Ahzen ~ 8 | Ahzen

Rize
Şubat

Kırk beş yaşında, saçları beyazladığı hâlde boyayla kapama ihtiyacı hissetmeyen, bekar bir kadın olan fen ve teknoloji dersi öğretmenleri, mitoz bölünmenin özelliklerini anlatırken gerekli notları kareli defterine yazıyordu, Ayşe.

Çok uzun bir süre gibiydi okula gelmediği günler. Babasının yoğun bakımda yatışından, cenaze sonrasına kadar… Sömestre tatili de işin içine girdiğinde geçen zaman bir ömür gibiydi. İyi geliyordu karanlığa gömülü hislerine okul sırasında geçirdiği bugünün sıradanlığı.

Okul çıkışında Feriha ile servise binip evlerine gittikleri, yatsıyı camide kılıp, namaz sonrası caminin bir köşesinde sohbet etmeleri… Geçip giden zamanın gömülü hatıraları yara açıyordu kalbine…

Heyhat ki artık el sallayabilirdi ancak geçmişte yaptığı bütün bu güzel eylemlere. Şimdilerde camiye yeni atanan imamın ardında namaz kılamıyordu, Ayşe. Camiye gidemiyor ya da şerefesi kırık minareye çıkamıyordu. Servise bile binmek içinden gelmiyordu. Kararmaya yüz tutan havaya, soğuğa, yalnızlığa aldırmadan eve yürüyerek dönerken, Feriha’nın bile eşlik etmesini istemiyordu artık.

Bitki hücrelerinde bulunmayan sentrozom eksi gibi dile gelse de öğretmenin dilinde, hemen ardından özel proteinler sayesinde oluşan iğ ipliklerinden bahsediyordu derin bir övgüyle. “Bu özel proteinler sayesinde de kardeş kromotitler birbirinden ayrılır…”

Ayrılık

Öğretmenin dudaklarından dökülen son sözcükler kalbinde yankılanıyordu Ayşe’nin.

Ayrılık.

Ayşe de hayattan ayrı kaldığını hissediyordu zaman zaman. İğ iplikleri damarlarında akan kan gibi mi işliyordu tüm bedenine? O protein miydi Ayşe’yi kardeş bildiği Feriha’dan ya da hayattan uzaklaştıran?

Dersin bittiği, çınlayan zilin nostaljik sesiyle yankılanırken okul koridorunda, Cevriye öğretmen, “Acele etmeyin çocuklar!” diyerek, öğrencilerin çıkmasını engelliyordu. “Mitoz bölünmenin aşamalarıyla ilgili bir araştırma istiyorum sizden. Çalışmalarınızı yazıcı çıktısı olarak değil, el emeğinizle görmek istiyorum. Çarşamba gününe hazır olsun.”

Not defterine alışkanlık üzere karalarken ödev bilgisini, yazmasa da unutmayacağını biliyordu hiçbir meseleyi unutmadığı gibi. Unutmadığı hâlde, yıllardır her daim not alırken ödevlerini, eskimeyen bir alışkanlığını kaybetmek istemiyor gibiydi kalbi.

“Ayşe… Çıkalım mı teneffüse?”

İncecik sesini duyduğunda Feriha’nın, çantasının küçük bölmesine yerleştiriyordu not defterini, Ayşe. “Çıkalım.”

Kantinden aldıkları çayı, tenha bir köşede içmeye çalışırken, Feriha’nın inceleyen bakışlarını üzerinde hissediyordu. “Neden beni inceliyorsun?”

Bir yudum aldığı çayı sağ elinde tutarken, yavaşça indirerek, sol eliyle destekliyordu kağıt bardağı. At kuyruğu yaptığı saçlarına taktığı toka, Ayşe’nin yıllar önce hediye ettiği güllerle süslü tokaydı. “Ankara’dan döndüğünden beri doğru düzgün konuştuğunu görmedim, Ayşe. Neler oluyor, bilmek istiyorum.”

Çayından büyük bir yudum alırken, Feriha’nın yemyeşil, hüzünle gölgelenmiş gözlerini bir de saçlarını hayranmışçasına saran tokayı inceliyordu. “Bu toka çok yakışıyor sana.”

Başını geriye yaslayıp gözlerini sımsıkı yumduğunda, “Of Allah’ım!” diyerek derin bir nefes alıyordu Feriha. “Konuyu neden değiştiriyorsun?”

Sımsıcak çaydan büyük bir yudum daha içti şifa niyetine. “Hâlihazırda bir konu yoktu. Sen bir soru sordun benim cevabımın olmadığı.” Görüşemediği zamanlarda Ayşe’yi özleyen arkadaşları yanlarından geçtikleri an selam verip, hâlini hatırını sordukça Feriha’nın konu dediği kendiliğinden dağılıyordu.

“İyi! Pekâlâ! Bu tokayı hediye ettiğinde birinci sınıfa yeni başlamıştık, hatırlıyor musun?”

Hatırlıyordu… Pembe güllerin tomurcuk ve açılmış sureti yeşil yaprakların üzerini süslüyordu. Ankara’dan bir hatıraydı saç tokası. Feriha beğendiğinde ikinci bir kez düşünmeden hediye etmişti sarı saçlarına hayran kaldığı arkadaşına. “Hatırlar gibiyim. Uzun zamandır takmamıştın hatta ilkokul bittiğinden beri. Hayırdır, içindeki çocuk mu uyandı?”

Neşeyle söylediği sözler Feriha’nın gülen gözlerinde tezahür ediyordu âdeta. “Haklısın, takmıyordum. Sabah çekmecede görünce takmak istedim…” Sustuğunda gözleri Ayşe’yi inceler gibiydi. “Neden bu kadar sessizsin?”

Derin bir nefes alma ihtiyacı hissederken ciğerleri, bu rahatlığı bedenine sağlamıyordu Ayşe. “Sessizliğim kasti değil, Feriha. Bir sıkıntı var içimde sebebini çözemediğim… Geçmesini bekliyorum sadece.”

Duyduklarına, “Oh be, çok şükür,” derken Feriha, ferahlığı gözlerindeki endişeyi de siliyordu. “Neler neler geçti aklımdan sayende! Neyse… Hafta sonu kuzen toplantısı var bizim evde. Annemler teyzeme gidecek, teyze kızları bize gelecek. Sen de gel ne olur! Jülide yengeden izin alırız biz.”

Başını belli belirsiz sağa sola sallarken, “Gelemem, Feriha,” diyerek de sunmaya çalışıyordu reddini.

“Ama neden?”

“Ben eğlenmek istemiyorum…” Kısacık cümlesiyle hakikati anlattığında, teneffüsün bittiğini duyuran zil yankılanıyordu dalga dalga. Ellerindeki kağıt bardakları geri dönüşüm kutusuna atıp sınıfa doğru yürürken, Feriha’nın hüzünle eğdiği yüzüne bakmamaya çalışıyordu, Ayşe.

“Bu yaptığın haksızlık, Ayşe! Sen ne yapmazsan yapma hayat devam ediyor!”

Sıralarına oturdukları sırada, “Evet, ediyor… Ama benim şu an devam eden hayat için bir acelem yok,” diyordu fısıldayarak.

Haftada bir kez yapılan müzik dersi için hazırlığını yaparken, Feriha’nın sitem dolu fısıltılarını duyabiliyordu. Hissettiği hüzün bu derste bitecekti kısa bir süreliğine de olsa. Emekliliğine beş yıl kalmış müzik öğretmenleri yavaş adımlarla Ayşe’nin yanına yaklaştığında, elini omzuna yerleştiriyordu. “Ayşe idin, Ahzen olmuşsun kızım. Bu kadar üzme kendini.” Alto ses tonunu kısmak ister gibiydi alçak bir ses tonuyla konuşuyor oluşu.

“Ahzen ne demek hocam?” diye sorarken sınıf arkadaşı Sefer, “Çok hüzünlü, kederli demektir,” cevabını veriyordu Gülsemin öğretmen. “Dersten sonra biraz konuşalım seninle kızım.”

“Peki, hocam.” Ne konuşacaklarını bilmemekle birlikte, öğretmenin masasına doğru uzaklaşmasını seyrediyordu bomboş gözlerle.

Ahzen… Beş harfin taşıdığı anlam; Ayşe’nin bütün hayatını içinde saklıyordu.

*

“İnşaat mühendisliği mi? Benim oğlum tıp okuyor, Galip. Daha önce açılırsa tıp fakültesi üniversitenizin adını dünyaya duyurur zekâsıyla.”

Ahmet “Benim oğlum” dediği an derin bir nefes aldı Fuat, gözlerini yumdu farkında bile olmadan. Hakikatte olduğu kişi bir sır iken, varlığının babasına hissettirdiği samimiyet, kalbinde saklı niyetlerine bir terennüm gibiydi.

Telefonun ahizesine elini koydu, “Üniversitenin tıp fakültesi bölümünün açılması en az altı ay sürecekmiş. İnşaat, kimya ve makine mühendisliği, mimarlık fakülteleri öğretim üyeleri ve öğrencileriyle faaliyetteymiş. Öyle söylüyor,” diyerek, bilgi geçiyordu, Ahmet.

İkinci bir kez düşünme gereği duymadan, “İnşaat mühendisliği olsun,” derken Fuat, insiyakiydi dudaklarından dökülen sözler.

Yutkunuşunu seyrederken Ahmet’in, “İnşaat mühendisliği olsun diyor oğlum. Senden haber bekliyoruz kardeşim,” sözlerini dinliyordu sessizliğe sığınarak. Telefonu kapadığında, gözlerini Fuat’ın gözlerine kilitliyordu gri bakışlarının âyinesi misali. “Bana anlatmak istediğin bir şeyler olabilir mi evlat?”

Öksürerek boğazını temizleme çabası hiçbir sonuç vermeyecekti, biliyordu. Bunun yerine ses veremediği sözlerine, “Ahmet abi,” diyerek başladı. “Biri var, Rize’de. Ona yardım etmem gerek… Edeceğime dair söz verdim. Ve bunun tek yolu, onun yaşadığı şehirde olabilmek.”

Dirseklerini çalışma masasına dayadı, elleriyle gözlerini ovuşturdu bezgin bir hareketle. “Evlat! Cambridge seni beklerken, tıpta bu kadar başarılıyken, sırf bir kıza yardım için bütün hayatından vaz mı geçeceksin?”

Meselenin bir kıza dair olduğunu nereden anladığını Fuat asla bilemeyecekti. “Öyle değil, Ahmet abi. Daha küçük bir çocuk…”

Ahmet’in, hâliden anladığını gözlerindeki sitem bulutunun dağılışından anlıyordu. Uzun uzun anlattığı meseleleri merak ve ilgiyle dinlerken babası, artık itiraz etmek yerine, Fuat’ın kararına duyduğu saygıyı belirtme ihtiyacı hissediyordu.

“Pekâlâ, evlat. Ne yaparsan yap, biz senin yanındayız.”

“EyvAllah, abi…”

Uzun uzadıya teşekkür edebilen biri olmayışının nedenini, konuşurken yorulan ses tellerine vermek istiyordu, Fuat. Birkaç dakikanın ardından çalan telefonla, artık İstanbul Üniversitesi Çapa Tıp Fakültesi öğrenciliğini bırakıyordu. Mart ayının son haftasında, başka bir şehirde, bambaşka bir üniversiteye başlayacaktı.

Bu süre içinde tek isteği; Ayşe’nin güvende olmasıydı, başka bir şey değil.

*

Gülsemin öğretmenin talimatıyla bekleyen servise doğru koşarken tek isteği; eve yürüyerek dönebilmekti. Müzik öğretmeni ise, kış soğuğunda üşüyüp, hasta olmasından endişe ettiği için, servisle gitmesinin daha uygun olduğunu söyleyerek Ayşe’ye başka bir şans tanımıyordu.

Feriha’nın yanındaki boş koltuğa oturdu, çantasını kucağına aldı. “Ne konuştu seninle Gülsemin hoca?” diye sorarken Feriha, yorgun ve huzursuz hissediyordu Ayşe.

“Bana gitar ya da keman çalmayı öğrenmek isteyip istemediğimi sordu. Enstrümanlarla ilgili konuştuk. Ben… Piyano kadar beni cezbeden başka bir enstrüman olmadığından bahsettim. Cuma geceleri bana ders vermek istedi.”

“E süpermiş! Hadi hayırlısı.”

Arkadaşının yüzüne dönüp baktığında, yemyeşil gözlerinde bir ümitti Feriha’nın mutluluğu. Başını sağa sola salladı gözlerini kapayıp, ardından, “Âmin,” diye mırıldandı. Servisten inecekleri ânâ kadar ettikleri tek kelamdı bu muallakta kalan temenniler.

Ardından vedalaşıp, evlerinin yolunu tuttukları sırada, gözleri Dursun’u ararken sağanak yağmurun huzur dolu seslerini dinliyordu. Ağaç dallarına, çimenlere, çaylıklara çarpıp duran yağmur damlaları içindeki huzursuzluğu bir an için silebiliyordu. Islandığı hâlde adımlarını hızlandırıp, evine doğru koşmak gelmiyordu içinden. Esasen, evine gitmek de gelmiyordu içinden.

Sessizce içeri girdi, çıkardığı botlarını ayakkabılığa yerleştirdi. Islak kabanını çıkarıp vestiyere asarken, kaşkol ve beresini sımsıcak yanan peteğin üzerine yerleştiriyordu. “Ayşe, sen mi geldin?” diye seslenirken Jülide televizyondan gelen seslerin arasında, eldivenleri olduğu hâlde soğuktan donmuş parmaklarını ısıtmaya çalışıyordu Ayşe.

“Evet.” Verdiği kısacık cevap canını sıkıyor, “Ben geldim,” diyerek yumuşatmaya çalışıyordu üslubunu.

Tam annesinin yanına gidecekken, tanımadığı genç bir kadın yanına yalaşıyordu. “Hoş geldiniz, Ayşe Hanım.”

“Ayşe Hanım?”

“Efendim?” Kadın anlamak istercesine bakarken Ayşe’nin gözlerine, Ayşe daha da şaşırıyordu.

“Siz kimsiniz?”

Jülide, saçında havlu, yüzünde yemyeşil maskesiyle yaklaşırken, “Bedriye Hanım bizim yardımcımız,” sözleriyle aydınlatıyordu Ayşe’yi.

Önce annesine baktı, ardından Bedriye’ye. “Kusura bakmayın, Bedriye Hanım. Haberim yoktu bir yardımcımız olduğundan.”

“Estağfurullah, ne kusuru. Açsanız, hemen yemek hazırlayabilirim size?”

Bu bir ilk olurdu herhâlde okul yaşamı boyunca. Ayşe daima kendi işini kendi yapan bir çocuk olmuşken, şimdi genç kızlığını yaşadığı bu vakitte hazır sofraya mı oturacaktı okuldan geldiğinde? “Ben teşekkür ederim size. Biraz yorgunum ama aç değilim. Akşam yemeğine kadar beklerim.”

Bedriye zarif bir hareketle başını eğdi, “Siz nasıl isterseniz,” dedi düzgün Türkçesi ile.

Yavaş adımlarla merdivene doğru ilerlerken, çantasını bıraktığı yerden almayı son anda hatırlayarak geri döndü, alıp yoluna devam etti. Üst kata vardığında, Jülide’nin hemen ardından geldiğini duyabiliyordu. “Akşam yemeğinde ben olmayacağım,” derken Jülide, okul hırkasını üzerinden çıkarıyordu, Ayşe.

“Nerede olacaksın?”

“Bir arkadaşım yemeğe götürmeyi teklif etti… Biliyorsun… Babandan sonra evden hiç çıkmadım…”

Jülide’nin sözleri manasız gelse de Ayşe’ye, “Haklısın, anne. Git eğlen biraz,” dedi samimi olabilme taklidi yaparken. Elbette gençti, Jülide. Gezmek ve eğlenmek istiyordu belli ki. Döktüğü gözyaşlarına yeter demek istiyor da olabilirdi.

Hayat devam ediyordu ya… Herkes istediğini yapmakta özgürdü…

“Eğlenmek için gitmiyorum, Ayşe. Hava almak istiyorum yalnızca.”

Konuyu değiştirmek istercesine, “Bedriye Hanım karın tokluğuna mı çalışacak?” diye sorduğunda Jülide’nin gözlerini kaçırışını dikkatle seyrediyordu Ayşe. Tedirgin olmuşçasına boynunu okşarken derin nefesler alıp veriyordu.

Neden sonra gözlerine dimdik bakabildi. “Neden karın tokluğuna çalışsın ki?”

“Babamdan bize kalan maaş, hem yardımcıya hem de geçimimize yetecek bir meblağ değil yanlış bilmiyorsam. Sen ya da ben çalışmıyoruz da… Aklıma en iyi gelen fikir buydu.”

“Bedriye bana hediye edilmiş bir lütuf farz et… Yakında öğrenirsin. Ben hazırlanacağım.”

Jülide arkasını dönüp çıkacakken, Ayşe anlatması gereken meseleyle gidişini engelliyordu. “Bugün Gülsemin hocayla konuştuk. Bana piyano çalmayı öğretebilirmiş. Cuma geceleri… Ne dersin anne?”

“Sen nasıl istersen. Ücret konuştunuz mu?”

“Ücretsiz.”

İncecik kaşları anlamak için çatılırken, “İyi… Ben hazırlanmaya gidiyorum. Akşam için Feriha’yı çağır istersen, yalnız kalma,” diyordu.

Kalın bir eşofman takımı giydi, el örgüsü battaniyesini alıp cumbanın önündeki sedire geçti. CD çaların kulaklıklarını takıp, Efide’den hediye albümü dinlerken, piyano tuşlarından dökülen notalar kalbine akıyordu âdeta…

Ne Ayşe aramıştı geçen süre boyunca, ne de Efide. Belki de Ayşe’yi unutup, gitmişti. Ne olursa olsun, bu hediyeyi verdiği için, yanında ağlamasından rahatsız olmak bir yana, şefkatle teselli ettiği için ona ömrünün sonuna kadar minnettar olacaktı. Gözleri uykuya yenik düşerken, ödevlerini yapmadan uyuyor olmak vicdanını rahatsız ediyordu fakat uykuya direnmek gibi bir niyeti yoktu.

*

Havaalanı bekleme salonunda vedalaşırken iki genç, telaşlı insanların çekiştirdiği tekerlekli valizlerin sesi yankılanıyordu etraflarında. “Sık sık ara! Habersiz bırakma beni!”

Mete’nin sözleri kalbine dokunsa da, “Tamam anneciğim. Akşamları ılık sütümü de içeceğim!” diyerek dalga geçmesine engel olamıyordu, Fuat’ın.

“Yün donunu giymeden dışarı çıkma emi yavrum!”

Bir kahkaha attığında Fuat, tekrar sarılıyordu kardeşine, “Sen giydin mi oğlum?” diye sorarken.

“Yok lan! Annem zorla giydirecekti, isyan ettim! Sanki Sibirya’ya yolluyor beni mübarek!”

İngiltere’ye gidecek yolcular için son anons geçiliyordu. “Dikkat et kendine.”

“EyvAllah! Sen de dikkat et…”

Başını eğdiğinde hâl dili sunuyordu kabulünü. Yine uğurluyordu kardeşini, yine bir ayrılık yaşıyorlardı Atatürk Havaalanı’nın dış hatlar terminalinde. Cevat ile birlikte giderken uçağa doğru, görmese de ayrılamıyordu bulunduğu yerden, Fuat. Kardeşi olmadan İstanbul, ateşi sönmüş bir yıldız gibiydi her daim.

Şimdi yapması gerekenleri aklında sıralıyordu.

Üniversiteye gitmeli

Profesörüyle vedalaşmalı

Eşyalarını toplamalıydı

Bambaşka bir bölümde eğitim hayatını sürdürecek olmasına dair en ufak bir tereddüt yoktu fikriyatında. Karar verdiği ilk günden bugüne derin bir huzur hissediyordu yıllardır içinde taşıdığı gereksiz huzursuzluğun aksine.

Kardeşlerinin haricinde ilk kez birine yardımı dokunacaktı belki de. İçten içe merak ettiği; Ayşe’yi küçükken görmeseydi, düştüğü yerden kalkarkenki cesaretine şahit olmasaydı da yine yardım eder miydi?

*

Hatice’nin maharetli ellerinden çıkan poğaça ve börekleri masaya taşıyordu Ayşe ve Feriha. Meyve suları, kısır, zeytinyağlı yaprak sarma, kek ve cevizli baklava da masadaki yerini aldığında, “Her şey hazır. Birazdan gelirler,” diyordu, Feriha.

“Kaç kişi olacağız?”

“Sen, ben iki. Şevval, Fidan, Eylül bir de Eylül’ün amcasının kızı var Süheyla, etti altı. Sedat ve Güven de gelirler abimle birlikte, dokuz kişi oluruz.”

Bilmediği bilgiyi öğrendiğinde şaşkınlığını gizli tutma çabasıydı sakin ses tonu Ayşe’nin. “Abilerinin de geleceğini bilmiyordum.”

Önce boğazını temizledi, Feriha ardından gözlerine yayılan gülümsemeyle baktı Ayşe’nin gözlerine. “Aslında… Ben de bilmiyordum. Bu akşam seni de davet ettiğimi söylediğimde abim Sedat abiyle Güven abiyi de aradı. Plan benim dışımda gelişti yani.”

Çok uzun zaman sonra kalbinin romantik bir heyecanla attığını hissettiğinde sebebi; Tarık’a beslediği aşkıydı. “Pekâlâ, tatlı kız… Öyle olsun.”

İçinde dönen heyecanın zerresi bile sesine yansımadığında, şükür sebebiydi Ayşe için. On dört yaşında mı olması gerekiyordu Tarık’ın dikkatini çekmek için, bilemese de bu ayrıntı mutluluğu unutan kalbinin dudaklarına ulaşmak isteyen tebessümünde gizliydi.

Ahşap kapının büyük paslı tokmağı kendinden büyük gürültüsüyle çarparken kapıya, Feriha’nın ardında yürüyordu Ayşe gelenleri karşılamak için. Şevval ve Fidan’a eşlik eden Sedat, ayakkabılarını çıkarıp evden içeri girerken, Sedat’ın selam dahi vermeksizin masaya koşuşunu engellemeye çalışıyordu Feriha. “Sedat abi! Abimin kesin talimatı var; onlar gelmeden masaya yaklaşmayacakmışsın!”

Kızlar keyifle gülüşürken, Şevval, “Abimi tutabileceğinizi sanmadınız değil mi gerçekten?” sorusuyla hakikati gösteriyordu Feriha’ya.

“Öyleyse hiç engellemeyeyim ben. Hoş geldin canım.”

“Hoş bulduk.”

Birbirlerine muhabbetle sarılırken kuzenler, Ayşe’yi de ayrı tutmuyorlardı kendilerinden. Feriha’yı tanıdığı günden bugüne daima akrabalık ilişkilerine hayran olmuştu, Ayşe. Birbirlerine bu kadar bağlı, samimi, kibir ve kıskançlıktan uzak başka kuzenler tanımıyordu. Kapının yanından ayrılmamışlardı henüz Eylül ve Süheyla’ya eşlik eden Güven içeri girerken.

“Çok fena yağmur başladı!” diyen Eylül’e, “Oh ne güzel,” diyerek cevap veriyordu Feriha.

Salona hazırladıkları masaya doğru ilerlerken kalbine yayılan heyecanın verdiği ümit, gülebileceğine dair müspet bir fikre izin veriyordu yaşamaya devam eden bedenine. Önceki akşam, Gülsemin öğretmenin evinde piyano dersi almaya başladığında da hayatın devam ettiğine tam anlamıyla ikna oluyordu, Ayşe. Piyanonun tuşlarına bastığında kulaklarına dolan o benzersiz ses, bir gün Pierre Hugo Lambert’in bestelerini de çalabileceğine dair hayaller kurmasına neden olup, kendine bir hedef çizmesine yardımcı oluyordu.

Şimdi ise zeytin yağlı sarmaların bulunduğu servis tabağını önüne çekmiş Sedat’ın görüntüsüyle karşılaşıyorlardı salondan içeri adım attıkları an. Birkaç tane yaprak sarmasının bir erkeği ne kadar mutlu edebildiğini görmek için, Sedat ve Güven’nin çekişmesi görülmeye değerdi.

“Abi bir yeter da ya! Bitirdin hepsini! Teyzeme söylemek lazımdı lahmi kazanında pişirmeliydi senin için!” Güven’in sitemine kızlardan kahkahalar yükselirken, Sedat, “Höst lan!” diyerek ayar vermeye çalışıyordu. “Genciz, ihtiyacımız var ne yapalım? Otur sende tıkın da benim yediğim gözüne batmasın!”

Eline aldığı iki sarmayı, karşısındaki gencin ağzına tıkıştırdığında çalan kapıyı, Ayşe açmaya gidiyordu. Gökgürültüsüyle eşzamanlı açtığı kapıda, Tarık bekliyordu yağan yağmura aldırmadan. Selam verdi, botlarını çıkardıktan sonra evden içeri girdi.

“Hoş geldin.”

Ayşe’nin nezaketini karşılıksız bırakırken, dikkatli bakışlarla genç kızı inceliyordu tepeden tırnağa. “Bizim yüzü gülmez bir kızımız vardı… Siz ne kadar da benziyorsunuz ona…”

Garip bir histi dudaklarının ucuna kadar gelmiş gülümseyişi bastırabilme çabası. “Aramızda kalsın,” dedi, fısıltıyla devam etti sözlerine, Ayşe. “Bu akşam gülebilecekmişim gibi hissediyorum.”

Başını geriye doğru yatırdı, gözlerini sımsıkı yumdu. “Çok şükür, Allah’ım!” sözlerinin ardından yeniden bakarken Ayşe’nin gözlerine, “Ümidimi hiç kaybetmedim,” diyerek gülümsüyordu.

“TARIK ABİ!” Coşkusuyla gelirken yanlarına kuzenleri, Ayşe ister istemez geri çekilmek durumunda kalıyordu. Birbirlerine sarılan kuzenlerin, abi-kardeş samimiyetleri yalnız başına büyüyen bir çocuk için çok derin bir sızının gün yüzüne çıkmasına neden oluyordu.

“Tamam, anladık… Çok özledik birbirimizi! Hadi içeri geçelim şimdi!” Tarık’ın sözlerinin ardından Şevval sol kolundan, Fidan sağ kolundan çekiştirmeye başlıyorlardı genç adamı. “Yahu bir durun! Bu akşamın şeref konuğuyla ilgilenmem lazım!” deyip, sol kolunu kurtarırken Şevval’in elinden, Ayşe’nin elini elinin içine alıyordu. “Kurtar beni bu cadılardan!”

Taze bir neşe benliğine yayılıyor, kızların kahkahaları eşliğinde salona ilerliyordu. Birkaç dakikanın ardından masaya oturduklarında, Ayşe ve Feriha çay içiyordu, öteki kızlar meyve suyu. Hatice’nin yaptığı su böreğinden yemeğe çalışırken, bitirebilmek için mücadele veriyordu, Ayşe. Tadı enfesti… Mükemmel bir annenin sımsıcak şefkatiyle yoğrulmuştu ancak, Ayşe’nin yemeği unutan midesi, bu çabasını hiç de takdir ediyor gibi değildi.

Tarık eğildi, “Yiyemiyor musun?” diye sordu, gözlerinde daha önce hiç görmediği bir ilgiyle.

“Bitirebilirim sanıyordum, fazla geldi…”

Önündeki tabağı alıp, kendi tabağının üzerine yerleştirdiğinde, “Çok iştahsızsın!” eleştirisini sunuyordu Ayşe’ye.

Bir söz söylemeye niyetlendiğinde, Şevval’in, “Tarık abi, Aslı’dan ayrıldın mı?” sözüyle vazgeçiyordu diyeceğinden. Tarık’ın Aslı vardı… Birlikte kahvaltı yaptıkları Aslı. Kız kardeşine tanıştırdığı Aslı.

Sırtını sandalyeye yasladı, çayından bir yudum aldı, Ayşe. Tarık, “Ayrılmadık, sadece… Edirne’de şu an,” derken, Ayşe’nin yiyemediği böreği çatalına alarak ısırıyordu.

Fidan piyano öğrenmesiyle ilgili sorular sorarken, nazik cevaplar veriyor, ahvalini saran sıkıntıyı hiç kimseye yansıtmamaya çalışıyordu. Bardağındaki son çayı yudumladı, doldurmak için ayağa kalktı. Sıcacık çayı öylesine hızlı içmiştiki bitirebilen bir tek kendisiydi.

Fayans kaplı mutfak tezgâhına bardağını koyduğunda, set üstü ocaktan çaydanlığı alıyordu. Çayını dolduracağı sırada duydu, “Sen neye bozuldun?” diyen Tarık’ın, eğlenen ses tonunu.

Hiç istifini bozmadan devam ediyordu işine. Çaydanlığı geri bıraktı ocağın üzerine, bardağını eline aldı. “Bir şeye bozulmadım.”

Yanından geçip gideceği sırada, “Bekler misin?” dediğinde Tarık, bekliyordu olduğu yerde Ayşe. Bakmadığı Tarık’ın, yüzünü incelediğini hissedebiliyordu ne söyleyeceğini merak ederken. Derin bir nefes alıp, karşısına geldiğinde Tarık, Ayşe’nin bakışlarının gözlerine ulaşmasını bekliyordu belli ki. “Hissedebiliyorum bozulduğunu…”

“Yok be Abi! Sana öyle gelmiş. Hadi içeri geçelim, çayım soğumadan içmek istiyorum.” Sesindeki pürüzsüzlükten güç alırken, gözlerini kaçırmadan dimdik bakıyordu Tarık’a.

Tarık’ın dudağı, sağa doğru kıvrılırken tebessüme yakın bir ifadeyle sorusu tedirgin ediyordu Ayşe’yi. “Aslı’yı kıskanıyor olabilir misin?”

“Neden kıskanayım, Aslı ablayı?” diye sordu. “Hatta evleneceksiniz büyük ihtimalle. Şimdiden yenge mi demeliyim bilemedim. Sen ne dersin Tarık abi?”

Kibirli bir gülümseme yayılırken dudaklarına, yemyeşil gözlerinin içine dek uzanan bir neşeyi okuyabiliyordu, Ayşe. “Evlenmek? Aslı ile mi? Aslı, evlenilecek bir kız değil ki?”

Evlenilecek kız?

Bir kız Aslı kadar güzel ve kültürlü olduğu hâlde nasıl evlenilecek kız denemezdi ki ona?

“Ben bunu anlayabildiğimi sanmıyorum. Evlenilecek bir kız değilse, neden kız kardeşinle tanıştırdın ve evlenilecek kız değil ne demek?” Çay bardağını sağ elinden sol eline geçirip, Tarık’ın sözlerini beklerken, bir öfkenin damarları aracılığıyla bütün vücuduna yayıldığını hissediyordu.

“Sen çok küçüksün, Ayşe… Masum, tertemiz bir kızsın. Sana bu ayrıntıyı nasıl anlatabilirim ki?”

Önce elindeki çay bardağını mutfak tezgâhına bıraktı ellerindeki titreme fazlalaştığında, ardından Tarık’a döndü yeniden. “Küçük değilim! Masum da değilim Tarık abi. Sadece, biz kadınlar senin gözünde nasıl kategorize oluyoruz bunu öğrenmek istiyorum!”

Bir tahammülsüzlük yaşar gibi gözlerini sımsıkı kapayıp açtığında Tarık, “Ben evleneceğim kızın ilki olmayı isterim. Benden önce kimse ne eline dokunmuş olacak, ne de dudaklarına!” diyordu.

Dudak… Demek dudaklarına da kimse dokunmayacaktı! Ayşe dudaklarını başkasına istemeden de olsa verdiğinde küçücük bir çocuktu. Demek ki boşunaydı Tarık’a olan o büyük aşkı! Zaten ona uygun değilmiş ki! Ona layık ya da evlenilecek türden olan o tertemiz kız kategorisine de giremezmiş ki!

“Ayrıca biz demen de biraz saçma değil mi? Sen kendini o biçim kızlarla bir mi tutuyorsun?”

“Ben sana bir şey söyleyeyim mi? Çok yanlış yoldasın hacı!” dedi, titreyen ellerini umursamadan çayını bıraktığı yerden alıp, Tarık’a son bir kez daha bakmadan eğlenen gençlerin yanına gitti.

Akşam başlarken mutlu olacağına dair bir ümit vardı gönlünde. Şu an ise çocukluk aşkının bitişiyle rahatlayan ama huzura dair küçücük bir kıvılcım dahi hissedemeyen kalbinin aptal kırgınlığı kalıyordu elinde. Edilen sohbetler, atılan kahkahalarla geçip giden akşamın ardından eve dönerken yağan yağmura aldırmadan, üzerindeki ıslak hırka ve şalından kapının önünde kurtuluyordu.

Belli belirsiz bir parfüm kokusu geliyordu salonun karanlığından. Jülide, kızı için antrenin ışığını açık bırakarak yatmaya çıktığında, evin diğer bütün ışıkları kapalıydı. Adımlarının kokuya doğru gidişi insiyakiydi. Kokuyu tam anlamıyla aldığındaysa titreyen dizleri, genç kızı yarı yolda bırakacak gibiydi. Sırtını kapı pervazına yasladı, ellerini dizlerine dayadı.

Bu kokuyu tanıyordu. Kabuslarında, o sarı saçlı, soluk mavi gözlü adamı gördüğünde, bu kokuyu da alıyordu her daim. Derin derin nefesler alıp vermeye çalışırken tek isteği; sakinleşebilmekti. “Allah’ım, güç ver bana!” duasını bitirmeden, koşarak odasına çıkıyordu. Kapısını kilitlerken, aldığı kokunun hayal mi, gerçek mi olduğunu ayırt etmeye çalışıyordu.

Yatağının üzerine oturup, başını ellerinin arasına aldığında, “Tarık canımı sıktığı için saçma sapan bir hâldeyim. Olmayan bir kokuyu varmış gibi hissettim, o kadar,” tekrarlarıyla kendini ikna etmeye çalışıyordu.

Bilmediği ise; o koku kâbuslarından çıkmayan adama aitti… Ve o adam istediği gibi evine girip çıkabiliyordu.

*

“Nasıl vazgeçiyorsun tıptan, hiç anlayamıyorum evlat!”

Profesör için okuduğu, temize geçtiği ve düzenlediği notları, ödünç aldığı kitapları çantasından çıkarırken, “Vazgeçmek değil, hocam. Bana göre olmadığını hissediyorum artık,” diye açıklıyordu durumunu Fuat.

“Ümit vaat eden bir öğrenciydin, evlat. Ama kararına saygı duymaktan başka yapabileceğim hiçbir şey yok.”

Gözlüğünü düzeltti, elindekileri profesöre uzattı. “Martın on yedisine kadar buralarda olacağım hocam. Gitmeden yine uğrarım.” Oturduğu yerden kalktı, elini uzattı profesöre. İki yıldan fazla bir süredir onun eğitiminde, çeşitli vakaları incelemiş, kanserden, siyatiğe kadar birçok hastalığın insanoğlu üzerinde nasıl etkiler bıraktığına şahit olmuştu.

“Yolun açık olsun, evlat. Rize’ye gitmeden önce seni bekliyorum.”

Ayaküstü fakülteden çıkana kadar sohbet ederken, profesörün öğrencisini bırakmak istemediği her hâlinden belliydi. Tarih kokan koridorlara veda ettiğini hissediyordu otoparktaki arabasına doğru ilerlerken. Tıp, eğlenceli bir bilim dalıydı. Sonsuzluğa açılan bir kapının eşiğinden geçmek gibiydi. Fuat ise, bu kapıyı kapıyordu sonunu düşünmeden, hesap yapmadan ya da pişman olup olmayacağını önemsemeden.

*

Pamuklu külotlu çorabını giyerken, iyiden iyiye zayıfladığı gerçeği gözlerine batıyordu aynadaki yansımasından. Okul eteği daraltılmış olduğu hâlde öncekine kıyasla incelmiş belinden düşüyordu çengelli iğneyle sıkılaştırmasa.

Bütün bu olumsuzluğa rağmen göz altlarında koyu gölgeler yoktu ya da şişkin torbalar. Vücudu bir genç kıza göre oldukça sıska olsa da yüzü her zamanki güzelliğindeydi. Gömleğini ve süveterini giydi, saçlarını tarayıp, bağladı. Çanta ve montunu aldığında ılık bir süt içmek için mutfağa iniyordu Ayşe.

Beklediği, sessiz bir mutfaktı her sabah olduğu gibi… Alışamadığı; bir haftadır bir yardımcıları olduğu ve o yardımcının her sabah kahvaltı hazırladığıydı. “Günaydın, Bedriye abla.”

“Günaydın. Size tost yaptım, çay da hazır. Buyurun okula gitmeden bir-iki lokma bir şeyler yiyin.”

Babası hazırlamadıkça asla kahvaltı sofrasına oturamamış ya da sıcak çay içip, okula gidememişti, Ayşe. Şimdi avuçlarının arasında tutarken sımsıcak çayı, “Bedriye abla… Sen bir meleksin,” diye mırıldanıyordu, Ayşe. “Annem uyuyor mu?”

“Uyandı, banyoda. Gelir şimdi.”

Yemekten henüz kalkmışçasına tok hissetse de Bedriye’nin özenle hazırladığı tosttan birkaç ısırık almaya zorluyordu kendini. Çayını bitirip, masadan kalktığında Jülide mutfaktan içeri giriyordu, “Günaydın,” diyerek.

“Günaydın anne. Ben dişlerimi fırçalayıp, servise koşacağım.” Annesinin bir şey söylemesine fırsat vermeden banyoya giderken, alelacele temizliyordu dişlerini çay ve tosttan.

Jülide banyoya geldi, kolunu kapının pervazına yasladı. “Seninle konuşmamız gerek… Bu akşam, yemeğe çıkalım seninle.”

Ağzını kuruladığı havluyu yerine asarken, şaşkınlıkla bakıyordu annesine. “Ne konuşacağız?”

“Şimdi değil, Ayşeciğim. Akşam.”

“Peki… Ben çıkıyorum öyleyse.”

Gün boyu aklını kurcalayacaktı bu mesele belki ama ısrar edip öğrenebileceği bir kişi değildi Jülide. Servisin gelişini beklerken, Feriha evlerine giden patika yoldan aşağı doğru, Ayşe’nin yanına koşuyordu. Her sabah bekledikleri yerde karşılıklı dururken, Feriha, “Dün gece radyo dinlerken “Arkadaş” şarkısı çaldı,” dedi, yemyeşil gözlerindeki sevgi dolu bakışlarıyla baktı, Ayşe’nin gözlerine. “Saat o kadar geç olmasaydı, seni arardım herhâlde. O şarkıyı duyduğumda aklımda sadece sen oluyorsun.”

Gözlerinde bir yanmaydı arkadaşının sımsıcak sevgisi. “Kim söylüyordu şarkıyı?”

“Ayna…”

Şarkıyı söyleyen birçok kişi varken, Ayna’dan dinlemek iki arkadaşın da vazgeçilmeziydi.

“En güzeli…”

Okul, ders, öğretmenler, kantin… Ergenlerin henüz edinemediği temizlik alışkanlığıyla tenlerine yapışan kirleri… Dersi bitiren zil sesi, teneffüsü bitiren ders zili… birbirine benzeyen her okul gününde yaşadıkları olaylar, arkadaşlarla edilen sohbetler, işlenen dersler.

Gün bütün sıradanlığıyla sona erdiğinde, öğretmenin verdiği ödevleri eve gelir gelmez yapmış, aynanın karşısında akşam yemeği için hazırlanıyordu kalan vakitte. Saçlarını kurutma makinesinin sıcaklığında kurulayıp taradığında, siyah bir pantolon ve aynı siyahlıkta bir kazak giyiyordu. Ne içinde bir neşe vardı, ne de giydiklerinde…

Aynada gördüğü kızın, iki gece önce gönlüne serpilen ümit tohumları, filizlenemeden çürümüş gibiydi. Simsiyah saçlarını başının üzerinde sımsıkı bir topuzla tutturduğu sırada, Jülide kapısını açıyordu. “Hazır mısın?”

Bordo renginde, yumuşacık kadife gece elbisesi kusursuz fiziğini mükemmel bir şekilde sarıyor, omuzlarının üzerine aldığı siyah kaşmir şalıyla şıklığını tamamlıyordu.

“Hazırım.”

Baştan aşağı Ayşe’yi inceliyordu Jülide. “Saçın kadar siyah olmaya mı karar verdin?”

“Evet… Ruhumu yansıtıyor.” Gülümseme çabası, dudaklarında esneklik kazanıyordu.

Jülide, eliyle umursamadığını gösterirken, sözleriyle de destekliyordu tavrını. “Neyse yakışmış… Hadi çıkalım. Taksi gelir birazdan.”

Cevap vermek yerine başını aşağı yukarı sallayarak sessiz bir kabulleniş gösteriyordu, Ayşe. Montunu giydi, Safiye’den hediye şapkayla kaşkolu aldı eline. Sessizlikle bekledikleri taksi geldiğinde, Bedriye ile vedalaşıp ayrılıyorlardı evlerinden.

Gecenin ıssızlığı, köyü simsiyah bir çarşaf gibi örterken soğuk havanın etkisiyle titrememek için iradesiyle savaşıyordu, Ayşe. Ve biliyordu ki; titredikçe üşüme hissi daha da artacaktı. Bulutların arasından bir görünüp kaybolan yarım ayın güzelliğine dalmışken duyuyordu Jülide’nin, “Nihayet gelebildi!” sözünü.

Taksiyi çağıralı beş dakika olmuştu henüz ama beklemekten nefret eden genç kadına belli ki o kısacık süre çok uzun geliyordu. Sağ kapıdan annesi bindiğinde taksiye, Ayşe de arabanın arkasından dolaşarak sol yolcu koltuğuna biniyordu, “Selamünaleyküm, Hasan amca,” diyerek.

“Aleykümselam, Ayşe kızım. Hoş geldin, sen de hoş geldin yenge.”

Anne-kız aynı anda, “Hoş bulduk,” dese de, Ayşe’nin sesindeki samimiyetle, Jülide’nin sesindeki soğukluk birbirinden apayrı, seçilebilir hatta elle tutulabilir farklılıktaydı. “Dedeman’a gideceğiz, Hasan Bey.”

“Tabii, yenge.”

Dedeman…

“Otelde mi yiyeceğiz akşam yemeğimizi? Merkezde çok güzel lokantalar vardı…”

“Neden hiçbir şeyden memnun olmuyorsun? Sınıf arkadaşlarından herhangi bir kıza “Dedeman” desem, koşarak gelirdi!”

Fısıldayarak söylediği sitemleri, Ayşe’nin utancını saklayamıyordu. “Çok uzak olduğu için şaşırdım, anne… Yarın okul…” Konuşmaktan vazgeçip, karanlık pencereye çeviriyordu bakışlarını. Sokak lambalarının yer yer aydınlattığı yollarda ilerlerken, herkesle iletişimi sorunsuz ilerletebiliyorken, annesiyle nasıl bu kadar başarısız sonuçlar alabiliyordu, hiçbir fikri yoktu.

Sessizlik içinde geldikleri otelin önünde taksiden inerken, Ayşe samimiyetle hayırlı işler diliyordu Hasan’a. “Sağ ol kızım.” Feriha’nın gözlerine bakmak gibiydi babası Hasan’ın sevgi ve şefkat dolu gözlerine bakmak. “Allah’a emanet ol,” temennisini daha sessiz dile getirdiğinde, taksinin dışında bekleyen Jülide’nin, “Acele eder misin!” ricasını duyuyordu.

“Sen de Allah’a emanet ol, amca. Görüşürüz.”

Uzaklaşan taksinin ardından kısa bir süre bakarken içindeki ümidin o taksiyle beraber sökülüp gittiği gibi garip bir hisse kapılıyordu. “Hadi,” dedi, Jülide, kolundaki zarif saatine baktıktan hemen sonra. “Çok beklettik!”

Yanlarında jilet gibi ütülenmiş simsiyah takım elbiseli otel müdürü yaklaşırken, Ayşe’nin ilk an anlayamadığı sözle kafası karmakarışıktı. Daha sonra da annesine neyden bahsettiğini soramayışının sebebi, restoran bölümüne girdikleri anda burnuna dolan o yoğun ve baharatlı erkek parfümünün kokusuydu. Müdür, masalarına doğru eşlik ederken, Jülide ile seviyeli bir sohbet gerçekleştiriyor, Ayşe ise sessizce takip ediyordu.

Koku, midesini bulandıracak kadar keskinleştiğinde, elini yatıştırmak istemiş gibi karnının üzerine bastırıyordu, Ayşe.

Bir masanın yanında durdular…

Müdür, iyi dileklerde bulunup, ayrıldı…

Jülide elini masada oturan, sarı saçlı adamın omzuna koydu…

“Kemal… Beklettiğimiz için kusura bakma,” dedi, hülyalı bir ses tonuyla…

Ve Kemal dediği… Yerinden zarif bir hareketle kalktığında, Jülide’nin beline kolunu sararak, genç kadını kendi bedenine yaslıyordu. “Ne kusuru, tatlım… Gelmeyeceksiniz diye endişelenmeye başlamıştım.”

Ses tonu, Ayşe’yi felce uğratırken, gözlerini bile kırpamıyordu. Jülide, “Bu benim kızım, Ayşe. Ayşeciğim, seni Kemal ile tanıştırmak istiyorum,” dediğinde, eline uzanan sarışın ten, bedenini esir alan karıncalanmayla titremesine neden oluyordu.

Bu yüzü yedi yıl önce, birkaç ay önce ve neredeyse her gece kâbuslarında görüyordu… Ve şimdi annesi onunla tanıştırmaya mı çalışıyordu?

Ahzen ~ 8 | Ahzen” için 2 yorum

  • 28 Kasım 2018 tarihinde, saat 00:55
    Permalink

    Burası biraz zor geldi bana. Lütfiye kara size hayranım.. Buldum sonun da geldim. Ama dediğim gibi karışık geldi birinci bölümden itibaren başlayamadım Ahzen e bitürlü:)

    Yanıtla
    • 28 Kasım 2018 tarihinde, saat 14:52
      Permalink

      kıyamam ben sana. adım adım gidelim öyleyse. telefondan giriyosan siyah menü çubuğundaki çizgilere tıklayıp hangi kategoriyi istediğini seçeceksin. mesela; Ahzen diyelim. Ahzen’i seçince sayfayı aşağı doğru kaydır. sayfa seni bir önceki bölümlere yönlendircek. ilk bölüme ulaşana kadar önceki sayfaya git. ya da büyütece tıklayıp okumak istediğin bölümü “Ahzen 1” gibi de yazıp açılan seçeneklerde arayabilirsin okuyacağını.

      Yanıtla

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir