DipNot

Size bir hikaye anlatmak istiyorum.

Tamamen yaşanmış 😉

Bir zamanlar.. Çok da eski değil. Şık saraylar ve büyük baloların büyülü dünyasında yaşıyorduk. Yıl 1916 idi. Ve oğlum Nicholas İmparatorluk Rusya’sının Çarıy…

Yok! Bu başka bir hikaye (:

Taam ya! Gene ciddiyetimi sağlayamadım. Benim halim ne olacak? Hep o içimde barınmaya çalışan pelteksi iç sesim yüzünden ha. Ona bir isim vermeliyim sanırım. Çok fazlalar, beynimin içinde konuşup duruyolar. Her neyisa! Bir ara bu isim verme konusunu -yani içimdeki pelteksi manyağa- birlikte konuşak.

Şimdi hikayeme geçiyorum.

1992 yılında henüz altı yaşında oyun oynamaya çok düşkün bir çocuk olduğum zamanlara gitmek istiyorum izninizle. Olur mu? Ahh en güzel tarafı! Susturacak kimse yok. Hadi ama! Yazmak neden bu kadar güzel sanıyorsunuz? Yazarken bir tek ben konuşuyorum. (Konuya gene giremedim ya la!) Biz kız kardeşler bir araya geldiğimizde öyle bir coşku yaşıyoruzki ne zaman konu değişir belli olmaz. Konu bensem çok eğlenirim. Konu benden çıktığında da sık sık hatırlatmak durumunda kalırım “ama konu bendim! Niye senden bahsediyoruz ki” diyerek çemkirdiğim çok vaki bir olaydır.

Ahh neler çekiyor etrafımdaki muhteşem kişilikler. Siz beni böyle normal, saygılı bir kişilik sanıyorsunuz, değil mi? Ahahaha 🙂 halbuki pisliğin tekiyim ben ?. Neyisa! Bu itirafımı görmezden geleceğiz.

Hmm.. Haa.. Hatırladım konuyu.

Hikaye anlatıyordum kendimlen ilgili (ahhh en sevdiğim)

DEVAM. dı. Ailemizin egemenliğinin üç yüzüncü yıl dönümünü kutluyorduk ve o gece hiçbir yıldızın ışıltısı küçük torunum, tatlı Anas…

Tamam tamam. Cıvıdım gene. Cıvıklık açma hamurunda iyidir lütfiye hanım! Dipnotta değil!

Alın! Bu da Aliye Rona sertliğindeki iç sesim. Anca paylıyor beni ? (çok acıdınız değil mi halime? Zavallı ben ?

Nerede kalmıştık?

Yıl 1992 idi. Tamam. Sakin olun! Konuya hakimiyetimi geri kazandım. Ya aslında çok keyifli bir hikayede. Bir girebilsem konuya.

Şunuda annatiyim sonra hikayeme döneceğim. Benim muhteşem olan ablalarım ben bir şey anlatacağım zaman sabırla beklerler. Bilirler çünkü “yağmurlu bir gün”den bahsedeceksem konuya girişi “Büyük Tufan”a kadar geriye götürerek başlatırım. Onlarda sabırla dinler 🙂 Canım ya çok tatlılar. Tıpkı bir melek gibi. Kim derki benim gibi defolu biri o muhteşem varlıkların kardeşi olsun?

Tamam. Kafamdaki karmaşanın büyük çoğunluğunu döktüm gibi. Hikayeyi daha sağlıklı bir bakış açısıyla anlatabileceğimi ümit etmekteyim.

Heyyy! Hala okuyorsun, değil mi? Sıkılıp gitmedin?

Bak!

Sakın gitme.

Yıl 1992 idi. (Üçüncü kez midir yazıyorum? Skor mu tutuyorsun? Nee? Ahh seni çatlak!) Amcamın düğün sonrası aile toplantısına gitmeden önce, evde annemin bana verdiği “Orada yanımdan ayrılma, yaramazlık yapma ki herkes ‘lütfiye ne akıllı bir çocuk’ desin” nutuğu dün söylemiş gibi hala kulaklarımda. Uuu! Aradan çook uzun yıllar geçtiği halde. Akşam çok sakin başlamıştı. Tabii kuzenlerim gelene kadardı bu sükûnet! Onları gördüğüm an ipimi koparmış gibi koşuşturmak çok eğlenceliydi. Arada annemin nutuğu vicdanımı sızlatsada bu deli dana gibi koşturmama engel olmamıştı. Onların erkek benimse kız olmam çok da önemli değildi. Önemli olan birlikte çok keyifli oyunlar oynamaktı. Biz üç kuzen, yanımıza katılan iki başka veletle daha kaynaşıp amca ve yengemin banyosunu ele geçirmiş, küçücük ve renkli süs sabunlarıda oyunumuza dahil edip muhteşem bir oyun kurmuştuk.

O keyifli atmosfer bi manyağın ışığı kapayıp kaçmasıyla sekteye uğrasada ışığı açıp, banyonun canına okumamızla devam ediyordu. İki-üç derken kapının dibinde bekleyip ışık kapandığı an kapıyı açmış, bu ışık kapatma eylemini gerçekleştiren cinse söylenmeye niyetlenmişken beklemediğim bir tiple karşılaşmıştım. Boyu benim boyumun iki katı, bana dik dik bakan esmer bir abi, banyonun kapısının önünden uzaklaşmadan bir müddet bakıp umursamaz bir tavırla geçip gitmişti.

“Bu Salak kim ki?” dediğimi hatırlıyorum en sevdiğim hakaret kipiyle. Benden altı ay büyük olan kuzenim “yengemizin kardeşi” demişti.

Eee taam da! Yengemizin kardeşi olması banyodaki muhteşem oyunumuzu bölebileceği anlamına gelmezdi ki! Hadsiz işte.

Onu bir daha hiç görmedim.

O yılın kışında babam Rize’ye taşınmamıza karar verdi. Tas tarak her şeyin paketlendiğini hatırlıyorum.

1995 yılının Ramazan Bayram’ı çocukluğumun en güzel geçen Bayram’ı olmaya hak kazanmıştır. Yedi tane amcası olan çok şanslı bir çocuk olarak o amcalardan üçü Rize’ye gelmişti o unutulmaz Bayram da.

Amcamlar yalnız değildi. En favori amcamın hanımı, küçük kuzenim ve yengemin kardeşi. Bir de benim ilk aşkım 1992 model, bembeyaz, otomatik vites BMW 3.16. Arabaya görür görmez aşık olmuştum. 240 basabilen, merkezi kilit sistemiyle açılıp kapanan, zamanının efendisi bir makine! Ahh çiçeğim. Bambaşkaydı o BMW ve ona olan aşkım. On yaşımın sakinliğiyle gizli yaşıyordum aşkımı tabii o ayrı.

İki top alınmıştı biri pembe biri yeşildi. Yeşil olanı anında sahiplenmiştim. Dedemin evinin yanındaki yol voleybol sahası gibi düzenleniyor, bir ip file halini aldığında takımlar halinde müsabakalar başlıyordu. Amcamlar, yengemin kardeşi, ablamlar ve köyden başka kızlar bu maçlarda keyifle oynarken ben kenarda onların skorunu tutuyordum.

Nalet! 🙂

Yeşil topum bir gün kayboldu, herkese soruyorum “yeşil top nerde?” diyeYengemin mübarek kardeşine de soruyordum haliyle. O da bana “orda” diyorduEtrafıma bakıyordum salak gibi “nerde” diyerek. Ahh! Ne aptallık 🙂

O beni başından savmaya çalışıyordu, ben ciddiyetle cevabını dinliyordum. Kızlarla oyunu bölünüyor ya bana cevap verirken! Pis herif! Zaten ben seni hiç beğenmemiştim ki o zaman. Büyüktün bir kere. Çok uzundun. Zaten çok da esmerdin.

Hıh!

Hiiçç tipim değildin!

Bir gün beni o aşkım olan BMW ile merkeze götürdü ekmek almak için. Yani abilik yapıyor küçük beyimiz. Bana da çikolata almıştı. Babam bu pis herifin akıbetini bilseydi masum kızını o yaban çakalıyla gönderir miydi bakkala? Elbette hayır!

Bir sabah o ilk aşkımı yalnız yakalamışken, bütün izlenme paranoyama rağmen ilan-ı aşkımı dile getirmiştim arabaya. “Canım motor, gülüm motor. Senin canını seveyim” diyerek. Çok aptalca değil mi? Offf! Berbat bir şey.

Be embesil lütfiye! Tamam, arabaya hayransın da.. Kızım içinde tutsana sevdanı.

Lanet!

Dedemin evinin önünde hiç durmadan akan bir doğal kaynak suyu var. Enfes bir tat vermiş ona Cenab-ı Hakk. Hiç kapanmayan bir musluktan akan şerbet hayal edin. Ve onun bir de bedava olduğunu düşünün.

Kesinlikle mükemmel!

Yengemin kardeşi abdest alırken sırada bekliyorum. O abdest alacak, ben kana kana su içip, yaşıtlarımla eğlenceli oyunuma geri dönecektim. Şöyle bir inceledim onu. Kolundaki saati çıkarmadan abdest alıyordu. Abdesti bitince “saatini neden çıkarmıyorsun?” diye sordum. O beyefendi de bir taraftan kurulanıp diğer taraftan çok da sallamadığı çocuğa cevap verdi “çıkarmaya üşeniyorum” diyerek. “Su zarar vermez mi?” dediğimde de “su geçirmiyor” demiştiCool takılan velet! Kısa cevaplar çok sallamıyorum seni halleri. Mustafa Sandal’ın “Bu kız beni görmeli” klibindeki tipinin 17 yaşındaki liseli modeliydi mübarek.

Benden büyüklerle gözümün önündedir hala flört edişleri.

Pislik.

1996 yılı Ağustos ayı biz yine İstanbul’a taşındık.

1999 yılına kadar bir daha görmedim onu. Kasım ayında amca oğlunun düğününde çok kısa bir an gördüm. Uzun, atletik bir fiziğe sahip esmer ve dünya tatlısı bir kişilikti. Ve o beni görmedi bile 🙂

En küçük amcamın düğününde yine gördüm. Ve yine sadece ben gördüm.

Aynı sene yengeme kahvaltıya gitmiştik. Yengemin annesiyle benim annem çok severler birbirlerini. Bir ara bize “Mehmet seni hiç unutmuyor” dedi. Kimden mi bahsediyor? Benden mi bahsettiğini anlayamamıştım. “Ne?” demiştim saf saf. Havalı bir şeyler bekliyordum. Hani ‘şöyle tatlısın, böyle güzelsin’ gibi bir şeyler. Ama duyduğum “bir sabah arabanın motorunu seviyormuşsun canım motor gülüm motor diye. Gizli gizli izlemiş seni. Hala anlatır, taklidini yapar. Güldürür bizi” demişti.

Rezalete bakar mısınız?

Beni ne şekilde anıyorlar.

Çoocuun aklında arabaya aşık bir geri zekalı olarak yer etmişim, iyi mi?

Yer yarılmadı.

İçine giremedim herhangi bir yerin. Maalesef o utançla yaşamaya devam ettim 🙂 (bunun gibi rezil çok anım var)

2002 yılının 22 temmuz günü amcamın kızı Rize de yanımıza gelmişti. Annem ve yengem Rize’ye çay toplamaya gitmeye karar verdiklerinde söz söyleme yetkisi olmayan beni de peşlerinden sürüklemişlerdi o yıl. Ihhhh! Çok sinir bozucuydu. Annem bizim eve doğru giden arabayı gördüğünde “sen çay bezlerini al eve git, biz de geliyoruz,” dedi bende ısrara mahal vermeyerek denileni yaptım. Elimde taşıdığım çay terislerine ayrı saydırdım, kendime ayrı.

Ellerimi o durmadan akan şerbette yıkamak için suyun başına ilerledim. Yıkadım. Kuruladım. Döndüm. Sağ tarafta, dış avluda, oturduğu iskemleyi arka iki ayağının üzerinde dengede tutmuş, dirseklerini genişçe açtığı dizlerinin üzerine yaslamış, başını hafifçe eğmiş beni izleyen biri vardı. Askerden yeni geldiği kısacık saçlarından bir de gram yağ olmayan fiziğinden belli olan, yengemin mübarek kardeşi oturmuş beni izliyordu.

“Hoş geldiniz” dedim “hoş.. Hoş bulduk” dedi. İçeri girecektim “siz…” dedi bekledim sabırla devamı gelsin. Baktım başaramayacak destek çıkayım dedim. “Evet” dedim. “Muharrem abinin en küçüğümüsünüz?” dedi ama cümleyi zor toparlamıştı. Arada hala da o kekelemesiyle dalgamı geçiyorum 😉

“Evet… En küçüğü” dedim hafif bir alayla.

O yeğenini almaya gelmiş mükemmel dayı, ben Muharrem abisinin en küçüğü.

2003 yılı Mayıs ayında dershane de bir sabah ablamın telefonuyla uyandım. Sabaha kadar kitap okuyup, sabah namazından sonra uyumuştum. Kafamsa çorbadan halliceydi. Telefonda bana “İlyas amca, Hamza amcama senin ve Mehmet’in evliliğini istediğini söylemiş. Amcam da babama açmış mevzuyu. Seni istiyorlar” dediğinde İlyas kimdi? Mehmet kimdi? O an toparlayamamıştım. Toparladığımda heyecanla o sabah hiçbir şey yemediğim doğrudur.

O yıl da annemin zoruyla yine Rize’ye sürüklenmiştim. Yaz boyunca bir haber daha çıkmadı. Ne isteme ne başka bir konu. Ablamın evindeydim. Ablam dedi “bugün yengemle konuştum. Mehmet İşi bitti!” dedi. “Nasıl?” dedim. “Yengemi aradım. Bana “Mehmet evlilik için çok erken. Siz bana kafayı mı yedirmek istiyorsunuz diyor. Biz lütfiye’nin peşini bırakmayacağız ne olursa olsun” dedi. Anlayacağın olmayacak,” dedi ablam. “Ya” dedim “arama amacınız neydi?” Çok utanmıştım.

Normal hissetme çabalarım öğle namazını kılana kadardı. Kıldıktan sonra hüngür hüngür ağladım. O zamanki çocuk, önemsenmediğini hissetmişti karşısındaki büyükleri tarafından. Kimsenin aklına o kız çocuğunun bir gururu olabileceği gelmemişti diyerek kendime eziyet etmişliğim vardır.

Sonra üçüncü çay için Rize’ye gittik tekrar. Rize de neredeyse her gün bir görücü çıktı. Hayatım boyunca GÖRÜCÜ olmak istemiyorum. Berbat bir hitap!

Gelecekteki yetişkinliğe adım atmış evladıma sesleniyorum:

Çocuğum. Kendi işini kendin hallet. Git kızını bul getir! Düğününüz benden!

Bu görücü meselesini duyan yengemin annesi yani Mehmet’in annesi annemi aradı beş on kez. “Rüyamda hep lütfiyeyi nişanladığınızı görüyorum. Sakın öyle bir şey yapmayın!” demişti.

O kadar sinirlenmiştim ki.

Ben topunun canına ot tıkarken onlar hala laf edebilecek kadar pişkinlermiş diye düşünüyordum. Halbuki onlar beni gerçekten seviyorlardı.

2004 Ocak ayında bir akşam yengem ve amcam bize geldiler. Yengem annemi benim odama çekip götürdü ben bulaşık yıkıyordum mutfakta. Herkes gittikten sonra yatsı namazımı kılıyorum hûşu içinde. Annem geldi oturdu yanıma. Ben namazımı uzatabildiğim kadar uzatma derdindeyim. Normalde tesbihatı yatağımın içinde yapardım annemin zoru varya sakin sakin seccademin üzerinde yaptım 🙂

Annemin o sabırsız bakışlarına ha güldüm ha gülecem ama bozuntuya vermiyorum. Annem dayanamadı “niye hiçbir şey sormuyorsun? dedi. “Merak ettiğim bir şey yok!” dedim. “Yengen..” dedi “duymak istemiyorum” dedim. “Ama bilmediğimiz şeyler varmış” dedi anneciğim. “Bilmek de istemiyorum” deyip yatmıştım. Enfes bir hazdı. Gücü bütün mevcudiyetimde hissediyorum.

Ertesi gün muhteşem ablalarım girdi devreye. “Bir görüş, ne kaybedersin?” dedi küçük olan muhteşem. Ben görüşmek bile istemiyordum. Tek isteğim ettiğim reddin ailecek onlara ulaşmasıydı. Ama annem ve iki ablamı kırmak onları kırmak kadar kolay değildi.

16 Ocak 2004 de kabul ettim görüşmeyi.

17 Ocak 2004 de görüştük yarim ile.

Aradaki yıllar ne kadar çoktu, fark ettiniz mi?

Bütün o yıllara.. Yaşananlara rağmen.. Bütün kırgınlığıma rağmen Onunla görüşmeyi kabul ettim.

Cenab-ı Hakk bir sevgiyi, bir aşkı gönle koyduğunda arada zaman ya da mesafe olması önemli olmuyor. Gördüğü için sevmiyorki insan. Ya da görmediği için soğumuyor ki aşkı.

Geçen hafta “araya ayrılık girdiğinde o aşka olan inancım kayboluyor” diyen, Canımın içi okurlarım. Sizden tek ricam var; bana güvenin. Lütfen. Deyin ki 55 bölümdür bu bir şekilde ilerletmiş hikayesini. Bir bildiği vardır deyin. Bekleyip görün. Lütfen.

Sevgili okurum Cennet’im, Tonga’daki kulübeyi Melek’e temizlettikten sonra bana “bu kadar da olur mu? Kız esir düşmüş, sen ona evi temizletiyorsun” demişti. Cennet’ime net bir açıklama yapamamıştım spoiler vermemek için. Bu ayrılık bölümlerinde de öyle. Açıklama yapamıyorum.

Ama lütfen bana güvenin.

En başta Büyük Tufan meselesiyle ne demeye çalıştığımı anlamışsınızdır sanırım bu upuzun hikayeden sonra. Asıl meseleyi anlatmadan önce neler anlattım. Daha da anlatabilirim ha.. O ayrı 🙂

Sizi çok seven lütfiyeNİZ

188 toplam okunma, 2 bugün toplam

DipNot” için 5 yorum

  • 16 Eylül 2018 tarihinde, saat 19:48
    Permalink

    Biz de seni,esprilerini,kendinle dalga geçebilmeni,en basit olayları hikayelestirebilen yeteneğini seven okurlarınız.:-)

    Yanıtla
    • 16 Eylül 2018 tarihinde, saat 21:21
      Permalink

      Yau benim gibi bi delinin canı feda size ya… ne diyim

      Yanıtla
  • 16 Eylül 2018 tarihinde, saat 21:23
    Permalink

    Yaaa ben seninle konuşmayı özledim şu an ama ya LütfiyEM …

    Yanıtla
    • 16 Eylül 2018 tarihinde, saat 21:24
      Permalink

      Bilmukabele. burası bizim. istediğimiz gibi konuşabiliriz 🙂

      Gelsin dedikodu gıybet ne varisa

      Yanıtla
      • 16 Eylül 2018 tarihinde, saat 21:52
        Permalink

        İşte bu çok güzel oldu ?

        Yanıtla

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir