Candan Öte ~ 10 | İlk

“Bu gece seni öpmemi isteyeceksin!”

Dedi.

Duş sonrası, üzerinde havlu olduğu hâlde durmuş, aynada kendini seyrediyor ve düşünüyordu Melek.

“İsteyeceksin?”

İsteyecekti… Ellerini yüzüne kapayıp, nefes almaya çalışırken, “Allah’ım…” diye bir yakarıştı dudaklarından kopan. “Ne yapıyorum ben?” Hissettiği vicdan azabı bile Mete’nin dudaklarına olan merakını, öpücüğüne olan ihtiyacını bastırmıyordu.

Neden günah bu kadar çekiciydi ki?

Mavi, askılı, penye bir gecelik giydi uzunluğu dizlerini örten. Gecelik gibi değil de daha ziyade elbiseyi andırıyordu dantel ya da kurdeleden yoksun yapısıyla. Yine sütyen takmadığı için… Mete yanlış anlar mıydı? Yanlış anlayıp da Melek’i utandırır mıydı? Belki de giymek en iyi fikirdi. Altlı üstlü iç çamaşırı almak için uzandığı dolap kapağı, “İyi geceler meleğim,” diyen Mete’nin sesiyle elinden kayıp, sertçe kapanıyordu.

“Ah! Hay Allah! Mahalle ayağa kalkacak sayemde!” Utanarak Mete’ye döndüğünde, içinde iç çamaşırı olmadığı belli olursa diye endişelenmekten kendini alamıyordu.

Onun kafasında böylesi bir karmaşa hüküm sürerken Mete içeri girerek, Melek’e doğru yaklaşıyordu. Güçlü kolları bedenini sardığında aidiyeti hissetmek huzurdu Melek için. “Hoş… İyi… Geceler…” beceriksizliğinde, güzel sözler söyleyerek karşılamak istiyordu Mete’yi ancak, aklından geçen düşünceleri kelimelere etki ederken, başını Mete’nin göğsüne yaslayıp sakinleşmeye çalışıyordu yalnızca. Enfes kokusu burnuna afrodizyak etkisiyle dolarken, neymiş ki sakinlik! “Hoş geldin Mete’m,” fısıltısı, başını kaldırmadığı göğsün üzerinde söylemeye çalıştığı birkaç malayani kelimeydi, iradesinde hâkimiyetinin yerle yeksan olduğu.

Elleri yüzünü kavradığında bakışlarını görme ihtiyacıyla, “Bana bak!” diye buyuruyordu Mete. Bir dünya yük var gibiydi gözlerinin üzerinde Mete’ye bakmaya çalışıp bakamadığında.

“Bakamıyorum!” Ses değildi ağzından çıkan kelimeler… Nefesti!

“Neden?”

“Giyiniyordum, sen geldin. Erken geldiğin için çok mutlu oldum… Ama… İç çamaşırı giyemeye fırsat olmadı.” Utanç seviyesini ölçebilen bir alet olsaydı, bu utancı derecelendirmeye muktedir olamazdı belki de.

“Gel!” Yatağa oturduğunda Mete, karşısında savunmasız bir çocuk gibi titriyordu Melek. Birkaç saniye boyunca sessizliğe sığınıp seyrederken Melek’i, vakit geçip gitmek yerine gücü tükenmiş bir saatin son vuruşlarını yaşıyor gibiydi. Kucağına oturması için çekerken bedenini üzerine, göğsüne başını yaslıyordu Mete. “Benden korkuyor musun?”

Tereddüt bile etmiyordu Melek, “Hayır!” derken.

“Git dediğin an giderim, biliyorsun değil mi?”

Kollarını, Mete’nin omuzlara sımsıkı sardığında, alnını alnına yaslayarak tekrar tekrar fısıldıyordu; “Gitme Mete’m!”

“Seni zor durumda bırakacak hiçbir şey yapmam… Bana güveniyor musun?”

“Sana güveniyorum!” Sözüyle Mete’nin kapanan gözlerine öpücük kondurdu içinde şüphenin zerresini taşımıyorken.

“Seni Yaratan’a kurban olayım… Sen nasıl bir şeysin…” Kadife etkisindeydi kulağına dolan o etkileyici sesin naif tonu. Dudaklarını boynunda hissederken ve burnu enfes bir kokuyu tâ ciğerlerine çekmek istercesine derin derin solurken tenini, Melek’in asıl korkması gereken kendiydi yaşadığı coşkun hislerin çaresizliğinde. Mete’nin elleri beline indi, okşadı ve incecik penye kumaşı eritircesine bir dokunuşla dolaştırdı vücudunda.

O güçlü ellerin sıcaklığı aklını alırken, “Mete… Mete…” dudaklarından bir dua gibi dökülüyordu… Tıpkı, konferans günü bahsettiği hâl üzere. “Ben içinde gidip gelirken… Adımdan başka bir şey dudaklarından dökülemeyecek hâle geldiğinde…”

Haklıydı!

Onun isminden başka bir kelam söyleyemiyordu dudakları.

Donup kalan sadece nefesleri değildi teninden ayrılan dudaklar geri çekildiğinde. Mete’nin bakışlarının üzerinde olduğunu biliyordu, “Git mi diyeceksin?” dediğinde. Sesindeki boğukluk; hisseden bir adam, yüzündeki soğuk mesafeyse; uzak bir yad gibiydi.

Başını sağa sola salladı mecalsiz bir reddedişle, gözlerine bakan gözlere kilitlendi hüznünü saklama gereği görmeden. “Ben… Seninle… Birlikte olmak istiyorum! Bir kadın gibi… Aşkı tam anlamıyla yaşayan bir kadın gibi!”

Ne Melek kaçırdı bakışlarını, ne de Mete.

“Sen… Ne istediğinin farkında değilsin!” Melek’i kucağından kaldırıp, yatağa oturttuğunda önünde diz çöküp, ellerini iki yanında yatağa dayıyordu.

Ellerini birbirine kenetleyip kucağına bırakırken, Mete’nin kınayan sözlerini yalanlayan şehvetin yoğunluğuyla kısılı gözlerine bakıyordu. “Sürekli yanımdasın. Peşimden buralara geldin. Bana aşkı hissettirecek sözler söylüyorsun. Beni öpmeni isteyeceğimi de söyledin!” Sahte de olsa bir kahkaha atıp, sitemini kahreden bir neşe savurmak istiyordu ancak fersizdi çabası. “Ama ne istediğimi bilmiyorum…” Sesinde öfkenin derin izleri duyuluyordu ve bunu gizlemek için hiçbir çaba harcamıyordu. “Hadi! Hadi öp! Ama öpemiyorsun!” Alma gereği duymadığı nefesler, konuşmasının sonuna yaklaştığında asabiyetini arttırmış olduğu hâlde susmak istemiyordu.

Mete baktı, baktı, baktı…

Başını Melek’in kucağına yasladığında, “İmtihan!” diye fısıldıyordu tekrar tekrar.

Ona karşı kırgın hissederken, elleri izin beklemeksizin karamel renginin yoğunluğuyla buluşuyordu. Dalga dalga yumuşacık saçları hissetmekti parmaklarının arasında o sevgiliye dokunmak. Kırgınken bile kucağında hissettiği sıcaklığı… Melek’e imtihan diyerek sitemini sunan dudakları… “Keşke demesen!”

“İmtihan!”

“Kalbim kırılıyor ama ya!”

Başını kaldırırken, kollarını Melek’in bedenine sarıyordu. Gözlerinde kehribar rengi ışıltılar vardı, “İmtihansın!” derken.

“O kadar sitem ettim hiçbirine cevap vermedin! Takılı kaldın imtihana!”

Sözüne devam edemeyişinin en önemli nedeni; şoka girdiğini hissetmesi olabilirdi. Yine aynı hızla yatırıldığı sırtüstü pozisyonunda, Mete elleri ellerine kenetli olduğu hâlde dizlerinin üzerinde duruyordu üzerinde. Gözlerindeki bakışa verebileceği tek isim vardı; açlık. Çok istediği bir şeye uzanamadığı mesafeden bakarken, hasretin kavurduğu çaresizlik o kehribar rengi bakışlardaydı âdeta.

“Seni istiyorum, anladın mı? Seni istediğim için sürekli yanındayım! Senden uzakta hayatın çekilmezliği tükettiği için yanındayım! Sana aşkı sadece hissettirmek değil, yaşatmak da istediğim için yanındayım!”

Alnını Melek’in alnına yasladığında ağlamak isterken, konuşması yanlıştı. Cümleleri titrek, dermansızlığı zavallılık seviyesindeydi. “Öp… Beni…”

Günahtı! Yasaktı! Yanlıştı!

Öyle bir bakıyordu ki o gözler… O bakışları dudaklarında, teninde hissetmek bile titretiyor, nefesini kesiyordu. Tekrar söyledi, “Öp beni!” ama ciddi bir fark vardı isteğinde; yalvarış! Konferans günü imâ ettiklerini Melek ile yapabileceklerini kanıtlama isteği gibi bir inatla değil, gerçekten dudaklarını hissedebilme isteğiydi yalvarışının nedeni.

“Hayır!” Yanağını öptü. “Hayır!” diye tekrar ederken, alnına öpücükler bırakıyordu. “Hayır!” Boynuna iniyordu dudakları, kokusunu içine çekerek öpüyordu tenini. “Şimdi gideceğim!”

Yanağına bir öpücük daha kondurup kalktı ancak Melek, ne kıpırdadı, ne de Mete’nin tutuşunu alan şeklinden ellerini bıraktı.

“Kalk!”

Olabilecek en kaba ses tonuyla verilen emri duyduğunda, ellerini kıpırdatabildiği ilk an yüzüne kapıyordu titreyişini umursamadan. Adama öp beni diye yalvarmıştı ama o önemsemediği gibi bir de çekip gidiyordu. “Hayır!”

“Kalk!”

“Lütfen! Gideceksen git…” dediğinde, sırtını Mete’ye dönerek, bacaklarını göğsüne doğru çekiyordu. Kollarıyla dizlerini sararken kendini aptal gibi hissediyordu ve haklıydı. Adamın umurunda mıydı Melek’i öpmek?

Gidişine bakılırsa… Değildi!

*

İmtihandan başka açıklaması olabilir miydi? İncecik bir elbise giyen, içine yetiştirip iç çamaşırı giymeyi beceremeyen -ki emindi hiçbir seksüel amacı yoktu- onu öpmesini istiyordu ama karşısındaki adamın bir hadım olmadığını idrak edemiyordu.

Aldığı cenin pozisyonundan belliydi kırgınlığını. Kim bilebilirdi ki onun aklından geçenleri? Günlerdir bedeninde hâkim olan acıya bir yenisini ekleyecekti bu gece belli ki. Yatağa uzandı, sol kolunu kızın boynunun altından geçirdi, sağ koluyla belini sarıp, bedenini kendi bedenine yasladı. “Hiç anlayamıyorsun değil mi bu adam ne hâle geliyor? Nasıl tahammül ediyor benim masumiyetime? Neden kendini tutuyor da beni dönülmez bir yola sokmuyor? Belki de beni istemiyor diyorsun, değil mi? Aklından neler geçiyor, kim bilecek?” Burnunu boynunun o pürüzsüz tenine sürterken, dudakları fısıltısını tenine taşıyordu hoyratça.

Bir eli belindeki elini kavrarken, diğer eli elini tutup dudaklarına götürdü öpücüğünün şifasını bağışladı tenine. “Peki neden kendine bu eziyetin?”

Boğuktu ses tonu Melek’in. Ağlamak istemediği için miydi bu acısı? “Gözlerinde gördüğüm beni memnun edebilme çaban daha büyük eziyet meleğim… ‘Hiç kimseyi memnun etmek için yaşamamalısın’ bunu düstur edin kendine artık. Şimdi…” dedi, şakağına, tam saçlarının dibine bir öpücük kondurdu.

“Gitmeyeceksin değil mi?” diye fısıldadı, sesindeki hüzün yorgunluğuna karışırken.

Tekrar öptü aynı noktayı, saçlarının kokusunu içine çekerek. “Gitmeyeceğim.”

O istese de gitmesini, biliyordu ki asla gidemeyecekti…

*

Akıl edip de bavuluna yüzerken giyebileceği birkaç parça kıyafet atmış olduğu için kendini takdir etmeliydi. Etmeliydi de önü kapalı olan ama arkası incecik iple tutturulmuş bu mayokiniyi Mete’nin karşısında nasıl giyecekti? Aynanın önünde her açıdan kendini seyrederken derin bir nefes aldı sakinleşebilmek için.

İşine yaradı mı ciğerlerine ulaşamayan oksijen?

Yaramadı!

Uzun elbisesini giydiğinde, mayokininin varlığı belli bile olmuyordu herkesten gizlediği yere giderken. Saklı bahçede buluşma kararı almışlardı Mete ile, tıpkı; gizli âşıklar gibi.

Gizli Âşıklar.

Saate gözü gittiğinde 08:30 olmak üzereydi, saçını sımsıkı bir topuzla başının üzerine sabitlediğinde. Huriye’den aldığı terliklerin güveniyle çıktı evden yanında yedek çamaşır poşetiyle. Mete Ardahan’ı göreceği ilk gün, o konferans günü de aynı böyle bir heyecanı yaşamıştı. Buna kıyasla o daha acı vericiydi tabii… Şimdi Mete Ardahan, Melek’in varlığından haberdar iken… O zaman, varlığının farkında bile değildi.

Koşuyor olması, ona kavuşacağını bilen bedeninin verdiği coşkuydu acelesinde saklı sabırsızlığıyla. Koşarak ilerlediği, saklı bahçesinde Mete vardı… Dün kucağında oturduğu kayada, bugün tek başına oturan.

Nasıl bir adamdı bu? Takım elbisesini giydiğinde, dünyanın en ulaşılmazı… Şimdi, dizleri üzerine kadar gelen simsiyah şortu ve gri v yaka t-shirtüyle dünyanın en tasasız adamıydı. Hem seyretti Mete’yi hem de ilerledi, hayatta olmak istediği tek yere. Bakışları buluştuğunda, Melek daha hızlı koşmaya başladı, Mete ise yerinden kalkıp kıyıya geçti.

Bulunduğu yerden, “Koşmasana kızım!” diye bağırdığında sitemkâr bir ifadeyle, Melek biraz yavaşlar gibi oldu ama aldırmamak daha eğlenceli geliyordu mayokini stresini düşünmediği dakikalarda.

“Koşmam lazım…”

“Lüzumuna başlarım senin! Allah Allah! Ya incinirsen?”

Önüne gelip, birkaç santim mesafe kalana kadar yaklaştığında ancak cevap verdi genç kız; “Sen… İncinmeme izin vermezsin ki Mete’m.”

En doğru sözleri bir araya getirip cümlesine ses katabildiğinde, Mete’nin gözlerinde gördüğü; hayranlıktı. “Vermem… Asla izin vermem… Ama… Bu sana bir şey olursa diye… Nefesimin kesilmesine derman olmuyor ki.”

Karşılık olarak söyleyebileceği hiçbir söz yoktu!

Ne diyecekti ki?

Bana bu kadar iyi davrandığın için sağ ol dostum, mu?

Ya da; beni bu kadar koruyor olman harika adamım… EyvAllah! mı?

Asıl söylemek istediklerini kalbine gizledi, karşısındaki adama aralarında mesafe kalmayıncaya kadar yaklaşırken. Kollarını boynuna dolayıp, kokusunu içine çektiğinde saklı olanların bilineceği ânâ, o vaktin bir gün geleceği temennisine Âmin diyen bîçare vardı gönlünde.

Mete, sırtını okşadı, alnını öptü. “Hadi bir tanem, soyun,” dediğinde itiraz etmek yerine, bir adım geri çekildi.

*

Melek, karşısında sesli olarak yutkununca kahkahasını bastırabilmesi mümkün değildi. Ne olacağını düşünüyordu böyle kızarırken, bilmiyordu ancak, Melek’in durumu iyi görünmüyordu. “Ne oldu bebeğim? Korktuğunu mu söyleyeceksin şimdi bana? Hadi ama! Sen hiçbir şeyden korkmazsın!” derken tek isteği; sinirliyken unuttuğu çekingenliğiydi.

“Korkmuyorum…” dedi, başını eğdi. “Yani… İçime giydiğim… Sen… Of!” Elinde ki poşeti yere bırakıp, elbisesinin eteklerinden tuttu, başının üzerinden çıkardı. Elbiseyi bıraktı mı? Tabii ki bırakmadı.

“Hmm… Madem önünde duracak o pek değerli elbisen… Acaba, içinden çıkmasaydın da üzerinde mi kalsaydı?” dedi, tişörtünü çıkardı.

Ortaya çıkan görüntüyü hayranlıkla seyretmeye başladığında Melek, “Sen… Muhteşemsin!” dedi, gözlerine bakmaya başladı sorar gibi. “Nasıl… Çok… Ha… Anlıyorum… Ya da anlayamadım…” Yine ne dediği belli değildi ve yine bu bir araya getiremediği kelimelerle Mete’ye eziyet ediyordu.

Elbiseyi tutan ellerinin parmak boğumları bembeyaz olduğunda Mete kahkaha atmak istiyordu ancak ciddiyetini koruyup, Melek’in yanından geçti, ağacın dalına astı tişörtü. “Ver!” dedi, elini uzattı aralarında asılı kalan elbiseye.

Ellerini görebiliyordu, uzattığı bez parçasıyla titreyen. Genç kızın gözlerinden başka hiçbir yere bakmadı elbiseyi alırken… Aldı, ağacın dalına asmak için çevirdi bakışlarını, sonra yeniden Melek’e döndü. “Muhteşemsin!” derken, hayranlık dolu ifadesiyle Mete’yi divane ettiğinin farkında değildi.

“Meleğim, beni şımartıyorsun ama yan gelip yatmak yerine düzenli spor yapınca, olunuyor muhteşem.

Melek’in dudaklarına tatlı bir tebessüm yayılırken, “Demek ki ben de spor yapabilseydim mükemmel olacaktım ha! Vay be!” dedi, cümlesinin sonunu duyana huzur olan o tatlı kahkahasıyla süsledi.

Giydiği bembeyaz, oldukça mazbut sayılabilecek mayodan belliydi her hâlinden utandığı. “Zaten mükemmelsin!” derken, yavaş yavaş kıza yaklaşıyor, Melek ise elini kolunu nereye koyacağını bilemeyen sıkıntılı hâlleriyle Mete’yi perişan ediyordu o masum heyecanına duyduğu şefkatle. “Utanma bir tanem…” Pespembe bir renge bürünmüş yanaklarına uzattı işaret parmağını, okşamaya başladı o sımsıcak pürüzsüz teni.

Derin bir nefes aldı titrek ve huzursuz heyecanın hâkimi sesiyle, “Mümkün değil ki! Yüzsek mi acaba? Bence yüzelim! Su soğuktur hem… Bu sıcaktan belki kurtulabilirim!” derken, elleri topuzundan kurtulan saçlarını kulağının arkasına sıkıştırıyordu.

“Yüzeceğiz… Ama önce,” dedi, kızın saçının muntazam sıkılığını tutan tokayı çekti, çıkardı. “Saçlarını görmek istiyorum.” Özgürlüğü coşkuyla karşılayan o ipeksi saçlar Melek’in sırtına dökülürken, bir sitem döküldü hayranı olduğu dudaklardan, “Saçlarımı sudan nasıl koruyacağım beyefendi?” sualiyle.

“Gerek var mı?”

“Dedemin kahvaltı teklifini hatırlatmak da fayda var sanırım, Mete Bey!”

“Yani?”

“Ah! Bazen, sadece beni çıldırtmak için anlayışsız… Anlayışı kıt… Taş kaf… Yok! Aslında anlıyorsun, değil mi? Hani gizli gizli buraya geldik ya?” Tane tane izah etmeye çalışacakmış gibi ukala bir tavırla devam etti. “Heh! İşte o! Saçlarım ıslanırsa nasıl açıklarım dedeme?”

Kibirle kıvrılan dudaklarını hoyratça öpebilir, ilk öpücüğünü ondan izin dahi beklemeksizin çalabilirdi. “Açıklama!” derken itiraza imkan vemeyen bir hızla Melek’i kucağına alıyordu. “Verdin diline! O araya sıkıştırdığın “Taş kafa”yı da duymadım sanma!” Sahte bir sitemle, dizlerine kadar girdiği suyun soğukluğuyla sorduğu tek soru; “Emin misin, meleğim?” di, başka bir şey değil.

Her santimini öpmek için çıldırdığı sırtının böylesi bir çıplaklıkta olduğunu nereden bilebilirdi ki? Hangi akla hizmet, giydiğinin mazbut olduğunu düşünmüştü? Elinin altındaki o pürüzsüz ten aklını başından alırken, soğuk suyun sakinleştirici etkisine bütün vücudunun ihtiyacı vardı.

Kollarını boynuna dolamış olduğu hâlde, “Eminim, hadi!” dediğinde belli ki saçlarındaki ıslaklığa dair bir ehemmiyet kalmamıştı ânı yaşamak isteyen Melek’te. Çöktü derenin derin, soğukluğuna. Suyun yüzeyine çıktıklarında nefesleri soğuk suyun etkisiyle kesildiğinde, Mete saçlarını eliyle geriye itip Melek’in yanına yüzüyordu. Bir orman perisi tasvir edebilirdi Melek ile, pırıl pırıl derenin ortasında saçlarını eliyle yüzünden uzaklaştırmaya çalışırkenki masumiyetine.

Melek’in karşısına geldi, derenin derinliğinde birbirlerini seyretmeye başladılar. Soğuk suyun etkisini dudaklarının titreyişinde hissediyordu sadece genç adam. Yoksa, Melek’in ıslanmış teni, aralık dudakları, aşkla bakan gözleri karşısındayken hissettiği yangın suda mevcut soğukluğu hissettirmiyordu. “Çok… Çok soğuk!” dedi, dudakları kadar titrek ses yonuyla.

“Çıkmak ister misin?”

Başını sağa sola salladı, reddedercesine, “Hayır!” diyerek reddini destekledi. “Dibe dalalım mı?”

O istedikten sonra, Mete’nin kabul etmeyeceği ne olabilirdi ki? “Emrin yeter, güzelim,” dediğinde, kızın elini elinin içine alıyordu.

Derin bir nefes aldılar önce sonra birlikte girdiler Adana sıcağına rest çeken derenin soğukluğuna. Gözleri gözlerindeydi, elini tutan eline mukabil. Diğer elini uzattı, yanağını okşamaya başladı. Bedenini bedenine yasladığında gelecek olana hazırlıklı değildi genç adam. Suyun altında, nefeslerini tuttukları yerde, Melek’in saklı bahçesine yaptıkları gizli gezide, Melek yaklaştı, elini tutan elini bırakıp iki yanağını avuç içine aldı. Gözleri kapandığında Melek’in, Mete ne kıpırdayabiliyor, ne de kıpırdamaya cesaret ediyordu. Dudaklarının üstüne bir öpücük kondurdu, varla yok arası… Sonra elini elinin içine alıp suyun yüzeyine çekti Mete’yi, belli ki nefes almaktı amacı.

Bilmiyordu ki Mete; artık dışarıda nefes alamayacaktı… Bilmiyordu ki; bir ömür suyun altında aldığı öpücükle hayatının geri kalanını feda edebileceğini… Bilmiyordu ki; Mete’nin yüzüne bakamayıp utanan Melek, Mete de derman bırakmadı. Artık durabilir miydi peki?

Genç kızın belini kavradı, bedenini bedenine yasladı. Gözlerini gözlerinden kaçırırken, tek derdi belli ki nefes alabilmekti Melek’in. “Gözlerime bak!” dediğinin farkında bile değildi, Melek, “Bakmasam…” diyene kadar.

“Gözlerime bak!” Tereddüt doluydu gözlerine ulaşmaya çalışan bakışları. Parmaklarını o inatçı çeneye yerleştirdi, başını kaldırdı bakışlarına. “Bir söz söyledin, divanen oldum… Bir öpüşüneyse hayatımı feda ederim tekrar geleceği ânı beklerken… Gözlerini görmeme izin ver meleğim.”

Bir an daha hatırlamıyordu ki; söyleyeceği kelimeleri çok olup cümle kurabildikleri sıfır olsun. Çekingen bakışları gözlerine kavuştuğunda, bir öpücük kondurdu Melek’in alnına, geri çekildi, o yemyeşil bakan utangaç gözleri seyretti.

“Üstüne atlamış gibi mi oldum sanki? Ama tutamadım kendimi… Hâlbuki, hiç böyle hayal etmemiştim ki ilk öpücüğümü! Çok romantik bir ortam olacaktı, tıpkı filmlerdeki gibi. Ben…” Hiç nefes almaksızın konuşuyordu Mete’ye olan eziyetinden bîhaber. “…ya rahatsız mı oldun? Yüzünde acı çektiğini anlayabildiğim bir ifade var ama! Beceremedim bence..! Çıksak mı ki sudan? Bence çıkalım!” dedi, kıyıya doğru yüzmeye niyetlendiği an Mete’nin kolları sardı o incecik bedeni.

Sırtı göğsünde, elleri belindeydi Melek’in. Aldığı heyecan dolu titrek nefesleri derman bırakmıyordu Mete de. Buna rağmen kızın kulağına yaklaştırdığında dudaklarını, “Benim hayalim… Böyle bir güzelliği… Düşleyecek kadar güçlü değil… Senin hayalin nasıldı?” diye fısıldıyordu.

*

Ateş gibiydi ses tonu, yakıyordu bütün vücudunu. “Ben… Ben… İyi his… Çıkalım mı?”

Parmakları, çenesini tutup o ters pozisyonda bakışlarını gözlerine çevirirken, “Mesela..?” diye sordu, alnına sımsıcak bir öpücük kondurdu. “Dudaklarına benden başkası haramken… Sen kimin hayalini kurdun?” Burnunun ucuna da bir öpücük kondurdu.

“Sadece senin…” derken, gizleyecek neyi kalmıştı ki?

Gözleri, gözlerinden kopup dudaklarına kilitlendiğinde nefes almak öylesine zorduki gecenin karanlığının hâkimi olmuş kopkoyu gözlere bakarken. “Sadece benim… Bir gün bana anlatacak mısın?” derken nefesi, Melek’in dudaklarını okşuyordu. Bakışları bir gözlerinde bir dudaklarındaydı genç kızın çaresiz bekleyiş anında.

Öpecek miydi? Öpmeyecek miydi?

Parmakları çenesini bıraktığında avuç içi yanağında, o uzun parmakları serbest bıraktığı saçlarının arasındaydı. “Öpmeyeceğim bir tanem… Şimdi değil!” dedi, dudağının kenarına bir öpücük kondurup, elini elinin içine aldı.

“Lütfen… De ki; sesli düşünmedin, ben aklını okudum…” Mete’nin kollarında olduğu hâlde kenara yüzerken titreyişiyle anlamsız birkaç kelam edebildi ancak fazlasına gücünün yetmediği, o kadar.

“Sen sessizsin, sadece… Gözlerin parıldıyor masum bir arzuyla.” Derenin buz gibi suyundan çıktıklarında, sıcağı hissedebilmek için ağaçların açıklığına ilerliyorlardı.

“Hangisi daha kötü? Dilimi tutamamam mı, yoksa gözlerimle anlattığım ahlaksızlığım mı?” Sözlerinin ardından, kollarını göğüslerinin üzerinde birleştirdi.

“Bekle burada!” Emrini verip, eşyalarının olduğu poşeti aldı, geri geldi. Kendi eşyalarına bakarmış gibi rahat bir tavırla araştırırken poşetin içini, saçları için bir havlu uzatıyordu Melek’e. Vücudu için de bir havlu çıkardığında Melek’ten izin alma gereği bile duymuyordu bedenine sarmak için. “Üstündekini çıkarabilir misin, ben mi çıkarayım?” sorusu, içine bir heyecanı dalga dalga yayarken başını sağa sola sallayıp hayır diyecekti ama ne cümle kurabildi, ne de hareket edebildi. “Havluyu tut!” diye emredip, sırtındaki kancaya uzandığında parmakları, kıpırdayamaması normal değildi ama kıpırdayamıyordu! Derin nefesler alıp verirken, Mete’nin ılık parmakları işini bitirerek, mayokininin askılarını omuzlarından aşağı indiriyordu. Önünde diz çöktü, ellerini havlunun içine sokarak bedeninden aşağı çekti suyun soğukluğunu üzerinde taşıyan parçayı.

Bu becerisi, neden Melek’in boğazını sıkan bir el misali hayatı söküp alıyordu bedeninden? Neden gözleri kıskançlığın katkısı gözyaşlarının istilasına uğruyordu? Neden, “Kadınları soymak, sizin için çok kolay, öyle değil mi Mete Bey?” sorusunu kırgın bir ses tonuyla söyletiyordu?

Nedeni; aşkını taşıdığı adamın ilki olamadığına yanan kalbinde o aşkla kavrulan ruhunun aidiyetinde saklıydı.

Soruyu duyduğu an hareketleri bir anlığına dursa da, başını yavaşça Melek’e kaldırdı, kısa bir an seyretti yüzünü, işine geri döndü. “Sen buraya geldiğinde hep böyle yüzüyor muydun yoksa?” diye sordu elindeki mayokiniyi göstererek. Gözleri kızın havlunun altında saklı vücudunda geziniyordu.

“Yüzüyordum,” dedi, sorusunu cevaplamaya tenezzül etmeyen genç adama. “Yüzüyordum ama şort ve atlet oluyordu üzerimde,” dediği an Mete’nin gözlerinden akan rahatlama, Melek’in hissettiği kıskançlık bulutunu biraz olsun dağıtıyordu.

“Hmm… Atlet ve şort!”

“Evet!”

“Neden kızıyorsun bana?” Diz çöktüğü yerden, dünyanın en masum adamı bakışlarıyla Melek’e bakarken ne söyleyeceğini bilemiyordu Melek. Mete, yerden kalktı, genç kızın karşısında durdu. “Cevabını beklerim, sıkıntı yok!” derken, yüzündeki kibirli ifadeye bakıyordu Melek.

“Emredersiniz Mete Bey! Ama siz sakın benim sorularıma cevap vermeyin olur mu? Hmm… Ne sormuştunuz?” dedi ve o an fark etti yaptığı saçma sapan kıskançlığın ne kadar beyhude olduğunu. “Ya… Ben aptalım!” dediğinde, kollarını Mete’nin boynuna doluyordu.

Ve tabii havluyu da bırakmış oluyordu elleri. Havlu aralarında asılı dururken o karşısındaki adama sımsıkı sarılıyordu, “Benden öncekileri dert edip sana eziyet edecektim ya… Af edersin!” diyerek. Sarıldığı adamın kolları çıplak bedenine değdiğinde, “Havlu mu açıldı?” diyebildi, o kadar.

Ama bugün anlıyordu ki; utançtan ölünmüyordu.

*

Bakmamalıydı!

Evliya değildi ki! Nasıl bakmazdı böylesi bir güzelliğe? Havludan açıkta kalmış kalçaları kaymak rengi bir pürüzsüzlükle, kollarıyla sardığı bedende güzelleştirilmişken o nasıl bakıp da gözlerini o kusursuz sanatla şereflendirmezdi?

“Evet!” Sesi, şehvetinin yoğunluğunda boğulmuştu belli ki.

“Bakmıyorum de, lütfen. Açıkta kalan mabadına bakmıyorum de!” derken kollarını boynundan çekerek havluya sarılmaya çalışıyordu.

Ellerine engel olan elleri, “Bırak!” diye yalvaran çaresiziliğiydi.

“Bence giyinip gidelim… Dedem bekliyor… Geç kalırsak… Mete… Lütfen…”

İsmi o dudaklardan bir yalvarış olup döküldüğünde sabır vardı Mete’nin iradesinde Melek’e karşı. Sonsuz bir sabırdı hem de benliğini yiyerek bitiren ama aynı zaman da bir de şefkati gönlüne hasıl eden.

Mete, kızın ıslak saçlarını şefkatle öptü, ellerini serbest bıraktı. Giyinmesi için kıyafetlerini Melek’e uzatırken, karşısındaki pespembe yanaklarıyla genç adamı mecnuna çeviren Melek’in masumiyetiydi Mete’ye, “Çok şükür,” dedirten bir fısıltı gibi.

“Yüzmek iyiydi de… Ben bu saçımı nasıl açıklayacağım dedeme?” diyen Melek, Mete’nin bu divane haline öylesine uzaktıki. O, saçındaki ıslaklık için vahlanırken, dedesine açıklama yapacağı için endişeleniyordu.

“Belki… Seni iğfal ettiğimi düşünür ve bizi evliliğe zorlar… Ne dersin?” Mete, kendi sözlerine kalben bir ‘Âmin’ dedi ancak karşısındaki kızın yüzünden kan çekilmiş gibiydi. “Tamam… Sakin… Sakin! İstersen bana gidelim, kuruturuz saçlarını?”

“Gerek yok. Yüzdüm derim sorarsa.”

Birkaç kelimeden ibaretti Melek’in ikinci kez verdiği reddedilmişlik hissi.

Ağacın dalında asılı duran elbisesini almak için yanından uzaklaşırken Melek, Mete’nin tek isteği; biraz olsun sakinleşebilmekti. Ellerini saçlarının arasından geçirdi, derin bir nefes aldı çantasının yanına doğru ilerlerken. Çantanın içinden havlu alıp kurulanırken de bakmadı yanaklarında renk kalmamış Melek’e, şortunu çıkarıp iç çamaşırı giyerken de.

Gözlerinde o hayranlığı, aşkı, sevgiyi görmese şu an buradan çeker gider, bir daha değil yüzüne bakmak, sesini bile duymazdı… Ama şimdi… elbisesini giyip Mete’ye döndüğünde tişört yerine, çantadan gömleğini alıp giyinişini seyrederken bakışlarındaki yoğunluğu sırtında hissedebiliyordu. Döndü ve göz göze geldi o hüzün dolu bakışlarla.

Ne öfke kaldı Mete’nin kalbini ateşinde kora çeviren, ne de sorular vardı aklında mantığını ele geçiren. “Yardım edebilir miyim?” dediğinde çekingen ses tonuyla, düğmelerini ilikliyordu.

Mete o an anladı ki; Melek’e asla kızgın kalamayacaktı.

“Zahmet olmasın!” Yüzünde, yaşadığı öfkenin yansıması kibirli bir ifade vardı.

Beklediği, Melek’in sinirlenmesiydi kibrine karşılık. Beklemediğiyse; “Ömrüm size feda olsun efendim, ne zahmeti,” demesiydi.

Gözlerini kapadı, duyduklarını sindirmeye çalıştı. “Aklımı alıyorsun… Dengesizliğinle… Aklımı… alıyorsun!” Üzerine basa basa söyledikleriyle Melek’in bakışları yere kilitlendiğinde kendince sebeplerini sıralar diye bekliyordu ancak ondan gelen ne bir sesti ne de nefes. Pantolonunu giydi, çantasını ve Melek’in poşetini aldı. Elini tutan buz gibi eli hissettiğinde içinde kopan fırtınaya rağmen sakin kalacaktı, kararlıydı.

Dedesinin evine giden yolda eline kenetli eli, bir de anlattığı havadan sudan konuşmaları vardı tesellisine sığınabildiği o kadar. Kızmıyordu… Kızamazdı… Bu meleksi kız değil miydi az önce suyun altında ona nefesini veren? Bu kız değil miydi küçücük bir öpücüğü dudağına değdiğinde Mete’ye hayatı hissettiren?

Melek… Onun meleği.

Evin arkasına yavaş yavaş yaklaşırken iyiden iyiye kızarmaya başladığında Melek’in, kulağına eğildi, fısıldadı, “Sakin ol!” diyerek. Gözleri, gözlerini bulduğunda yine tekrar ediyordu, “Sakin ol!”

Dudaklarına yayılan tebessüm ve o dudaklardan dökülen küçücük bir, “Peki,” Mete için dünyalara bedeldi.

İki genç, ön bahçeye doğru ilerlerken, evden çıkan Semra’ya baktılar kısa bir an, yürümeye devam ettiler el ele. Melek ve Mete’yi fark ettiğinde, gözlerinde oluşan o nefreti görmek, genç adamı sağlıksız bir asabiyetin kuyusunda boğuyordu âdeta. Mete, o nefretin kendisiyle alakalı olmadığına emindi ama Melek’e bu şekilde bakılması, onun sevdiği kıza böylesi bir davranışı reva gören kişinin varlığı… Her şeyden daha çok öfkelendiriyordu Mete’yi.

“Hoş geldiniz, Mete. Geleceğinizden haberim yoktu,” dediğinde, haberinin olup olmamasının Mete için hiçbir anlamı olmadığının farkında bile değildi. “Yoksa sizi bizzat zevkle karşılardım. Lütfen kusura bakmayın.”

“Dün, sağ olsun dedeniz davet etti. Ayrıca varlığınızın bizi onurlandıramadığı için endişelenmenize hiç gerek yok. Meleğim…” dedi, elini sımsıkı tutan parmaklara küçücük bir öpücük kondurdu ve devam etti, “…bana etrafı gezdirdi ve inanın harika zaman geçirdim.”

Semra, Mete’nin bakmaya kıyamadığı canına kısılı gözleriyle canını almak istermiş gibi bakarken farkında, değildi başına gelebilecek belaların.

Masaya doğru ilerlediklerinde hissedebiliyordu Melek’in kırgınlığını, hüznünü. İçi kan ağlarken döndüğünde Mete’ye, “Baksana şansa! Dedem ortalıkta görünmüyor,” diyordu gözlerine ulaşamayan neşesiyle.

“Deden geliyor,” dediğinde yaşlı adam atölyesinden çıkmış, yanlarına doğru yaklaşıyordu. Rahatlaması, yakalanmadıklarına mıydı bilemedi Mete, Esat’ın gelişini gördüğünde acı dolu bir yüz ifadesine bürünen simayı seyrederken.

Ama bildiği bir şey vardı… Onu huzursuz eden… Fikriyle dahi mantığını alıp götüren… O da; Melek’in Mete’yi hayatına belli ki helal olarak kabul etmek istemiyor oluşuydu.

*

O enfes kokusu, yüzdüğü hâlde teninden silinmemişti, kulağına yaklaşıp, “Meleğim, lütfen sakin ol. Yüzün, kızarmaya başladı,” dediğinde doyabilmek için içine solurken.

Esat, adım adım yaklaşıyordu, Melek aldığı derin nefese engel olamadığında. “Elimde değil!” Utancını gizlemesi mümkün değildi çaresizliğin derin sularında boğulurken.

“Hoş geldiniz.” Elini uzatırken Mete’ye Esat, saçındaki ıslaklığı görmezden gelip yüzüne bakıyordu, ciddi gözleri. Ardından Melek’e dönerek, “İyi misin kızım?” diye sorduğunda, parmaklarının tersiyle, sıcaktan kavrulan yanağından makas alıyordu.

“İyiyim dedem… Sen nasılsın?” Elini tuttu, dudaklarına götürüp bir öpücük kondurdu şefkat dolu ele.

“İyiyim… İyiyim… Kahvaltıya geçelim mi?” Dedesinin sesindeki nezaketle gurur duyuyor olsa da, fırtına öncesi sessizlik deyimine maruz kalma düşüncesiyle de endişeleniyordu Melek.

Ev halkı çıkıp, yanlarına yaklaşırken, Melek’in anneannesi de elini uzatarak Mete’ye, “Hoş geldiniz, şeref verdiniz,” dedi. Yüzünde ne bir tebessüm, ne de insani bir ifade vardı kadının.

Yengesi de aynı nezaketle yaklaştı, elini zarafetle uzattı. “Hoş geldiniz. Sizi bu kadar sık görmek büyük mutluluk doğrusu,” diyerek son derece gereksiz bir samimiyet gösteriyordu Melek’in Mete’sine. Kadir ve Nevra da Mete’yi hoş geldin nezaketiyle karşıladıktan sonra Esat, “Hadi masaya geçelim,” diyordu.

Sanki yıllardır ailesiyle muhabbeti varmış gibi bir samimiyeti vardı Mete’nin. Ettikleri sohbet, anlatılanları ilgiyle dinleyen hâli, nazik tavrı… Ona baktıkça büyüleniyordu âdeta çaresiz bir âşık misali.

Huriye’nin muazzam sofrası göz kamaştırırken, hiçbir kargaşa olmadan oturdu Mete ile yan yana. Çeşit çeşit ev yapımı reçeller, acılı ezmeler, tandır ekmeği, ufak bir dağ oluşturmuş krepler. Huriye’nin, kendi elleriyle yaptığı peynirlerle dolu kahvaltı sofrası Melek’in her zaman en sevdiği öğündü bu evde. “Huriye ablanın, bu becerisinin çeyreğine sahip olsaydım, onunla bile yetinebilirdim biliyor musunuz,” dediğinde Esat kahkahalarla gülmeye başladı.

“Sen istersen her şeyi güzel yaparsın, kızım,” diyen şefkat dolu adama yüzündeki tebessümüyle bakarken Melek, dedesinin gözlerinde görebiliyordu tertemiz sevgisini ve şefkatini.

“Ah dedem,” dedi, dedesinin elinin üzerine elini yerleştirdi. “Sen beni yemek yaparken ya da daha doğrusu yapmaya çalışırken hiç görmedin. İnan bana korkardın.”

“Senin canın sağolsun kuzucuğum. Bir şeyi de becereme, değil mi ama,” sözleriyle Melek’e olan güvenini gösterirken de hissediyordu şefkatini, elini okşayan elinde de. Neden sonra Mete’ye döndü, “Uçuşunuz kaçtaydı?” diye sordu.

Belli belirsiz bir, “Uçuş..?” sorusu döküldüğünde Melek’in dudaklarından Mete’den duyduğu bambaşka bir cevaptı.

“On ikide hazır olacaktı ekip. Sanırım on bir buçuğa kadar zamanım var.” Eliyle masayı göstererek, “Böyle bir masanın hakkını bu kısıtlı vakitte vermeye çalışacağım,” diyordu samimi bir ifadeyle.

“Gideceğini bana ne zaman söylemeyi planlıyordun? Hi..! Yoksa bana bir ‘Allah’a ısmarladık’ bile demeden mi gidecektin?” Ellerini yanaklarına yerleştirip, yaşadığı şaşkınlığı gizleme gereği görmediğinde alaycı tavrına gülümsüyordu Mete.

Mete, oturduğu yerde biraz eğilip, “Bana aklımı bırakki, yanında, sana söylemem gereken şeyleri unutmayayım,” dedi, fısıldayarak. “Bu gece geri döneceğim, benimle beraber gelmek ister misin?”

Cevabını verecekken duydu Semra’nın, “Yolculuk mu var?” sorusunu. Semra, nihayet evden çıkabilmiş, kahvaltı masasına doğru yaklaşıyordu. Esmer teni üzerine minicik bembeyaz bir şort, üzerine de civciv sarısı strablez bir streç giymişti bütün güzelliğini sergilemek istercesine.

Mete, gayet rahat bir tavırla, “Evet var, kuzeninizi ikna edebilirsem günü birlik bir İstanbul yolculuğu var,” dedi. O kadar rahat ve kendinden emin bir ses tonu vardı ki Melek’e ne söyleyeceğini unutturuyordu.

“Ah şekerim. Neden gitmiyorsun? Bu fırsat kaçar mı? Keşke teklif bana edilse. Kaç aydır İstanbul’dan almam gereken şeylerin düşüncesi vardı kafamda.”

“O kadar gitmek istiyorsan hazır uçak kalkacak şekerim, git gel bir koşu?” Yaptığı espriye kendi gülerken, Semra’dan hiç ummayacağı bir tepkiyle karşılaşıyordu. “Ah sahi! Olabilir mi, Mete?” Kızın heyecanı had safhaya ulaşmış gibiydi Melek’ten aldığı fikirle.

“Benim için sakıncası yok ama, maalesef bütün günüm dolu. Sizinle yeteri kadar ilgilenememek bana kendimi çok kötü hissettirir.” Mete’nin verdiği mükemmel cevapla neredeyse derin bir nefes alacaktı, Melek.

Tâ ki…

“Ah hiç sorun değil! İstanbul’daki arkadaşlarla buluşurum. Onlar benimle yeterince ilgilenir. Siz meraklanmayın… Dönüş yoluna kadar bir daha karşılaşmayız büyük ihtimalle,” derken beklentiyle parlıyordu gözleri.

“Siz bilirsiniz, Semra. Ben bir saate çıkacağım ama siz hazırlanabilecek misiniz?” Sesinde anlayabileceği hiçbir his yokken bedeninden yayılan gerilimi hissedebiliyordu Melek.

O an kocaman çenenesine, o ağzına fazla gelen diline, espri yaptığı hâlde ciddiye alınışına sitem etse de içten içe hiçbir faydası yoktu Semra’nın, maun rengi dümdüz saçlarını savurarak henüz çıktığı eve doğru, o yüksek ayakkabılarıyla hiçbir zorluk çekmeden koşarcasına ilerlediğinde. Melek, o dakikadan sonra ne yediği yemekten lezzet aldı, ne de edilen sohbetten. Kıskançlık canavarı kemiriyordu sırtını. Şimdi vazgeçip onlarla gitmeyi gururuna da yediremiyordu.

Tek kelimeyle berbat hissediyordu kendini.

“Tatlım, seni çözmek ne kadar imkânsız ve ne kadar yorucu bilemezsin.”

Mete’nin dudaklarından dökülen cümlelerle daha çok yordu berbat olmuş hâletiruhiyesini. Her an Mete’nin kucağına atlayacakmış gibi duran kuzenini kendi elleriyle Mete ile baş başa bırakıyordu.

“Allah kahretsin ya!”

“Bence de!” diyen Mete’ye baktığında fısıltısını duyduğunu anlıyordu Melek.

Esat ve Mete arasında samimi bir sohbet vardı ama Melek konuşulanları duymuyordu. Gitmeliydi! Vazgeçtiğini söyleyip, gururu bir kenara bırakıp o da onlarla gitmeliydi. Kendi içinde kan revan bir savaş hâlindeydi, genç kız. Kafası patlayacak gibi ağrımaya başladığında bu durumun tek müsebbibinin kendisi olduğunun acı bir şekilde farkındaydı.

Mete, ayağa kalktı. “Her şey için teşekkürler. Bir akşam soframızı şereflendirmenizi çok isterim,” diyerek ailesiyle tokalaşıp vedalaştı.

“O şeref bize ait,” dediler senkronize bir ifadeyle ama Melek’in ağzından tek kelime çıkmıyordu.

Mete, Melek’in elini tutarken Esat’a hitaben, “Müsaade ederseniz, Melek ile baş başa görüşmek istediğim bir konu var,” diyordu.

“Müsaade sizin,” diyen Esat, torununun çökmüş psikolojisinden anlayan bir olgunluktaydı iznini verirken.

“Görüşmek dileğiyle, Allah’a ısmarladık.” Melek’in eli avucunun içinde olduğu hâlde arabaya doğru yürümeye başladılar.

Tam o sırada Semra, pudra pembesi, derin göğüs dekolteli, etek kısmı asimetrik kesimli son derece şık bir kıyafetle evden çıkarken Mete, Semra’ya bakakalan Melek’i çekiştirerek arabanın arkasına götürüyordu. Genç kızın bedenini arabaya yasladığında evdekilerin dikkatli bakışlarının üzerlerinde olduğu bilinciyle dokunamıyordu belli ki. Kabul edilebilir bir yakınlık mesafesinden, sesinin tonu ateşler saçarak başladı konuşmaya. “Senin derdin ne?” derken, bir eli çenesinde hüküm süren sakalları üzerinde, diğer eli belindeydi.

Melek, ağzını açmak istediğinde susmasını işaret etti.

“Şu an seni boğazlamakla, deli gibi öpmek arasında gidip geliyorum ve emin olabilirsin; boğazlamak isteyen öfke çok baskın! Kuzeninle İstanbul’a kadar baş başa olacağız bebeğim… Farkında mısın?” Kasıtlı olarak devam etmediğine Melek adı gibi emindi.

Gözlerine insanın yaşlar batar mıydı?

Şu an Melek gözlerine binlerce cam parçası batıyormuş gibi hissediyordu.

“Ona dokunma! Hatta bakma bile! Üstüne çıkmaya çalışsa da, seni sıkıştırıp zorla öpmeye çalışsa da…” Sinirden titriyordu sesi. Ellerini, göğüslerine yapıştırıp, “Ve o kocaman… Kocaman…” dedi ve kaldı.

Mete onun sinir harbini hiç umursuyormuş gibi görünmüyordu. Yüzünde tembel bir gülümsemeyle, “Kocaman memeleri mi diyemiyorsun?” dedi.

“Allah kahretsin ya!” tekrarı geliyordu Melek’ten belki de onuncu kez. “Sen onun memelerine mi bakıyorsun?”

Çok sinirli, çok gergin ve de çok mutsuzdu.

“Kızın memeleri umrumda değil! Ellerinin nerende olduğunun farkındamısın?”

Ses tonu eğlendiğini gizlemiyordu.

“Gülme lütfen!” diye fısıldarken ancak çekiyordu ellerini göğüsleri üzerinden.

Mete, hiç kimse umrunda değilmiş gibi aldı kızın bedenini kollarına. Sımsıkı sardı Melek’i ve kulağına fısıldadı, “Gece odanda olacağım.”

Kızı bıraktığında, kapalı gözlerini aralamasıyla yaşlar dökülüyordu gözlerinden. Mete, başparmağıyla sildiğinde inci tanelerini, dudağına götürüp öpüyordu gözyaşlarını. Bu hareketinin etkisi daha fazla ağlama isteğine neden oluyordu sebepsiz bir duygu yoğunluğuyla.

“Mete, hazırım!”

Melek içten içe kuzenine kızsa da ağzını açıp tek kelime söylememekte kararlıydı.

Mete, Melek’in elini ellerinin arasına aldı. “Telefonun hep yanında olsun, her an her dakika sana ulaşmak istiyorum.” Eğildi ve alnına bir öpücük kondurdu.

“Rabb’im seni benim için korusun, Mete’m,” dedi fısıltıyla.

O sözü, ses olmadan, sadece dudaklarını kıpırdatarak söyleseydi de Mete anlardı ve kalbine içerdi kana kana.

Öykü, araçtan çıktığında Semra için arabanın arka kapısını açıyordu.

Semra, arabaya binmeden önce Melek’e baktı. “Şekerim, senin de unuttuğun bir şeyler varsa, söylemen yeter. Hemen alabilirim. Aklın biz de kalmasın. Görüşürüz.” Şeytanî bir gülümseme dudaklarını süslerken, göz kırpıyordu Melek’e.

Arabanın arka koltuğuna kurulan kız, sanki Mete yanına oturacakmış gibi koltuğa ortaladığında kendini, Melek’in kalbi göğüs kafesini kırıp, derisini yırtarak dışarı çıkacakmış gibi atıyordu. Mete’ye baktı, nefesini tuttu. Mete’nin yaptığı hareketle boynuna sarıldığında, ne anneannesi, ne de dedesi geldi aklına.

Mete, Semra’nın bindiği kapıyı tek eliyle tutarak, zarif bir hareketle itip, kapı nazik bir gürültüyle kapandığında, Melek ellerini açıp şükürlerini sunmak istiyordu ânı nasip edene.

Mete’nin boynuna sımsıkı sardığı kollarıyla yanağına bir öpücük kondururken, Mete bu sarılmadan ötürü rahatsızlık duymak bir yana, öpücük yanağına hediye edildiğinde zevkle inliyordu. “Beni deli ediyorsun!” sitemine rağmen Mete de Melek’in yanağına küçük bir öpücük kondurup, fısıldayarak devam ediyordu sözlerine, “Hava çok sıcak, biliyorum pencereni kapamayacaksın. Uyuma demiyorum… Uyusan da meleğim, bu gece uyandıracağım seni. Aklım hep sen de olacak.”

Ardından aracın ön koltuğuna kurulduğunda Mete, Melek, Semra’ya, “Güle güle şekerim,” diyordu daha önce boğazını kavuran ateşten eser kalmadığında. Mete; arabanın arka kapısını kapadığı an dağıtmıştı bütün ateşi de yakıcı hissi de.

Araba geri geri yol alırken bahçeden, Melek kollarını vücuduna dolamış, arabanın ön camından görünen Mete’yi içine çekiyordu. Kolunu kapıya dayamış, iki parmağı dudağında olduğu hâlde, Melek’i içer gibi bakıyordu. Bakışları bir kadının dağılmasına yeterdi. O baktığında, o bal rengi gözleri üzerinde hissettiğinde, “Ömrüm sana feda olsun,” diye fısıldıyordu her seferinde… Tıpkı şimdi olduğu gibi.

Araba gözden uzaklaştığı hâlde o hâlâ aptal gibi gittiği yolu seyrediyordu.

Kuzeninin nasıl bir tip olduğunu hâlâ çözemiyordu. İki gündür tanıdığı adamın yanında seyahat edecekti. Dayısı nasıl izin vermişti acaba? Eğer az önce gitmemiş olsaydı Nevra ile birlikte sorabilirdi de. “Allah’ın cezası, ömrümü yedi,” diye mırıldanırken dedesinin sesiyle irkiliyordu.

“Melek kızım, gel biraz konuşmamız lazım.” Dedesinin ciddi ses tonu, bir fırtına habercisi gibiydi. Yoksa korktuğu başına gelecekti de Melek’e malum mu olmuştu? Konuşmanın Mete ile ilgili olmaması tek temennisiydi. Onunla ilgili ne bir engellemeyi kaldırabilirdi kalbi ne de yasağı.

Kolunu, Melek’in omzuna yerleştirdiğinde kahvaltı masasına geri geliyorlardı. Anneanne ve yengesi, hoş bir muhabbet içinde gibi görünüyorlardı Türk kahvesi içerken. Esat, önce Melek’i oturttu, sonra da yerine geçti.

Hafif bir öksürükle boğazını temizleyip, bugüne kadar emsalini hiç duymadığı bir sesle konuşmaya başladı dedesi. “Melek, beş yıldır çalışıyormuş. Hem de bir kafe de. Beş yıldır bu kız, hem çalışmış hem okumuş. Siz hanımefendi,” dedi, başıyla anneannesini işaret ederek. “Siz bir hesap açıldığını, her ay yetim maaşının yolladığınızı söylüyordunuz. Avukat Cemal’den öğrendiğim kadarıyla maaşı her ay çeken siz olduğunuz hâlde, açılan hesaba yatırılmış hiçbir para da yok ortalıkta. Benim aptallığım mıydı size, beni kandırabilme cesareti veren? Adana’dan çıkıp torunumu İstanbul’da kendi gözlerimle görmediğim için mi bu tufaya düşürdünüz beni?”

Melek, dehşetle açılan gözleriyle dedesine bakıyordu. Cümle kurup, durumu düzeltmek istiyordu fakat kelimeleri yaşadığı paniğin altında can çekişiyordu belli ki. Melek, bir şey söyleyemiyordu fakat dedesi susmaya niyetli gibi görünmüyordu.

“Siz, kimin parasını kimden alıkoydunuz? Yedi yılın hesabı yapılacak. Faiziyle kızıma ödenecek. Anlıyor musunuz?” Dedesinin bu ses tonunu hiç sevmediğine karar veriyordu, Melek.

“Dede…” Kelimeler gelmeye başladığında, “Hiçbir şey istemiyorum!” diyordu alelacele.

“Bu senin insafına bırakılacak bir durum değil! Annen benim canımdı… Kızımın olan, senin olacak. Kızım gitti diye…” dediğine, içini çekiyordu acı dolu bir titreyişle. Yüzündeki birkaç derin çizgiden, hissettiği acı ve pişmanlık okunuyordu.

Melek, “Lütfen dede! İzin ver bitireyim,” derken, aradan geçen bunca zamana rağmen, hâlâ nasıl üzülebiliyordu bu duruma, bilemiyordu. “Ne annemin ne benim, hiçbir şey istemiyorum! Ben kendi kazancımla beş yıldır çok iyi idare ettim. Mezun oluyorum bu ay. Hem de Boğaziçi Üniversitesi’nden. Bir şikayet duyurdum mu sana bugüne kadar dede? Bundan sonra da duyurmayacağım. Lütfen, izin ver kendi kararlarımı kendim alayım.”

Esat, sözünün bitmesini bekledi. Melek sustuğundaysa, “Pekâlâ, bir şartım var,” diyordu. “Anlatın bana. Nasıl oldu bu? Sana gönderiliyor diye bildiğim para, neden sana hiç gönderilmemiş oluyor?” Sesinde insanın kalbini sızlatan bir vicdan azabı vardı.

Kendini bu kadar üzmesi o kadar gereksizdi ki.

“Ben mi istedim Melek’in İstanbul’da okumasını?” diyen Seher sayesinde cevabını söylemeye dili varmadığı gerçeklerden kurtulmuş oluyordu, Melek. “Tek başına koskoca şehirde olmasına gönlüm razı gelmedi ve para yollamadım. Bunun için kusura bakmayın ama kendimi suçlu hissedecek değilim! Er ya da geç parasızlık canına tak eder ve bizim yanımıza döner diye bekliyordum. Neden dedene bu gerçekten bahsetmiyorsun? Neden seni düşündüğüm için ben suçlanırken sesini çıkarmıyorsun?” derken Melek’ten hesap sorar gibiydi.

Melek, anneannesinin söylediklerine sessiz kalırken, insiyakiydi tepkisi. Ne bir itiraz gösterebildi, ne de gerçeği dile getirdi.

“Ve sen de, çok sevdiğin torunun için bana yalan söylemeye karar verdin.” Şu an içini kemiren, onu yiyip bitiren bir kıskançlık hissediyorken, bir de üzerine bu sırların ve yalanların ortaya çıkmasından duyduğu üzüntü eklenince ağlama isteği kaçınılmaz oluyordu.

“Ben bana doğru gelen şeyi yaptım, Esat Bey!” Anneannesinin doğrusunun artık sorgulanmamasını diliyordu içten içe.

“Dede lütfen, artık kapatalım bu konuyu. Ben kendimi iyi hissetmiyorum. Odama gidebilir miyim?” Sesini düzgün tutma gayreti içerisindeydi.

Esat, başını aşağı yukarı sallarken, “Gidebilirsin kızım,” diyordu.

Hızla kalktı yerinden ve koşar adımlarla uzaklaştı masadan. Kendini yine o günü yaşarken buldu… Odasına çıkan merdivenleri tek tek çıktı, girdiğinde kapısını kilitleyip pencereye doğru ilerledi. Mete’yi beklerken oturduğu gibi otururken pencerenin eskimiş ahşap kenarına, hanımelinin mis gibi kokusunu çekiyordu içine. Gökyüzünde tek bir bulut yoktu… Sıcaklık âdeta topraktan yansıyordu önünde uzanan arazi boyunca.

Anılar zihnine dolarken, ellerini pencerenin pervazına dayadı, dünyanın en tasasız insanı gibi manzarayı izlemeye başladı… Şimdi yurtta olan ve hâlâ kullandığı, dedesinden hediye bilgisayarının başına geçtiğinde sınav sonuçlarına heyecanla bakıyordu. Başarısını görebileceği sayfa önünde açılırken, bilgilerini girmiş, açılan sayfanın yavaşlığıyla sabrı denendiğinde bile bir isyan sözü dökülmemişti dudaklarından. Açılan sayfaya, inanamayarak bakarken, eliyle ovuşturup ayar vermeye çalışıyordu gözlerine.

Boğaziçi Üniversitesi’ni kazandığını görmek imkansız bir hayale bakmak gibiydi beş yıl önceki o küçücük kıza.

İlk tercihini, kazanmıştı Allah’ın inayetiyle.

Atölyesinde olan dedesinin yanına koşarak gidip, heyecanla sarılmıştı boynuna. Hissettiği sevinçle coşan sesi; “Dede kazanmışım! Artık üniversiteliyim! Hem de herhangi bir üniversite de değil! Boğaziçi Üniversitesi dedem,” diyerek coşuyordu.

Esat Melek’i alnından öpmüştü; “Benim kızıma da bu yakışırdı,” sözleriyle.

Diğerlerine haberi akşam yemeğinde söyleme kararı aldıklarında, Melek heyecandan yerinde duramıyordu.

Dedesinin talimatıyla akşama bir kutlama sofrası kurulmuştu en mükellefinden. Melek için bir pasta yapılmıştı, hayranlıkla seyrettiği. Huriye’nin donattığı sofraysa tek kelimeyle görülmeye değerdi. Herkes; “Neyi kutluyoruz?” diye sorarken Esat, Melek’in elini tutarak; “Artık ailemizde bir Boğaziçili var!” demişti. O ânâ kadar aslında ne kadar bencil olduğunun farkında değildi şimdi geçmişe dönüp bakarken. Semra da girmişti sınava. Belki Melek küçük olduğu için bu kadar heyecan duyuyordu fakat en nihayetinde Semra da ilgiyi hak ediyordu.

Herkes tebriklerini sunarken, Semra hışımla yerinden kalkıp Melek’in önünde dikilmişti. Semra’ya; “Sen de baktın mı sonuçlara? Bakmadıysan mutlaka bak! Umarım sen de istediğin yeri kazanmışsındır,” dediğinde, çok temiz ve içtendi düşünceleri ancak dışarı nasıl yansıttıysa, Semra; “Benim kazanamadığımı bildiğin için değil mi bütün bu kutlamalar falan? Hava atıyorsun bana aklınca. Aptal! Kazandıysan kazandın. Bize ne?” deyip bir öfkeyle yemek masasının üzerinde duran pastayı alarak, herkesin şaşkın bakışları arasında yere fırlatmıştı.

Çıt çıkmıyordu masada, Melek donup kaldığında. Gün boyu Semra’yı görüp de soramamıştı kazanıp, kazanmadığını. Esat pek umursamıyordu belli ki ama Semra’nın duygularını incitmişlerdi.

“Dayı, çok özür dilerim. Ben… Ben bilmiyordum…” derken, gözlerinden akan yaşların buğusunda yere yayılan pastayı temizlemeye çalışıyordu. Dedesi ellerinden tutup ayağa kaldırdığında, Huriye’ye seslenerek ortalığın toparlanmasını istemişti. Huriye, Melek için yaptıkları pastanın yerde desen olarak yayıldığını gördüğünde; “Üzülme kızım, daha güzelini yaparım,” diye fısıldadığında bile Melek’e teselli olmamıştı.

“Kızım, sen neden özür diliyorsun? Çalışsaydı da kazansaydı. Sen çalışarak kazandın ve kutlamakta en doğal hakkımız,” deyip kısaca tebrik ettiğinde, o güne kadar dayısının bu kadar uzun bir cümle kurduğuna şahit olmamıştı Melek.

Anneannesi ve yengesi Semra ile birlikte çıktıklarında masa da, daha on yaşında, büyükleri çok umursamayan bir çocuk olarak; “Tüh ya! Mahvetti canım pastayı,” diyen Nevra kalmıştı.

Melek, yemekten önce pastayı kesecekti ve kutlamaya başlayacaklardı. Plan buydu lakin her şey mahvolmuştu.

Melek yatağının içinde sağ omzu üzerine yatmış, kollarını bacaklarının arasından geçirmiş, saçma sapan gibi görünen bir şekilde, rahatladığını hissederek yatıyordu. İyi geceler öpücüğü vermek için gelirdi dedesi her gece istisnasız. Kapıya tıklar, Melek müsait olduğunu söylediğinde içeri girerdi. Kapı açılırken dedesinin gelmediğine emindi ama gelenin anneannesi olacağı aklının ucundan bile geçmemişti.

İki yıldan fazla zamandır bu evde yaşıyordu ve anneannesi… İlk kez odasına gelmişti. Yatakta oturur pozisyona geçip, elleriyle gözlerinden akan yaşı temizlediğinde; “Buyur anneanne,” diyordu saygıyla.

Anneannesinin yüz kaslarının gülmek için yeterli esnekliğe sahip olmadığını düşünürdü her zaman. Gerçi geliniyle çok mutlu olan bir kadındı. Gelininin, en sevdiği ablasının kızı olması da bir etken olabilirdi tabii bu muhabbetlerine.

Anneannesi yanına gelip oturduğunda, komodinin üzerindeki tuvalet kağıdı rulosundan koparıp Melek’e uzatmıştı. “Sil yüzünü! Kaşın gözün bir birine karışmış,” dediğinde, sesinde her zamanki donduruculuktan beş derece daha ılık bir hava vardı. “İstediğin üniversiteyi kazanmana çok sevindim. Semra kazanamadı ve ben onun bir yıl daha kaybetmesini istemiyorum. Özel üniversiteler için başvuru yapabilir.”

Melek, can kulağıyla dinliyordu. Semra için üzerine düşen bir görev varsa, seve seve yapmaya hazırdı.

“Çok sevindim anneanne, yerinde bir karar,” sözlerini samimiyetle söylese de anneannesinin yüzündeki ifade; midesinde ekşiyen bir asit yoğunluğu varmışta onu rahatsız ediyormuş gibi görünüyordu. Melek, o ifadeyi görünce bir daha ses çıkarmamaya karar vermişti.

“Durumumuzu biliyorsun… Dayın tek başına fabrikayı ayakta tutmaya çalışırken, dedenin ona hiçbir yardımı dokunmuyor. Bütün bunları bir yana bırakırsak, hem senin hem de Semra’nın masraflarını karşılayamayız. Sen zekân sayesinde istediğin her işte başarılı olursun ama Semra mutlaka okumalı. İki yıldır hesabında epeyce para birikti… Semra’nın başka şansı yok…” Melek, anneannesi sözünü bitirdiğinde kafasındaki yanmayı bugün bile hatırlıyordu. Yani İstanbul’a, Boğaziçi Üniversitesi’ne gitmek yerine bu evde kalmalı, parasınıysa Semra’nın okulu için harcamalıydı. Melek, okumak istiyordu, para değil. Bir iş bulabilir, boş zamanlarında çalışırdı. Çalışmayı severdi.

Ama yine de gerçeğin bu olup olmadığını merak ediyordu. Fısıldayarak; “Ne yapmamı istiyorsun anneanne?” diye sorarken kalbinde şefkat bekleyen yaşı küçük çocuk, Seher’den bambaşka sözler duymayı bekliyordu. Torunu olduğunu hissetmek, bir parça sıcaklık, o evde fazlalık olmadığını gösterecek herhangi bir şey…

Anneannesinin yüzündeki kendinden emin ifadesi, ses tonunda hayli mantıklı olduğundan emin olduğu bir özgüven vardı. “Semra için fedakârlık yapmanı.” Kollarını incecik bedenine dolamış, sağ kaşını alnına doğru kaldırmış, Melek’ten gelecek cevabı bekliyordu.

Melek içinde söylemek istediklerini şu şekilde sıralarken; ben hem çalışıp hem okurum, yurt araştırırım. Puanım çok yüksek. Eminim devlet desteği de kazanacağımdır. Benim için endişelenmenize gerek kalmayacak, sözleriyle beklediği hiçbir duygunun karşılığının anneannesinden gelmeyeceğinden emin olmuştu artık.

Ağzından çıkan sözlerse maalesef; “Beni hiç mi sevmiyorsun?” şeklinde olduğunda, içinden geçen akademik değeri olan cümleleri bir araya getirip, ağzından fırlayan kelimelerin duygularından yansıyan ezikliği taşımasına kahrolmuştu.

“Bunun konumuzla bir ilgisi yok! Bencil bir kızsın. Kendinden başka kimseyi umursadığın yok!” Seher’in sözleri kalbini hâlâ nasıl kırabiliyordu bunca yıl geçmesine rağmen, hiçbir fikri yoktu.

‘Bencil’ sıfatını hak edecek ne yapmıştı?

Kendinden başkasını düşünmüyormuş! Lise hayatı Semra’nın ödevleriyle geçmişti. Kendini düşündüğü için mi yardım ediyordu o babaannesinin gözdesi kıza? Hayır! Okulunu bitirebilmesi için yardım ediyordu.

Lisede, aynı sınıfta beraber okudukları Erdal adlı çocuk, ilk kez bir erkeği fark etmesini sağladığında, ondan hoşlandığını hissediyordu. Tabii ki çocuksu şeylerdi bunlar, Erdal Semra’nın yaşıtıydı nihayetinde. Ama Melek ile ilgilenmesi hoşuna gidiyordu. Bir gün okul çıkışı bir kafede bütün arkadaşlar vakit geçirmek için anlaşmışlardı. Geometri hocası Melek’i, okul sonrası bir yarım saat angarya işe kilitlediğinde arkadaşlarına; “Siz gidin ben size yetişirim,” demiş onları göndermişti.

Kafeye gittiğinde, bütün sınıf bir halka oluşturmuş; “O…” tezahüratlarıyla alkış tutuyorlardı. Melek, aralarına girmeye çalıştığında hepsi susup, öksürük sesleri çıkararak kendilerine çeki düzen vermişti. Onların kendilerine çeki düzen vermesi, grubun ortasında birbirlerini yemeye çalışırcasına öpen çifti pek irdelememişti. Erdal ve Semra’nın görüntüsü midesini bulandırdığında tek sebep; dillerinin iğrenç görünüyor olmasıydı ama kalbinde hissettiği hiçbir şey yoktu! Ne üzüntü ne de kıskançlık. Melek ikisinin omzunu dürterek; “İsterseniz bir oda bulun kendinize çünkü kafe sahibi dik dik sizi seyrediyor. Sanırım dışarıda kalmış dilleriniz kadıncağızın midesini bulandırmış,” dedikten sonra; “Çocuklar ben gidiyorum, sonra görüşürüz,” deyip ayrılmıştı kafeden.

Eğer kendini düşünüyor olsaydı, sırf Semra okulunu bitirebilsin diye hâlâ derslerine yardım eder miydi? Kendini düşünüyor olsaydı; Erdal o olaydan sonra peşinde koşarken; “Ben seninle olmak istiyorum. Semra ile işim yok, o gün bir anda kendimizi öpüşürken bulduk yemin ederim hiçbir şey hissetmiyorum ona karşı,” yalvarışlarıyla dolaşırken, sadece Semra’yı çatlatmak için bile yakınlık kurmaz mıydı delikanlıyla?

Ama Melek; “Ne sen umrumdasın, ne de Semra. Onunla öpüştüğünü görünce kendimi Allah’ın sevgili kulu saydım. İğrençsiniz ikiniz de,” deyip bir kahkaha atmış; “Tam birbirinize layıksınız,” demişti. Her fırsatta sıkıştırmalarına devam ettiği hâlde, Melek hiçbir zaman umursamamıştı onu. Semra’nın yanında bile affedilme talebinde bulunuyordu, Melek ise hep görmezden geliyordu onu.

Anneannesine sormak istiyordu; bütün bu yaşadıklarımıza rağmen hâlâ ben mi bencilim? Bu diğer olayların yanında en hafifiydi belki de.

“Sizden hiçbir şey istemiyorum… İstediğiniz her şey sizindir. Ben İstanbul’a, Boğaziçi Üniversitesi’ne gideceğim. Hem çalışıp hem okuyacağım..!” dediğinde, ilk kez anneannesinin karşısında sinmemenin verdiği gururla mutlu olmuştu.

Çok sıkıcı günler geçirmiş olduğuna karar verdi. İyi ki geçmişti o günler. Şimdi bakınca nasıl dayanmış olduğuna şaşıyordu. Saatine baktığında on ikiyi geçmiş olduğunu gördü. Komodinin üzerinde bıraktığı telefonunu eğilip eline aldığında telefonu yanında taşıma alışkanlığı edinmesi gerektiğini Aşktan gelen 18 cevapsız arama ve bir adet kısa mesajla anlıyordu Melek.

Aşk
“Niye yoksun?”

“Aptalım da ondan!” diye fısıldarken telefonun ekranına doğru, geçmişin puslu gölgeleri silinip gidiyordu aklından.

*

Ne yol boyu tek kelime etmişti arabanın içinde, ne de uçağa binerken. Telefonunu hiç kapamayıp sürekli Fuat ile konuşmasının nedenlerinden ilki; Semra’nın sesinden uzak durmak, bir de asıl konuşmak istediğinin telefonuna cevap vermeyişiydi.

Fuat ile konuşurken başka birinin aradığını fark ettiğinde, telefona bakmasına gerek bile yoktu, “Fuat sonra konuşuruz,” diyerek kardeşinin cevabını beklemeden suratına kapadığında. Melek’in arayışını, “Neredesin?” diye karşılarken, amacı hesap sormak değil, onsuz geçen dakikalarda hissettiği endişeydi.

“Dedemin konuşmak istedikleri varmış. Biraz uzayınca konu odama çıkıp telefonu elime almam zaman aldı.” Ses tonundaki hüzün gözlerinin sımsıkı kapanmasına yetmişti Mete’nin.

Baş ve işaret parmaklarıyla burun kemerini sıkarken, “Sen ağladın mı? Neler oluyor?” diye soruyordu… Fakat Melek’i tanıyordu artık. Ne anlatırdı şikayet olmasından korkarcasına, ne de başkalarının hakkında konuşmak isterdi zan altında bırakmamak için.

Sesini temizlemek için bir-iki öksürük girişimi ve, “Ben iyiyim, sesim mi kötü geliyor?” geldi o efsununu Mete’nin kalbine yaydığı sesinden.

“İyi değilsin, bebeğim. Bir şey olmuş, üzmüşler seni. Bana neden anlatmıyorsun?” Onun derdini de sevincini de tek paylaşanı olmak istiyordu içinde Melek’i koruyabilmek için büyüyen enaniyeti.

“Beni boş verelim mi?” Tam bir şey daha söyleyecekti ki Mete sözünü kesiyordu, “Ne boş, ne dolu! Hiçbir yere vermem seni!” sözleriyle.

Gülüşünü duyduğunda, hayattı o melodik kahkahanın derdini unutturan sırrı. “Sen ne yapıyorsun? O ne yapıyor?” dediğinde, az önce attığı kahkahaya muhalif bir hayal kırıklığı vardı sesinde.

“Bir saniye, bebeğim şu an rahat konuşamıyorum,” deyip kemerini çözdüğünde hareketleri normal bir insana kıyasla çok daha hızlıydı.

“Kapayabilirim Mete’m! Sonra gör…”

“Sakın kapama! Rahat bir yere geçeceğim!”

“Peki,” dediğinde o küçücük kelimesinde vardı sesine yayılan huzur. Mete için ne ifade ettiğini anlayamamış Melek, onun sesini duyabilmek için her şeyini feda edebileceğinin farkında değilken, Mete’nin rahatı için telefonu kapayacaktı. Mete kapama dedi Melek rahatladı ya… Huzurdu kalbine akan mutluluk eşliğinde.

Ayağa kalktığında, “Nereye gidiyorsun?” diyen Semra’ya, “Sen keyfine bak, meleğimle özel konuşmak istiyorum,” deyip yatak odası kabinine geçiyordu.

Onun, “Meleğim” dediği an Melek’ten gelen, “Ah Mete’m,” iniltisi… Ömre bedeldi.

Kapısını kilitlediği kabinde kendini yatağın üzerine bıraktı, “Benim ne yaptığım belli,” dedi. “Kuzenin de şu ânâ kadar bir problem çıkarmadı… Burada… Yanımda… Kollarımın arasında olabilirdin. Tek başıma sap gibi yatacağıma, senin kokunu içime çekebilir, saçlarını okşayabilirdim… Niye yoksun?”

“Dedemin yanında olmam gerekiyordu.”

Melek, haklıydı dedesiyle vakit geçirmesi gerektiğini hatırlatırken ama… Mete’nin bedenini kavuran Melek arzusu mantığını yok ederken tek yapabildiği bir; “Of!” çekmekti.

Havadan sudan, önemli önemsiz o kadar çok şeyden bahsetmiştilerki, Mete, kahkahalarına engel olamıyordu. Uçuş görevlisi kapıya iki kez vurup, “Mete Bey inişe geçiyoruz,” dediğinde yirmi dakikadan fazla bir süredir konuştuklarını anlıyordu Mete.

“Beynimiz akacak kulağımızdan, Mete. Hadi kapatalım artık,” diyerek o muhteşem gülüşünü bağışlarken, Melek, “Sıkıldın mı?” sorusuyla sıkıştırıyordu Mete.

“Asla!”

“İyi. Sakın benden sıkılma!”

Mete, çok ciddiydi ancak Melek gülüyordu.

“Şu ânâ kadar yanında çok fazla şey hissettim ama… Hiçbiri sıkılmakla uzaktan yakından alakalı değildi.” O böyle sözlerle hislerinden bahsederken Mete’nin ona hayranlığı artıyordu.

Saklamaya çalışmıyor, gizlemiyordu ya içinden geçenleri… Alıyordu iradesini benliğinden, tüketiyordu dermanını masumiyetiyle… Küle dönüyordu ondan uzakta bir yangını yaşayan kalbi… “Öpüyorum bal dudaklarından, meleğim,” derken, sanki en ufak bir lafıyla dağılmıyormuş gibiydi ciddiyeti.

“Öp!” dedi, gülüşünü hayranına bağışlarken.

“Hiç merak etme. İlk fırsatta. Görüşürüz meleğim.”

Eli varmıyordu telefonu kapamaya Melek, “Görüşürüz, Mete’m,” deyip kapayana kadar. Mete, yüzüne yayılan gülümsemeye engel olamıyordu. Onun eli varmıyordu fakat belli ki Melek için çok da sorun değildi görüşmeyi sonlandırmak.

Eli… Onun eli… Onun, öpülesi elleri.

Semra, bıraktığı yerde oturuyordu, elinde bir dergiyle. Mete’nin yaklaştığını görünce dergiyi kapadı, kenara koydu.

“Hiç gelmeyeceğinizi düşünmeye başlamıştım,” dediğinde Semra, hiç oralı değildi Mete.

Ama kız tek taraflı konuşabilme özelliğine sahip kadınlardandı belli ki. “Daha önce hiç özel bir jete binmemiştim. Çok keyifliymiş. Siz çok mu seyahat ediyorsunuz?” diye sordu.

Geri zekâlı olabilir miydi? Konuşmak istemediğini anlayamıyor muydu? “Bazen,” deyip kestirip attı.

Aslında merak ettiği bir şey vardı.

“İki gündür tanıdığınız birine nasıl güvenip de yolculuk yapmaya karar verebildiniz?” dedi, kızı dikkatle incelerken. “Pekâlâ bir sapık ya da cani olabilirim. Kadınlara acı çektirmekten zevk alabilirim. Hiç korkmuyor musunuz?” Kızın, umursamaz tepkisini hayret ederek izliyordu.

“Sizi iki gündür tanımıyorum ki. Sizinle ilgili haberleri hep yakından takip ediyorum ben ve bugüne kadar bir kadını bırakın, bir insana zarar verdiğinizi hiç duymadım,” dedi, kendinden emin, kibirli bir ifadeyle.

“Tatlım, tonla param var. İstediğim günahı işleyip ortadan kaldırmam çok zor olmasa gerek,” derken, göz kırpıyordu Mete. Ne yazık ki lakayıt olmaya çalışırken, kız iş attığını sanarak ellerini saçlarından geçirip işveli bakışlarla bakmaya başladı Mete’ye.

“İstediğin her günahı işlemeye hazırım, Mete. Emin ol, sonra ortadan kaldırmak değil, sürekli aynı günahı işlemek isteyeceksin.” Kızın ses tonu tutku akarken, birden ‘siz’ ‘sen’ oluyordu. O kadar tahmin edilebilen hareketlerde bulunuyorduki, karşısında başka bir adam olsa, onu yatak odası kabinine götürür, arkalı önlü canını çıkarırcasına…

Ama o… O artık Melek’in Mete’siydi. Ne kadının hazır vücudu umrundaydı, ne de merak ediyordu. En azından aklından ‘nasıl olurdu?’ düşüncesi geçmez miydi insanın?

Geçmiyordu.

Melek tüm hücrelerindeydi.

Derin bir nefes aldı, Mete konuşurken her harfin üzerine basa basa telaffuz etti kelimelerini, karşısındaki kişinin şüphe etmesine fırsat tanımayacak türden bir ciddiyetle. “Semra… Sence bir adam… Melek gibi… Bir elmas bulmuşken… Senin gibi bir… Çakıl taşıyla… İlgilenir mi?” dedi, gayet net bir ifadeyle ve küçümseyerek.

Geri zekâlıya sorar gibi tane tane sormuştu ama karşısındaki kızı koyabildiği bir kategori yoktu çünkü, söylediği şeyler insanı delirtmeye yeterdi. “Belli ki onun elmaslarına ulaşabilmek için derinlerine inmişsin. Benim derinlerime de inip bakabilirsin. Emin ol! İn derinime ve kendin karar ver, taş mı? Elmas mı?” Hâlâ işveyle bakıyordu haspa!

Sinirden miydi, bunaldığı için miydi? Galiba sinirden olmalıydı çünkü şu an karşısındaki kızı tutup camdan atmak istiyordu, dudaklarını kemirirken. İnişe geçtiklerinde tek derdi, işlerini bitirip Melek’e kavuşmaktı. Uçaktan, Semra’ya son bir kez bakma gereği bile duymadan, hatta bir ‘Allaha ısmarladık’ bile demeden indi.

Pistte bekleyen Cevat’a, “Ben şirkete bir taksiyle geçeceğim. Sen gün boyu uçaktan inecek hanımefendiyle ilgilen. Kendisi Melek’in kuzeni. Nereye gitmek isterse sen de git ve bekle. Gece beraber döneceğiz. Hangi araba şirketteydi?” Emirlerini nefes almadan sıralamıştı.

“C6, Escalade, 458 İtalia..” Cevat devam edecekti.

“Tamam, yeterli!” diyerek sözünü keserken, bugün hıza ihtiyacı olduğunu biliyordu. “Ekibe söyle 21:00’da hazır olsunlar.”

O vakte kadar işi bitti bitti! Bitmedi… Şu an çok da umrunda değildi.

Candan Öte ~ 10 | İlk” için 3 yorum

  • 25 Eylül 2018 tarihinde, saat 19:50
    Permalink

    Cevatı bıraksan arabanın şeceresini dökecek yavaş gel cevat temam sakin ?

    Yanıtla
  • 25 Eylül 2018 tarihinde, saat 19:52
    Permalink

    Hiç anlamam arabalardan LütfiyEM beni istediğim yere götürsün getirsin yeter tabi benim kullandığım toplu taşıma ???

    Yanıtla
    • 26 Eylül 2018 tarihinde, saat 11:59
      Permalink

      en güzeli toplu taşıma o ayrı. ama arabanın konforu da bi başka be hacım
      hele bir de motoru büyük bir arabaysa =)

      Yanıtla

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir