Ahzen | Giriş

“Eğer bir gün çok büyük bir derdin olursa, Rabb’ine dönüp; “Büyük bir derdim var,” deme! Derdine dönüp; “Büyük bir Rabb’im var,” de!”
Mevlana

Rize

Gözüm alabildiğine bakarken etrafıma, yemyeşil asırlık ağaçların süslediği haşmetli dağları, bir de muntazam bir ölçüde sıralanmış çaylıkları seyrediyordum büyük bir hayranlıkla. Kuşların, bir bestenin nota anahtarlarını takip edercesine ötüşleri belli bir düzene riayet ediyor, arada esen hafif rüzgarda savrulan ağaç dalları bu ahenge hayran olmuş gibi tabiri caizse dans ediyordu.

“İlk kez mi geliyorsun Rize’ye?” Dudağımda engelleyemediğim bir gülümseme vardı, yan yana yürüdüğüm, babamın tanıştırdığı çocukluk arkadaşı Hasan amcanın kızı Feriha’nın sorusunu duyduğumda. Yemyeşil gözleri, lüle lüle sapsarı saçlarıyla prenses masallarına ilham olacak bir kızdı Feriha.

“İlk kez geliyorum. Kuş cıvıltılarından başka bir ses duymamak çok garip.”

Onun yüzünde de bende olan gülümseyişe müsavi bir ifade oluştu. “Sen bir de çay zamanını gör. Şehirdeki gibi gürültü olmaz ama çok şenlikli bir telaş olur.” Parmağını karşıya doğru, pek de uzak görünmeyen tepeye uzattı, “Bak!” dedi. “Bak oradaki ahşap ev bizim evimiz. Bir gün bize gelirsin değil mi? Oyun oynarız seninle.”

Ankara’da bir apartman dairesinde büyüyüp, yanımda büyükler olmadan dışarı çıkamazken, şimdi benim yaşıtım yedi yaşında bir kızla gezebiliyor, babamın köyünde yalnız da dolaşabileceğimi anlıyordum. Köyde yaşamak çok güzel olacaktı belki de.

“Tabii gelirim.” Belki de söz vermeden önce annemin de fikrini almalıydım. Benim yapmaktan keyif aldığım hiçbir şeyin onu mutlu etmediği çok vakiydi. Yürüye yürüye küçük bir derenin üzerine kurulu köprüden anayola bağlanan araba yoluna kadar varmış, dakikalardır tek bir aracın geçmediği yolun kenarında, köprü üzerinde sohbet ediyorduk.

“Pazartesi günü okullar açılıyor. İlk kez okula başlayacağım için çok heyecanlıyım. Sen de heyecanlı mısın?”

“Ben anaokuluna gittim geçen yıl.” Feriha’nın heyecanına karşılık veremediğimde, gülen yüzüne yayılan burukluğu görebiliyordum. Onun yüzünü tekrar güldürebilmek için, “Tabii ki yeni edindiğim arkadaşımla birinci sınıfa başlamak heyecan verici olacak,” diyerek tamamladım sözlerimi ilk cümlede üzdüğüm kızı teselli etmek istercesine.

“Feriha! Feriha!” Ahşap evin penceresine dönüp baktığımızda, başında örtü olan bir kadının seslendiğini gördük.

“Efendim anne?”

“Anneannen geldi kızım, hadi eve gel sen de!”

Yüzünde mutlu olduğu kadar üzgün de bir ifade vardı, Feriha’nın. “Tamam, hemen geliyorum.” Bana döndüğünde çekingen bir gülümseme hasıl oldu dudaklarında, “Gitmem lazım,” derken. “Eve yalnız dönebilir misin, yoksa seni götüreyim mi?”

Evimiz uzakta değildi. Beni kırılgan bir süt çocuğu olarak görmesi gururumu incitmişti doğrusu. “Ben kendim gidebilirim.” Ses tonumu ayarlayamamış, gururumun hırçınlığımı su yüzüne çıkarmasına engel olamamıştım.

“Affedersin. Beni yanlış anladın sanırım.” Yemyeşil gözlerinden üzüntüsünü görürken Feriha’nın, az önceki çıkışımdan utandım.

“Hadi geç kalmayalım. Yarın yine görüşürüz,” dediğimde, gülümsüyordum.

Benzer bir gülümsemeyle aydınlanırken Feriha’nın yüzü, kalbimde bir ferahlık hissediyordum. Bana sarıldı. Hiç beklemediğim bu samimiyet beni şaşırtsa da ben de birkaç saniyenin ardından ona sarılırken buldum kendimi. Geri çekilip, evine doğru koşarken, “Yarın görüşürüz!” demek için duraksadı hemen ardından koşmaya devam etti.

Kırmızı bir Bedford kamyon yukarıdan aşağıya doğru inerken kasasındaki ahşabın sarsılarak çıkardığı gürültüsüyle, anayol diye tabir edilen araba yolunda gördüğüm ilk taşıta gülümseyerek bakıyordum. Şehrin o gürültücü caddelerinden öylesine farklıydıki köyün bu sessizliği, arada sırada geçen bir araba bile merak duygusunu uyandırıyordu dimağımda.

Bulunduğum yerde, beton köprünün üzerinde, alttan akan küçücük derenin sesini dinliyordum. Gözlerimi kapadım dudaklarımdaki gülümsemeyle, kendi etrafımda dönmeye başladım kollarımı iki yanımda açarak. Tuhaf bir ürperti tenime yayılırken durdum, başımdaki dönmeye rağmen gözlerimi araladım. Önce bir karanlıktı görmeye çalıştığım görüntü, ardından parlak bir güneş ışığı. Feriha ile yürüdüğümüz yoldan geri giderken, daha önce orada olmayan biri vardı ahşap bir taburenin üzerinde oturmuş beni seyreden. Uzun, sarı saçlarını yüzünün iki yanında dağınık tutamlar hâlinde bırakmış, çenesindeki pis sakalıyla serseri bir görünüş sergileyen adamın yanından yürüyüp gitmeye karar verdiğimde birkaç adım mesafe vardı aramızda.

“Bekle!” Sözü duymazdan gelip devam ettim yürüyüşüme, neden olduğunu bilmediğim bir tedirginlikle. “Bekle küçük kız!” sözünü tekrar ederken sesi bir perde daha yükselmişti.

Yirmili yaşların sonlarında gibiydi dönüp baktığım yabancı. “Bana mı söylediniz?” dedim, babamdan öğrendiğim terbiye üzere.

Kollarını göğsünün üzerinde bağladığında, diliyle dudaklarını yalıyor garip bakışlarıyla beni baştan aşağı inceliyordu. Filmlerdeki aktörlerden bile daha yakışıklı olan bu adam bana bakarak gülümsüyordu. “Sana,” derken hitabındaki alayı duyabiliyordum. “Yanıma yaklaş, sana bir soru soracağım.”

“Kusura bakmayın ama sizi tanımıyorum. İyi günler.” Sözlerimden hemen sonra dönüp bir adım atmıştım ki, dirseğimi tutan elle olduğum yerde kaldım. Az önce tenimi esir alan ürperti, dehşet bir korkuya dönüşürken, bağırmak istiyordum. Etrafıma bakarken, sessizliğin içinde kayboluyordu umutlarım.

Ve ben, neden bu kadar korktuğumu anlayamıyordum.

“Korkma benden… sana zarar vermem.”

Sesi ipek gibiydi kulağıma fısıldarken. Ben ise küçücüktüm karşısında. Yedi yaşında bir kız çocuğu. O ise koskocaman bir abi ya da amcaydı benim için. Soluk mavi gözleriyle gözlerime bakarken az önce oturduğu yere doğru çekiyordu bedenimi. Kendi otururken, beni karşısında ayakta tutuyordu. Kaçmak istesem bile kaçamazdım bu içimi titreten ürpertici gücün sahibinden.

Şimdi göz gözeydik. Hesapçı bakışları beni incelerken, birkaç saniye sonra sağına baktı sonra da soluna. Ardından ıslak ve soğuk dudakları dudaklarıma kapandığında midemin bulantısı kulaklarımdaki uğultuyla dalgalanıyordu.

Geri çekildiğinde ruhumdu bedenimden çıkan… cesedimi ise yukarıdan seyrediyordum. Yerine çakılı kalmış, kaçıp da uzaklaşamayan… Kupkuru gözleriyle adama bakıp da tek kelime söz söyleyemeyen, ben. Elimin içine cebinden çıkardığı sakız paketini bıraktı“Tadın bu muzlu sakız kadar güzeldi şekerparem,” dedi.

Bedenimi terk eden ellerini hissettiğim an geri çekildim bedenime geri dönebildiğinde ruhum. İçimde yanan bir volkan vardı eve doğru ardıma bakmadan koşmaya çalışırken. Hiçbir adım yeterince hızlı değildi… yavaştım. Ondan kaçıp saklanamayacak kadar yavaş…

Ayağım taşa takılırken, belki de ilk kez düşmek canımı acıtmadı. Kafamı kaldırmaya çalıştığımda bir ses, “İyi misin?” diye soruyordu bana.

Değildim… Bir daha iyi olabileceğimi de ummuyordum. Kollarımdan tutup beni ayağa kaldırmaya çalışırken fısıldıyordum, “Bana dokunma,” çaresizliğinde. Gözlerimdeki bulanıklıkla saçlarının rengine baktım, en sevdiğim kahverengi şeker gibiydi. Gözleri ise soluk mavi değildi… Kalın, siyah çerçeveli gözlüklerinin ardından bakıyordu gözlerime.

“Kendini iyi hissettiğin an seni bırakacağım, ufaklık,” diyen sesindeki acımayı duyabiliyordum.

“Sen kimsin?” diye fısıldadım az önce benim ruhumu çalan şeytan olmaması ümidine sığınarak.

“Başın kanıyor. Seni evine götürmemi ister misin?”

İncitmekten korkar gibiydi, sesi de sözü de. Cebinden çıkardığı mendili bana uzattığında, yanağımdan aşağı akan sızıntının kaynağına bastırdım düşünmeden. Uzakta değildi evim. Görebiliyordum bulunduğum mesafeden. “Ben iyiyim. Teşekkür ederim.”

Yerden kalktım, elimde hissettiğim sakız paketine baktım. Muzlu Big Babol… sol elimde duruyordu. Çimenlerin arasına hırsla fırlatırken paketi sol kolum savrularak, sağ elimin tersiyle dudaklarımdan kazımaya çalışıyordum o iğrenç öpücüğün izini.

Bembeyaz bir mendildi bana verdiği. Başımdan akan kana bastırırken taze kanın canlı, kırmızı rengine bürünüyordu yumuşacık kumaş parçası. Onun yanından yürüyüp evime doğru giderken, bana acıyarak baktığı o tuhaf renkli gözlerini sırtımda hissediyordum.

O gün yaşadıklarım ve hissettiklerim henüz yaşanmışçasına aklımda acı dolu tazeliğini koruyor. Biliyordum onun bana baktığını ve benden emin olmadan gitmediğini… O güne dair bilmediğim tek şey… O öpücüğü asla silemeyeceğimdi… Ve yıllar geçip gittiği hâlde hâlâ silemiyorum.

Ahzen | Giriş” için bir yorum

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir