Ahzen ~ 9 | Nefes

“İpek otu gibi savunmaya çalışıyorum kendimi. Kral kelebeği larvalarını üzerime bırakıyor. Biliyorum ki yapraklarımı yiyip bitirecek. Ama ihtiyacım da var onun polenlerimi dağıtmasına. Ne yapacağım? Larvalar çıktığında üçte biri ancak kazanabilecek yaşam savaşını. Damarımı ısırdığı an fışkıracak sütten ya kurtulacak ya da açgözlülüğüyle boğulacak. Eğer kurtulursa o kral kelebeği, bense polenlerini yaymış çiçeklenen bir ipek otu olacağım…”
Uykusuz bir gecenin kısa notu

Uykudayken insan, gördüğü kâbusun gerçekliğiyle acı çeker, hayatını bitmiş, dünyasını yıkılmış zanneder. Uykudan uyandığındaysa o çektiği acı ve ızdırap kalbini sıkıştırırken; “Kâbusmuş,” sözüyle kendini teselli edebileceği bir rahatlamaya kavuşmayı bekler.

Uykudan uyanmak…

Şu an ihtiyacı olan buydu ancak, Jülide’nin, “Ayşe? Neler oluyor?” sesiyle kendini toparlamaya çalışırken, emin oluyordu ki; kâbus değildi gördüğü bu adamın, eline uzanan eli.

Titreyişini sakinleştirebilmek için kollarını vücuduna sarmış, annesinin gözlerine bakıyordu içinde yanan öfke ateşiyle. “Bu ne demek oluyor?”

Jülide’nin utandığı, etrafa attığı çekingen bakışlarından belliydi. Birkaç saniye süren sessizliğin ardından kalemle çizilmişçesine ince kaşlarını çattığında, Şeytan’a dönüyordu, “Affedersin, Kemal… Sanırım biraz şaşkın,” sözleriyle.

Şeytan’a kendi ismi yetmemişti, bir de “Kemal” diyordu Jülide…

“Bence ayakta kalmayalım. Otururken de konuşabiliriz.” Ses tonu aynen yedi yıl önce olduğu gibiydi. İnce, içten gelen bir etkileyiciliğe sahipti. Abartısız olmakla birlikte yayılarak çıkıyordu dudaklarından kelimeler. Jülide’nin oturması için sandalyesini tuttuğunda, ardından Ayşe için de bir sandalye çekiyordu. “Buyurun, küçük hanım.”

Kaynayan bir öfkenin, bütün damarlarına yayıldığını hissederken, neler olup bittiğini anlayabilmesinin tek yolunun, oturup dinlemek olduğunu anlıyordu, Ayşe. Kemal’in çektiği sandalyeyi es geçip, tam karşısına otururken, cesaretini toplayıp o soğuk mavi gözlere dikiyordu kahverengi bakışlarını.

“Çok sert bir kızın var, sevgilim…”

Söz Ayşe’nin dudaklarından çıkmamıştı ancak utançla elini dudaklarına kapayan, Ayşe idi… Gözlerinden akmak için küçücük bir kırpışmayı bekleyen gözyaşlarına eyvahlar etse de, buz gibi eliyle haykırışlarını içinde tutmaya çalıştığını biliyordu.

Jülide, aşk dolu bakışlarla bakıyordu Kemal dediği Şeytan’a. “Öyledir,” diyerek de destekliyordu sözlerini. “Ayşe! Senden daha nazik olmanı beklerdim…”

“Nazik mi?” diyerek elini dudakları üzerinden indirdiğinde, yüksek sesinden rahatsız olan insanların dik bakışları umurunda değildi. “Sana sevgilim dedi! Buna nasıl izin verirsin? Bugün kocanın ölümünün kırkıncı günü diye mi? Bu mu sebebi? Bitti mi ölüye olan vefan?”

“Sesini alçaltır mısın? Herkes bize bakıyor!” Makyajdan mahrum boynuna yayılan kızarıklığı görebiliyordu annesinin tenini ele geçiren. Utandığı belliydi. Derin bir nefes alırken Jülide sakinleşebilme ümidiyle, yavaş yavaş bırakıyordu ardından.

Bir şey söylemek için ağzını açtığı sırada Şeytan’ın, “Sevgilim… Lütfen sakin ol…” sözüyle içinde kalıyordu söylemek istediği. Nasıl bir büyüydü Şeytan’ın ses tonu? Jülide’yi nasıl bu kadar etkileyebiliyordu?

Gerginliği bir anda geçmiş gibiydi Jülide’nin, başını aşağı yukarı sallayıp, “Tamam,” diyerek itaatini gösterirken.

Garson siparişleri almak için geldiğinde, aperitif olarak getirdiği iki kadeh kırmızı şarabı sunuyordu yetişkin çifte. Ve görüyordu ki; Jülide artık içki de içiyordu…

Kemal’in bakışlarını üzerinde hissetmese de huzursuz edici parfümü, ahlaksızlığı dinlediği ses tonuyla bulunduğu yerden kaçıp gitmek istiyordu. Hatta odasına sığınıp, kapıyı da ardından kilitlemek istiyordu.

Kendi aklındaki düşüncelere dalmışken, “Ah… sevgilim! Çok üzgünüm,” diyerek özür dileyen Kemal’in sesiyle bakışlarını kilitlediği ellerinden kaldırıyordu Ayşe. Nasıl olmuşsa, şarap annesinin elbisesi üzerine dökülmüştü ve Şeytan bu duruma çok üzülmüş gibi görünüyordu. “Hadi tatlım, lavaboya gidelim.”

Jülide’nin lavaboya gidişini engelleyemezdi, biliyordu. Ve yine biliyordu ki; bu Şeytan’ın bir tezgâhıydı… Hissettirmeden cebinden telefonunu çıkardığında, ses kaydı yapabileceği şekilde ayarlıyordu aleti. Önemli ya da önemsiz her sesi kaydediyordu artık telefon. Geçen yıl karne hediyesi olarak eline bırakıldığında kutusu, birçok gereksiz özellik taşıyor oluşunu eleştirdiği için şimdi geri adım atıyordu.

Kemal, bir centilmen edasıyla yerinden kalkarken, Jülide geri oturtmaya çalışıyordu, “Lütfen! Ben hâllederim. Çok da önemli değil… Siz… Ben yokken lütfen birbirinizi tanımaya çalışın…” sözleriyle.

“Anlıyorum, peki sen bilirsin tatlım…”

Israr etmek yerine, tuvalete giden kadını kısa bir süre seyretti, ardından dönüp sandalyesine geri oturdu. Şarabından dolu dolu bir yudum alıp, kadehi masaya geri bıraktığında, “Merhaba, şekerparem,” diye mırıldanıyordu yalnızca Ayşe’nin duyabileceği bir perdede.

“Senin kim olduğunu, bana ne yaptığını, ilk ne zaman karşıma çıktığını… Hepsini anneme anlatacağım! Anladın mı?” İnce uzun parmağı, sözlerinin üzerine basmak istercesine adamı işaret ederken, bilmiyordu ki o parmak karşısındaki adamı ne denli tahrik ediyordu…

“Şi… Şekerparem… Boyunu aşacak tehditlerde bulunma!” Dudakları, sağ yanağına doğru çapraz bir gülümsemeyle şekil alırken, içten içe tek yapmak istediği; o gülümsemeyi o dudaklardan söküp atabilecek bir yumruk atabilme gücüydü.

“Yapabilir miyim, yapamaz mıyım göreceksin, seni aşağılık pis pedofil!”

“Pedofil?” dedi, sağına ve soluna baktı alınmış gibi bir dudak büküşüyle. “Tatlım… Sen ilk adet kanamanı geçirmeden ben sana dokunmam ki… Ben pedofil değilim şekerparem… Hayır… Değilim…”

Kanı donuyordu ancak cesaretini kaybedip, Şeytan’ın karşısında sinmeyecekti. “Bu söylediklerine seni pişman edeceğim!” Eline aldığı telefonun kaydını durdururken, aklının hızlı çalışıyor olmasına içten içe şükrediyordu. Kaydı, birkaç saniye gerisinden başlatıp, dinletiyordu Kemal’e.

Ne acıdır ki duydukları hiç de umurunda değildi Şeytan’ın. Dinledikleriyle bir kahkaha atarken, “Beni bunlarla durdurabileceğini sanacak kadar küçük ve savunmasızsız…” diye mırıldanıyordu. “Ah bu daha çok etkiliyor, tatlım… Devam et…” henüz bıraktığı kadehi geri aldı, tek dikişte bitirdi içindekini. Bardağı bırakıp, dirseklerini masaya dayadığında Ayşe’ye doğru yaklaşmıştı fısıltısını daha iyi duyurabilme gayretiyle. “Senin için bir hediye getirmiştim…” Elini masanın altına soktu, el büyüklüğünde gümüş bir kutu çıkararak, Ayşe’nin önüne bıraktı. “Açmazsan, pişman olabilirsin…”

“Pişman olduğum tek şey; hâlâ burada oturma mecburiyetim!”

“O kadar emin olma, şekerparem… Hadi aç… Merak ediyorum, içindekini tanıyabilecek misin?”

Sadece susması için bile açmalıydı kutuyu. Göründüğünden daha ağır olan kapağı kaldırdığında ilk gözüne çarpan, pembe güllerin süslediği saç tokasıydı. Feriha’ya hediye ettiği saç tokası… Bir tutam saç etrafına sarılı tokayı çıkarırken kutunun içinden, nefesini tuttuğunun farkında bile değildi.

Feriha’nın sarı saçları…

“Tatlım… Bu kadar korkma.”

Korktuğunu saklamaktan acizdi artık cesareti… “Bunu nereden buldun?”

“Bulmadım, çaldım. Gece odasına girdiğim, küçük, sarışın bir kızdan çaldım…” sustuğunda devam etmeyeceğini düşünürken, “Arkadaşın, Feriha’dan,” sözleriyle devam ediyor, Ayşe için zamanın seyri değişiyordu. Kulaklarında uğuldayan saatin ritmik tik takları tersine işliyordu. Sözler, tersine dökülüyordu insanların dudaklarından. Henüz başlayan yağmur, topraktan savruluyordu gökyüzüne…

“Beni tanımıyorsun, güzelim… Beni hiç tanımıyorsun… Seni elde edeceğim önünde sonunda. Ama elde edemezsem, Feriha’nın çocukluktan çıkmasını da beklemem… Ondan akacak ilk kan, bekaretinin yırtılışıyla dökülecek kan olur.”

Pistteki uzun boylu, esmer güzeli kadın, “Gelen istek üzerine söylüyoruz; Arkadaş…” dedi, Şeytan fısıldadı, “Sizin için…”

Şarkının her daim huzurunu hissettiği melodisi doldurduğunda salonu, alkışlar büyük bir coşkuyla eşlik ediyordu sanatçıya.

Bir kıvılcım düşer önce, büyür yavaş yavaş 
Bir bakarsın volkan olmuş, yanmışsın arkadaş 
Dolduramaz boşluğunu ne ana ne gardaş 
Bu en güzel, bu en sıcak duygudur arkadaş

Ortak olmak her sevince, her derde, kedere 
Ve yürümek ömür boyu, beraberce, el ele 
Olmasın hiç o tâ içten gülen gözlerde yaş 
Bir gün gelip, ayrılsak bile seninle arkadaş

Yollarımız ayrılsa bile seninle arkadaş…

Şarkı sona yaklaşırken ancak geri gelebilmişti Jülide. Yerine oturduğunda, yüzünde mahcubiyetini gizleyemeyen bir gülümseme vardı. “Anlamsız bir şekilde çok kalabalıktı lavabo… Ancak temizleyebildim elbiseyi.”

“Hoş geldin sevgilim. Sana yeni bir gece kıyafeti almalıyız.”

Yeni bir kıyafetin mutluluğu Jülide’nin gözlerinde pırıldıyordu. “Öyle bir mecburiyetimiz yok, Kemal. Lütfen kendini suçlu hissetme.”

Elini Jülide’nin eline uzattığında, küçük bir öpücük bıraktı parmaklarına. Bakışları ateşten bir etkiyle genç kadını sararken, boğazında düğümlenen hıçkırıklarla nefesi kesiliyordu Ayşe’nin. Az önce ahlaksızlığını dinlediği adam, tehditleriyle kanını donduran adam şimdi annesine kur yapıyor, flört ediyordu.

Şarkı bittiği hâlde kaç kez yutkunduğunun farkında değildi, Ayşe. Her an zincirlerinden boşalıp, gözyaşlarına esir olabilirdi. Bir damla gözyaşı süzüldü sağ yanağından aşağıya kalbinden kopup gelmişcesine. Bir diğeri de akarken, garson servislerini açıyordu önlerine. Masanın üzerinde duran telefonunu cebine tıkıştırarak kalktı yerinden. “Hemen geliyorum.”

İnanamıyordu yaşadığı anın gerçekliğine. Bomboş kadınlar tuvaleti Jülide’nin bahsettiği kalabalıktan uzak bir ıssızlıktaydı. Lavabonun üzerinde asılı duran pirinç işlemeli aynada sararmış yüzünü incelerken, kâbusta olabilmeyi diliyordu. Uyandığında son bulan kâbus. Dirseklerini mermer zemine yaslayıp, yüzünü avuçları arasına aldığında hiçbir çıkış yolu olmadığı, karanlık duvarların çevrelediği bir labirentte gibiydi.

Çaresizliğin etkisiyle hüngür hüngür ağlarken, kaçıp gitmekti tek isteği. Feriha, arkadaşıydı, kardeşiydi… Hatta hepsinden de öteydi. Sakinleşmeye çalıştıkça sinir krizi gibi gelen ağlama isteğiyle mücadele veriyordu. Elini, yüzünü yıkadığında, aldığı derin nefeslerle girdiği kuyuda günışığı alacak bir izin tanıyordu kendine.

Masaya geri dönüşü, bitmek bilmez acı dolu sahnenin ikinci perdesiydi. Önündeki yemeği çatalıyla dürtüklüyor ancak tek lokma alamıyordu ağzına. “Hiçbir şey yemedin… Salatanın tadına baksaydın hiç değilse.”

Jülide’ye olmazını anlatabilmek için başını sağa sola sallarken, Şeytan’ın sesi duymak istemese de kulaklarına doluyordu. “Sevgilim… Biraz zaman tanı küçük kızımıza…”

Kızımız

“Ayşeciğim… Anlıyorum seni, bana kızgınsın ancak… Biliyorsun ben babana âşıktım… Ama hayat devam ediyor ve Kemal ile birbirimizi çok seviyoruz. Her şey çok ani oldu… Nasıl olduğunu bile anlayamadım ama bana anlayış göstermeni bekliyorum.”

Önüne konmuş kadehteki kayısı suyundan büyükçe bir yudum alıp yutmaya çalışırken, gözlerindeki yaşlar taşacak anı kolluyor gibiydi. Bir yudum daha içti, boğazını temizledi hıçkırık külfetinden. Tabağı masanın ortasına doğru ittiğinde, yemekle işi yine yoktu. “Ben de seni anlıyorum anne. Haklısın. Üzgünüm sana bağırdığım için. Affet beni… Sadece çok ani… oldu sanırım.” Boğazını temizledi, ardından devam etti olabilecek en yumuşak ses tonuyla, “Yarın okula gideceğim ya… Şimdi eve gidebilir miyiz?”

İki yetişkine de mantıklı gelirken Ayşe’nin bu isteği, tatlı servisini iptal ederek çıkıyorlardı Karadeniz’in enfes manzarasını sunan restoranın lobiye açılan kapısından. Valenin getirdiği aracın ön kapısını Jülide için açtığında, arka kapıyı da Ayşe’nin binebilmesi için tutuyordu. “Tırmanabilecek misin, yoksa kucağıma mı alayım seni?”

Nissan Navara’nın koltuğu karşısında devasa cüssesiyle uzanırken, “Allah belanı versin!” mırıldanışıyla oturdu koltuğun üzerine. Yapabileceği hiçbir şey yoktu sessizliği dudaklarına örterken. Temennisini ona da duyurmayı isterdi fakat neler yapabileceğini bilmediği bir adamla gereksiz cesaret gösterilerine girmek istemiyordu.

Nasıl kurtulacaktı bu işten?

Kafede, Efide’nin yardımıyla kurtulmuştu…

Efide

Çok uzun zamandır hiçbir haber alamadığı Efide. Arayacağını söyleyip, bir kez bile aramayan Efide.

Başka bir yolunu bulmak zorundaydı.

Evlerinin yoluna döndüklerinde hayat ve hayal arasında bir Araf’ı yaşıyor gibiydi. Araba evin önünde durduğu an süratle indiğinde, dönüp arkasına bir kez bile bakmadan hızla verandanın merdivenlerine koşuyordu, Ayşe. Bedriye evin kapısını gelenleri karşılamak için açarken, Ayşe selam dahi veremeden odasının güvenliğine kaçıyordu.

Kapısını ardından kilitleyip, titreyen dizleri üzerine çöktüğünde, kapının ahşabına dayadığı sırtının titreyen ritmini hissediyordu. Çaresizlik, azgın bir pençe gibiydi boğazını hükmü altına alan. Ellerini gözlerine bastırırken, derin derin soluklar almaya çalışıyordu.

Annesinin “Kemal” dediği adamla bir ilişkisi vardı.

Peki ne zamandır tanışıyorlardı?

Ayşe, Ankara’da iken mi tanışmışlardı?

Belki de çok uzun bir zaman değildi bu tanışıklığın süresi… Eğer öyleyse annesini vazgeçirebilirdi belki de.

Kimi kandırıyordu? Kendini mi?

Başı beladaydı ve yardım edecek kimsesi yoktu… Onu koruyup, her türlü kötülükten koruyacak bir babası artık yoktu…

Üzerine pijamalarını giydi, yorganını da alıp pencere önündeki sedire geçti yine. “Allah’ım… Bana bir çıkış yolu göster. Ondan kendimi koruyabileceğim bir yol göster bana,” sözleriyle dua ederken, birkaç dakika sonra rahatsız bir uykunun kollarına bırakıyordu kendini.

*

“Sen gitmeseydin bari, Fuat! Neden sen de gidiyorsun ki?” Sırma saçlarını önce taramış, şimdi de özenerek örüyordu, Fuat. İpek gibi tutamlar parmaklarının arasında kıvrılarak şekil alırken dünyada merhamet hissettiği birkaç insandan birinin de Ada olduğu gerçeğine gülümsüyordu.

“Ada… Beni özlediğinde “Abi, yanıma gel” demen yeterli.” Ada, kırgın bakışlarıyla arkasına dönüp Fuat’ın gözlerine bakarken, “Abi demen şart güzelim,” diyordu, uzun saçların ucuna lastiği bağlayıp, örgüyü bitirirken. Sebebini bilmediği bir nedenden ne Mete’ye abi diyordu Ada, ne de Fuat’a. Bunu dile getirmek yerine daima olgunlukla karşılarken, şimdi küçük kızın bakışlarının altında yatan derin anlamları görüyor ve anlatmadığı birçok sırrı olduğu gerçeğine daha fazla sırtını dönemiyordu. Çok garip bir anda bir kez abi demiş olsa da onu saymıyordu Fuat.

“Geleceğini bilirsem… Söylerim…” Sevgi dolu bakışlarını, kucağındaki çirkin bebeğe indirdiğinde, Fuat elini uzattı, kızın küçük çenesini parmakları arasına aldı.

“Gereksiz bir şaka yaptı abin sana, sakın ciddiye alma. Ama yanında olmamı istediğinde ara, ben gelirim.”

Masmavi gözlerinde ümit, tebessüme dönüşüyordu Fuat’ın gözlerine bakarken. “Ne zaman yolculuk?”

“Bir-iki haftam daha var.”

Sözleri teselli olmuş gibiydi, Ada’ya. Dudakları bir gülümsemeyle kıvrılırken, “Öyleyse yine saçlarımı örebileceksin başka bir akşam,” diyordu sevinci o tatlı sesinde duyulurken.

“Öreceğim, tatlı kız… Öreceğim…”

*

Günler, sayfa sayfa gelip geçerken ömürden, iyiden iyiye kaçacak bir yerinin olmadığını görüyordu, Ayşe. Şeytan ile yedikleri resmi akşam yemeğinin ardından bir de eve davet etmişti Jülide daha rahat tanışabilmeleri için. Nasıl yas tutmuyordu ölen kocasına? Daha yılı bile dolmadan nasıl yeni bir aşkın kollarına atılabiliyordu?

Annesine karşı acımasız olmak istemiyordu bu düşünceleri isyan hâlini aldığında ancak kendini tutamıyordu da. Elbette kocasıyla beraber Jülide de ölemezdi ancak en azından bir ya da iki yıl bekleyemez miydi?

Keşke kuyusuna; “Bekleseydi” diyerek dalıyordu, Ayşe.

Piyanonun tuşları, bastığı her notada tatlı bir melodiyi yayıyordu nispeten boş olan salonun duvarlarına. Siyah ve beyazın en mükemmel uyumu bir Beşiktaş’ta bir de piyanonun klavyesinde saklıydı Ayşe’ye göre. Tuşlara hafif bastığında çıkan naif sesle, kuvvetli bastığında çıkan yüksek ses kendini tekrar eden desenlerin oktav aralığına kilitliyordu Ayşe’yi.

“Çok iyi gidiyorsun, Ayşe. Şimdi biraz daha zorlayalım seni.”

Öğretmenin takdirini almak mutluluk sebebi olsa da şimdi zorlanmak istiyor muydu, bilemiyordu. “Tabii, hocam. Siz nasıl uygun görürseniz.”

“Güzel… Şimdi sağ elin legato, sol elin staccato çalacak şekilde beyninin iki yarısını da kullanmanı istiyorum.”

Beyninin büyük bir bölümü şu an kullanım dışıydı. Bunu söylemeli ve bugünlük izin istemeliydi belki de. Bunun yerine sadece odaklamaya çalıştı dikkatini. Gülsemin, yavaş dokunuşlarla gösterirken tekniği, o an için Ayşe’nin kafasında yoktu Şeytan ya da Jülide.

Piyano, psikolojik açıdan yaralı kişilerde bir tedavi yöntemi olarak kullanılabilirdi. Notaların verdiği romantik ve naif ses, kalbindeki karanlığı aydınlığa ulaştırabilecek bir pencere açıyor gibiydi. Bir-iki kez parmakları ritmi karıştırdı, birkaç kez de sol eli sağ elini taklit etti ancak her şeye rağmen başarılı olduğunu söyleyen Gülsemin, Ayşe’nin vazgeçmesine asla izin vermeyecekti. Annesinin sevgilisi, beynine paslı bir çivi sokmuş olsa da yaşamaya devam ediyordu Ayşe.

Sevgilisi…

Jülide’nin gözünü aşkla boyamışken Şeytan, Ayşe iğrenç emellerini annesine anlatamıyor ya da Feriha’ya yapacaklarıyla ilgili tehditlerini ifşa edemiyordu. Elbet onun da sırası gelecekti ama ne zaman? Ne kadar süre dayanabilecekti Şeytan’ın o iğrenç bakışlarına? Jülide yanından ayrıldığı an sözlerindeki ahlaksızlığa?

Hele bir de “Şekerparem” deyişi yok muydu!

Bu akşam ne Jülide’ye ne de Şeytan’a katlanabileceğini hiç sanmıyordu Gülsemin ile vedalaşıp evden dışarı adım atarken. Cuma akşamı ritüeli son bulurken asansörün gelişini bekliyordu apartmanın sessiz boşluğunda. Binişi ve inişiyle otomatikleşmiş gibiydi hareketleri. Kafası karma karışıkken piyano çalmak bir nebze sükûnet sağlamıştı gergin sinirlerine.

Birkaç gül çalısı küçük bahçe yolunun iki yanını süslerken, boyası kabarmış demir parmaklıklı bahçe kapısını açarak kaldırıma park etmiş bekleyen Doğan arabayı görüyordu. İnceden inceye başlayan yağmurla kapüşonunu şapka taktığı hâlde başına örterken, Tarık’ı görmek istemediği gerçeğiyle hızla yürüyüp uzaklaşma derdindeydi, Ayşe.

Ardından çalışan arabanın motor sesini duyabiliyordu. Açtığı pencereden, “Arabaya bin, Ayşe! Bu yağmurda durağa kadar üşütürsün!” diyordu.

Sözlerinde olmayan rica sesinden dökülürken atacağı adımı atmaktan vazgeçerek döndü, Ayşe. Kapüşonunun önünü gözlerinden çekip, arabanın açık penceresinden kendisini bekleyen gence çevirdi bakışlarını. “Günlerdir bu anı yaşıyoruz, Tarık abi! Neden vazgeçmiyorsun? Ben karanlıkta yürümeyi de yağmurda yürümeyi de çok seviyorum!”

Arabayı durdurarak, el frenini çektiğinde hışımla arabadan iniyordu Tarık. “Demek farkındasın günlerdir süren bu kovalamacanın! Pes edip, artık benimle gelmeye ne dersin?”

“Olmaz, derim. İyi akşamlar sana.”

Adımlarını hızlandırdı, Tarık’ı ardında bırakıp dolmuş durağına doğru yürümeye başlarken. Yürürdü de Tarık kolunu tutup, kendine çekmemiş olsaydı. “Uçuyorsun zayıflıktan! Şeytan diyor ki; at omuzuna, zorla tık arabaya!” Bu sözleri birkaç hafta önce, kuzen toplantısından önce, Ayşe, Tarık’ın kadınlara bakış açısını bilmeden önce duysaydı heyecan ve hissettiği aşkla düşüp bayılabilirdi…

Fakat şimdi hiçbir ehemmiyeti yoktu!

“Kolumu bırakır mısın!”

“Hayır!”

Bir sözü daha vardı üçüncü bir kişi tarafından kesilmeden önce. O ses ve o baharatlı parfümün karanlık kokusu sararken etrafını, “Ayşe, iyi misin? Ne oluyor burada?” diye soruyordu olabilecek en rahat ifadeyle, Şeytan.

Tarık’ın arabasına binip gitmeliydi hiç uzatmadan. Yanına yaklaştığını gördüğü an Tarık’ın koluna sarılıyordu insiyaki olduğu her hâlinden belli bir hareketle. “Hadi gidelim,” diye fısıldarken kulağına, Tarık’ın gerginliğini hissedebiliyordu.

“Tanıyor musun bu adamı?”

Cevap veremedi…

“Ben Jülide’nin çok yakın arkadaşıyım… Ve sen?”

Önce eline uzanan ele baktı, Tarık ardından elini uzattı kibarlığından taviz vermeden. “Aynı köyden komşu diyelim. Onu evine götüreceğim ikna edebilirsem.”

Bir Ayşe’ye baktı, Şeytan bir Tarık’a. Neden sonra, “Ah bu çok yazık!” dediğinde, hoşuna gitmeyecek bir şeyler söyleyeceğini biliyordu karşısındaki adamın. Bakmayı reddettiği ama bakışlarını üzerinde hissettiği adam… “Onu eve götüreceğime dair söz vermiştim Jülide’ye. Ben sözünün eri bir adamım, delikanlı. Müsaadenle…”

“Teşekkür ederim ama Tarık’a sözüm var!” Ardına bile bakmadan arabanın yolcu kapısına doğru ilerliyordu hızlı adımlarla. Koltuğa geçip kurulduğunda denize düşenin yılana sarıldığıyla ilgili o mümtaz atasözünün hakikatini düşünüyordu ister istemez. Hissettiği heyecanla buz gibi olmuştu eldiven içindeki parmakları. Adam her yerde karşısına çıkıyordu… Annesinin sevgilisi olarak, yolda yürürken bir yardımcı gibi. Ondan kaçamayacağını gösteriyordu iyiden iyiye.

Çaresizlik, gözlerindeki kuruluğu yoran bir rüzgar gibiydi. Her estiğinde gözlerini sımsıkı yummalıydı ki akacak gözyaşlarını engelleyebilmeliydi… Zayıflığını göstermemeliydi…

“Denize düşen yılana sarılır, gibi bir hâlde misin, Ayşe? Rahatsız mı ediyor bu adam seni?”

Sessiz düşünceleri, Tarık’ın dudaklarında dile geldiğinde bir anlığına bütün derdini, üzüntüsünü Tarık’a anlatabilmeyi istedi Ayşe. Sıkıntısını paylaşmak, birlikte bir çaresine bakmayı diledi. Fakat yapamadı… “Rahatsız etmiyor… Sadece, seninle köye dönmek daha mantıklı geldi.”

Birkaç dakika içinde arabadaki tek ses, sileceklerden duyulan düzenli ritimdi. Silmekten ziyade yolcu tarafını bulanıklaştırırken eskimiş lastik, görmeyen gözlerle seyrediyordu pencereden akan manzarayı.

“Bana neden kızgınsın?”

Daldığı düşüncelerden Tarık’ın sesiyle çıkarken, önce ne dediğini anlayamadı, ardından önemseyecek kadar değerli bulmadı soruyu.

“Cevap verecek misin?”

“Kızgın değilim.”

“Kızgınsın… Beni gördüğünde mutluluğunu hissediyordum önceden. Ne oldu da bu değişti?”

Hissediyordu demek… Hissettiği hâlde hiç önemsemeyişi ne olacaktı? Yıllardır budala âşık gibi dolaşırken peşinde, bir kez olsun kız kardeşinin arkadaşı olmanın ötesine geçememişken, şimdi önemsiyor oluşunun hiçbir değeri kalmamıştı.

“Büyüdüm, sanırım…” Umarsızca verdiği cevap nedenini anlayamadığı bir sıkıntıya düşürdüğünde vicdanını, “Babam öldükten sonra daha az mutlu oluyorum,” açıklamasını yapıyordu. Söylediği yalan değildi. Babası gittiğinden beri mutlu olduğu birkaç an hatırlıyordu yalnızca, o kadar.

Kurduğu kısacık cümle, içinde birikmiş cerahati atmasına bir nebze de olsa katkı sağlamıyordu. Rahatsız hissederken derin bir nefes alıyordu bir parça ferah hissedebilmek için fakat başaramıyordu. Nasibinde olmayan rahatlıktan belki de vazgeçmeliydi artık.

“Ölenle ölünmüyor, Ayşe. Bunu en iyi sen anlarsın.” Sustuğunda Tarık’ın sözlerindeki haklılığı düşündü. Sessizliği Tarık’a devam edeceği bir aralık tanıdığında, Ayşe karanlığa gömülü köy yolunu seyrediyordu. “Büyüdüm, diyorsun ya… Artık benim gözümde de büyümüş olabilir misin? Her erkek evleneceği kadının ilki olmayı ister… Beni bu fikrimle yargılamıyorsun değil mi?”

Sorusunun ardından evlerinin yoluna döndüklerinde, Ayşe gerçek olup olmadığını düşünüyordu. Her erkek öyle mi düşünürdü?

“Getirdiğin için sağ ol, Tarık abi.” Soruya cevap vermek yerine nezaket gösterirken iniyordu araçtan. Başka bir söz etmeden eve doğru yürümeye başladığında ardında bıraktığı genç, birkaç saniye sonra ayrılıyordu evin önünden.

Bedriye gülümseyerek açtığı kapıda karşılıyordu Ayşe’yi. “Hoş geldiniz.”

“Hoş bulduk.”

“Anneniz sizi bekliyordu. Eğer yanına gitmek isterseniz şu an odasında…”

Kabanını çıkarıp vestiyere astı, botlarını ayakkabılığa yerleştirdi. “Çıkar bakarım şimdi,” derken bir gülümsemeydi elinden gelen hepi topu, o kadar.

Yavaş yavaş çıkarken merdivenleri, annesinin kapısını çalıyordu önce. “Gel,” izninin ardından odaya girdiğinde, zarif bedenini saran krem rengi elbisesiyle Jülide duruyordu karşısında. “Yeni mi geldin?” Soru sorarken kısa bir bakış atıp, Ayşe’yi inceledikten hemen sonra aynaya dönerek ışıltılarla süslü zarif bir kolyeyi boynuna takıyordu.

“Evet.” Bir adım atarken Jülide’ye doğru, tavan ışığını gökkuşağı misali üzerinde yansıtan kolyeyi işaret ediyordu, “Bu kolye, yeni mi?” sorusuyla.

“Evet… Çok güzel değil mi?”

“Göz kamaştırıyor Jülide Hanım… Tıpkı bir renk cümbüşü sunan tavus kuşu misali.”

Bakışları, ergenlere yakışan bir tavırla kısa bir süre tavana, ardından Feriha’nın gözlerine ulaştığında, “Pırlanta parlar, Ayşeciğim!” diyor, dudakları keyif dolu bir gülümsemeyle kıvrılırken, saçlarındaki buklelere saç spreyi sıkıyordu. “Ayrıca bana ismimle hitap etmen çok hoşuma gitti. Kendimi daha genç hissettirdi…”

Arkasına dönmeden hemen önce, “Zaten gençsin,” dediğinde çıkmak üzereydi, Jülide’nin, “Hemen hazırlan. Kemal gelecek, biliyorsun,” sözlerini duyduğunda.

“Biz çarşıda karşılaştık… Bence siz bu gece baş başa olun. Ben Safiye halaya söz vermiştim, ona gideyim izninle.” Çok sade bir ses tonuyla anlatırken derdini, tek isteği; Jülide’nin kaçmak isteğini anlamamasıydı.

“Ayşeciğim! Kemal ne zaman yemeğe gelse, ya erken yatıyorsun, ya da tokum diyerek masadan kalkıyorsun! Alışman için sana zaman vermeye çalıştıkça sabrımı zorluyorsun!”

Jülide’nin sözleri, kalbini delik deşik eden bıçak darbeleri gibiydi. Belki de şimdi de, “Bu köyde yaşayarak atlatamayacağını düşünüyorum psikolojik sorunlarını,” diyecekti… Ne hazindir ki; dedi de.

“Tamam anne… Yarın akşam giderim, olur mu?”

Başını aşağı yukarı belli belirsiz salladığında, Jülide kaçmak için fırsat doğuyordu Ayşe’ye. Odasına girdiğinde ilk iş Safiye’yi arayıp sonraki akşam geleceğini söyledi. Çantasına tıkıştırdığı okul formalarını çamaşır odasına bırakıp odasına geri gelirken bahçeye giren arabanın sesini duyabiliyordu.

Çaresizdi, hazırlanacaktı. En son aldığı kot pantolon bile artık büyük geliyordu bedenine. Belki de haklıydı, Jülide. Psikolojisi bozuktu Ayşe’nin. Yeme bozukluğu, uyku düzensizliği, sürekli gördüğü kâbuslar, ders stresi, gireceği lise sınavı…

Hepsi yıpratıyordu artık bedenini de ruhunu da. Bu kottan daha küçük beden yoktu genç grubunda. Belki de kısa bir süreliğine de olsa çocuk grubundan kendine birkaç parça kıyafet bakmalıydı. En azından iştahını geri kazanana kadar… Giydiği pantolonun beline kemer takarken, Bedriye kapısını tıklatıp, “Yemek hazır, Ayşe,” diyordu.

Yemek hazırdı da, Ayşe bu yemeğe hazır mıydı acaba?

Bu kimin umrundaydı ki?

Üzerine “LOST” yazılı siyah bir tişört giyerken, bir yerlerde kaybolup, hiç bulunamamak tek isteğiydi şu dakika itibariyle. Babasından yadigâr hırkayı giydiğinde, ilk kez önündeki fermuarı çekmek içinden gelmiyordu Ayşe’nin. Annesine göndereceği subliminal mesajdı tişörtteki kayıp yazısı.

Bu yemeği de atlatabilirse, kaç yemek daha atlatması gerekecekti?

Bunu bilmeyi gerçekten istiyordu.

*

Sırtında bir trekking çantası, elinde küçük bir bavulla tırmanırken Safiye’nin evine doğru uzanan patikayı, yağan yağmurla damlacıklar ardından bakmaya çalışıyordu gözlükleriyle. Beton birkaç merdiveni tek adımda tüketip düzlüğe ulaştığında, soğuk havayı içine derinlemesine çekip, ciğerlerine yeterli oksijeni sağlamaya çalışıyordu. Bu genç yaşında sigarayla yorduğu ciğerlerine!

Kapıya vurduğunda, beklemeden açıyordu hemen ardından. Safiye, nasıl olsa gelişini biliyordu. Fuat’ın bilmediğiyse evde bir misafir olduğuydu. Taze bir lavanta kokusu vardı karanlık antrenin ahşap duvarlarından soluduğu. Tıpkı Ayşe’nin kullandığı parfüm gibi…

Taşlığa adımını attığında görüyordu küçük botları. Birkaç saniye sonra açıldığında oturma odasının kapısı, “Bir bakayım kimmiş,” diyen Ayşe çıkıyordu antreye.

Gördü, adımını atmaktan vazgeçmiş gibi çakılı kaldı yerine. Ardındaki kapıdan gelen öğlen ışığıyla, bir de açılan salon kapısının aydınlığı vardı karanlık antreyi feraha kavuşturan. “Ben geldim…” deyip, elindeki bavulu bırakırken yere, Ayşe’nin ifadesiz yüzünden geçebilecek herhangi bir duyguya kilitlenmişti, Fuat.

“Safiye hala! Yeğenin gelmiş.” Dönüp Safiye’ye aktardığı bilgi, olabilecek en ifadesiz ses tonuyla cümle hükmüne geçiyordu. Ardından Fuat’a bakarken, “Hoş geldin,” dedi yine aynı ifadesizlikle.

Beklediği, bir tepkiydi Fuat’ın.

Öfke ya da hayal kırıklığı gibi…

Fakat karşılaştığı; umurunda olmadığını belli eden küçük bir kızın kayıp bakışlarıydı yalnızca.

*

“Hoş bulduk… Ne habersin?”

Cevap verme külfetinden Safiye’nin coşkusuyla kurtuluyordu, Ayşe. “Oğul! Hoş geldin. Dondun soğuktan, gel ha böyle sobanın yanına da biraz ısın.”

Botlarını ve deri montunu çıkarıp Safiye’nin yanına vardığında, kadının ellerini öptü önce, ardından, “Donmadım hala, merak etme sen,” dedi, sesindeki aşina boğuklukla.

Bu gece burada kalma planları, Efide’nin gelip kapıya dayanmasıyla son buluyordu. Yerine geçip oturmadan, hâlihazırda ayaktayken izin isteyip, evine gitmeye niyetliydi. Tâ ki Efide’nin, “Kaçıyor musun ufaklık?” sorusunu duyana kadar.

“Kaçıyorum, izninizle. Annem bekler… Siz hala-yeğen hasret giderin. Gelirim ben başka zaman.” Mesafeli tavrı, sesindeki pürüzsüzlükle kutsanıyordu âdeta.

“Nere? Bırakmam ben seni bu akşam! Hani kalacaktık?”

Safiye’nin hayal kırıklığını sesinden dinlerken, gitmekten başka bir isteği yoktu. “Şimdi gideyim hala, daha sonra gelirim yine.”

“Gitmeseydin da kuzucuğum…” Üzüntüsü sesinden de belliydi Safiye’nin sözünden de. Ayşe ile birlikte o da ayağa kalkmış, engelleyebilme ümidiyle dil döküyordu.

“Yine gelirim, Safiye hala. İyi günler size…”

“Sen nasıl dersen, kızım. Yeter ki sen rahat ol. Yola koyayım seni.”

Çiviliğe asılı panço ve şapkasını alırken, Efide’nin de beklediğini görebiliyordu yanı başında. “Görüşürüz,” dedi, Safiye’nin hayır dualarıyla ayrıldı evden. Birkaç adım sonra ardında kapanan kapıyla derin bir nefes alıp veriyordu buğusunu ilkbaharın habercisi kır menekşelerinin süslediği bayırlara savururken.

Çaylıkların gölgesinden uzak, sağlıklı toprakta tutunmaya çalışan menekşe üzerine eğildiğinde, narin çiçeği taç yapraklarından tutarak çekiyordu bağlı olduğu kökünden. Dudaklarının arasına götürüp emerken menekşenin bal gibi özünü, ona naif kokusunu soluyordu şükür makamında ciğerlerine.

“Ben de neyle beslendiğini merak ediyordum…”

Aniden duyduğu sesle şaşırdığında, dudaklarının arasındaki mor menekşe süzülerek düşüyordu toprağın üzerine. Dönüp baktığında, koyu mavi kot pantolon üzerine giydiği uzun kollu, koyu gri sweatshirtüyle Efide duruyordu elinde sigarasıyla.

Umursamaz bir tavırla sağ omzunu silkerken, yaptığının farkında bile değildi. “Görüşürüz,” dediği an, keçi yolundan aşağı doğru iniyordu. Henüz üç ya da dört adım atmıştı, “Ben aramadım, evet… Peki sen neden aramadın?” sözlerini duyduğunda.

Ayşe neden aramamıştı?

Bir önemi yoktu artık.

“Benim vaktim yok! Görüşürüz…”

“Ayşe, kaçma! Öfkeli misin bana?”

Alay, kıvrılıp tebessüme dönüştü Ayşe’nin dudaklarında. “Sana mı?” Sorusunun ardından bir adım yaklaşıyordu Efide’ye doğru geri çıkarak. “Sen kimsin ki? Hayatımda nasıl bir yerin var ki beni rahatsız edeceğin kadar sana öfkelenebileyim?”

Aralarındaki mesafeye şifa olmak ister gibiydi Efide’nin merdiven basamağına inip, Ayşe’nin karşısında durması. Çok geniş bir yer olmadığı hâlde aralarında resmi bir mesafe vardı. “Canını sıkan bir şeyler var, anlayabiliyorum. Ne kadar inkâr etmek istesen de bana da kızgınsın.”

Söyledikleri doğruydu… Ama o doğruları duymak istemiyordu.

“Buralarda mısın?”

Cevaplamadan sigarasından derin bir nefes çekti. “Evet.”

“Öyleyse… Konuşuruz sonra.”

Başını aşağı yukarı sallarken, “Peki,” diyordu lisanıhâlini desteklemek ister gibi. Söylediği, kabulü ifade eden en sade sözcüktü belki de. Esaslı bir kavga edip, içini kemiren her öfkeyi savurmak istediği bu anına fazla gelen bir sözcük. Başını salladı, bir kez daha ardına bakmadan indi çetin patikayı. Araba yoluna ulaştığında evine doğru koşarken, bahçeye henüz giren siyah pikap ile olduğu yerde çakılı kalıyordu ayakları.

Safiye’nin sözünü dinleyip, orada kalmalıydı. Çaresizlik içinde odasının penceresine bakarken, gerisin geri yürüyordu, Safiye’nin evine giden derme çatma köprüden. Yanında para yoktu, mantosu ya da çantası da yoktu. Aksi gibi bir de yağmur hızlanmaya başladığında kaderin kaleminin satırlarında karşısına ne geleceğinden bîhaberdi, Ayşe… Köprünün hemen yanındaki karayemiş ağacının gölgesine sığınırken, buz gibi ellerini pançosu içinde ısıtmaya çalışıyordu.

Ne kadar da sefil bir hâldeydi! Çamura batmış botlarıyla, evine gidemiyor ya da Safiye’ye dönemiyordu. Tarık’ı görmek istemediği için Feriha’ya da gidemiyordu. Bir ayrılık şarkısının eskimiş sözleri dökülürken dudaklarından, Şeytan’ın ne kadar süre evinde olacağını merak ediyordu, Ayşe.

“Şerefsiz benim evimde! Benim…” Bulunduğu yerden evine bakarken, kini kalbinde büyüyerek yaşamaya dair sevgisini alıp, götürüyordu. “Ulan… Evime gidemiyorum! Safiye halaya dönemiyorum! Ne çilem var..!”

“Safiye halaya… Neden dönemiyorsun?”

İlk kelimeyi duyduğu an, saklandığı ağaç gölgesinde panikleyerek dönüyordu çamura batmış botlarının ağırlığını önemsemeden. “Beni mi takip ediyorsun?” Eliyle yaş ağacın gölgesinden destek alırken, bir kez daha düşüp rezil olmak istemiyordu hiç şüphesiz.

“Yani o konu bir parça “Göreceli” olabilir,” dedi, sorusunu tekrar etti, “Safiye halaya neden dönemiyorsun?”

Derin bir nefes çektiğinde içine, oflayarak geri bırakıyordu. Kendi kendini yiyip bitirirken burada, yağmurun altında, sığındığı karayemişin salkım saçak dallarında gölgelenmeye çalışırken, bu gençten hiçbir saklısı olamayacağını hissediyordu müphem bir içgüdüyle. “Sanırım seni görmemek için…” Dilinden dökülenleri engelleyemediğinde fark ediyordu ki; engellemek de istemiyordu.

Bir gülümseme kıvrıldı, Efide’nin dudaklarında gamzesi belirginleşince. Uzun adımı, karayemişin alçak dalları altına girdiğinde son bulunca, kendinden hayli kısa olan kızın karşısında, ellerini cebine sokmuş olduğu hâlde eğik bir vaziyette durmaya başladı. “Senin evine giden şerefsiz kim?”

“İnanamadığım bir durum…” diye mırıldanırken, hâlâ bu yaşadıklarının bir kâbus olmasını dileyen yedi yaşında bir kız çocuğu vardı kalbinde. Bakışlarını tekrar evinden tarafa çevirdi, siyah pikabın devasa tekerleklerine baktı. Adamın buradan gidişini engellemeyeceğini bilse tek tek bütün tekerlerini parçalamaktan büyük bir zevk duyabilirdi.

“Söyle!”

Emri duyduğunda gözlerini yeniden Efide’ye çevirdi. “Söylenecek bir şey olduğunu sanmıyorum.”

“Bak, ufaklık… Gözlerinden anlıyorum anlatmak istediğini. Neden şimdi inadı bırakıp, söylemiyorsun?”

Kendine itiraf edemediği gerçeği görebiliyordu, Efide. Birilerine anlatıp bu yükten kurtulabilmeyi istiyordu elbette. Fakat, anlatsa da bu dertle yaşayacaktı, tâ ki; annesi Şeytan’dan vazgeçinceye kadar. “Senin beni kurtardığın adam vardı ya…”

“E…? Ne oldu ona?”

“Annemin sevgilisiymiş,” dedi, başıyla kamyoneti işaret ederken. “Bu da onun arabası… yani evimde şu an.”

Giydiği sweatshirtün yakası, köprücük kemiklerini açıkta bırakıyordu. Yutkunuşunu o pürüzsüz teninden seyrederken, Efide’nin ne diyeceğini merak ediyordu. Aradan ne kadar süre geçtiğinin farkında değildi, Efide, “Sana dokunmaya çalıştı mı?” diye sorduğunda.

Dokunacaktı…

Belki hemen değil ama dokunacaktı…

239 toplam okunma, 2 bugün toplam

Ahzen ~ 9 | Nefes” için 4 yorum

  • 22 Kasım 2018 tarihinde, saat 15:19
    Permalink

    Gözümün tekrar senin yazdıklarınla buluşması o kadar mutlu ediyor ki beni anlatılması gerçekten zor.
    Seviliyor ve çok öpüyorum lütfiyrMMMM

    Yanıtla
    • 22 Kasım 2018 tarihinde, saat 18:09
      Permalink

      FundaMMM… gözünü Yaratan’a kurban olsun lütfiye

      Yanıtla
  • 23 Kasım 2018 tarihinde, saat 01:56
    Permalink

    Hadi oku diyen tarafimla azicik biriksin diyen tarafim birlesiyo hergun bolum varmi diye girip bolum basligini okuyup birakiyorum asiri hevesliyim ama israrla ilerlemesini bekliyorum o ara candan otemizi karistiriyorum oyle icimdekileri yazmis buldum kendimi lutfiyem yazmisken sende oku o zaman o zaman gonderirim zihnimdekileri kendiyle konusurken yaziya doken birileri varmis yazduklarina hayran, bence az zihnimi susturim dimi tam taam sustum 🙂

    Yanıtla
    • 23 Kasım 2018 tarihinde, saat 09:21
      Permalink

      susturma zihnini !!! hepi topu şurda üç kelimelik bi muhabbetimiz var zaten bırakma beni yalnız yalnız =)

      Yanıtla

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir