mi? Anneannem kızını hiç sevmemiş. Beni de sevmedi. Annemin kopyası gibiymişim. Ben küçükken söylemişti anneannem.” Başını, tekrar yasladı Mete’nin omuzlarına. “Sanırım beni bu yüzden sevmiyordu. Annemi neden sevemedi dede? İnsan kendi kızını neden sevmez?” derken başını yine kaldırmış, arabayı kullanan dedesine bakıyordu.

Esat, konuşurken sesi yorgun ve titrekti. Mete, adama karşı bir acıma hissetti içinde. “Hepsini anlatacağım sana, kızım. Artık her şeyi bileceksin canım yavrum,” derken, gözlerini siliyordu.

Mete, şaşırarak ve memnun olarak fark etti kendi çiftliğinin yolunda olduklarını. Melek, başını yeniden Mete’nin omzuna yasladığında, sakin ve düzenli nefesler alıp veriyordu. Araba çiftliğin bahçesine yanaştığında Melek, Mete’nin kucağından kalkmaya yeltendi.

“Nereye gidiyorsun, meleğim?” diye sordu, yine aynı ince ses tonuyla.

Melek, buruk bir tebessümle baktı Mete’ye. “Sabahtan beri beni taşıyorsun. Yoruldun, Mete’m. Zaten elin tam olarak iyileşmedi. Bak bacaklarım sağlam,” deyip dizlerine vurdu elleriyle.

İnsanın aklını başından alan bir masumiyeti vardı. Ne kadar kötü bir ruh hâlinde olsa da, yine bencillik yapamıyor, kendini düşünemiyordu. Başıma neler geldi, şımartılmayı hak ediyorum, demiyordu. Aksine benim için kendinizi yormanıza gerek yok tavrıyla hareket ediyordu.

Hayatında hiç şımartılmış mıydı acaba?

“Asıl sen kollarımda olmadığında yoruluyorum. Gel, o enfes vücuduna dolayabileceğim kollarımı mahrum etme senden,” dediğinde, Melek gerçek bir gülümseme bağışlıyordu Mete’ye. Sonra da canı yanmışçasına eli yarasına uzanır gibi oldu. Tâ ki Mete’nin gözleri yaraya gidinceye kadar.

Mete’nin endişelenmesinden korkuyormuş gibi anında elini indirdi, “Hadi çıkalım,” dedi.

Yaşlı adam motoru durdurup, arabadan indiğinde Mete, Melek’i kucağına alıyordu. Genç kız, upuzun kollarıyla boynuna sarılıyordu ya… Cennette insanlar bu huzuru hissedeceklerdi belki de.

Huzurdu ona böyle yakın olmak. Tek kelimeyle huzur.

Arabadan indiklerinde, Esat bir sigara yakmış tâ ciğerlerine varan nefesler çekiyordu.

“Siz rahatınıza bakın, efendim. İzninizle meleğimin üstünü başını temizlemek istiyorum,” dedi.

İtiraz etmesini bekliyordu, Mete. İtiraz edecek olsaydı da hiçbir şey değişmeyecekti fakat; Mete, nazik olmaya çalışıyordu sadece. Yoksa umrunda değildi, Esat izin vermiş ya da vermemiş.

“Anlatmak istediğim önemli şeyler var. Elinizi çabuk tutun. Bir saat daha gizli tutmaya mecalim kalmadı evlat,” derken eliyle Melek’in saçlarını okşuyordu.

Melek, saçını okşayan ele uzandı. Avuçlarının içine aldı ve şefkatle öptü dedesinin ellerini.

“Sen, nasıl bir meleksin kızım,” derken sesi titriyordu yaşlı adamın.

Mete, yatak odasına girdiğinde meleğinin çantalarının bırakıldığını görünce bir rahatlama hissetti. Elbette emindi, Cevat’ın emrini yerine getireceğinden ama bu farklı bir histi.

Melek yanındaydı.

Vakitleri kısıtlı olmasaydı küveti ılık suyla doldurur, ikisi de rahatlayıp gevşeyene kadar çıkmazlardı içinden ama Esat acele etmelerini istemişti. Ne anlatacağını merak etmiyor değildi. Meleğini ilgilendiren her mesele çok büyük bir ehemmiyet taşıyordu Mete için.

Mete, genç kızı duşun önünde indirdi kucağından. Suyu ayarladı. Önce Melek’in elbisesini çıkardı, rengi kahverengi ile bordo karışımı bir renk olan.

Melek, elbisesinin aldığı şekli görünce hüzünle baktı rengi iğrenç bir hâl almış bez parçasına. “Bu elbisemi çok seviyordum biliyor musun? Af dilemek için geldiğin o pazar günü va..”

Sözünü Mete tamamladı kadife yumuşaklığında bir ses tonuyla. “Bu elbise üzerindeydi… O günde hayran kalmıştım, bugün de,” dedi ve iç çamaşırı hariç, bütün kıyafetlerini çıkardı Melek’in.

Mete, kendi kıyafetlerinden kurtulana kadar, Melek kollarını önünde birleştirip, kendini saklamak istermiş gibi bekliyordu. Duşa önce kendisi girdi, su fazla sıcak gelince ılıklaştırdı ve Melek’i duşa çekti.

“Çok soğuk!” derken Melek, suyla temas etmekten korkuyormuş gibi bir hâli vardı. Demek ki Melek sıcak suyla banyo yapmayı seviyordu. Meleğinin, asla unutmayacağı “Sevdikleri” listesine, patates kızartmasından sonraki madde olarak bunu ekliyordu, Mete.

“Gel meleğim,” dedi, kızı suyun altına çekerken. Melek başından akan suyun altında gözlerini yumduğunda, hareketsizdi. Kendini Mete’nin ellerine teslim etmiş gibiydi âdeta.

Mete, avuç içine şampuan döktüğünde, dokunmaya kıyamıyordu meleğine. Bir insan, bu kadar güzel bir varlığa nasıl kıyabilirdi? Bu güzelliği, fiziki özelliklerinden dolayı, hayranlığını belirtmek için düşünmüyordu Mete. Melek’in fıtratı bambaşkaydı. Alçak gönüllü, kendi hariç herkesi düşünen, insanlara zahmet vermektense eziyet çekmeye gönüllü olabilecek, bencillik nedir bilmeyen, basit bir kır papatyasını dünyanın en pahalı mücevherlerine tercih edebilecek, garip bir kızdı.

Mete, life döktüğü duş jeliyle hayranı olduğu vücudun her noktasını yıkadı.

Şehvetle değil!

Şefkatle.

Önünde diz çöktü, meleğinin ayağını dizinin üzerine yerleştirdi. Bacaklarını, özenle yıkarken, Melek’in vücudunun titrediğini hissetti. “Su mu üşüttü bebeğimi?” sorusuyla, başını kaldırdığında gördü. Melek, onun hareketlerini gözlerinden akan sel gibi inci taneleri arasında izliyordu. “Bir tanem. Pis olduğunu biliyorum. Bunu şimdi öğrenmedim ki. Lütfen kafana takma. Seni, her zaman seve seve yıkarım ben,” deyip kızın yüzünü güldürmeye uğraşıyordu.

Boş bir çaba ve gereksiz söylenmiş sözlerle.

Melek de diz çöktü, kollarını Mete’nin boynuna doladı. Hıçkırıklarla sarsılırken, “Mete’m… Mete’m…” diye fısıldıyordu.

Gözlerinden akan yaşlarla Mete’ye daha çok yapıştırdı bedenini.

“Meleğim. Merhamet et bana!” Mete, dile gelebildiğinde ağzından çıkan kelimeler yalvarış tonundaydı. “Konuş benimle!”

İkisi de diz çökmüşlerdi, suyun altında, suyun izin verdiği ölçüde göz göze bakmaya çalışıyorlardı.

“Sevmiyor beni. Beni sevip sevmemesi önemli değil. Sen, galiba beni çok seviyorsun. Ömrüm boyunca bir sen sev başkası sevmesin umrumda değil… Ama… Kızını nasıl sevemedi, Mete’m? Nasıl izin verdi anne sevgisinden mahrum büyümesine.”

Cümlesini bitirmiş ve sesli sesli ağlamaya başlamıştı.

Kızın içi yanıyordu. Başka bir açıklaması yoktu şu anki durumunun.

Ne dudağı umrundaydı, ne yediği tokat. Yıllardır içinde gizli, saklı yaşadığı… Anneannesinin, annesine annelik yapmamasının acısını yaşıyordu. Şu an yaşadığı şok, ölen annesinin anneannesinden görmediği şefkate olan yangındı aslında.

Mete, bunu fark ettiği an kızı kollarının arasına aldı. Dudağının sağlam kenarını öptü. Kızı, hızlı hareketlerle duruladı.

Beklemeye tahammülü kalmamıştı artık. Esat’ın anlatacakları belki meleğinin içindeki üzüntüye teselli olurdu. Melek’i duşun dışına çıkardı, saçlarını ve vücudunu havluyla sardıktan sonra kendi beline de bir havlu sardı.

Özenle kuruladığı küçücük bedeni yatağın üzerine oturttuğunda, bir tişört bir de eşofman aldı dolaptan. Belini ayarlayıp, bolluğuna çare bulmaya çalışsa da eşofmanın, Melek’in incecik belinde eğreti duruyordu. Geçen bu süre boyunca, Melek sessizce Mete’yi seyrediyordu. Paçalarını kıvırdığı eşofmanın ardından bakarken genç kızın gözlerinin derinliğine, “Sen çok becerikli bir adamsın,” dedi, yüzünde tebessüme yakın bir ifadeyle.

Mete, önünde diz çöktü.

“Değilim, bir tanem. Hayatım senin ellerinde. Kendi hayatımı kontrol edebilecek bir beceri bırakmadın bende. Şu dakika, canım çıkacakmış gibi hissediyorum seni koruyamadığım için. Güldüğün zaman ömrüme ömür katıyorsun, meleğim. Gözünden dökülen tek damla yaşa, dünyayı ateşe verecek kadar iradesiz kalıyorum.”

Hayatı bundan ibaretti. Birkaç beceriksiz cümleyle özetlemişti.

Melek, ellerini Mete’nin yanaklarına koyduğunda, gözlerinden yaşlar süzülüyordu. “Ömrüm sana feda olsun, Mete’m.”

Mete, boğazına düğümlenmiş kelimeleriyle, dile dökemediği cümleleriyle ve çaresizliğiyle… Meleğinin alnına, kokusunu içine çekerek bir öpücük kondurdu. Elini elinin içine aldı ve kızı dedesinin yanına getirdi. Yaşlı adam çok uzaklara dalmış gibi görünüyordu, yaklaştıklarını fark edemediğinde. Melek, dedesinin yanına oturdu, elini elinin içine aldı.

*

Yanağını yasladı o yılların yıprattığı ele.

“Nasıl hissediyorsun kendini, kızım?” derken ses tonu öyle müşfiktiki dedesinin.

“İyiyim, dedem. Oldu geçti… Sen nasılsın? Çok üzüldün, çok yıprandın bu..” derken dedesi sözünü kesti.

“Kızım, bu hâlinle bir de benim için endişeleniyorsun ya… İçim daha fazla yanıyor.” Esat, sözünü bitirince derin bir nefes aldı.

Melek, mahcup olmuş gibi başını kucağına eğerken Esat’ın konuşmaya başlamasıyla, pür dikkat adamın dudaklarından dökülecek kelimelere kilitleniyordu.

Titrek bir sesle anlatmaya başladı yaşlı adam.

“Babam, otoriter bir adamdı. Dediğim dedik. Ben; “Okumak istiyorum, evlenmek istemiyorum,” dediğimde; “Okuyacaksın da ne olacak? Evlen çoluğun çocuğun olsun, soyumuz ilerlesin,” demişti. Bir çıkmaz gibiydi. Babama saygımdan dediğinin dışında hareket edemiyordum ama içim içimi yiyordu.

“Sonra aklıma bir fikir geldi. Madem babam evlenmemi istiyor, kabul edecektim. Kiminle evlenmemi isterse onunla evlenecektim ve emindim ki kafasında hazırdı müstakbel gelin adayı ama tek şartla; ODTÜ’den mezun olduktan sonra.

“Babam itiraz etmedi. Tahminlerim doğruydu. Müstakbel gelini topraklarımızın sınır komşusu, babamın en yakın arkadaşının kızıydı. Babam, hem çok sevdiği arkadaşıyla dünür olacaktı, hem de Adana’nın en bereketli toprakları bu vesileyle bir olacaktı. Seher’i her zaman beğenirdim. Nazik, hanımefendi, esmer güzeli ufak tefek bir kızdı.

“ODTÜ’de son senemde, başarılı bir gurup öğrenciye İngiltere ziyareti hediye edecekleri haberi yayılmıştı öğrencilerin dillerinde.

“İsimler açıklandığında ilk benimki söylenmişti. Heyecanlıydım. Babam nasılsa yolun sonu olduğu için hiç itiraz etmeden kabul etmişti geziyi. On iki öğrenci, dört öğretim üyesi akşam altıda Londra’ya inmiştik. Otelde bizim için ayrılan odalara yerleşip şehir turu yapmaya karar vermiştik arkadaşlarla. Hem eğlenip hem de yemek yiyecektik. Güzel bir mekândı. Zengin ve şık İngilizlerin tercih ettiği bir yer olduğu belliydi. Kasım amcanı hatırlıyor musun?”

Melek, “Hatırlıyorum,” dedi, Esat devam etti.

“Onun peşine takılmıştık. Hiç birimizin maddi sıkıntısı olmamasının payı da büyüktü. Ben ne edilen muhabbetten bir şey anlıyordum, ne de anlamak istiyordum. O yaşıma kadar görmediğim bir güzellik tam karşımda, ailesiyle beraber yemek yiyordu. Öylesine güzel, öylesine zariftiki, kıza kilitlenmiş gibiydim. Yüzünde bir hüzün vardı. Hatırladıkça hâlâ içimi burkan bir hüzün. Bal rengi saçları omuzlarından aşağı çağlayan gibi dökülüyordu. İzin isteyip masadan kalktığında fırsat bu fırsat dedim ben de hemen kalktım…”

Bir iç çekti, Esat. Melek hiç ses çıkarmıyor, dedesinin anlattıklarını sözünü kesmeden dinliyordu. Dedesinin anlatmaya ihtiyacı var gibiydi. Ve Melek’in de dedesinin anlattıklarını duymaya. Meğer onun hakkında bilmediği ne kadar çok şey vardı.

Sesinde bir hüzün vardı Esat’ın. Konuşmaya başladığında gözleri çok uzaklara dalmış gibiydi.

“Kız, kadınlar tuvaletine girmişti. İçeride ağladığını duyabiliyordum. Kendimi tutamadım ve kadınlar tuvaletine girdim. “Yardım edebilir miyim?” diye sordum. Kız lavabonun önünde durmuş, ellerini lavabonun kenarına dayamış içli içli ağlıyordu. Sesimi duyunca hemen arkasına dönüp gözlerimin içine bakmıştı. Hayatımda gördüğüm en güzel, en yeşil gözlerdi.”

Melek’in yüzüne sevgiyle baktı ve devam etti, “Senin gözlerin gibi.”

“Edemezsiniz… Kimse yardım edemez!” dedi fısıltıyla. O bunu söylerken kızdaki hüzün içimi öylesine yakıyorduki, o an onun için yapamayacağım hiçbir şey yoktu.

“Derdinizi söyleyin, ben karar veriyim,” derken kızın gözyaşlarını elimle silmiştim. Ona dokunduğum an hissetmiştim… Şimdiler de gençler ne diyor?” deyip düşünmeye başladı, Esat.

Melek, fısıldayarak, “Elektrik,” diye cevap verdi dedesinin düşündüğü soruya.

“Tek kelimeyle. Ben çarpıldığımı hissederken kızdaki titremeyi de hissetmiştim. O kadar masum ve o kadar temiz bir yüzü vardıki. “Söyle. Seni kim üzdü bu kadar?” dedim. O muhteşem sesiyle; “Babam beni evlendirmek istediği kişiyle tanıştırdı bu akşam. Onunla evlenmek istemiyorum. Karşı gelmem de mümkün değil. Çok çaresiz hissediyorum,” dedi lavaboya dönüp yüzünü yıkadı.

“Bana tekrar baktığında; “Kusura bakmayın, sizi tanımıyorum ama burada durmuş dertlerimi anlatıyorum, iyi akşamlar size,” dedi ve bir şey söylememi beklemeden gitti.

“Kalbim o giderken ondaydı.” Başını kucağına eğdi, “Ve hep onda kaldı,” diye mırıldandı.

“O gece arkadaşlardan ayrılıp, o kızın peşinden gittim. Mozoleyi andıran bir evde yaşıyordu kız. Orada kaldığım müddetçe kızı her gün görmeye başladım. Ona açılmam iki haftamı aldı. Bana ne demişti biliyor musun? “Ömrümü seninle geçiremeyeceğimi biliyorum ama sen beni sevdin ya, bunu bilmek bana ömrümün sonuna kadar yetecek.”

“Başkasıyla evlenmeye mecbur olduğumu bildiği hâlde; “Beni sevdiğini bilmek yeter bana,” diyecek kadar temiz, muhteşem bir kalbi vardı.

“Hayatım seni sevmekle son bulacak,” demiştim bende. Ki öyle de olacak.”
Melek duyduklarını oturtamıyordu kafasında. Bal rengi saçlar, yeşil gözler.

Belki dedesinin ses tonundaki hasret, belki adamın yüzündeki hüzün. Melek’in gözlerinden inci tanesi gibi gözyaşları dökülüyordu.

“Türkiye’ye mecburen dönmem gerekmişti. Ondan ayrılırken gözyaşı döktüğü yemyeşil gözlerini öptüm. Kısa bir vakitte değildi evliliği ama yine de kanım çekiliyordu ben tekrar İngiltere’ye gidemeden evlenmiş olur diye. Benim durumum farksız mıydı? Değildi.

“Babam; “Mezun oldun artık sözünü yerine getir!” dediğinde içim yanıyordu.

“Seher’e; “Benim gönlüm başkasında. Sana duyduğum saygı, senin iyi bir evlilik yapma şansını elinden almama izin vermiyor. Benden sana koca olmaz, âşık olmaz. Ben, seni her zaman kız kardeşim gibi görüyorum,” dedim. Anneannen o yaşında bile soğukkanlı bir insandı. Bana; “Lütfen beni düşünmeyin. Ben idare edebilirim. Kaç yıl daha sevebileceksin o kadını? Ben, beni seveceğin zamanı sabırla bekleyeceğim,” demişti.

“Anneannenin o sabrına her zaman hayran olmuşumdur. Bir ay sonra evlendik. Babama ne kadar yalvardıysam da; “Seher ile evleneceksin. Biz, bir söz verdik. Bu, seni yetiştirip bu yaşa getiren annene ve babana borcundur,” demişti.

“Düğünümden iki ay sonra İngiltere’ye kaçtım.”

Melek, bacaklarını karnına çekmiş, kollarını etrafına sarmış, soğuktan üşüyormuşçasına titriyordu. Mete, üzerine ince bir battaniye örterken ancak farketmişti titrediğinin.

“Isabella’m, hamileydi.” Boğazında bir yumru varmış gibi yutkunmaya çalıştı. Konuşmaya başladığında sesi titriyordu. “Babasına bizden bahsetmişti… ve hamile olduğundan. Babası, öfkesinden çocuğu doğduğunda onu görmesine asla izin vermeyeceğini ve onu İskoçya’daki büyükannesinin yanına, sürgüne yollayacağını söylemişti.

“Isabella’m bana; “Lütfen, hissediyorum. Prensesimiz olacak. Onu al ve Türkiye’ye götür. Ona sevgini ver. Onu o kadar çok sevki, annesi bileceği kadın onu sevmese de… Senin sevgin yetsin kızımıza….”

Esat’ın konuşmaya mecali kalmamış gibiydi. Sessiz gözyaşları döküyordu gözlerinden.

Melek, elini ağzının üzerine kapamış, hıçkırıklarını bastırmaya çalıştıkça sarsılarak ağlıyordu.

Mete, bir kutu kağıt mendil getirdi. Şefkatle sildi Melek’in gözyaşlarını. Öptü koklayarak alnından. Melek, tek kelime edemedi ağzını açıp. Mesela bir teşekkür fena olmazdı ama çıkmıyordu işte dudaklarından. Sadece gözlerinin içine baktı Mete’nin minnetle. Burnunu sildikten sonra da ucuna bir öpücük kondurdu ve yerine geçip oturdu. O da sessizce dinliyordu Esat’ın anlattıklarını.

Konuşmaya başladığında sesi kısıktı dedesinin. Fer, mecal… Hepsi terketmiş gibiydi sesini.

“Kızımızı, Seher’in büyütmesini istiyordu. Ben zaten onu başkasına vermezdim. Kızımı yabancı birine verme fikrini o aklına getiren şerefsizi daha ilk dakika dava etme kararı almıştım.

“Adana’ya döndüğümde Seher’e her şeyi anlatmıştım. El alem ne der düşüncesi başkasından bir çocuğum olacağı düşüncesinden daha fazla endişelendirmişti onu. Bebeğimi getirmeye kararlı olduğumu anladığı zaman kendisi teklif etmişti; “Benden olmadığını kimse bilmeyecek! Herkese hamile olduğumu söyleyeceğiz. Doğum olacağı zamanda şehir dışında olacağız. Kızını getirdiğinde Adana’ya döneriz,” demişti.

“Isabella’m, babasına söylemiş, soysuz köpek itiraz etmemişti, sanki etse canına okumazmışım gibi ama Isabella’mı sürgüne göndermeye kararlıydı. Ve benim elimden hiçbir şey gelmiyordu. Kanun önünde Isabella’mın hiçbir şeyiydim,” sesindeki öfke şu an bile hissediliyordu.

“Birkaç ay sonra tekrar gittim. Doğuma kadar da İngiltere’de kaldım. Hayatım boyunca annenden daha güzel bir bebek daha görmedim… Sen doğana kadar,” deyip Melek’in gözlerinin içine baktı.

“Isabella’mın gözleri kızımızdaydı. Kızımın gözleri de sende meleğim,” deyip bakışlarını bahçeye çevirdi. Neredeyse anlatmaya başladığından beri dinmemişti dedesinin gözyaşları. Derin bir iç çekti ve devam etti.

“Isabella’m kızımızın saçından bir tutam kazımamı istemişti. Bir mendile sarmıştı ve bağrına bastırmıştı mendili.

“Onu çok sev,” ondan duyduğum son kelimelerdi, babası kucağımda kızımla beni dışarı attığında.

“Seher’e; “Seninle evlendikten sonra hiçbir ilişkimiz olmadı. Bu melek suçsuzdur ve tertemizdir,” demiştim. O sadece başkalarının bilmemesini önemsiyordu. Başka bir şeyi değil.”

Sustu. Öylesine uzun sustu ki, Melek artık söyleyecek sözü kalmadığını düşünmeye başlamıştı. Acı yeniden ses tonuna hâkim olduğunda, “Her şeyi öğrendin, kızım, “dedi. “Senden tek ricam… Benden nefret etme. Elimden başka bir şey gelmedi. Hep bir pişmanlıkla yaşadım. Gitseydim İngiltere’ye, Isabella’mı yanıma alıp uzaklara kaçsaydım düşüncesi kemirdi içimi. Isabella’m ile hayat nasıl olurdu… Hep merak ettim…”

Melek, kollarını yaşlı adamın boynuna doladığında, hıçkırıklarını serbest bırakmıştı. “Senden asla nefret etmem dede. Annem… annemi… Bırakmadığın için çok teşekkür ederim,” derken, hıçkırıkların ele geçirdiği sesinden, zorla tamamlamaya çalışıyordu cümlesini. Melek, dedesinin yüzünü görebilmek için geri çekildiğinde, içinde bir yangın hissediyordu bütün bir hayatın acısıyla kora dönüşen. Annesinin gerçek anne sevgisinden mahrum büyümüş olması içini yakıyordu.

Ya anneannesi?

Kızından onda kalan, bir tutam saçla sürgüne gönderilmiş genç bir kadın.

Kalbin dayanabildiği acının bir sınırı yok gibiydi.

“Dede… Anneannem… Hâlâ… Hayatta mı?” Sesi içinden acıyarak çıkıyordu.

“Bilmiyorum, kızım. Onu en son Zeynep’im kucağımda, onun yanından söküldüğümde görmüştüm… Ne bir haber aldım, ne de… Ben gideyim artık. Hâlletmem gereken işler var.”

Ayağa kalktı, torununu alnından öptü. Mete’nin elini sıkarken, “Gözümün nuru sana emanet,” dedi, derin bir iç çekerken.

“Canımı, meleğimin yoluna, gözümü kırpmadan veririm. Emanetiniz başım üstüne.”

Mete’nin dudaklarından dökülen kelimeler, Melek’in yaralı kalbine âb-ı hayat gibiydi. Kana kana içiyordu kelimeleri.

Esat ie alçak sesle bir şeyler konuşarak Cevat’ın olduğu yere ilerliyorlardı. Mete dedesinin anlattığı bir şeyi dikkatle dinliyordu. Samimi bir şekilde tokalaşırken, Esat’ın sağ eli Mete’nin omzundaydı. Duyma mesafesinde olabilmeyi çok istese de onlara uzak kalıyordu, Melek.

Dedesi arabaya binip giderken, Mete bahçeden çıkana kadar saygıyla adamın gitmesini bekledi.

Genç adam döndü ve göz göze geldiler. Onun eli yaralıydı Melek’in dudağı.

Yavaş yavaş Melek’e yaklaşırken, Melek ancak kilitli kaldığı pozisyondan çözülüp, ayağa kalkabildi. İki saniye daha onun kolları dışında olmak istemiyordu karşısına geldiğinde. Ellerini Mete’nin yüzüne uzattı. Dudağı izin verdiği ölçüde, uzandı alnını öptü, kaşını, gözünü öptü. Sonra yanaklarını, kusursuz şekillendirilmiş burnunu. Dudaklarının önce bir kenarını, sonra diğerini. Öpücüklerle ilerledi yoluna. Hem kokluyor, hem öpüyordu.

Ve adam nefes nefese, “Meleğim, ben bir aziz değilim. Lütfen dur artık!” dedi.

Melek, gözlerinin içine baktı yine, doyamıyordu o bal rengi aşk dolu gözlere.

“Aç mısın? Sabahtan beri hiçbir şey yemedin.” Mete’den dökülen bu incelik dolu sözlere, Melek bu karmakarışık ruh hâlindeyken bile kahkahalarla gülerken buldu kendini.

“Ah aşk. Seni bu kadar iştahla öpmem… Sanırım çok korktun. Korkma tatlım seni yemeyeceğim,” dedi ve iki elini adamın yanaklarına koyup masum bir öpücük verdi dudaklarına.

Mete, derin bir, “Oh!” çekti. O kadar derindiki, Melek’te bambaşka hisler uyandırıyordu.

“Hep gül, meleğim. Ayrıca; şu anki latif ruh hâlini göz önünde bulundurarak, duygu yoğunluğuyla bir çöküş yaşadığın için, bu hâlinden faydalanmak istemiyorum. Yoksa… Seni… Öyle bir… Öperim ki… Ah tatlım. Ama şimdi değil. Şimdi bana ne istediğini söyle,” dedi, kızı kucağına aldı.

Melek, “Yatmak istiyorum,” dedi ciddiyetle.

Mete, tıkanır gibi öksürdüğünde de gülmeye başladı. “Hadi ama! Kız gibi davranma. Tamam hiçbir şey yapmadan yan yana yatarız.”

Kollarını, Mete’nin boynuna doladığında, “Meleğim, inanılmazsın” diyordu Mete, adım adım tükettiği merdivenleri çıkarken. Yatağın üzerine bıraktığında bedenini, heyecanlıydı Melek, yatamadıkları gecelerin hüznünü atmaya çalışırken beraber uyuyacaklarına dair fikre. Ona sarılıp uyumak, uykuların en güzeliyken ondan mahrum olması azap vericiydi.

“Sabaha kadar beraberiz,” dedi, Melek’in yanına uzandı, kızı kollarının arasına çekti.

Melek, başını Mete’nin omzuna yasladığında insiyakiydi, elinin göğsü üzerinde gezinişi. Aklından geçen düşünceyi Mete’ye nasıl düzgün bir biçimde ifade edeceğini bilemiyorken, yanlış anlaşılmaktan korkuyordu. Onun dudaklarından duyduğu “Seni seviyorum” ile söylenmiş iki büyülü kelimeye halel getirmekten de korkuyordu.

Ama başka kimi vardı ki, her derdine derman olmak isteyen?

“Mete’m. Bana, anneannemi bulur musun?” cümlesi, içinde devam eden hesaplaşmasının arasında kendine yer bulup çıkan kelimelerdi.

Candan Öte ~ 12 | Hayran” için 2 yorum

  • 25 Eylül 2018 tarihinde, saat 19:57
    Permalink

    Farkettin mi LutfiyEM buraya kadar Semrayla ve yaşlı dinozor la ilgili hiçbir şey sölemedim kendimi nasıl tutuyorum bir bilsen ….

    Yanıtla
    • 26 Eylül 2018 tarihinde, saat 12:01
      Permalink

      helal be ? irade hakim her bir hücreme diyosun

      Yanıtla

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir