Candan Öte ~ 11 | Öfke

Düşüncelerin kemirdiği beynini, kitap okuyarak biraz da olsa farklı mecralara yönlendirmeye çalışırken gözü sürekli saate takılıyordu. 22:05’ten bu yana dört dakika geçmişti ama Melek için bir ömür gibiydi beklediği süre. Heatclif’in kindar tabiatını ve etrafındaki insanlara yaşattığı acılara üzülmek, kendi sıkıntılarını bir nebze de olsa unutturuyordu.

Yine saate baktı, gördüğü 22:11 ile canına tak ettiğinde duydu bahçeye giren aracın, gecenin ıssızlığını bastıran sesini. O heyecanla yataktan fırladığında ayağına bir şey giymeyi bile akıl edemeden alt kata koştururken buldu kendini.

Bahçedeki manzara; Semra, Mete’nin elini sıkıp teşekkür ediyordu, âşık kalbi için işkence dolu bir samimiyetle. Semra, Melek’i fark edince, “Şekerim, yalın ayak bahçeye çıkacak kadar seni telaşlandıran nedir?” dediğinde, küçümseyen bir ifadeyle, Melek’in umurunda bile değildi nasıl göründüğü.

“Telaştan değil sıcaktan! Hoş geldiniz…” Semra’nın ukala tavrına olan öfkesi yanaklarına yayılıyordu Melek’in.

Keza Semra’nın, “Şekerim, takılıyorum sadece,” dediğinde, vahim durumuna da kızaracaktı tekrar ve tekrar. “Utanmana gerek yok, kıpkırmızı oldu, şaşkın. Şuraya bakın,” deyip günaha davet gibi bir kahkaha atıyordu.

Mete, Semra’nın yanından geçip, hızlı adımlarla Melek’e doğru yaklaşırken, dayısını ya da yengesini hiç umursamadan kollarını beline sardı, başını boynuna gömdü, “Çok özledim,” diyerek. O andan sonra Melek’in hissettiği, güneşle kavrulmuş bedenin, suya kavuşması gibi bir rahatlamaydı.

Bu rahatlamayla aldığı derin nefes, “Ben de seni çok özledim… Çok… Çok özledim,” diyebilmesine vesileydi. Hayatında bir şeyler değişmeye başlamıştı belli ki. Bunu anlamak zor değildi Melek için. Şu an kollarını doladığı şu geniş omuzlar bunun en büyük kanıtıydı… İçinde tekrarına engel olamadığı teşekkürüydü…

‘Şükürler olsun Allah’ım.’

Mete, boynundan başını kaldırdığında, kulağına fısıldıyordu, “01:30’da odandayım. İster yatmış olsunlar, ister yatmamış. Pencerene tırmanacağım, meleğim!” ateş misali sesiyle ve bir kez daha gömüyordu başını Melek’in boynuna. Kısa bir süre daha sarılırken müsaade isteyip ayrılışı boşlukta bırakıyordu genç kızı. Onun gidişini seyretmekti geleceği ânâ duyduğu heyecanın teselli şerbetinden içmek.

“Melek, bu adamla aranızda duygusal bir ilişki mi var?” diye soran dayısına Melek tam ağzını açıp cevap verecekken, Semra araya girerek sorunun muhatabı Melek değil de kendisiymiş gibi cevap veriyordu;

“Ah baba. Ne kadar şakacısın. Böyle bir ilişki mümkün olabilirmiş gibi. Adam Türkiye’nin en zengin iş adamlarından biri. Kala kala bizim şaşkına mı kaldı? Mete ile bir kere kulvarları farklı. Güldürme beni.”

Durumu gayet net açıklamıştı kuzeni. Şaşkındı. Hayalperest bile olabilirdi ama kalbine söz geçiremiyordu ki. Melek, duygusal bir ilişki durumunu şu anki ruh hâli için hafif bir tabir olarak görüyordu.

Başını yerden kaldırdığında Semra dahil hiç kimsenin boş konuşmalarına tahammül edebileceğini hissetmiyordu artık. Semra’nın kibirli yüzüne bakıyordu ciddiyetten uzak eğlenen bir ifadeyle. Melek, artık susup içine atmak istemiyordu hiçbir şeyi. Kendinden emin tatlı bir tebessüm yayılırken yüzüne, “Kulvar derken?” diye soruyordu Semra’ya. “At mıyız biz ya da yarışta mıyız kulvarımız olsun? Mete benim arkadaşım, yarıştığım kişi değil. Artık modern zamanlarda yaşıyoruz, Semracığım. İsteyen istediğiyle arkadaşlık kurabilir.” Konuştukça güçlenen bir Melek vardı sanki içinde. Öyle ki, konuşmaya devam ederse Hulk’a bile dönüşebilirdi.

Gülmek ve havalara zıplamak geliyordu Semra’nın kararan ifadesini gördükçe. Bu muhteşem hissin adı; karşısındaki kişiye haddini bildirmek, olmalıydı.

Semra, “Aptal şey. Seni düşündüğüm için söylüyorum ben. Adamın eğlencesi olacaksın farkında değilsi..” İlerisini düşünmeden devam edecek gibiydi konuşmasına, Kadir imdadına yetişip, Semra’nın tiradını yarıda kesmeseydi.

“Semra, fazla uzamadı mı konu kızım? Rahat bırak, Melek’i. Kendi kararlarını

 alabilecek yaşta. Sen yorgunsundur, odana gidip dinlen istersen.” Dayısına hissettiği minnet duygusu, dudaklarına pırıl pırıl bir tebessüm olarak yayılıyordu Melek’in.

“Ne halin varsa gör! Aptal!” dedi, Melek’e hitaben ve hızlı adımlarla eve doğru ilerlemeye başladı elindeki karton poşetlerle.

Hülya kocası Kadir’e dönüp, “Aşk olsun sana! Her fırsatta kalbini kırıyorsun kızın,” deyip Semra’nın arkasından eve girerken, kızının ve karısının kabalığı kendi sorumluluğuymuş gibi, “Sen onların kusuruna bakma kızım. Ben de dinlenmek istiyorum. Sana iyi geceler,” diyordu.

“İyi geceler dayıcığım.” Ağzından çıkan üç kelimeydi yalnızca. Dayısını rahatlatmak için; ne kusuru dayıcığım, biz akrabayız. Bunlar tadı tuzu, demek isterdi fakat içinden gelmiyordu artık.

Mutfakta yanan ışık, bugün yaşadığı stres yüzünden doğru düzgün hiçbir şey yemediğini fark ettiriyordu Melek’e. Bir rahatlamanın ardından bu açlık hissi güldürürken yüzünü, mutfağa girdi. Huriye ertesi gün yapacağı yemek için eti marine ediyordu. Gözleri televizyonda olduğu hâlde ustalıkla yapıyordu işini. Şeyma, önüne tatlısını almış, onunda gözleri televizyonda olduğu hâlde yiyordu. Belli ki en sevdikleri dizinin yeni bölümü onlar için çok önemliydi.

Melek, “Kolay gelsin hanımlar,” dediğinde, asla onları rahatsız etmeyi düşünmemişti ama birden ikisi de televizyondan kopup Melek ile ilgilenmeye başlayınca mahcup oldu, Melek.

O an aklına gelen şeyi yapmaya karar verdi, o da; “Huriye ablam, lütfen rahatsız olmayın. Tatlımı yerken bu diziyi izlemek istiyorum sizinle.” Dizinin ne olduğundan haberi bile yoktu ancak planının işe yaradığını, Huriye’nin rahatlayan yüz ifadesinde görebiliyordu.

“Ah kızım. Biz bayılıyoruz bu diziye. Şeyma, hemen sana koysun tatlını. Sen geç otur,” kadının gözlerinden sevgi akıyordu. “Bugün doğru düzgün hiçbir şey yemedin. Hemen tatlının altına bir sandviç yapalım. Tatlı mideni bulandırmasın kızım.”

Kadın anneydi… Annelere has şefkatiyle bir de sadece anneler de olan ince düşünceler vardı mizacına katılmış… “Ablam, sakın rahatsız olmayın. Ben hâllederim.” Ayağa kalkan Şeyma’yı yerine oturttuğunda ufak bir sandviç hazırladı kendine, tatlısını tabağa koydu. Şeyma’nın yanına oturduğunda Huriye de işini bitirmiş, eti dolaba yerleştiriyordu.

Mutfak masasının etrafına oturmuş, son derece saçma bir konusu olan garip bir diziyi heyecanla izliyordu anne, kız. Dizinin konusundan hiçbir şey anlamayan Melek ise, Huriye ve Şeyma’nın bölümle, dizinin kötü karakteriyle ve yakışıklı esas oğlanı hakkında yaptıkları yorumları dinliyordu. Dizi anlamsızdı ama onların dizi hakkındaki fikirleri mükemmeldi.

Bu mutfak, odasından sonra evin en huzurlu yeriydi yıllardır Melek için. Şeyma ve Huriye’nin yanında vakit geçirdiği kadar, anneannesiyle vakit geçirmiyordu on dört yaşında bu eve geldiğinde. Aslında inanamadığı bir gerçek vardı. Burada o kadar zaman geçirip nasıl hâlâ böylesine yeteneksiz olmayı başarabiliyordu? İnsan hiç mi nasiplenemez Huriye’nin becerilerinden?

“Aman bunlarda anca reklam versin! İki dakika dizi izlettirmiyorlar reklamdan,” diyerek isyan edince Huriye, Melek’e kaçacak vakit doğmuş oluyordu o reklam arasında.

“Aynen ablam ya. Neyse ben yatayım artık, size iyi geceler.”

“Allah rahatlık versin annem,” diyen Huriye, “İyi geceler Melek abla,” diyen Şeyma.

Geldiği kapıdan bahçeye çıkmak yerine, hole açılan kapıyı kullandı odasının mahremiyetine kavuşabilmek için. Heyecanlıydı… Kalbinin pır pırları nefesini kesiyordu… Mete’yi beklemek derman bırakmıyordu ama hayatında daha önce hiç hissetmediği bir duyguyu da hissediyordu;

Aşk.

Silüet değildi artık hayatındaki. Birkaç dergi fotoğrafı, birkaç röportaj da değildi hayranlığının kaynağı. Mete’nin suretiydi… Odasına geleceği için beni bekle diyen aşkı idi.

Titreyen elleriyle ayaklarındaki pisliği yıkarken duşun altında, kendini yaramaz bir çocuk gibi hissediyordu. Alelacele koşup bahçeye çıkarken, ayağına bir terlik bile giyemeyen, Semra’nın küçümsemelerine maruz kalsa da sinmeyen, hüzün hissedeceği yerde verdiği cevapla gurur duyan kız, Melek miydi gerçekten?

İnanması zordu geçmişini düşününce ama bir şeyler gerçekten değişiyordu hayatında. Saçını tarayıp ördüğünde, havlu bedenine sarılı olduğu hâlde odaya giriyordu. Giyinirken özellikle en küçük parça kıyafetleri tercih etmesinde Mete ile artık gerçek bir ilişki yaşamak istemesinin büyük bir payı vardı. Küçücük bir şort giydi rengi tatlı bir kırmızı, üzerine beyaz dantelden bir atlet. Aynadaki görüntüsünü incelerken, bacakları bu kısacık şortla normalden iki kat daha uzun geliyordu gözüne ve tabii atletin içini doldurabilecek daha fazla göğsü olmasını diliyordu çaresizce.

“Ne yapıyorum ben?” diye sorgularken buldu kendini, ellerini yüzüne kapayıp. Geleceğinde olmayacak bir adamı mahremine almak, ne derece akıl kârı, ne derece uygun bir davranıştı? Bilmiyordu ama içinde bir ses vardı; ne olursa olsun siz birbirinize aitsiniz, diyen. Evlilik dışı ilişki yaşayacak ilk kişi Melek değildi, sonuncu da olmayacaktı da… Bu vicdan azabını ne yapacaktı?

Semra’nın,  hakkında ima ettiği o çirkinlikleri bilmiyor olsaydı da yine Mete ile birlikte olmak ister miydi bilmese de mantıklı değildi, onun zehir dolu sözlerine olan kırgınlığı. O değersiz sözleriyle belki de dünyasını da mahvedecekti, Âhiret’ini de…

Aklından geçenlere rağmen, kalbindeki bütün şüphe ve hüzne rağmen karar verdiği eylemi gerçekleştirme çabasıydı saçını dağınık bir şekilde ensesinde toplayışı. Tecrübe, hatayı anlamakta en etkili yöntemdi en hakiki gerçeklikle. Ne olursa olsun… Feraha çıkabilmesi için yapması gereken belliydi. Eğer yine yanında olursa Mete… Hiçbir şey olmazdı!

Şimdi tek ihtiyacı olan, Mete’nin kontrolünü kırabilmesine yardımcı olacak bir… Bir… Bir şeylerdi!

Ama ne?

Aklındaki düşünceyle yanakları pembeleştiğinde, yapabilir miydi fikrindekini?

Telefonunu eline alıp yatağının üzerinde bağdaş kurarak oturduğunda, kulaklıklarını kulağına yerleştirdi ve arama motorunu açtı. Yazarken parmaklarının titrediğini hissediyordu bile bile günaha girerken.

Ama şu açıdan düşünebilirdi!

Araştırma-Öğrenme.

Arama motoruna “Oral seks” yazan parmakları her harfe tereddütle basıyordu fakat öğrenmek de istiyordu. Mete… Yaşanacak her şeyi yaşamıştı maalesef ama Melek, onunla öğreniyordu. Mete’nin ilki ve sonu olmak için de hayatını önüne serebilirdi mümkün olsaydı… Ancak öyle bir şansı yoktu.

Açılan seçeneklerden ilk gördüğüne tıklarken, artarak yükselen bir ateş hissediyordu yüzünde. Görüntüye, esmer son derece güzel, genç bir kız girdi. En fazla Melek yaşında ya var ya yoktu. Onu, bu yola iten neden neydi acaba, diye üzülürken farkında değildi ki; o öğretmen, Melek ise öğrenciydi. “Yuh!” derken sesli sesli, gördüğü görüntülerle şoka girmiş olabilirdi…

“İyi geceler, meleğim.”

*

Melek’in ışığı hâlâ yanıyordu, tek nefeste çatısına tırmanırken. Ona kavuşmanın arzusuyla yanıp tutuşurken tek istediği; onu koynuna alıp, kokusunda huzur bulmaktı. Yavaş yavaş yaklaştı penceresine, seyretti Melek’i. Yüzünde oldukça ciddi bir ifadeyle, elindeki telefonda bir şeyler izliyordu.

“Senin o çattığın kaşlarına kurban olurum ben,” diyerek odanın içine giriyordu ama Melek’in ağzından çıkan, “Yuh!” gibi bir şaşkınlık tonuydu. Melek, fark edip aldırmadı mı, fark etmedi mi, gelişini anlayamadı. Yanına yaklaşıp sağ kulağındaki kulaklığı çıkarıp, “İyi geceler, meleğim,” dediğinde, onu ürkütmekten çekinse de yapabileceği başka bir şey de yoktu.

Melek, silkinerek Mete’ye bakarken… Belli ki onun beklediği vakitten erken gelmişti Mete. Her zaman kızaran bir kızdı Melek ancak şu an ebeveynine, çok çok yanlış bir şey yaparken yakalanmış bir çocuğun ifadesi vardı yüzünde. İzlediği şeye gözü gider gibi olduğunda dikkat etmeyip çevirdi bakışlarını. Beyni bu görüntüyü geç algıladı, algıladığı anda da tekrar bakma komutu verdi… Gözleri yanılıyordu herhâlde!

Yoksa Melek, oral seks pornosu izliyor olamazdı, değil mi?

“S*ktir!”

Mete, telefona Melek, Mete’ye bakakaldılar rahatsız edici bir süre boyunca. Mete, Melek’ten üç santim uzaklıkta telefonun ekranına bakarken ve kızın enfes kokusu burnuna dolarken… Sabrın bir insanı hayvandan ayıran en önemli unsur olduğunu bir kez daha anlıyordu.

Telefonun ekranına bakmayı kesip doğrulduğunda, kollarını göğsünün önünde birleştirdi. “Mutlaka mantıklı bir cevabı vardır sorumun; ne yapıyorsun?”

Melek, yatakta dizleri üzerine doğrulup kollarını boynuna doladı. Yanağına bir öpücük kondurdu, oradan boynuna indi. Boynunu öpmekle kalmayıp diliyle çıldırtıcı dokunuşlar yapıyordu, Mete’yi, “Ah, tatlım!” diye inleten. “Meleğim, dur!” derken, kollarını boynundan çözmeye çalışıyordu.

Bu cümleyi kurmak yeterince zor değilmiş gibi karşısındaki kız lafını ağzına tıkadı dudaklarıyla. Tecrübesizdi öpüşü, heyecan doluydu… Nedenini anlayamadığı bir huzuru akıtıyordu o dudaklar kalbine. O ipeksi dudaklar, dudaklarına vuslatı yaşatırken… Bir adam böyle öpülmeye nasıl karşı koyabilirdi ki?

Mete, karşı koyamıyordu. Aziz değildi! Günah işlemekten korkan, vicdan sahibi bir kul bile değildi. “Meleğim,” derken hissettiği şehvet ateşinde boğuluyordu ses tonu. “Sakinleş lütfen! Buraya bunun için gelmedim ben.” Çapkın bir gülümsemeyle devam ederken, Melek ağırlaşmış göz kapaklarıyla bakıyordu Mete’nin gözlerine. “Masum bir genç kızı dedesinin evinde ahlâksızlığa sürüklemeyecek, ahlâk timsali bir erkek var senin karşında.”

Bunu söylerken hislerini kontrol altına alabilmişti ama Melek’in ağzından dökülen kelimeler bitirdi iradesinden geride kalanları;

“Seni istiyorum!”

Ahlâklı mı demişti?

Melek’in, hissettiği arzuyla pembeleşmiş yanakları, yaşadığı tereddütü gizleyemeyen gözleri. Tecrübesizliğinin verdiği endişeyle dudağının kenarını kemirmesi alıyordu aklını başından. Upuzun bacaklarına giydiği minicik şortu, gizlemekten daha fazlasını ortaya döken ufacık atleti. Saçlarının serili olduğu o zarif boynu… İlk öpüşme deneyimini aldığı, o öpülmek için yaratılmış dudakları… Bambaşkaydı.

“Ben de seni istiyorum. Kendimi kontrol edememekten korkuyorum, meleğim… Ama ben seninle böyle bir ilişki yaşamak istemiyorum.”

Kesinlikle doğru kelimeleri kullanmamıştı. Melek kollarını, göğüslerini saklamak istermiş gibi üzerlerinde birleştirdiğinde, gözlerinde az önce var olan tereddüt yerini hayal kırıklığı ve utanca terkediyordu. Mete’yi öldürse bu kadar acı vermezdi, onun o bakışlarını görmenin verdiği ızdırabı hissetmek… Dünyada, şu an hissettiğinin mikyasını yapabileceği bir duygu yoktu.

Ve Melek konuştu, “Beni istemiyorsan, ne istiyorsun?”

“Az önce söylediklerimden çıkardığın sonuç, seni istemediğim mi?”

“Kendin söyledin az önce! “Seninle böyle bir ilişki yaşamak istemiyorum,” diye. Neden?” Kafası karışmıştı belli ki ancak anlamadığı bir gerçek vardı, o da; Mete için gelip geçici bir heves değildi Melek…

Mete, onunla evlenmek istiyordu.

Ona benzeyen kızları olmasını istiyordu. Erkek çocukları ise kesinlikle ona benzememeliydi. Bir erkeğin bu kadar güzel olmaması gerekiyordu. Sabah gözlerini açtığında gördüğü ilk Melek olsun… İstiyordu.

“Evlen benimle.”

Pozisyonlarındaki zıtlıkla uğraşacak zamanı yoktu. Ağzından çıkan sözlerin ardından dizlerinin üzerinde yere çöktü. Geç kalmıştı. Tekliften önce diz çökmeliydi. Zaten baştan beri hiçbir şeyi doğru düzgün yapamıyordu!

Kızı ilk gördüğünde incitmişti sözleriyle. Tamir etmesi birkaç gününü almıştı. Melek’in, kindar bir yapısı olmamasının da payı büyüktü o tamir sürecinde.

Melek, duyduğunu sindirmek istiyormuş gibi çökerken ayaklarının üzerinde yatağa, “Yani benimle yatman için… evlenmemiz mi gerekiyor?” diyordu. Sesindeki şaşkınlık fark edilmeyecek gibi değildi.

“Tertemiz, pırıl pırıl bir kızsın. Neden başka türlü olsun? Ömrümün sonuna kadar yanımda olmanı istiyorum. Bunda bu kadar şaşırtıcı olan ne?” Mete, erkeklik egosunun alabileceği zararın bir sınırı olup olmadığını merak ediyordu.

Sınırı bu akşam belli değildi. Zaten, Melek’in umrunda da görünmüyordu.

“Ben evlenmek istemiyorum, Mete. Sosyal olarak çok farklıyız, sen ve ben. Ben senin yaşantına ayak uyduramam ki… Bunu fark etmiş olmalısın. Seninle beraber olmak istiyorum ama kendi hayatımı yaşarken. Ben senin hayatına uygun değilim. Senin hayatını kaldırabilecek kadar güçlü de değilim.”

Mete, bu yaşına kadar birçok zorluk atlatmıştı. Çok asabi bir yapısı olduğunu asla düşünmezdi ama şu an içinde var olan canavar, tek nefesinde bu evi yıkacak gibiydi.

“Ha… Anladım ben seni güzelim.” Ses tonundaki vahşiliği gizleme gereği duymuyordu öfke şefkatini ele geçirirken. “Sen sanırım beni damızlığın gibi tutmak istiyorsun yanında. Pekâlâ bebeğim,” dedi ve diz çöktüğü yerden kalktı. Tek elini cebine soktuğunda diğer eli tembel hareketlerle kızın sertleşmiş göğüs ucunu buluyordu. Orta ve başparmağının tersiyle sıkıştırırken göğüs ucunu, “Bu kadar istekli bir kız için fazla giyiniksin bence, öyle değil mi tatlım?” diyerek, tek hamlede dantel atleti söküyordu kızın üzerinden.

Melek, şaşkınlıkla gözlerine bakarken, kolları kendiliğinden kapamıştı göğüslerini. Başına geleceklerden habersiz zavallı, “Mete! Ne yapıyorsun?” diye soruyordu, sesinde hasıl olan öfkeyle.

“Bak sen… Sinirlendi mi meleğim?” dedi, parmaklarının tersiyle tembel tembel okşadı yanağının o hayranı olduğu kıvrımlarını. “Eğer o kollarını, göğüslerinin üzerinden çekmezsen neler yapacağımı tahmin bile edemezsin, tatlım!” derken yüzünde kibirli bir ifade vardı.

Melek, hâlâ kızgınlık ve şaşkınlık arasında gidip gelirken yüz ifadesinden hissettiği her düşünceyi okuyabiliyordu Mete. Titreyen ellerini görebiliyordu, bacaklarının iki yanına yerleştirmeye çalışırken. Sanki bedeninin yükünü taşıyabilmeleri için uğraşıyor gibiydi.

“Aferin… Şimdi sana öyle şeyler yapacağım ki bebeğim… Demek ki bunca zamandır istediğin tek şey cinsellikmiş. Ah… Ben ne kadar aptalım! Sana masal tadında bir aşk yaşatma derdine düşmüşüm.”

Durması gerektiğini söyleyen çok cılız bir ses vardı içinde. Ama o cılız sesin canı cehennemeydi! Gözü öylesine karamıştıki, karşısında korku ve endişeyle gözleri kocaman açılmış, yüzü kireç gibi bembeyaz olmuş kız umrunda değildi.

“Ne sıklıkta istersiniz seks hizmetini prenses?” Durduğunda kızın cevap vermesini bekliyormuş gibi bir hava vardı ahvalinde. Esasen Melek’ten tek kelime daha duymaya katlanabileceğini sanmıyordu.

Onu, sırt üstü yatağa atması çok uğraş gerektiren bir durum değildi. Mete’ye kıyasla o kadar küçüktü ki. Onun bu küçüklüğü bile şu an içindeki hayal kırıklığı yaşayan hayvanı durduramıyordu.

Melek’in dudakları kelimelerini bulmuş gibi dile gelmeye başladı.

“Yalvarırım… Lütfen… Lütfen…” Ağzından çıkarmayı başardığı kelimeleri pekâlâ anlasa da, Mete umursamadan daha fazla yakmak istiyordu canını.

“Ah bebeğim, bu kadar yalvarmana gerek yok. İstediğin şey birazdan senin derinliklerinde olacak.”

Bu sözleri duyar duymaz çırpınmaya başladığında, Mete kulağına eğilip, “Evdekileri uyandırmak istemezsin herhâlde değil mi, bir tanem? Dedenin bizi bu şekilde gördüğünü bir düşünsene! Ona da diyebilecek misin amacım sadece s*kilmek, evlenmek istemiyorum.” Gözlerini sımsıkı yumduğunda Melek, “…ben de öyle düşünmüştüm,” dedi, canını daha çok acıtmak istercesine.

Çırpınmayı kestiğinde, bir kabulleniş mi yaşıyordu yani? Sımsıkı kapadığı gözleriyle bir de ısırdığı dudaklarında vardı hareket, o kadar.

Hâlâ insaf hissetmiyordu vicdanında. Aksine daha fazla eziyet etmek istiyordu.

“Şu şorttan kurtulduğumuzda istediğini içine yerleştirmemiz için bir engel kalmayacak, tatlım,” dedi ve elleri önce düğmesini çözdü, ardından fermuarını açıp çıkardı şortu. “Ve en eğlenceli kısmı,” deyip kızı belinden iki eliyle kavrayıp yüz üstü çevirdi… Bu korku yeter miydi ona, bilmiyordu ama durmadı. Yine belinden tutarak dizleri ve dirseklerinin üzerine emekler pozisyona getirdiğinde Melek’in bedeni sessiz hıçkırıklarla sarsılıyordu. Saçlarını ensesinden itip, açıkta kalan tenini okşarken o küçücük Melek, dirseklerini kaldırmış titreyen elleriyle dengede durmaya çalışıyordu. Korktuğu her hâlinden belliydi. Kolları her saniye ağırlığa dayanamıyormuş gibi sendeliyordu.

Pantolonunun açılan fermuarını duyduğu an, kızın içi sökülürcesine söyleyebildiği cümleler; “Mete’m.. Dur!” oldu.

“Allah belamı versin!” diye fısıldarken Mete, Melek’i korkuttuğu için kendiyle gurur duymuyordu. Bir meleği bile sevip korumayı beceremeyen hayvanın tekiydi işte. Fermuarını çekti, yataktan kalktı.

Melek ise yatağa yığılmış, cenin pozisyonunda kendini bir kabuğun içine sığdırmaya çalışıyormuş gibi görünüyordu.

Masalı yaşatmak yerine, kabustu yaşattığı genç kıza.

Dolabı açtı, bir pike çıkardı içinden. Melek’e örterken kızda, ne bir ürkme, ne de bir çekinme oldu.

Kıpırtısızdı.

Sessizce ağlıyordu sadece. Dudaklarından sızan kanı gördüğü an, dizleri tutmaz oldu Mete’nin.

‘Allah’ım, al canımı.’ Söz söyleyemeyen fersiz dudaklarından, kalbine akan niyazıydı. Bakmaya dayanamadığında, geldiği gibi sessizce iniyordu çatıdan.

Deli gibi koşmaya başladı.

Kızın çırpınışları, titreyişi, yalvarışları.

“Mete’m, dur!” deyişi.

Ya o meleğe söylediği iğrenç sözler?

Şimdi ne yapacaktı?

Melek bir daha görmek istemezse onu?

Ne yapacaktı?

Bu düşünce beynini kemirirken daha da hızlı koşmaya başladı. Ciğerleri patlayacakmış gibi sıkıştığında ayak kaslarındaki yanma âdeta dur diyordu Mete’ye ama durmadı.

Kendini evinde bulana kadar durmadı.

Eviyle, Melek’in evi arasında 6.5 kilometre vardı. O kadar kısa bir sürede koşmuştu ki, eğer yarışta olsaydı altın madalyanın sahibi olabilirdi.

Üzerindeki elbiselerle kendini duşa attığında, soğuk suyu açtı, dizlerinin üzerine çöktü. Başını duvara yasladı ve öylece kaldı.

Akan soğuk su, terden sırıl sıklam bedenini şoka sokuyordu, umrunda değildi. Başında korkunç bir ağrı vardı. Duştan çıkıp ıslak kıyafetleri çıkardı üzerinden. Aynada gördüğü yüze bakmaya katlanabileceğini hissetmiyordu. Yediği halt yüzünden kanı çekilmiş gibiydi.

Başını çevirdi, tekrar baktı.

Baktı ve sağ yumruğunu gömdü aynaya, “Allah belanı versin!” eşliğinde.

Elinden oluk oluk kan akıyordu lavaboya. Parmakları kırılmamıştı ancak dikiş atılması şarttı yarılan teninden gördüğü kadarıyla.

İki dakika geçmemişti Cevat banyoya girdiğinde, “Mete Bey! Neler oluyor?” diye sorarken umursamıyordu, Mete’nin çıplak oluşunu. İçeri girdi havluyu Mete’nin beline sardı, daha küçük bir havluyla da eline tampon yapmaya başladı. “Mete Bey, elinizdeki yara derin. Hemen hastaneye gitsek iyi olur,” diyordu Cevat.

Mete, mekanik hareketlerle kafasını sallayıp, üzerine bir tişört ve eşofman geçirdi.

Cevat onu acil olarak hastaneye yetiştirirken, ne eli umrundaydı, ne de akan kanı.

Aklında tek bir düşünce vardı.

Ya meleğini bir daha göremezse?

*

Üzerini örttü ve gitti.

Yaralı dudaklarından, “Mete’m…” bir dua gibi döküldü. “Mete’m, Mete’m…” diyecek ve bu kabus bitecekti sanki. Bir daha onu göremeyeceği düşüncesi, sakinleşememiş bedeninin daha fazla sarsılmasına neden oluyordu.

O kadar zavallı bir durumdaydı ki. O giderken onu durdurmak ve yanımda kal, sana ihtiyacım var demek istemişti.

Kabustaydı.

Sabah olacak ve uyanacaktı.

Bu gece hiçbir şey yaşamamış olduğunu görecekti. Bunların bir kabus olduğuna sevinecekti.

Dışarıda bunaltıcı bir sıcaklık vardı. Melek’in içindeki kışa etki etmeyen bir sıcaklık. Daha fazla sarıldı pikeye. Mete’nin, korkarak üzerine örtüğü pikeye.

“Allah’ım… Beni onsuz bırakma,” diye fısıldadı. Kendini uykunun kollarına bırakırken bu dua dökülüyordu dilinden zikir gibi.

*

Gözlerini açmaktan korkuyordu.

“Mete’m.”

Pırıl pırıl bir Adana sabahına gözlerini açtıran tek sebep;  umuttu. Aramış olabilirdi, Melek uyurken… Belki de mesaj yollamıştı… Yataktan kalkmaya yeltenince çıplak olduğunu farkedip, çıplaklığını gizlemek için pikeyi vücuduna sarıyordu. Mete’nin, korkarak üzerine örttüğü pikeyi…

Telefonu neredeydi?

En son ne yapıyordu?

Hatırlayınca yine gözleri yaşlarla doldu.

Eğilip, yatağın altına baktığında orada duruyordu. Uzanıp alırken, elleri heyecandan titrek, gözleri ise gözyaşlarıyla göremez hâldeydi. Daire şeklindeki tuşa basması yetiyordu. Ne bir cevapsız arama, ne de bir mesaj… Hiçbir şey yoktu!

Sırtını yatağına dayadı, dizlerini karnına doğru çekti. Gözüne takılan parçalanmış atleti, odanın ortasına fırlatılmış şortu bardağı taşıran son damla oldu. Pikeyi ağzının içine tıkarak haykırırcasına ağladı. İçi sökülüyormuş gibi ağladı. Ağlayarak ölmek istiyormuşçasına ağladı. Hıçkırıkları o kadar şiddetliydi ki, sakinleştiremiyordu kendini.

Saat daha sekizdi. Belki sonra arayacaktı? Belki uyuyordu ya da Melek’in uyuduğunu düşünüyordu, olamaz mıydı? Bir ümitti bedenini yerden kaldırıp, elinde telefonla banyoya gidişi. Telefonu klozetin üzerine yerleştirirken tek isteği; çaldığı an bakabilmekti.

Çalmadı.

Banyosunu yaparken de, dişlerini fırçalarken de.

Hâlâ çalmıyordu.

Saçlarını taramış, kıyafetlerini giymişti.

Yine saate gitti gözü: 08:35’ti.

Dün gece çığlık atmamak için o kadar ısırdığı dudakları, berbat hâldeydi. Parlatıcısı şeffaf değil de koyu kırmızı olsaydı daha iyi kapatırdı dudaklarındaki izleri belki de ama çaresizdi. Hâlihazırda elindekiyle yetinmek zorundaydı ayna karşısında, kalın bir tabaka halinde dudaklarına sürerken.

Telefonu elinde, ağlamaktan şişip, çirkin bir hâl almış gözleriyle kendini evin dışında bulduğunda, çocukluğundan beri âşık olduğu armut ağacına doğru yürümeye başladı. Annesiyle ne zaman buraya gelse, o ağaca tırmanır oyun oynardı kendi kendine. Yine tırmandı… Artık yüksek dallara tırmanmak daha kolaydı küçük yaştaki becerisine kıyasla. En rahat dalı seçip, sırtını ağaca yasladığında, bacaklarını aşağı sarkıtıyordu.

Bu ağaç güzeldi ama… İzmir’deki kestane ağacı bambaşkaydı. Ona sırtını yasladığında bacaklarını çapraz olarak üst üste koyar, öne doğru uzatırdı. O şekilde saatlerce kitap okurdu ağacının üzerinde.

İzmir’deki evlerinin güzelliği geldi gözlerinin önüne. Yığma taş yapısının soğuk olması beklenirken o kadar sıcak bir görünümü vardıki… Köyde, şehir merkezine yarım saat uzaklıktaydı evleri. İki katlı, geniş bahçesi olan evin bahçe düzenini kendi elleriyle yapmıştı annesi. Güller ve manolyalar kokusuyla geleni geçeni büyülerdi. Yaptırdıkları çardağın yanına kara üzüm ve mor salkım asması diktiğinde o iki bitki, çardağı öyle muhteşem bir şekilde sarmıştı ki… Görenler hayran kalıyordu her defasında.

O çardak mıydı her akşam misafirleri çeken yoksa anne ve babasının misafirperverliğimiydi, bilmiyordu. Anne ve babasının arkadaşları çay içme bahanesiyle her akşam gelirlerdi. Bazı akşamlar da mangal partileri yaparlardı. Annesinin bir gün olsun şikâyet ettiğini duymamıştı. “Çayı demleyin geliyoruz!” diyenlere; “Hemen demliyorum, geç kalmayın!” der, işten gelmiş olduğunu umursamadan hemen mutfağa geçer, o muhteşem vişneli kekinden yapar misafirlerine ikramlık hazırlardı. İç hastalıkları doktoruydu anne ve babası. İkisininde yorucu mesaileri oluyordu fakat asla bu yorucu tempolarını sosyal hayatlarına bahane eden kişiler değillerdi. Annesi hep güler yüzlüydü.

Anneannesiyle ne kadar zıt bir yapıları vardı. Anneannesinin gülümsemesi nadir rastlanan bir olayken, annesi tebessüm için sebeb aramazdı. Her zaman; “Güzel düşünen güzel görür, güzel gören hayatından lezzet alır,” düsturunun faziletinden bahsederdi.

Şimdi o kadar çok ihtiyacı vardı ki annesinin şefkat dolu kollarına.

Gözü telefonun ekranında bir hareket olmasını beklerken ve o hareket hiç gerçekleşmezken… İstediği tek şey annesinin şefkat dolu kollarıydı. Ona sarılsa ve dese; bu da geçecek meleğim.

Yine yaşlar sel misali akmaya başlıyordu sessiz sessiz.

“Melek ablam, günaydın!” Nevra’nın sesini duyunca gözlerinden akan seli elleriyle temizliyordu Melek. “Bu akşam sinemaya gidelim mi beraber? Acayip bir korku filmi gelmiş, birlikte izleriz. Ne dersin?”

Kuzeninin sesiyle melankoliye ara verdiğinde derin bir nefes aldı. Nefes alırken acıyan içi, ağlayarak tahriş olmuş bir nefes borusuna mı delaletti? Önemsemiyordu. “Gidelim, canım. Sen korku filmi izleyebiliyor musun bakayım?” derken sesindeki hafif çatlakları gizlemek için mücadele veriyordu.

“Ayıpsın ablam! Bu gece sen korkarsan benimle yatabilirsin,” deyip gülüyordu ergen kız.

Melek de gülümsedi. Yapaydı ama Nevra’yı mutlu etmek istiyordu. “Pekâlâ tatlım,” dediğinde yüzündeki sahte tebessümde gidiyordu. “Tatlım” Mete’nin ağzına yakışıyordu, Melek’in değil!

Sesi titreyecek korkusuyla biraz daha kısık sesle konuşmaya karar verdi. İçinden akan hüzün sesine yansısın istemiyordu, “Seans kaçta?” diye sorarken. Kısa cümlelerle konuşursa, mesele olmazdı belki de.

“20:45’te. Mısırlar senden kolalar benden,” dediğinde Nevra, cevap vereceği sırada duyuyordu dedesinin, “O saatte başka yerde olacağız,” diyen sesini. Evden çıkmış onların yanına doğru geliyordu.

Nevra, “Nerede olcakmışız? Ve neden en son benim haberim oluyor bundan? İsyan ediyorum artık! Neden her şeyi en son ben öğreniyorum acaba?” diye, şakayla karışık bir vaveyla kopardığında Melek ilk sorunun cevabını alabilmek için heyecan bile hissetmiyordu.

“Ben de bilmiyorum, Nevracığım. Belki bu seni teselli eder. Hayırdır dedem, nerede olacağız?” Sesi yüksek değildi, hüznünü biri fark edecek diye korkarken.

“Dün Mete davet etti,” dediğinde Esat, korkuya dair her önlemi siliyordu Melek’in fikrinden.

Nereden bilecekti torununun heyecan kat sayısının bu derece yükseldiğini? “Nasıl davet etti?” Kelimeler ağzından kendiliğinden dökülüyordu karma karışık hisslerinin yoğunluğunda.

“Telefonla arayarak davet etti kızım. Kebap partisi yapalım dedi. Hatta toplantının ortasındaydı sanırım. Yanında konuşanları duyabiliyordum. Sana bahsetmedi mi davetinden?” dediğinde adamın ifadesinde bir memnuniyet vardı.

Herhâlde ailenin reisi olarak teklifin kendine yapılması gururunu okşamıştı.

Melek, başını kucağındaki telefonun karanlık ekranına bakmak için eğerken, “Bahsetmedi,” diye mırıldanıyordu.

Gülmek ve deli gibi ağlamak… Şu an yapmak istediği buydu. Sinir krizinin eşiğindeydi belki de. Dedesine diyemiyordu ki; dede o davet geçerliliğini kaybetmiş olabilir.

“Akşam bizi aldırmak istedi. Ben zahmet etmelerine gerek olmadığını söyledim ama adam çok dediğim dedik. Zaten böylesi daha mantıklı. Sekiz de hazır olacağız.”

Esat bile karşı gelemiyordu Mete’ye. Bir şeyi istediği zaman karşısındakine onu öyle ustalıkla kabul ettiriyorki… Peki şimdi ne olacaktı? Akşam Melek’i görmek isteyecek miydi?

Belki de şu an basıp İstanbul’a dönmeliydi. Biraz daha acı çeker ve sonra zamanın ilaçlarından faydalanarak bu yaşadığını da unuturdu.

Hayır!

Kaçmayacak ve yüzleşecekti. Konuşmadan neyi anlayabilirdi? Bu kadar olay yaşandıktan sonra ayrılacaklarsa bile yüz yüze veda edebilmeliydiler birbirlerine.

Tabii o hâlâ Adana’daysa veya hâlâ akşam ki davet geçerliyse.

Karar vermek insana büyük bir rahatlama veriyordu. Buna şu an bir kez daha ikna oluyordu bir ummanda kaybolmuş kalbi. Morali yine bozuktu, neşesi yoktu ama en azından aldığı bir kararı vardı.

Eğer bu gece Mete’yi görebilecekse, son ya da devam hangisi olursa olsun, göz göze olacaklardı.

Karar vermek moralini bir nebze olsun toparladığında, bu geceki davete kesinlikle kendini hazırlamalıydı. Önce ağaçtan indi, gözlerinin durumu için yapabileceği hiçbir dermanı olmadığını bilerek. Nevra ve Esat, “Neyin var?” diye endişe dolu ses tonlarıyla sorduklarında, ihtiyacı olan ilk şeyi söylüyordu Melek;

“Annemi çok özledim…” öyle muhtaçtıki annesinin varlığına… Evlilik istemediği hâlde bir erkeği hayatında istediği için Melek’e doğruyu göstermeye çalışırdı belki de… O billur sesiyle nasihatler de ederdi…

Annesini özlediğinde ziyaret edebildiği bir mezarı bile yoktu. Gece yarısı, o gölün kenarına giderken aklındaki tek düşünce; anne ve babasının bir mezarı olsaydı göl kenarında ne işi olacağıydı ama onun kısmetine düşen her gece annesinin pijaması ve babasının hırkasını giyip, gizli bahçenin yolunu tutmaktı.

Nevra ve Esat’ın şefkat dolu kolları sardığında Melek’i, bu duygu dolu yakınlık dayanabileceğinin çok ötesindeydi. Hemen yüzüne Melek gülümsemesini yerleştirdiğinde, “Kahvaltıdan sonra şehre inelim mi, Nevra? Alışveriş yaparız,” diyordu.

“Gidelim, ablam. Sana harika mağazalar gösteririm. Çok salaş yerler, görsen bayılırsın.”

Nevra’nın teklifi, Melek’in aklındakine tamamiyle zıttı. “Bana, beni hanımefendi gibi gösterecek bir şeyler lazım. O tip şeyler bulabilir miyiz sence?”

Bu sözler ağzından döküldüğünde Nevra’nın ışığı sönse de ablasına kıyamıyormuş gibi, “Tamam ya. Oralara da gidelim senin için,” diyordu. Esat’ın yüzündeki ifade; ne yaparsan yap, başka bir şeyler var der gibiydi, yanağına bir öpücük kondurup kendini mutfağa, Huriye’nin yanına atarken.

*

İki saattir geziyorlardı ancak hâlâ aradığı gibi bir kıyafet bulamamıştı. “Nevra, ben pes ettim gel eve dönelim,” derken bunalmıştı dolaşmaktan.

“Olmaz! Bana bu kadar şey aldın. Sana istediğin elbiseyi bulacağız. Bu artık bir gurur meselesidir! Açın ulan camekânlarınızı! Biz geliyoruz!” diye bağırıyordu ergen kuzeni. Melek, bugün ilk kez içinden gelerek gülümsediğinde, “Aferin, ablacığım, gülmeyi unutmamışsın… Burada da bulamazsan ‘tamam haklısın gidelim’ diyeceğim. Hadi!” deyip bir mağazaya daha sürüklüyordu Melek’i.

Mağazadan içeri girdiğinde tam karşısında, bordo renk, maksi boy, belinde siyah bir kemeri olan sıfır kol, v yaka dekoltesi olan bir elbise duruyordu. O elbisenin üzerine spot ışığı vurması veya o elbiseyi işaret eden neon parmaklar olması gerekmiyordu aradığının o olduğunu anlaması için. Gerçi, öylesi daha havalı olurdu ama… Şu an lazım olan tek şey; onu giymesiydi.

Satış sorumlusundan, kendine uygun olan bedeni istedi, deneme kabinine girdi. Heyecanla tutuklaşan ellerindeki beceriksizliğine rağmen elbiseyi giymeyi başardığında kabinden çıkarak, Nevra ve satıştan sorumlu olan kızın önünde yürüyordu. “Nasıl?” diye sorarken, ona bakan gözlerde bir hayranlık vardı.

Nevra, bir ıslık eşliğinde beğenisini sunuyordu. “Abla ne yaptın sen ya! Afet oldun afet!”

“Teşekkür ederim, Nevra’m.” Aynada kendini incelerken Nevra’ya hak verdi; elbise gerçekten de güzel duruyordu üzerinde.

Satıcı, “Senin ne kadar güzel bir fiziğin var. Mankenlik yapıyor musun?” diye sordu, Melek, “Mankenlik zor iş… Öğrenciyim ben,” karşılığını verdi kibarca.

“Kesinlikle yapmalısın! Bu elbiseyi de mutlaka almalısın. Çok yakıştı sana. Altına yüksek topuk ayakkabı giy. Kimse gözlerini senden alamaz.”

Kızın modayı bilen, kendinden emin tavsiyeleri hoştu ve Melek şu an gelebilecek her fikre muhtaçtı. “Haklısın. Sence ne renk olmalı?”

“Ben yerinde olsam siyah, stiletto tarzında, çapraz bağcıkları olan yazlık bir ayakkabı giyerdim.” Kızla uzun bir sohbet gerçekleştirdiler akıp giden zamana sevindiği. Bugün bir de geçmeyen zamanla uğraşacak mecali yoktu.

*

Aynanın karşısında saçlarını özenle düzleştirirken, gözünü ayıramıyordu telefonundan, davetin iptal olduğuna dair bir haber gelecek endişesiyle. Hiç mi merak etmiyordu Melek’i? Melek aklından Mete’yi çıkaramazken… Onun aklına hiç mi gelmiyordu Melek?

Ona bir söz vermişti. “Sen ne kadar istersen ben o kadar yanında olacağım,” demişti.

Eğer… Eğer artık istemiyorsa, bunu yüzüne söylemesi gerekiyordu.

En son saç tutamını da düzleştirdiğinde, Nevra’nın gözlerinin üzerine sürdüğü eyelinerı inceliyordu. Daha önce gözünün üstünde böyle bir boya görmemesinden mi kaynaklanıyordu yüzüne bakarkenki yabancılık hissi, yoksa kafasının çorbadan hâllice oluşu muydu bilemiyordu ama çok farklı görünüyordu siması.

Normalde uçları sarı olan kirpiklerini rimelle tanıştırdıklarında, kaşlarına değer duruma gelen kirpiklerinin uzunluğunu da hayranlıkla seyrediyordu Melek. Yirmi bir yıllık hayatında yaptığı en ağır makyajı, gözlerine çektiği siyah kalem, dudaklarındaki yarayı kapamak için sürdüğü parlatıcıyla tamamladı. Saat sekize geliyordu, oturduğu sandalyeden kalkıp kendine son bir kez tepeden tırnağa baktığında. Saçlarının ortasından dört parmak genişliğinde bir tutamı havalı bir şekilde geriye alıp tel tokayla tutturduğunda hazır olduğuna kanaat getirdi.

Bahçeden gelen araba sesini duyduğu an dağıldı bütün sabırlı ahvali. Derin nefesler alıp verirken ümidi; biraz sakinleşebilmekti. Ayağındaki zarif topuklu ayakkabının izin verdiği ölçüde hızlı adımlar atarak indi bahçeye.

Siyah Grand Cherokee’yi gördüğünde nefesini kesen Mete’nin de gelmiş olma olasılığıydı ama aracın içinden çıkan, dev Shrek’ti. Hepi topu yedi kişiydiler ama o yedi kişiyi almaya üç araba gelmişti.

Shrek, Melek’in yaklaştığını fark edince, karşılamak için öne çıktı, “Melek Hanım. İsmim Cevat… Size ben eşlik edeceğim,” dedi kibarca. O Shrek cüssesinde sakladığı latif ses tonu hayret vericiydi.

“Memnun oldum, Cevat Bey… Ayrı arabayla mı gideceğiz?” derken yaşadığı, neyin hüznüydü? Gerçekten Mete’nin geleceğini düşünecek kadar aptaldı! 

“Evet, Melek Hanım. Buyurun,” dedi, Melek’e arabaya kadar eşlik ederken.

Arabanın arka kapısını açtığında koltuğun üzerinde gördüğü şey, yirmi bir yılda bir yaptığı makyajını zora sokacak kadar tehlikeliydi. Attı kendini koltuğun üzerine, kucağına aldı özenle toplanıp demet hâline getirilmiş papatyaları. Çiçekçi işi değildi. Biri onları belli ki Melek için toplamıştı. Gözlerinden damlayan yaşlar birer birer düştü papatyaların üzerine. Nevra, haklıysa makyaj akmayacaktı.

Papatyalarına sarılmış, içli içli ağlıyordu.

İki de bir akan burnunun derdi olmasa ağlamak daha kolay olabilirdi ama Cevat, bu zor duruma çare olabilmek için torpidoya uzanıp bir kağıt mendil paketi uzatıyordu, Melek’e. Ağlamaktan boğuklaşan sesiyle, “Teşekkür ederim,” sözlerini zorlukla çıkarabildi ağzından.

Kokladı, sarıldı papatyalarına. Kokladı, sarıldı.

Arabanın durduğunu hissettiğinde gözlerini elindeki mendille kuruladı, derin bir iç çekip sakinleşebilmek için zaman tanıdı kendine. Evin önünde gördüğü silüet yine dağılmasına yetecek kadar yakıyordu içini. Sanki hiç nefes almamıştı bugün ya da şu an nefes almayı unutmuştu.

Diğerlerinin arabadan indiklerini görebiliyordu. İçini yakan adam, onları yüzünde kibar bir gülümsemeyle karşılıyordu.

“Allah’ım! Yardım et bana…” tekrar tekrar dönüyordu dilinde bu kelimeler. Papatyaları istemeyerek bıraktığında arabanın koltuğuna bir öpücük kondurarak, Cevat’ın açtığı kapıdan aşağı iniyordu titreyen bacaklarının onu taşımasını dileyerek.

Herkes içeriye girdiğinde, yine titreyen ayaklarının isyanına aldırmadan Mete’ye doğru yaklaştı.

Gözlerini yerden kaldıramıyordu.

“Allah’ım, cesaret. Lütfen biraz cesaret,” diye fısıldarken, yavaşça kaldırdı bakışlarını. Önce sargılı elini gördü Mete’nin, gözlerine yaşlar batarken… Sonra gözlerini buldu gözleri. Bal rengi gözlerindeki feri sönmüş bakışları gördüğünde bir adım vardı aralarında. Melek’in ağzından fısıltıyla dökülen kelimeler, “Sen ne kadar istersen o kadar yanında kalacağım,” dı…

*

“Hoş geldiniz Esat Bey, şeref verdiniz.”

“Şeref bulduk, Mete.” Adam nazikti. Torununa yaşattıklarını bilseydi eğer, yine bu kadar nazik olur muydu acaba?

Mete, kesinlikle olmaz, torununun canını yakanı elleriyle parçalardı şüphesiz.

“Arka bahçeye buyurun lütfen. Leyla Hanım misafirlerimize eşlik eder misiniz,” dediğinde Mete, Esat cevap istiyormuş gibi bakıyordu genç adama. Mete, içinde kopan fırtınayı dışarı yansıtmadan, soğukkanlı fıtratına sığınarak, “Melek’i karşılamama izin verir misiniz?” diye soruyordu.

Yaşlı kurt, anlayışlıydı. Sadece başını hafifçe eğip kabulünü sunarken, Leyla’nın rehberliğinde eve doğru yürüyordu.

Melek’in, arabadan inişini, bakışları yerde olduğu hâlde zarif adımlarla yaklaşmasını seyrederken, kalbine batan keskin acının bir tarifi yapılabilir miydi?

Yapabilen cümle mühendisleri vardı elbet ama Mete, hissettiği acıyla nefes almaya çalışıyordu yalnızca. Gerçeküstü bir görüntüsü vardı, Melek’in. Dümdüz saçları efsanevi bir varlık olduğunu vurgulamak istercesine etrafında uçuşuyordu akşamın hafif meltemiyle. Giydiği elbiseyle, fani gözlerinin dayanamayacağı güzelliğini ortaya döktüğünde, her adımında yaklaşırken Melek, ateşin karşısındaki mum gibi eriyordu kalbi.

Aralarında çok kısa bir mesafe kala durduğunda, Melek’in o ilk duyduğu anda etkisine girdiği efsunlu sesi, titreyerek kelimelerini buldu; “Sen ne kadar istersen o kadar yanında kalacağım,” dedi.

Melek’in bu gece bu eve geleceğine inanmıyordu ümitsizce gelmesi için dua ederken… Geçmeyen vaktin eziyetiyle kendini bir demet papatya toplamak için kırlara vururken ya da Esat’tan, daveti reddettiklerine dair bir haber gelecek diye telefonun her çalışında işkence çekerken.

Ama…

Onun hayran olunası dudaklarından dökülen sözlere, gözlerini sımsıkı yumarken Mete, “Meleğim… Sen gerçek misin?” diyordu içten içe şükrederken. Boğuk, zor duyulur sesi kendine yabancı geldiğinde, Melek’e tanıdık gelmiş olmalıydı ki, kollarını Mete’nin boynuna sardı, nefesinin o muhteşem buğusunu tenine bağışlarken, kokusunu içine çekiyordu Mete’yi iradesiz bırakan sevgisiyle. Mete, kollarının arasındaki vücudun incecik ya da kırılgan olmasını umursamadan, her an kaçacakmış gibi sımsıkı sarıldığında Melek’e, öylece kaldılar uzunca bir süre.

Sırtını okşarken hiç istemese de, “Hadi, meleğim. İçeri geçelim,” demek zorundaydı. Melek, kollarında kıpırdadığı hâlde, Mete’nin sımsıkı sarılışından uzaklaşamıyordu. “Bu şekilde içeri girmemiz zor olmaz mı?” derken başını kaldırıp gözlerinin içine baktı o yemyeşil gözlerinde parıldayan yaşlarla.

“Kollarımda yaşamaya alışmalısın, meleğim.”

Yaşadığı hüzne rağmen dudaklarına bir gülümseme yayıldı, “Dedemin pek hoşuna gideceğini sanmıyorum bu yakınlığımız,” derken.

Hepsinin canı cehenneme, diyemeyeceğine göre, medeni olup, “Haklısın,” diyerek elini elinin içine aldı arka bahçeye doğru yürümeye başladılar. “Senin gelmeni dört gözle bekleyen biri var içeride.”

“Kim?” diye merakla sordu, Melek.

Arka bahçeye çıktıklarında, Melek bekleyenin kim olduğunu gördüğünde heyecanla yanına koşarken, elini bırakan elinin yokluğunu yaşıyordu Mete. Emine, kebapları servise hazırlayanların başında direktif verirken, Melek yanına gidip elini öptü ve sanki kırk yıldır tanışıyorlarmış gibi birbirlerine sımsıkı sarıldılar.

Melek’teki canlılığı, samimiyeti hayranlıkla seyrederken biliyordu ki, bir ömür de seyrederdi, bıkmadan… Usanmadan…

Yemeğe geçmek için bütün hazırlıklar tamamlandığında, Esat’ı masanın başına aldı, karşısına da eşini buyur etti. Esat, istemeyerek kabul etti baş köşeye oturmayı ancak karısında hiçbir tereddüt oluşmadı. Mete’nin umurunda değildi gerçi kimin nereye oturduğu. Onun umurunda olan Melek’in yanında oturabilmekti. Semra tehlikesini göz önünde tutarak, Esat’ın sağındaki sandalyeyi kendisi için, onun yanındakini de Melek için çekti. Genç kızın zarafetle sandalyeye oturuşunu kalbi eriyerek izlerken, kızın her hareketine âşık olması acınası gelebilirdi.

Ama…

Umurunda değildi Mete’nin.

Herkes masaya yerleştikten sonra, “Tekrardan hoş geldiniz, şeref verdiniz masamıza,” diyerek kendisi de oturdu. Emine’yi onlara da; “İkinci annem,” diye tanıştırdığında Mete, Emine ikinci annem lafını her duyduğunda yaptığı gibi gözlerinin içiyle güldü, muhabbetle baktı Mete’nin gözlerine.

Yemeğe geçtiklerinde, ara ara sanki yanlışlıkla oluyormuş havası vererek Melek’in koluna dokunuyor, eğer Melek’in eli masanın üzerindeyse, çatalını alma bahanesiyle parmaklarına temas ediyordu. Muhteşem bir kokusu vardı meleksi kızın. Taptaze çiçekler gibi… Yağmur sonrası canlılık kokan doğa gibi. İçine çektikçe daha fazlasını solumak istiyordu Mete.

“Ne kadar zamandır tanışıyorsunuz, Melek ile?” Soruyu soran anneanneydi. Mete’nin bakmasına gerek yoktu zira kulağı hanımların muhabbetini dinlerken bakışları Esat’a dönüktü.

Emine, “Kısa bir zaman oldu,” diye cevap verdi.

“Kısa zamanda pek bir ilerlemiş muhabbetiniz sanırım?”

“Torununuzla gurur duyabilirsiniz. Son derece terbiyeli ve iyi yetiştirilmiş bir genç kız. Normalde, ilk gördüğüm insanlarla samimiyet kurabilen sıcakkanlı biri değilimdir fakat, Melek kızımın sıcaklığına, samimiyetine ve doğallığına hayran kaldım,” dedi Emine, Melek’e döndü.

Melek, yanaklarına yayılan pembelikle başını kucağına eğdiğinde ağzından tek kelime çıkmıyordu.

Ve… Bir kez daha görüyordu; Melek övülürken acı çekiyordu.

Mete, eğilip, “Masum meleğim,” diye fısıldadı kulağına. Nefes alışı değişmese söylediğini duyduğuna dair bir işaret olmayacaktı görünürde.

Emine, “Melek’in sa..” diyecekken birden lafını kesti yaşlı dinozor, “Torunumu, bana övmenize gerek yok, hanımefendi,” diyerek.

Semra’dan yükselen kahkahayla beraber Melek başını kaldırdığında, önce Semra’ya sonra anneannesine bakıyordu.

Emine, dinozorun söylediklerini umursamamıştı bile, “Elbette, hanımefendi. Siz, Melek’teki asalete benden daha vakıfsınızdır,” derken. Yüzünde nazik bir tebessüm, sesinin tonunda ciddiyet vardı karşısındaki kadını ezercesine bir vakarla.

Aldığı cevapla ifadesi daha da kararan dinozor, “Melek, bana ılık su getir lütfen,” diyordu oldukça sinirli bir tavırla. “Bu soğuk su boğazlarımı hasta edecek.”

Melek, anneannesini duyduğunda, hiç itiraz dahi etmeden kalkmaya yeltendi. Mete, masanın üzerindeki elini tutup, “Hemen getirsinler. Sen otur,” dediğinde, sabrını muhafaza etmeye, Melek’in anneannesi olacak dinozorun katili olmamaya çalışıyordu. Leyla’ya hitaben, “Lütfen ilgilenir misiniz,” dediğinde, ses tonu ifadesizdi.

“Ben torunumdan istedim Mete Bey, sizin için sakıncası mı var?” Yaşlı dinozorda belli ki vicdan diye bir duygu yoktu.

“Benim için neden sakıncası olsun? Yardım etmeye gönüllü Leyla Hanım varken, torununuzu yormak istemezsiniz, yanılıyor muyum?”

Gayet soğuk kanlı bir tavırla Melek’e çevirdi o soğuk bakışlarını ve, “Bana hizmet etmek seni yorar mı, Melek?” diye sordu, yaşlı dinozor.

“Tabii ki yormaz, anneanne.” Sesinde en ufak bir kırgınlık ya da kızgınlık yoktu Melek’in. Zarafetle kalktı sandalyesinden, “İzin verir misin, Mete’m?” diye fısıldayarak. Gözlerindeki yalvarışı görmese, elini tutan elini çekmez, bilakis ömrünün sonuna kadar tutar, asla bırakmazdı. Kabulünü ifade edecek sözü yoktu, başını hafifçe aşağı doğru eğdiğinde. Leyla, evin içinde, mutfağa doğru eşlik ederken Melek’e, bal rengi dümdüz saçları nazlı nazlı salınıyordu Mete’nin kilitli kaldığı bedeninde…

Semra’nın sesini duyduğunda olduğu yerde kaldı masum Melek.

“Şekerim. Ben de buz istiyorum. Gelirken getiriver.”

Senin o katran akan ağzına o katranları geri doldurur, seni o katranın içinde boğarım lan ben, dilinin ucundan taşıp kızın suratına dökülecekken, Melek döndü, “Tabii getiririm, şekerim,” sözlerinin ardından Leyla ile yürüyüşüne devam etti.

Kadir Bey, müdahale etme ihtiyacı hissetmiş olacak ki, “Ne çok isteğiniz varmış. Neden kızı yoruyorsunuz anlamadım,” dedi, sıkkın bir ifadeyle.

Hülya, “Aman ne var canım, kalkmışken getirir işte,” dediğinde hiçbir şüphesi kalmamıştı Melek’in o evde yaşadığı süre boyunca çektiği sıkıntılardan.

Buzlar Semra’ya, Leyla’dan ikram edilince kızda hafif bir sıkkınlık ifadesi belirdi. İstediği; kuzeninin hizmet etmesiydi belli ki… Ama bilmiyordu Melek’in Mete’si onu o niyetleriyle gömerdi…

Melek, anneannesinin suyunu yanına koydu, “Afiyet olsun anneanne,” dedi. Yerine geçmek için döndüğünde, “Kızım, bu hâlâ soğuk! Ayarlayamayacaksın sanırım ılık suyu!” diyerek sitem eden anneannesini duydu. Teşekkür bile beklememişti anneannesine; “Afiyet olsun,” derken ama ondan gelen böylesi bir sitemdi ne yazık ki. “Semracığım, sen her zaman çok iyisin bu konuda. Rica etsem getirir misin, lütfen.”

Nasıl bir kadın torunları arasında ayrım yapabilirdi?

Semra, yerinden havalı bir şekilde kalkıp, “Hemen babaannem,” diyerek mutfağa doğru yürümeye başladığında, Leyla yol göstermek için eşlik ediyordu.

Melek, “Af edersin anneanne,” deyip yerine oturdu. Onun ses tonundan hissettiği utanç, öfke olup Mete’yi tüketirken, o yanında duran bardaktaki su bile fazla gelirdi yaşlı dinozoru boğmasına yetecek kudrete!

“Neyse. Allah’tan Semra yanımızda,” deme cüretini de gösterdi, yaşlı kadın.

Emine, “Her konuda çok yetenekli bir insanın, bazı konularda başarısız olması, her konuda başarısızlık gösteren insanlara teselli gibi geliyor, değil mi?” dedi ve gülerek devam etti, “Tabii ki sizi tenzih ediyorum. Ama kız daha yirmi bir yaşında ve Ekonomi mezunu olacak. Hayran kaldığım bir başka özelliği.” Sözünü bitirdiğinde Melek’in sırtını sıvazlıyordu, bir anne şefkatiyle.

Melek, pembeleşen yanaklarıyla, “Estağfurullah, Emine ablacığım… Demiştim ya, ben erk..”

Emine sözünü bitirmesine izin vermeyerek, “Kızım bu erken başlamakla ilgili değil! Övgü almaktan hoşlanmıyorsun biliyorum ama lütfen bu kadar mütevazı olma,” deyip göz kırpıyordu Melek’e.

Herkes tabağına gelen ikramı kabul ederken Melek, Leyla’nın daha rahat servis yapabilmesi için tabağını uzatıyor, kendi tabağından sonra Mete’nin tabağını da uzatıyordu. Bir yandan sohbet ediyor bir yandan da Leyla’ya yardım etmeye çalışıyordu.

Bir tavrı daha vardı ki; ne zaman ona hizmet edilse içeceği tazelense, tabağına ikramlıklardan konulsa, “Zahmet oldu, çok teşekkür ederim,” diyordu. Öyle mahcup bir tavırla karşılıyorduki kendisine yapılan hizmeti, insanın aklına hizmetten de acı çekiyor diye bir düşünce getiriyordu.

Kızın tuhaflıklarının bir sınırı yok gibiydi.

Mete’nin hayran olduğu tuhaflıkları.

“Muhteşem bir ziyafetti doğrusu. Çok teşekkür ederiz,” deyip masadan kalktığında Esat, Mete, Melek’in elini tuttu, “Şöyle geçelim mi?” dedi bahçede hazırlanmış köşeyi göstererek.

“Leyla Hanıma kim yardım edecek?”

“Sen meraklanma, meleğim. Yardımcıları var.”

Diğer kadınlar, geçip koltuklara kurulduğunda, Melek görevi hizmet etmek olan insana yardım etmek için neredeyse Mete’den izin isteyecekti.

*

Garip bir akşamdı Melek’e göre. Nedenini tam çözememişti ama anneannesi sanki onu hizmet eden olarak göstermeye çalışıyordu. Ne sanıyordular, gocunacağını falan mı? En son endişeleneceği şey birine yardım ettiği için başkalarının ne düşüneceği olurdu.

Kalbi kırılıyordu aynı şey kafasında dönüp dururken; beni neden sevmiyor, düşüncesiyle. Yanında oturan adam ona öyle bir bakıyor… Tenine değen teni öyle bir huzur veriyordu ki… Belki de onun sunduğu şefkat şu an hüngür hüngür ağlamak yerine cıvıldayarak şarkı söyleme isteği veriyordu kalbine.

İtirafını yapıyordu kalbi!

‘Mete’m beni sevsin, bütün dünya isterse nefret etsin.’

Keyif dolu muhabbetlerinin sonuydu dedesinin, “Bize artık müsaade delikanlı,” deyişi, gece yarısını bulan vaktin ilerleyişine mukabil.

Hiç baş başa kalamamış olmalarına üzülürken, Mete’nin, “Müsaade sizin, efendim. İzninizle Melek’i ben bırakabilir miyim?” sözlerini duydu, genç adamın yüzüne kilitli kaldı.

İçinden geçen üzüntüsü Rabb’ine ulaşıp, Mete’ye mi düşmüştü?

Belli ki öyleydi.

Zoraki gözlerini kilitli olduğu adamdan koparıp, dedesinin gözlerine baktı. Esat, bu akşamın yaşanan sıkıntılarına ilaç olmaya karar vermiş gibi, “Tabii ki, Mete. Senin yanında,” dedi, karısına ve torununa bakarak tamamladı cümlesini, “…benim yanımda olduğundan daha fazla güvende olacağını hissediyorum kızımın.”

Gerçekten söylemiş miydi bunları dedesi? Melek, duymuş muydu sahiden?

“Teşekkür ederim, efendim. Güveninize minnettarım,” diyerek elini sıkarken dedesinin gerçek olduğuna inanacak gibiydi Melek.

Semra, “Ay ben de sizinle geleyim, bizim araba çok sıkış..” demeye çalışırken, Mete kızın lafını ağzına tıkarak, “Arabaya sığamadıysanız, Cevat Bey bırakabilir sizi,” diyordu.

“Sakıncası yok Mete, lütfen mesele olmasın,” diye fısıldarken Mete’nin kulağına, o bal rengi gözlerinden okuyabiliyordu öfkesini. Bilmiyordu ki, Semra’yı yanına almazsa anneannesi neler derdi? Bilmiyordu ki, Semra’yı geri çevirirse geçmişten bugüne Melek için yapılmış iyilikler nasıl yüzüne vurulurdu, tavandaki odadan, aldıkları kıyafetlere kadar? Bilmiyordu ki… Onlar olmasaydı, sokakta kalacağını söyleyen anneannesinin ne kadar öfkelenebileceğini.

“Tamam, meleğim,” dedi, tahammül etmeye çalışan, tehlikeli derecede sakin ses tonuyla. Onun sinirli hâlinden korkması gerekiyordu belki de dün geceden sonra ama korkmuyordu! Aşk yüzünden miydi onun her hâlini kabulü?

Değildi… Mete’ye olan güveniydi… Dün gece de biliyordu saçının teline zarar vermeyeceğini o öfkesine rağmen… Şimdi de… Ve hatta bir ömür de bilecekti.

Mete, aracın ön kapısını açınca, Semra yeltenir gibi oldu binmek için ama Mete, buzdan soğuk tavrıyla kızı durdurdu, “Meleğim, lütfen!” dedi ve eliyle ön koltuğa binmesini işaret etti. Ailesi, yerleştikleri araç içinde önlerinde ilerlerken Mete, Semra’nın kapısını açma gereği bile görmeden aracın önünden dolaşarak şoför koltuğuna geçti.

“Papatyalarım!” deyip arka koltuğa döndüğünde neyse ki Semra dışarıda kalmanın verdiği şoktan daha kurtulamamış, arabaya henüz binmeye çalışıyordu. Melek, hemen arka koltuğa uzanıp papatyalarını aldığında, aşkla sarılıyor ve kendini tutamayarak öpücük konduruyordu çiçeklerine.

“İnanılmazsın…” Sözüyle bir de gözlerine hasret dolu bakışlarla bakan Mete vardı, Melek’i divaneye çeviren.

“Ben, zavallı bir faniyim efendim, inanılmaz olan sizsiniz,” derken, sükûnetini korumaya çalışıyordu zira hissettiği heyecan coşkun bir sel gibi taşabilirdi. Bakışlarını kucağına çevirdiğinde, “Bu papatyaları nereden buldun ya da kime toplattın?” diye sordu.

“Fani olan benim, küçük hanım… Ve… Ben topladım,” dedi, Melek’in elini elinin içine aldı.

Melek, sargılı ele temas ettiğinde fısıldar gibi sordu içini kemiren soruyu. “Mete’m eline ne oldu?” Onun canının yanmış olduğu düşüncesi vücudundaki kan dolaşımını kesmeye yetiyordu.

“Müstahak olduğum bir yara… Üzülme,” dedi sargının dışında kalan parmaklarının tersiyle genç kızın elmacık kemiklerini okşadı. Öyle lâtif… Öylesine naiftiki dokunuşu.

Arkadan gelen, “Bu gece gider miyiz?” sözlerine, Mete bir, “Yâ Sabır!” çekerek, gözlerini yumdu. Bir tahammülsüzlük yaşıyor gibiydi.

Tek kelime etmeden evin önünde bulduklarında kendilerini, Semra’nın yanında gece gelip gelmeyeceğini soramadığı için içi içini yiyordu. Arabadan Melek inmeden inmeyecekmiş gibi duran Semra’dan anlaşıldığı üzere orada da yalnız kalamayacaklardı.

İçinde bir yangın vardı. Çığlık çığlığa bağırırsa belki rahatlardı.

Önce Mete indi. Melek’in tarafına doğru gelirken Melek çoktan arabadan inmişti. Tam, “Çok güzel bir geceydi teşekkürler,” dediği sırada, Mete onu kollarına aldı, bir eli saçlarının arasında, diğer eli belinde kızı sert bedenine bastırdı.

Melek, ağzından kaçan, “Ah..!” dolu inlemeye engel olamadığında, elindeki papatya demetini korumaya çalışarak sarılıyordu, hayranı olduğu erkeğin bedenine. Şurada ölse, kimse üzülmemeliydi genç yaşta gitti diyerek. Bu kolların arasına bir daha giremeyeceğini düşünmek yakıp kavurmuştu içini.

Allah’ım, beni sevdiğin için sana teşekkür ederim, diye kalben sunarken şükrünü, yanaklarından iki damla yaşın süzüldüğünü hissediyordu.

“İyi geceler, meleğim. Bu gece uyu ve dinlen,” diye fısıldadı kulağına Mete, kalbini ateşe veren bir hayal kırıklığıyla.

Adana’ya geldiğinden beri doğru düzgün bir gece uykusu olmamıştı. Umrunda mıydı sanki?

Değildi.

Ama belli ki Mete’nin umrundaydı.

Kolları vücuduna sımsıkı dolanmışken hüzünlü gözlerle Mete’nin gözlerine bakıp, “Tamam, sana da iyi geceler,” diyordu sağlam durmaya çalışan iradesiyle.

“Ah Tanrım! Nihayet vedalaşabildiniz! Hadi eve girelim,” deyip Melek’i çekiştirmeye başladığında Semra, Melek için sabrın sonuydu.

Yaşadığı hayal kırıklığından mı, yoksa bütün akşamın stresinden mi bilinmez, kolunu sert bir hareketle kurtardı Semra’nın pençesinden, “Beklemek zorunda değilsin! Herkes gibi eve girebilirsin!” dedi olağan bütün öfkesiyle. Mete, gelmeyecekti. Hiç mi gelmeyecekti? Bazı akşamlar da gelmeyecek miydi, bilmiyordu.

“Aptal! Rezil olma diye yardım ediyorum sana. Yürü.” Gülse mi, ağlasa mı bilemiyordu Melek. Semra, onun için endişelenmiş miydi yani?

Bilmiyordu ama şu anki bezmişliğiyle yıldığını hissediyordu, “Tamam! Yeter ki sus!” deyip, Mete’nin kolları arasından çıkarken.

Ayrılmak istemiyordu.

Onunla gitmek istiyordu.

İki adım atmıştı, daha fazla değil. Arkasını döndüğünde, Mete gözlerinde sadece hüzün denebilecek bir bakışla seyrediyordu Melek’i.

Melek, kendini o sert bedene yasladığında, öpmeye doyamadığı yanağa küçücük bir öpücük kondurdu. “Rabb’im seni benim için korusun,” diye dua ederken içtenlikle, Semra’nın bezgin ruh hâlini yansıtan ifadelerini duymazdan geliyordu.

“Seni de benim için korusun…” Dudaklarını saçlarına bastırdı, kokusunu içine çekerek öptü. “Hadi git meleğim,” derken, kolları sımsıkı sarılıydı bedenine.

Nihayet ayrılıp, eve doğru Semra ile yürürken aklından geçen tek düşünce; şimdi Mete ile gitmek ve; evlilikse evlilik! Al beni ne yaparsan yap, demekti…

Ama yapmadı… Yapamadı.

Odasının huzuruna kavuşunca ilk iş papatyalarını komodinin üzerine yerleştirdi. Eli sanki onları bırakmaya varmıyormuş gibi narin yapraklarını okşamaya devam ediyordu. Dayanamadı, komodinin önünde diz çöktü ve burnunu gömdü Mete ile arasındaki en taze bağa. Yarına kadar da en taze bağ, bu papatyalardı.

Elbisesini çıkarıp askıya, ayakkabılarını ise kutusuna yerleştirdi. Bir şort ve kısa kollu penye giydiğinde tuvalet masasının önüne kuruluyordu, gözlerindeki makyajın ağırlığından kurtulabilmek için. Kapısını çalma gereği duymadan açmaya yeltenen kişi dedesi olamazdı ama yine de yerinden kalktı, kilidi açtı.

O an odasına at girseydi daha az şaşırırdı herhâlde. Semra, izin bile istemeden odaya tabiri caizse daldığında bir de, “Kapıyı kapat!” diye emir veriyordu.

“Ne istiyorsun gece gece?” Nezaket kurallarını bu saatte önemsemeyecekti, hele de Semra’ya karşı!

“Seni oyuncu düzenbaz seni!” lafları uzatarak söylerken Semra, Melek biliyordu ki içini dökecekti.

“Sabret dinle Melek!” diye fısıldarken, ne kadar sabredebileceğinden de emin değildi, genç kız.

“Seni masum rolüne bürünmüş orospu seni!”

“Yediğin tokat az mı geldi?” Ellerini yanaklarına koydu sahte bir şaşkınlıkla ve devam etti, “Yoksa dayak arsızı mı oldun. Bak! Uyarmadı deme. Doğru konuş benimle…”

Esaslı bir kahkaha attı karşısında akıbetinden habersiz, bîçare.

“Doğru söyleyeni kaç köyden kovarlar?” dedi ve durdu. Gerçekten bu aptal sorusuna cevap istiyor gibiydi.

“Semra, beynin mi eridi? Ne istiyorsun, söyle ve git!”

“Aman da prensesimiz sıkılmış. Orospusun kızım! Adamın altından çıktığın yok geceleri!”

Geceleri Mete’nin geldiğini biliyor muydu yani?

“Ne o küçük orospu, rengin sarardı? Şimdi de yapsana masum ayakları! Her gece adamı odana alıyorsun, hem de dedenin evinde. Ayıp ayıp. Madem bu kadar büyük bir derdin varmış, saplanacak yer arıyormuşsun azgın karı… Bizim evimizden başka ev mi bulamadın kızışmışlığını dindirecek? Ahlaksız!” deyip kibirle Melek’in daha fazla sararan ifadesini seyretti.

“Bizim aramızda hiçbir şey geçmedi. O bana o şekilde hiç dokunmadı!” diye derdini anlatırken, farkında bile değildi savunmaya geçtiğinin.

Ama söyledikleri, karşısındakinin hoşuna gitmiş olacak ki, kollarını göğüsleri üzerinde bağladı, sağ kaşını aynı anneannesinin yaptığı tarzda havaya kaldırarak Melek’i süzmeye başladı.

“Aha! Demek sana dokunmuyor. Gel seninle bir iddiaya girelim. Ben birazdan Mete’nin evine gideceğim,” sözünü bitirmesine izin vermedi Melek.

“Mete’yi rahat bırak! Nasıl bir arıza var sende anlamadım ki!”

“Sözümü kesme, geri zekâlı! Sen de benimle gel ama görünmeyeceksin. Eğer beni evine alırsa defolup gideceksin. Yok eğer almazsa, kapıyı üzerime kaparsa sırrını kimseye söylemeyeceğim. İstediğin kadar s*ktir kendini dedenin evinde!” deyip ince bir dokundurma yaptı.

“Kaşınma, Semra. Zevkle kaşırım yüzünü. Senin bu saçma sapan fikirlerine uyacağımı gerçekten düşünmüyorsun, değil mi?”

Ne yani? Sevdiği adamı mı deneyecekti?

Melek, ona güveniyordu. İçinde zerre kadar bile bir şüphe yoktu ki.

Ama Semra pes edecek gibi değildi.

“Ov… Küçük aşüfte korkmuş mu? Ne o cesaretin yok mu?”

“Senden kurtulmamın tek yolu bu mu?”

“Aynen.”

“Kabul öyleyse. Şimdi çık üzerimi değişeceğim,” dedi aldığı karara içten içe kahrolurken. Ama adı gibi emindi ki bu isteğini yapmazsa asla huzur vermeyecekti.

On dakika sonra dayısının arabasında Mete’nin evine doğru yola çıkmışlardı. Semra üzerini değiştirip, mini bir elbise giymiş, içine iç çamaşırı bile giymemişti.

“O inek memelerinle mi Mete’yi tavlamayı düşünüyorsun? Kızım değer mi rezil olmana? Gel geri dönelim.” Aslında gerçekten istemiyordu kuzeninin rezil olmasını. Mete, zaten bu gece ailesiyle ilgili olumlu düşünceler edinememişti. Bir de bu olay yaşanırsa iyice tiksinecekti Eroğlu soyadlı kişilerden.

Ama karşısında, özgüven patlaması yaşayan kızın umrunda değildi. Bambaşka bir tel vardı kızda. Kimse de olmayan türden. Sadece kendisine özel. Onu çalmayı tercih ediyordu.

“Korkma bu kadar,” ve Semra kahkahası. “Daha iyi değil mi? Adama karşı hislerin güçlenmeden sana doğru yolu göstereceğim işte.”

Ve… Ciddiydi.

Madem kendinden bu kadar emindi, mümkünatı kalmamıştı artık bu işten dönmenin!

Evin önüne geldiklerinde Melek kapıyı görebileceği kadar siniyordu ön koltukta. Kuzeni farları söndürüp motoru durdururken, “İyi seyret,” diyerek, o seksi vücuduyla arabadan iniyordu.

Ölümlü herhangi bir erkeğin hayır diyebileceği bir kız değildi Semra. Tabii cinsel tercihte önemli olmalıydı bu hususta. Eğer kadın cinsinden hoşlanmayan bir erkekse…

“Ah geri zekâlı, Melek! Karşında dönen film yerine neden boş hesaplarla beynini yoruyorsun!” derken, avuç içini alnına yapıştırdı.

Semra, salına salına gitti, kapıda bekleyen… Öykü’ye benziyordu ama… Başkası da olabilirdi. Cevat hariç -ki o tam bir devdi- hepsi birbirine benziyordu. Yanına gittiği adama bir şeyler söyledi, o adam başıyla kızı onayladıktan sonra, giriş kapısına kadar eşlik etti Semra’ya.

Mete, ön kapıyı açtığında, kızı dinledikten sonra içeri aldı, yüzündeki bu mesafeden çözemediği ifadesiyle. Kapı kapanınca çözülmesi gereken bir ifade de kalmamıştı.

Şimdi ne yapacaktı?

Gitmeli miydi, beklemeli miydi?

Ne demişti acaba içeri girebilmek için?

Dakikalar ilerliyordu.

Hâlâ kapı açılmamıştı. Ne halt karıştırıyorsa artık. İçinde en ufak bir kızgınlık ya da kırgınlık yoktu. Mete’den emindi. Nasıl bu kadar emin olduğuna dair hiçbir fikri yoktu tabii.

Nasıl bu kadar güveniyordu ona?

Aptallık mıydı bir erkeğe bu kadar güvenmek?

Aptallık ya da değil.

“Sana güveniyorum, Mete’m…” diye fısıldadığı sırada evin kapısı açıldı. Semra koşarak çıktığında evden, ardında bıraktığı kapı, gecenin sessizliğini yırtan bir gürültüyle kapandı. Birkaç saniye sonra arabaya bindiğinde, Melek tam ağzını açacakken, “Çık arabamdan!” diye bağırıyordu Semra.

“Eve gitmiyor muyuz?” derken, şaşkın şaşkın bakıyordu öfkesinden titreyen kuzenine.

“Çık arabamdan s*kik orospu! Çık, çık!” diye omuzunu tutarak itiyordu Melek’i.

“Manyak mısın kızım sen? Ne yapacağım ben gece gece burada?”

“Defol git Mete’ne! Ne yapacağına orada karar ver! Yol al kızım arabamdan, çabuk!”

Kemerini çözerken, “Sen delisin! Tıbben tedavin mümkün mü bilmiyorum ama kesinlikle tedavi şart sana!” derken arabadan inmeye çalışıyordu.

“Sende s*kik orospunun tekisin! Seni insan değil ancak eşek doyurur!” dedi ve nerdeyse arabanın kapısının kapamasını bile beklemeden gaza basıp gitti.

Sap gibi ortada kalmak diye bir deyim vardı ya… İşte Melek o deyimin şu an vücut bulmuş hâli gibiydi.

Mete’nin yanına kesinlikle gidemezdi. Ailece zaten bu gece yeterince rahatsızlık vermişlerdi ona. Tek çare eve doğru bir gece koşusuydu. En nefret ettiği şey spor yapmakken, şu an metazori bunu gerçekleştiriyordu.

Gülmek ve ağlamak aynı anda geldiğinde, hem koşuyor, hem de kahkahalarla gülüyordu. Mutluluktan ağlamak istiyordu, Semra’nın az önceki hâline de gülmek.

Çok mu kötüydü?

Ama Melek, onu uyarmamış mıydı?

Uyarmıştı.

Bahçeden içeri girdiğinde ellerini dizlerine koyup soluklarının düzene girmesini bekledi. Bütün kasları isyan hâlindeydi gece gece, hiç alışık olmadıkları şekilde gelen koşu için. Tendonlarının da yandığını hissediyordu kendini yatağına külçe gibi bıraktığında.

Ayağındaki ayakkabıları çıkarmaya çalışırken uyuya kaldığında, onları düşünmesine gerek de kalmamıştı.

*

“Manyak sürtük!” diye bağırırken, Mete hâlâ sinirden titriyordu. Melek’in kuzeni falan olduğunu önemsemeyecek, kızın boynunu kıracaktı bir gün, başka çare yok gibi görünüyordu.

Kapıdakiler, Semra’nın çok mühim bir mesele görüşmek için geldiğini söylediklerinde içinden çeşitli küfürler sıraladığı hâlde görüşmeyi kabul edip kapıda karşıladı onu.

“Melek ile ilgili konuşmaya geldim,” dedi, kız yüzünde endişeli bir ifadeyle.

Tabii ki yutmamıştı bu endişeliyim ifadesini ama kızın neler yumurtlayacağını da merak ediyordu.

Melek ile ilgili ne konuşabilirsin ki benimle? Meleğimle ilgili bir şey olursa bunu seninle değil Melek ile konuşurum ben, deyip gönderecekti onu ama Melek’e asla vermeyecekleri değeri, neden veremediklerini de merak etmiyor değildi.

“Geç bakalım,” dedi ve geçmesi için kenara çekildi. “Ne konuşacaksın bakalım Melek hakkında,” derken koltuğa oturdu, bacaklarını masanın üzerine doğru uzatarak, kıza dik dik bakmaya başladı. Nezaketen bile, kıza otur demedi.

Kızın da ihtiyacı varmış gibi durmuyordu, karşısındaki koltuğa geçip kurulduğunda. “Melek, senin sandığın gibi bir kız değil!” diyerek başladı söze.

Hiç bozuntuya vermedi, “Hmm… Demek öyle. Sence ben, Melek’i nasıl sanıyorum?” derken.

“Temiz, saf ve masum olduğunu düşünüyorsun. Ama değil! Bizimle yaşamaya başladığından beri hep beni kıskandı. Lise hayatımı mahvetti! Hangi çocuk peşimden koşsa onu elimden almak için yapmadığı aşüftelik kalmadı.”

Zavallı! Başına geleceklerin farkında değildi Melek’e hakaret ederken. Hem de Mete’nin evinde! Hem de yalnızlarken!

“Bak sen,” dedi ciddiyetle, Mete.

“Evet. Onun o masum yüzüne aldanıyorsunuz, hepiniz ama aslında tam bir şeytandır. Herkese yalan söyler, güvenilmezdir. Ve ayrıca da bir hırsızdır,” soluksuz anlatıyordu kız.

“Kötüymüş. E… Başka?”

“Ne demek başka? Erkeklerle düşüp kalkan sürtüğün biri! Her gece seni odasına alıp, altına girmesinden belli değil mi nasıl bir orospu olduğu?”

Ve son damlayı alamayan bardak!

Ne zaman ayağa kalktı, ne zaman kızın oturduğu koltuğun tepesine çöktü?

İki elini koltuğun iki koluna dayayıp, en tehditkâr ses tonunu kullanarak kızın gözlerinin içine dik bakışlarıyla baktı. “Senin o ölçüsü olmayan ağzına öyle şeyler tıkarımki aklın hayalin almaz! Meleğim hakkında bir daha kasten ya da kazara tek kötü kelime daha duyarsam o zehirli dilinden… kökünden keserim o ağzına sığdıramadığın dilini, kökünden. Anladın mı? Şimdi defol!” dedi, sırtını dikleştirdi.

Kızda algı problemi vardı kesinlikle. Ağzından dökülen kelimeler Mete’yi hayrete düşürdüğünde, ayağa kalktı, “Ah zavallıcık. Seni de büyülemiş. Hiç merak etme. Onun gerçek yüzünü gördüğünde nasılsa haklı olduğumu anlayacaksın,” deme cesaretini gösterdi.

“Hâlâ hayattayken evine git!” derken ciddi bir tahammülsüzlük hissediyordu.

Kız, tam çıkacakken, “Beni Melek’ten vazgeçirecek hiçbir şey söyleyemezsin! Bir de şunu dene… Mete de; su yerine votka içer, zevk için cinayet işler, kadınlardan nefret eder, bütün kötülüklerin babasıdır, de. De ki, belki kızı benim ellerimden kurtarabilirsin. Ama bir kez daha bana meleğimle ilgili kötü bir sözle gelirsen… And olsun ki… Seni… Öldürürüm!” Son cümleyi üzerine basa basa söylediğinde korkuyu görmeyi beklediği gözlerde intikam ateşi vardı.

Kız gittiğinden beri hâlâ sinir harbi içindeydi. Nasıl insanlardı bunlar? Bu nasıl bir sevgisizlik, bu nasıl bir kıskançlıktı? Hadi bu kuzen, neyse. Ya anneannesi? Mete’nin tek istediği, koruyup kollamakken onlar nasıl kıyabiliyorlardı Melek’e?

Sanki kendisi dün gece farklı bir şey mi yapmıştı?

“Allah kahretsin!” Vicdan azabı kavururken bedenini saate gidiyordu gözü ister istemez. İkiye geliyordu durmak bilmeyen vakit. Bu gece Melek’i rahatsız etmemek için söz vermişti kendi kendine ama duramıyordu işte. Nefesini tutan bir insan en fazla ne kadar süre dayanabiliyordu nefes almamaya?

Yirmi dakika mı? Yarım saat mi?

Mete, Melek olmadan nefes alamadığını hissediyordu. Nasıl bir bağlanmaydı bu? Dün geceden sonra hayatında bir daha öyle bir an yaşamak istemiyordu. Melek’i incittiğini düşünüp kendi ecelini hazırlamaktan hiçbir çekincesi yoktu.

Nasıl kıydı o masuma?

O papatyalara aşkla sarılan, öpen, bağrına basan tertemiz bir çiçekti.

Anneannesinin onu sevebilmesini ümitle bekleyen, ağzından kendisiyle ilgili olumlu bir söz çıksın diye ümit ettiği tek insana, gözünde hasretle bakan yalnız bir çiçekti.

Kuzeninin bütün şirretliğine rağmen kimseye bir şikayette bulunmayan bir çiçekti.

Daha fazla durabilecek gibi hissetmediğinde yapabileceği tek şeyi yaptı. Melek’in çatısına tırmanırken buldu kendini. Loş bir ışık vardı odasında bir de içeriye sinmiş papatyaların kokusu. Ses çıkarmamaya gayret ederek girdi pencere aralığından odaya.

Yüz üstü yatarken, yastığına öyle bir sarılıyorduki başının altında yastık kalmamıştı. Çalışma masasının yanında duran sallanan sandalyeyi sessizce alıp yatağın kenarına yerleştirdi.

Eli bugün ara ara sızlamış, dikişleri canını sıkmıştı Emine’nin sürdüğü ilaca rağmen ama şu an, Melek’i izlerken, ne elindeki acı, ne Semra’yı öldürme isteği, ne de yaşlı dinozora hissettiği kızgınlık vardı.

Huzurdan başka hiçbir şey hissetmiyordu.

Tâ ki Melek, “Mete’m,” diye inleyene kadar.

Şu an evet hâlâ huzur hissediyordu ama kalbinde de bir yangın vardı. Hissettiği aşk yakıyordu kalbini.

“Allah’ım… Onu benim eyle. Benden başkasını onun tenine haram eyle!” diye fısıldadığında, “Âmin,” diye fısıldıyordu Melek de.

“Allah’ım! Yinemi sayıklıyorsun sen meleğim?” dedi, cevap alamadı. “Bir tanem. Uyandın mı?” diye sordu.

“Bence uyanmadım. Sen… yanımdaymış gibi hissediyorum,” diye mırıldandı. Cümleleri net olmasa da bu kadarını anlayabilmişti.

“Yanında olmamı istiyor musun?” Cevabını sevip sevmeyeceğini bilmiyordu ama bilmeye ihtiyacı vardı.

“Her zaman. Sen yokken, mutlulukta yokmuş gibi oluyor.” Anlayabildiği kelimeleri bir araya getirdiğinde çıkan sonuca, “Âmin,” diyordu Mete içten içe.

“Allah’ım…. Merhamet!” diye fısıldadı. “Peki… Neden evlenmiyorsun benimle?”

İşte bunun cevabını bilmeye ihtiyacı vardı.

Melek başının duruş şeklini değiştirip, yastığa biraz daha fazla sarıldı. Pozisyonundan tatmin olunca cevapladı. “Ben sana uygun değilim. Beni ne kadar daha istersin ki yanında? Evlilik gibi bir bağdan sonra beni başından atarsan kalbim dayanamaz… Ama böyleyken en azından asla benim olmadın diyeceğim.” Sesi gittikçe fısıltı hâlini aldığında, Mete ne dediğini anlamakta zorlanıyordu. “Ben sana uygun değilim.”

Gerçekten de öyle olduğunu düşünüyordu ne yazık ki. Yaptığı naz değil, kendini Mete’den koruma çabasıydı… Ve galiba Mete’yi de.

“Sen beni korumak için mi evlenmeyeceksin benimle?”

“Sen, benden iyilerine… Zenginliği bilen ve her ortama uyum sağlayabilecek birine… Ben o kişi değilim… Hadi sus artık kalbim acıyor.”

Âşık bir adamın kalbini sözleriyle dağladıktan sonra aldığı cenin pozisyonunda, Mete duyduklarını sindirebilmek için kalktığı sandalyeye geri oturuyordu.

Duyduklarını sindirmesi mümkün müydü?

Bir kızda bu kadar zekâ olsun, aklı on kişiye bedel olsun, güzelliği ölümlü akılları durduracak derecede olsun ve o kız bu kadar ezik olsun! Nasıl böylesi bir özgüven eksikliğiyle yaşıyordu?

“Meleğim, seni kimler bu hâle getirdi?” diye fısıldıyordu, yârinin ipeksi saçlarını okşarken.

Kızın yaraları vardı. Apaçık ortada olan bir gerçekti bu. O yaraları, Mete elleriyle sarmak istiyordu.

*

Ne ara yatağın dip kısmına geçmişse bilinmez, güneş ışığının yoğunluğuyla ellerini gözlerine siper ederek aralamaya çalıştı göz kapaklarını. Vücudunu esnetmeye çalışırken kaslarının isyanını duymazdan gelemiyordu. Resmen canı acıyordu.

Bir kez daha kanıtlanmıştı ki; spor Melek’e göre değildi.

Sandalyesi tuhaf bir açıyla duruyordu yerinde.

Garip. O asla o açıyla koymazdı sandalyeyi oraya. Omuz silkti, şimdi ona kafa yoracak hâli yoktu. Gece gördüğü rüyalar yeterince yormuştu onu. Hemen komodinin üzerindeki papatyalarını aldı kucağına. Bir demet papatyanın bütün çiçeklerini tek tek öptü, kokladı.

Bunları, Mete toplamıştı onun için.

“Aman Yâ Rabb’i!”

“Genç ve Başarılı İş Adamları” konferansının onur konuğu Mete Ardahan, Melek için gitmiş ve çiçek toplamıştı.

Hayat gerçekten inanılmazdı.

Ağzında bir şarkı vardı, “Senin küçük bir elvedan böyle büyük bir aşkı bitirebilir mi? Ne sanıyorsun…”

Banyosunu yaparken söylemiş, dişlerini fırçalarken mırıldanmış. Giyinirken de söylemiş, yatağını toparlarken de.

Telefonuna bakmak hiç aklına gelmemişti bu eylemi merdivenden inerken gerçekleştirmemesi gerektiğini unuttuğunda. Mete’den gelen mesajı görmesiyle tökezlemesi bir oldu. Bu kez, kendini yaralamadan dengesini bulduğunda, merdiven basamağına oturup okuyordu mesajı zira ayakta durmak beden sağlığı için iyi değildi.

Aşk 08:33

“Bahçedeyim meleğim”

Ne demekti bahçedeyim?

Saat dokuz olmuştu. Kalkar kalkmaz ilk iş telefonuna baksaydı mesajı görürdü ve oyalanmadan hemen bahçeye inerdi.

“Geri zekâlıyım ben!” diye söylenirken koşarak bahçeye çıkıyordu.

Mete ile dedesi kamelyada oturmuş derin bir mevzu içine girmiş gibi görünüyorlardı. Sabah sabah ne ara uyandılar, ne ara kendilerine geldiler de birbirlerini bulup derinlere daldılar?

Yavaş yavaş yaklaşırken yanlarına, Mete sanki Melek’in yaklaştığını hissetmiş gibi dönüp bakınca göz göze geldiler. Onunla her göz göze geldiğinde aciz kaldığını hissediyordu… İlk gördüğünde de aynen öyle hissetmişti, şimdi de öyle hissediyordu.

Mete, ayağa kalkarak Melek’e doğru yaklaştı. Her ikisi de aralarında bir adım mesafe kalınca durdular. Mete, gözleri Melek’in gözlerinde olduğu hâlde ellerini ellerinin içine aldığında, “Shakespeare; “Beklemek cehennem” demiş. Beklemek yakıp kavuruyor, meleğim…” diyordu yüzünde huzuru hissettiren bir gülümseme varken.

“Mete! Geçen gün bunu hatırlamaya  çalışıyordum. Beynimi kemirdi hatırlayamama sıkıntısı. “Beklemek Cehennem” der, Shakespeare. Nasıl hatırlayamamışım? Bir de sorsan edebiyat âşığıyım. Allah’ım! İyi ki varsın Mete’m,” dediğinde nefes nefese kalmıştı kurduğu cümlenin uzunluğuyla.

Mete, gözlerine baktı, baktı ve, “İyi ki varsın, meleğim,” dedi, sözlerinden damlayan muhabbetle. Bir ömür bakmak istediği gözler, gözlerindeyken hayranı olduğu dudaklar fısıldıyordu tekrar; “Beklemek… Cehennem…” diyerek.

Candan Öte ~ 11 | Öfke” için 3 yorum

  • 21 Eylül 2018 tarihinde, saat 11:13
    Permalink

    Lütfiye’m ilk ve öfke bölümleri aynı bende diyorum Mete’min elinin bandajlandığı bölüm nerede ?(artık nasıl ezberlediysem )

    Yanıtla
    • 22 Eylül 2018 tarihinde, saat 16:33
      Permalink

      öyleymiş yaa hemen düzelttim ? bir Samuray olsaydım bu utançla harakiri yapardım o derece utandım. Zehramm geri gel ve oku nolur

      Yanıtla
      • 25 Eylül 2018 tarihinde, saat 19:54
        Permalink

        Geri geldim ve okudum LutfiyEM ahh metem ahhh ….

        Yanıtla

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir