DipNot

İşte tam burada gerilim dolu bir müzik şahane olurdu. Aslında Türk dizilerinde en bıkkınlık veren, her sahnede bir müzik çalma meselesini anlayamıyorum ben. (Konu bu değil! Lütfen. Benimle kal. Gireceğim mevzuya.. Ama önce:) Hiç dikkatinizi çekti mi? Müziksiz sahne yok! Vicdanlara sesleniyorum! Bilen varsa bana da anlatsın.

Neden dram müziği bitince, neşeli müzik başlıyor? O bitince bir şarkı giriyor devreye? Dizilerde replikten ziyade neden müzikler ön plana çıkıyor? Aydınlatın bu garibi bea! Sevaptır 🙂

Evvett.

Gerilim müziği alamayacağını anlayan genç kadın, konusunu YANİ o çok önemli mevzusunu anlatmaya karar verir. Çünkü onun müziklerini yapacak bir müzisyeni yoktur. Kendisi bir Yann Tiersen hayranı olsa da, o muhteşem varlığın bu küçücük manyaktan haberi bile yoktur. Alamadığı gerilim müziği yüzünden gereksiz bir on satırı üşenmeden doldurduktan sonra ve bazı okuyucularının; “gene ne saçmalıyo bu?” sözlerini duymasının ardından noktasını koyup, devam edecek önemli mevzusuna. Zira zavallının kalbi çok kırılmıştı ?

DEVAM… CONVERSE üreticisi dayım! Ürettiğin Converse ayakkabıyı giyip, ıslak zeminden hiç geçtin mi? Dayı! Geçmediysen seni İstanbul Eminönü Yeni Camii meydanına bekliyorum. Sabahları o yeri yıkayan -ki temizliği tartışılır. Ama şimdi değil- araçlar yeri ıslattıktan sonra bir yürümeye çalış orada! 2016’ya az kaldı bak! Hala şu ayakkabılara bir KAYMAMA özelliği veremediniz.

O ıslak zeminden geçerken aldığım penguen şekliyle, kendimden tiksiniyorum lan! Yazık değil mi bana? Ya kıçımın üstüne düşsem? Şimdi yarim bu yazdığım sahiplik içeren “kıç” kelimesini okuyunca bana çok kızacak. Ama ben silmeyeceğim. Kalça dersem? O da mı olmaz? Ne diyeceğim? Orada bir yer kırılmasında! Dinimiz Amin. Latince adını bilen var mı kalça kemiğinin?

Neyisa 🙂

Uzamasın. Mevzu buydu.

|Biz|

17 Ocak 2004’de ablamın evinde görüşüp, artık kurtulmak istediğim beyefendinin gelmesini bekliyordum. Yemin ederek söyleyebilirim ki içimde en ufak bir heyecan yoktu. Geleceklerdi, konuşacaktık ve iş bir daha açılmamak üzere bitecekti.

İkindi namazımızı kılıyorduk ablamla zil çaldı. O an hissettiğim heyecan, bana bir tokat gibiydi. Selam verdi, içeri girdi. Onun sesini duyduğum o an perişan oldum. Yüzüne bakmadım he, yanlış anlamayın. Ben o zamanda erkeklerin yüzüne rahat bakabilen bir kız değildim şimdi de zaten bakmayan bir kadın oldum.

Mutfakta çakılı kaldığım o an hala gözlerimin önünde. Muhteşem ablam elimden tutup çekerek götürdü beni salona. Meğer bir erkekle zor olan konuşma, siyaset ya da futbol muhabbeti değilmiş. Zor olan evlilik öncesi konuşması yapmakmış. Geçtik annelerimizin yanında oturuyoruz. Sağ çaprazımda tekli koltukta oturan gence bakmasamda, onun bana dönük başının da beni inceleyen bakışlarınında fazlasıyla farkında olmak dehşet bir etki yapıyordu yanaklarıma.

Onun nedeni ne biliyor musunuz? Yani o kadar büyük bir utancın?

İlk.

Bir erkekle bereberlik adına ki bu tabii daire-i meşrua da (helal dairede) gerçekleşecek olsa da ilk kez konuşma yapmakla ilgiliydi.

Yengem bize “siz merhabalaştınız mı?” dedi ben “hayır,” dedim. “Siz anlaşılan bizim yanımızda konuşamayacaksınız. Geçin içeri” dediler.

İçimde boğulmuş ses tonumla “böyle iyiydik. Burada dursak!” diye yalvarırken, sağ çaprazımdaki fırlama çoktan ayağa kalkmış benimde kalkmamı bekliyordu. Günahtan korkmasa, gelecek beni kolumdan tutup zorla başka bir odaya çekecekti yani. O derece.

Zar zor kalktım. Dizlerimdeki titreme hala aklımda 🙂

Odanın bir ucunda üçlü koltuğa yanında ablasıyla oturdu, diğer ucunda tekli koltuğa ben.

Yengem “alışana kadar yanınızda durayım mı?” dedi O “abla! Sen sigara içmeyecek miydin? Hadi sen git!” dedi. Yengemin hayatı boyunca sigara içmediğini üçümüzde bildiğimizden attığımız kahkaha, bana ilk rahatlamayı sağlamıştı.

O an Onun yanında hissettiğim huzuru tarif etmem mümkün değil affedin.

Öyle rahattı ki halleri. Anlattıklarıyla beni ilk dakikadan itibaren öyle bir hale getirmişti ki.. Utanmak da neymiş.

Sonra “senin ne zamandır bu işlerden haberin var?” dedi. “Çok uzun  bir zamandır. Dokuz ay olmuştur sanırım,” dedim. “Sen ona mı uzun diyorsun?” deyip tatlı bir tebessüm yayıldı yüzüne. “Evet. Senin ne zamandır haberin var?” dedim “üç seneden fazla oldu. Biz de hep sen varsın. Hatta şifreli bir adın bile var. Mavi diyorlar senden bahsedecekleri zaman.”

Bu sözler karşımdaki yakışıklı esmerden geldiği için mi o kadar heyecan veriyordu, bilmiyorum ama muhteşem bir histi.

“Çayın buz gibi oldu. Tazeliyim,” diyerek ayağa kalktım. Bir refleksle bana uzanacaktı neredeyse “yok yok! Sen oradan hiç kalkma!” diyerek. Dokunmasına gerek kalmamıştı benim geri oturmam için.

İkindiyi kılmak için abdest alması gerekiyordu. Banyoya götürdüm onu, havlu verdim. Ben Onu yalnız bırakıp çıkacakken o kocaman cüssesinin yanından geçmek ondan yayılan elektriği hissetmeme yetiyordu.

Öyle gariptiki. Bitirme niyetiyle kabul ettiğim 17 Ocak başlangıç oldu benim için.

“Benim hakkımda ne düşünüyorsun?” dedi namazını kılıp tekrar karşılıklı oturduğumuzda. “İyi birisin. Senin gibi gençler artık yok gibi,” dedim. Gerçekten de öyle değil mi? İçki içmemiş, sigaranın tadını bilmiyor, kokusundan da nefret ediyor. Namaz kılıyor ve beş samimi arkadaşının dışında kapalı yaşıyor.

“Gezmeyi sever misin?” diye sordu. “Bazen. Sen sever misin?” dedim. “Bazen,” dedi gülerek. “Neslimiz tehlikede,” diyerek göz kırpmıştı bana.

“Cep numaranı verir misin?” demişti. Hızlı veled! 🙂

“Annemin numarasını verebilirim,” demiştim. O bana annemin numarasını ezberinden söylerken ağzım bir karış açık ona bakakalmıştım. “Annemin numarasını mı ezberledin?” diye sordum “geçen yengem rehberi karıştırırken gördüm. Bir kez okumam yetti,” dedi. “Bundan çok zeki olduğun sonucunu çıkarıyoruz öyleyse,” dedim.

ise gülerek “tam olarak öyle değil. O numaranın ucunda senin olduğunu bilmek numarayı aklıma kazımaya yetti,” dedi.

Şimdi. Bir erkekten bu kadar romantik ifadeleri ancak filmlerden bir de hayallerindeki o muhteşem karakterdeki erkekten duymuş bir genç kız düşünün. O sözler kendine söylenirken eriyip bitmez mi?

Giderken bana “ben buraya gelirken de rahattım. Şimdide rahatım. Kapıdan çıktığım an ben soru yağmuruna tutulacağım, kapıyı kapattığın an sen. Hakkımızda hayırlısı olsun,” dedi ve o kopkoyu kahverengi gözleriyle gözlerime baktı. Öyle bir bakıştı ki hissettiğim; gidişiyle eksilen hayattı bendeki.

Sözlendikten sonra o kapıdaki vedalaşmamızda hissettiğini bana anlatırken “sana sarılamamış ya da öpememiştim. Ama bana en çok koyan bunlar değildi. Benim olduğunu bildiğim halde seni orada bırakmaktı,” dedi.

17 Ocak.

Yine çok uzattım mevzuyu. Daha da uzatabilirdim işin kötüsü 🙂

Anlatmayı ve yazmayı seviyorum. Sevgiyi ve aşkı seviyorum. Helal olan her şeyi seviyorum her ne kadar hikayemdeki karakterlerimi daha evlendirememiş olsamda.

lütfiyeNİZ

DipNot” için 3 yorum

  • 16 Eylül 2018 tarihinde, saat 23:41
    Permalink

    Sizi okumayı özlemişim??
    Ancak bu meret her yorum yapmak istediğimde şeceremi yazdrcakmı hep böyle?

    Yanıtla
    • 17 Eylül 2018 tarihinde, saat 11:00
      Permalink

      ben de sohbet etmeyi özlemişim ?
      bi geliştiremediler şu meredi 🙂

      Yanıtla
  • 25 Eylül 2018 tarihinde, saat 20:16
    Permalink

    SIZ i okumayı özledim…

    Yanıtla

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir