Ahzen ~ 7 | Karanlık

Ankara

Uzun yıllardır Ankara’da kış yaşamayıp, Rize’nin iklimine alışmış olması mıydı Ayşe’yi böyle titreten, yoksa babasından ayrılışına dayanamayan bedeni yarı yolda bırakacaktı iradesini de ön uyarımı veriyordu bilincine, bilemiyordu. Havaalanından çıktıkları anda ayaz yüzüne çarparken, boynuna doladığı atkıyı, burnuna kadar çekip, sıcağına sığınıyordu insiyaki bir hareketle.

Çek çek bavullarıyla indiler birkaç merdiveni. “Deden gelmiş bile!” dediğinde Pervin, simsiyah bir Ford Mondeo’nun şoför tarafından çıkan uzun, atletik yapılı, resmi kıyafetlerinin yerine giydiği siyah takım elbisesi üzerinde olduğu hâlde yanlarına yaklaşan kocasını işaret ediyordu başıyla.

“Hoş geldiniz,” nezaketinin ardından başıyla arabayı işaret ediyordu albay. “Hemen araca geçin, üşümeyin daha fazla.”

Dedesinden sıcakkanlı bir karşılama bekleyecek vakitleri ardında bırakmışken Ayşe, “Hoş bulduk,” deyip arabaya doğru yürüyor, bir an önce evine dönebileceği günün hayalini kuruyordu yalnızca.

*

Sigara paketine uzandı, bir de çakmağını çıkardı cebinden. Kardeşinin tekrar tekrar ısrarlarını dinlerken Cambridge’ye dair, izin isteyip balkona çıkmaya hazırlanıyordu sigarasını içebilmek için.

“Abi, içme şu zıkkımı dedirteceksin bana illa Emine abla gibi değil mi? Söyleneyim mi bende? Dır dır mı edeyim biraz?”

Abi…

“Ameliyata kadar bırak içeyim da! Hem sen git duşunu al, Nisa Hanımı beklettin bekleteceğin kadar.”

Koltuktan çevik bir hareketle kalkıp, duşa doğru ilerlerken, “Anne de şu kadına da yüzünü bir güldür be birader,” sözlerini duyuruyordu Mete’nin.

Yerinden kalkıp çakmak elinde olduğu hâlde balkona çıkarken, Nisa Hanımın isteğini yerine getiremeyeceğini biliyordu. Düşüncelere dalmışken dudaklarının arasına yerleştirdiği sigarayı yakıyordu mekanik bir hareketle. Derin bir nefes çekti balkon demirlerine dirseklerini yerleştirdiğinde. İstinye sahili önünde uzanırken, akşam ezanları okunuyordu uzak ve yakın camilerden.

Yarım saat sonra geleceklerinin haberini almış iki kadının, özlem dolu sabırsızlıklarıyla karşılanıyordu Fuat ve Mete. 1976 model, metalik mavi Mustang’i emektar kahyaya teslim ederken, Fuat arabasını hayranlıkla seyrediyordu. Bir yıl önce, gümrükte kalan malların ihale usulü satışında bütün birikimini teklife sunmuş, aldığı yüzde altmış oranında hasarlı Mustang’i kendi elleriyle tamir etmişti.

“Babamda bize böyle gururla bakıyor birader.” Mete, elini sağ omuzuna yaslamış, az sonra gülecekmiş gibi neşe dolu bir sesle konuşurken, Fuat boğazında düğümlenen duyguyu açık etmekten içtinap ediyordu.

Tek yapabildiği, gamzesini ortaya çıkaracak bir gülümseyişe izin vermekti. “İçeri gelsenize!” diyen Nisa’ya dönerken Fuat ve Mete, “Geliyoruz anne,” diyerek mukabelede bulunuyordu Mete.

İçeri girdikleri ilk an Ada’nın sevinç çığlıkları karşılıyordu iki genci. “Hoş geldiniz!” diyerek açtığı kollarından birini Fuat’a, diğerini Mete’ye sardığında, “Sizi çok özledim!” sözleriyle destekliyordu sarılışındaki hasreti.

“Boğdun bizi be kızım, bir dur!” derken Mete, Fuat sırtını okşuyordu küçük kızın. Ayşe ile aynı yaşta olmasına rağmen boyuyla onu gölgede bırakabilirdi bu kardeşi gibi gördüğü meleksi güzellikteki kız çocuğu. Sekiz yaşında Nisa’nın şefkatine kavuştuğunda tek kelime söz dökülmüyordu dudaklarından.

“Ama çok özledim ya!” derken kırgın bakışlarını görebilmeleri için geri çekiliyordu, Ada.

Fuat, “Biz de seni özledik kardeşim,” dedi, cebinden çıkardığı fıstıklı çikolatayı kıza uzattı.

“Fuat ya… Sen bir tanesin.”

“Kızım abi desene!” Sözüyle ikaz ederken Emine, “Fuat sorun etmez ki Emine teyze,” diyordu en sevimli hâliyle.

Ahmet, Nisa ve Emine sımsıcak bir sevgiyle sarılırken iki gence, ne daha fazlaydı Mete’ye gösterilen muhabbet, ne de daha azdı Fuat’a duydukları özlem. Ada nasıl ki manevi evlat olmuştu bu aileye, Fuat da aynı şekilde evlattı her birine.

Ayaküstü edilen sohbetin ardından yemek masasının etrafında toplandığında aile, Ahmet’in sesinden dinlemekti; İngiliz EFQ şirketinin, 1830’lardan beri Ardahanlarda olan Emirgan sırtlarındaki arsalarına olan ilgilerini. “Toplantıda laf dönüp dolaşıp arsaya her geldiğinde bezdirdiler beni. Fransa’da tamamlanan otelin aldığı ödüller ilgilerini çekmiş, birlikte başlanacak bir projede Doğu Sussex’te tarihi yapıyı bozmadan bir tatil merkezi oluşturmamızı istiyorlar.”

“Ortak bir proje mi olacak?”

Mete’nin sorusunu, “Onların fikrine göre öyle,” diyerek cevaplıyordu Ahmet.

“Bunda yanlış olan nedir?”

Önce derin bir nefes aldı Ahmet, Fuat’ı cevaplandırmadan önce. “Bir bilsem… İlk teklifle geldiklerinde bir istihare namazı kıldım. Müspet düşünmediğim hâlde hayır mı, şer mi olduğunu bileyim istedim. Rüyamda Allah-u Âlem tabii, Emirgan’da, doğduğum evin dışına zift sürerken gördüm kendimi. Emine’den rica ettim istihareye yatmasını, o da hayra alamet bir rüya görmedi.”

“Takılma bu meseleye hayatım… Olmazını anlattın adamlara, bir daha sana teklif sunmayacaklardır.”

Karısının ceylan gözlerine sevgiyle bakıp, “İnşAllah,” diye temennide bulunurken, sofradakiler de, “Âmin,” teslimiyetiyle mukabele ediyorlardı.

*

Yemeğin ardından televizyon seyreden Ada’nın yanına otururken Fuat, kardeşinin masmavi gözlerine bakıyordu abi muhabbetiyle. Muzip bir gülümseme vardı taş bebek misali güzellikteki yüzünde. “Aramız da kalsın ama seni Mete’den daha çok seviyorum.” İkisinin paylaştığı bu sırrın kimse tarafından duyulmayacağından emin olduğu sessizlikte fısıldadığında, insiyakiydi Fuat’ın gülümseyişi. Yanağında beliren gamzesine bir öpücük kondururken Ada, küçük bir çocuğun yanağını sıkar gibi sıkıyordu Fuat’ın yanaklarını.

“Abi demiyorsun, küçük kardeş benmişim gibi bir de yanaklarımı sıkıyorsun! Seninle ne yapacağız ufaklık?” Sözlerinde sitem, gözlerinde sevgi vardı Fuat’ın.

“Gamzeni kıskanıyorum! Ben de yok! Ve ayrıca abi mabi diyemem size! Böyle daha samimi olduğunu düşünüyorum.” Elinden hiç düşürmediği bez bebeğinin olabilecek en çirkin turuncuyu kalın sicimlerinde tutan saçlarını örerken, arada dik bakışlarıyla Fuat’a bakmayı ihmal etmiyordu bütün sevimliliğiyle.

Öylesine ustalıkla örüyorduki ince parmakları bebeğin saçlarını, bir ilham gibiydi kalbine dolan, “Bana da öğretir misin?”

Akla hayale gelmeyecek bir istekti belki de Fuat’ın dudaklarından dökülen zira masmavi gözler gözlerine bakıyordu şaşkınlıkla. “Neyi öğreteceğim, neyi öğreteceğim?”

“Örgüyü!”

“Tutu’nun saçlarını mı örmek istiyorsun yani?” Elindeki bebeğin saçlarına hayretle bakıyor, her an kahkaha atmaya hazır bir titreyiş ses tonunu ele geçiriyordu. “Ben de bu bebeği hiç beğenmediğini sanıyordum.”

“Tutu’yu beğendiğimden değil, ancak… Öğretme becerin yoksa vazgeçeyim.”

“Tamam be Fuat! Bu da bizim küçük sırrımız olacak birader!” Tutu’nun ördüğü saçlarını çabucak açarken, “Çok kolay olacak öğrenmen çünkü Tutu da çok hevesli,” diyordu bir yandan da.

“Ada! Bak vazgeçeceğim…”

Sözünü tamamlayamadan, “Tövbe tövbe bak ağzımı kapayacağım. Şimdi seni bu güzel saçlardan mahrum mu edeyim yani!” diyordu Ada. Bez bebeği Fuat’ın görebileceği açıda kucağında tutarken, bir tutam ipi parmaklarının arasına aldı, göstermeye başladı. “Bu tutamı üç eşit parçaya böleceksin. Ardından sağdaki tutamı ortaya, soldakini sağdan aldığın tutamın üzerinden atlatarak ortaya getireceksin. Bir sağ ve bir de sol. Denemek ister misin?”

Kibirli gülümseyişi gamzesini açığa çıkarırken, “Deneyeceğim ama bunu başarırsam senin saçlarını da öreceğim, anlaştık mı?” diye soruyordu.

Beklediği meydan okumaydı… Karşılaştığı gözleri dolu dolu olmuş küçük bir kızın, “Ne zaman istersen abi,” sözleriydi. Altın sarısı saçlarını avuçiçiyle okşarken Ada’nın, bu teslimiyetinin nedenini sormak kalbine ağır geliyordu. Öğrettiği usulle beş dakikanın sonunda başardığında örgüyü, “Aferin sana Fuat!” övgüsünü alıyordu Ada’dan.

“Teşekkür ederim, küçük hanım. Sizin sayenizde.”

“Siz ne yapıyorsunuz?” Soruyu soran elinde cevizli baklavayla dolu bir tabak ve üç çatalla yanlarına yaklaşan Mete’den başkası değildi. “Yalnız gömecektim, sizsiz boğazımdan geçmedi. Hadi yumulun!”

Orta sehpanın üzerine oturup, tabağı aralarında tutarken Mete, “Helal sana kardeşim!” diyordu Fuat içtenlikle.

“Bir tepsi baklava yapmıştık ya! Hepsi mi bitti?” Ada sorusunun ardından çatalı eline aldığında, kınayan bakışlarla bakıyordu Mete ve Fuat’a.

Ahmet, kapının pervazına omzunu yaslamış çocuklarının muhabbetini seyrederken, dünyada bundan daha huzur dolu bir an daha bilmiyordu. Çocukları yanında ve sağlıklıydı. Birbirlerine karşı derin bir sevgileri vardı. “Gençlik var kızım gençlik! Yiyorlar ne bulurlarsa!” Sözleri gençlere ulaşırken yüzünde yalnızca babalara has o sevecen ifade vardı.

“Gelsene Ahmet abi, sana da ayırırız,” derken Fuat, kalan üç dilimi yememeleri için bakış atıyordu Ada ve Mete’ye.

“Size afiyet olsun çocuklar.” Ağır adımlarla yanlarına gelip oturduğunda, Ada’nın sırma saçlarını okşuyordu şefkatle.

“Şimdi bu ballı ellerimle Ada’nın saçlarını öreceğim.” Sözlerinin ardından Ada’ya döndüğünde, Fuat ciddiyetini zorlayan tebessümleri vardı içinden gelen.

“Ben sıkıntı etmem ki…” Ada’nın bu teslimiyeti, Fuat’ın az önce dolu dolu gözleriyle gözlerine bakan çocuğa hissettiği şefkati derinleştiriyordu.

“Şakaydı, Adacığım. Ellerim temiz.”

“Siz ne yapıyorsunuz?” sorusunu yinelerken Mete, “Saç örmeyi öğreniyorum,” cevabını verdi Fuat. Kısa ve özdü ifadesi.

“Sebep?”

Bir gülümseme geçti dudaklarından Fuat’ın aklına Ayşe düştüğünde. “Kardeşimin saçlarını öreceğim.” Yalan da değildi. İki kız kardeş sahibi bir ağabey gibi hissediyordu kendini.

“Bu cadının saçlarını mı? Nereden çıktı bu fikir?”

Mete’nin sözleri Ada’yı yaralıyordu her zaman olduğu gibi. “Ahmet baba! Bakar mısınız ne diyor bana!”

Ahmet, Ada’nın yüzünü avuçları arasına aldı, alnına bir öpücük kondurdu. “Şaka yapıyor bir tanem, aldırma sen.”

Keyif dolu gülüşleri odanın duvarlarında yankılanırken hepsinin, Ada’nın saçlarını örüyordu, Fuat. İpeksi saçlar parmaklarının arasında şekilleniyordu. Yavaştı, beceriksiz hareketlerle ilerliyordu sona doğru ama başarıyordu. “Bitti,” dediğinde eserini omuzunun üzerinden Ada’ya uzattı Fuat.

“Teşekkür ederim… Abi.” Sözlerinin ardından tutarken saçlarını bozulmaması için, “Keşke bir lastik hazırlasaymışım. Hemen öğreneceğini düşünememiştim,” diyordu gülümseyerek.

“Sana abi mi diyor bu cadı? Ben de öğreneyim şu örgü zırvalığını.”

Mete’nin sözleri, Ada’nın gözlerinde kırgın bakışlara neden olurken, “Rica ederim fıstığım. Serbest bırak saçlarını. Zanaatımı elime aldım, sonra yine örerim,” diyerek sağ gözünü kırpıyordu Fuat. Duyduğu sözler şifa gibiydi Ada’nın bir anda gülen gözlerine. Ümit dolu bakışlarla teyit ettirirken Fuat’tan duyduğu sözü, bakışları kucağındaki çirkin bebekte olduğu hâlde dudağında bir gülümsemeydi sevinci pırıl pırıl çocuğun.

Gecenin ilerleyen saatlerinde Ahmet, Cevat, Levent, Mete ve Fuat, baş başa vermiş sohbet ederken, “Baba. Sen biz yokken ringe mi çıkıyorsun?” sorusuyla babasını inceliyordu Mete.

“Herhâlde evlat! Yoksa annen ve Emine’nin yaptığı yemeklerle, göbeğimiz yer çekimine yenik düşecek Allah korusun.” Sözlerindeki haklılık payına iki genç güldüğünde, “Siz daha gülün!” karşılığıyla kınıyordu Ahmet, “Gelirsiniz yaşıma.”

“İnşAllah,” derken Fuat ve Mete, Ahmet o şen kahkahalara ağır bir tebessümle karşılık verdi yalnızca. “Cevat, Özkan amcayı bir arasan, salon kapandıktan sonra kapışmaya geleceğiz desen?”

Mete’nin teklifiyle hareketlenirken Cevat, yarım saat sonra Fındıkzade’de, İstanbul kadar eski bir hamamdan bozma spor salonunun önünde arabadan iniyorlardı. Özkan misafirlerini kapıda karşılarken, “Hayrola Ahmet! Bu haytaların arkasından geliştirdiğimiz tekniği, şimdi onların üzerinde mi kullanacağız?” diye soruyordu.

“Çaktırmayalım! Bizi ihtiyar sansınlar!” Yarım ağız konuşurken Ahmet, Fuat dayanamıyordu, “Bize iyi bir dayak atma isteği var Ahmet abide. Elimizi kolumuzu karşısında bağlasak, keyif almayacak. İşi kitabına uydurup, ring teklifimizi geri çevirmedi sağ olsun,” diyordu, yüzünde Mete’nin yüzündeki gülümsemeye müsavi bir tebessümle.

“Haklısın paşa… hiç başlamayıp, kaçalım mı? Yoksa onurumuzla tükenelim mi?”

Mete’nin sözlerine karşılığı Fuat verirken, iyi bir dayak yiyeceklerinden hiçbir şüphesi olmadığı hâlde heyecanla ringe çıkmayı bekliyordu. “Mücadeleci ruhumuz, damarlarımızdaki asil kanda mevcut aslan parçası. Hadi!”

Sözleri, mükemmel bir zafere yazılacak önsöz olabilirdi, Levent, Mete ve Fuat ringin ortasında patates çuvalı gibi birbirlerine dayalı bir vaziyette, ayağa kalkacak dermanı beklemiyor olsaydı.

Fuat’ın kısık sesiyle bir de yorgun nefesi vardı, “Adaletsizlik var bu müsabakada…” diye mırıldanırken.

Mete, “Ben şahidim,” diyerek desteklemeye çalışırken, sağ elini kaldırabilecek gücü, sol elinde arıyordu.

Levent, “En son Ahmet abinin çeneme attığı yumruğu hatırlıyorum. Diğer görüntülerde her hareket sis perdesiyle örtülü,” dediğinde acı çektikleri hâlde sessiz kahkahaları vardı Fuat ve Mete’nin.

Fuat yavaşça kalktı, ellerini Mete ve Levent’e uzattı, “Yeter bu kadar rezillik, hadi kalkalım,” cesaretlendirmesiyle.

“Bu çocuklarda iş var hacı.”

“Var Özkan, var. Dayak yiye yiye atmayı da öğrenecekler bence. Sen ne dersin Cevat kardeşim?”

“İnşAllah.”

Keyif dolu kahkahalar üç yenik gencin kulaklarında çınlarken, ağır aksak adımlarla duşlara doğru yürüyorlardı. Fuat, kaçıncı kez Cevat ile karşı karşıya geldiğini hatırlayamamakla beraber, bir kez olsun ona karşı yaptığı hamlede başarılı olup olmadığını da hatırlayamıyordu. Ve her nasılsa, bu durumdan en ufak bir utanç hissetmiyor, aksine Cevat’a olan saygısı daha büyük bir mertebeye ulaşıyordu.

Gecenin üç buçuğunda eve geri geldiklerinde dinlenebilmek için odalarına çekiliyordu herkes. Bir sigara içebilmek için feda edebileceklerinin listesini aklından geçirirken, inceden inceye yağmaya başlayan karla aklı Rize’de yaşadığı küçücük bir anıyla doluyordu birden bire. Karda yürümeye çalışıp, kayan küçük bir kıza.

Yarın aramalıydı belki de Ayşe’yi. Nasıl olduğunu öğrenmeli, bir şeye ihtiyacı olup olmadığını sormalıydı. Belki de o aramadan aramamalıydı. Nasılsa istediği zaman arayabileceğini söylemişti ona. Oluruna bırakmaya karar verdiğinde beklemek en mantıklı hareketti Fuat için.

*

Kuru soğukta babasının hırkasına sarınmış, terasın demir tırabzanına kollarını dayayıp, yeşili görmeye hasret gözleriyle seyrediyordu şehrin betonarme manzarasını, Ayşe. Rize’den ne kadar da farklıydı şimdi seyrettiği şehir. Rize’de, gözü alabildiğine her alan sağlıklı ağaçlar, çaylık ve yemyeşil otlarla müzeyyen iken, burada; “Beşerin bulaşık eli,” tabirini okuyordu esefle. Apartman önü kaldırımlarda askeri nizamda dizili ağaçlar da olmasa cadde bomboş görünecekti neredeyse. Bir avuç yeşil görebilmek için hemen hemen on kilometre yol gitmeleri gerekiyordu.

Bir hafta daha sabredecekti doğup büyüdüğü bu şehre, ardından kavuşacaktı baba toprağına. İnsan hayatında bir imtihandı belki de başkalarının isteklerine göre yaşadığı yaşlar. Gitmesi gereken okullar, çalması istenen enstrümanlar, yapılması elzem sporlar… Hep büyüklerin en doğru gördüğü, hatta kendi hayatlarında eksikliğini çektikleri her ne varsa onu çocuklarına yaptırma zorunluluğu.

Bakıldığında ne kadar da masum bir istek, “Ben yapamadım evladım yapsın” fikriyatı. Ama bütüne bakıldığında da haksızlıktan başka bir şey değil. Üç buçuk yaşında baleye annesinin zoruyla giden bir çocuğun, bu düşünceler aklından geçerken çıkardığı sonuç; bu haksızlığı asla kendi çocuklarına yapmak istemeyişiydi. Baleden hâlâ nefret ediyor olması, küçük yaşta zorla bu eyleme sürüklenmiş olmasından kaynaklanıyordu herhâlde.

İçeri girerken soğuktan donan parmaklarını ovuşturarak, anneannesi, “Telefonun çalıyor Ayşe!” diye sesleniyordu mutfaktan.

“Bakıyorum anneanne!” Garip bir heyecan hissederken arayana dair, ekranda gördüğü “Annem” bilgisiyle kısa bir duraksama yaşıyordu. Beklediği kişi, aramıyordu. “Efendim anne?”

“Merhaba Ayşeciğim, ne haber? Nasılsın?” Sesi pırıl pırıl bir pürüzsüzlükteydi.

“İyiyim anne… Sen nasılsın?”

“Seni özledim. Ne zaman döneceksin?” Bugüne kadar annesinden duyduğu, şefkate yakın ilk söz “Özledim” kelimesi olabilirdi.

“Ben de seni özledim anne,” dediğinde, şaşkınlığını belli edecek hiçbir duygu yoktu sesinde, Ayşe’nin.

“Peki ne zaman döneceksin?”

Sorusunu tekrarlarken Jülide, Ayşe’nin anne sevgisini hissetmek isteyen kalbini ümitle dolduruyordu bu ilgi. Genç yaşta anne olduğu için Ayşe’yi suçlamaktan vazgeçip, eşinin ölümüyle kızına daha çok sevgi göstermek istiyordu belki de. “Önümüzdeki cumartesi. Dedem yalnız dönmemi istemiyor. Onunla birlikte geleceğiz.”

“Hemen gelsen olmaz mı sanki?”

Şaşkınlık kelimesi Ayşe’nin şu an hissettiklerinin yanında çok gerilerde kalan bir ifadeydi. Önce Ankara’ya göndermek isteyip, ardından vazgeçen, şimdi de hemen gel diyen kadın, Ayşe’nin annesiydi. Hayat ne kadar da garipti. Hayalini kurduğu sevgi dolu anneye kavuşabilmek için, babasını mı kaybetmesi gerekiyordu?

“Ayşe! Orada mısın?”

“Affedersin anne, buradayım. Anneanneme ayıp olmaz mı anne? İki hafta değil, burada sürekli kalmamı isterken, ben iki hafta sözü verdim ama o sözü de yerine getiremeyec…”

“Anneanneni bu kadar düşünme!” sitemiyle, sözünü kesiyordu Jülide. “Suzan bir-iki güne Norveç’e dönecek… Ben yalnız mı kalacağım?”

Önce yutkunduğunda, sesini bulmaya çalışıyordu düştüğü zor durumdan kurtulabilme ümidiyle. “Anneannemle konuştun mu anne?”

“Ayşe! Senin annen benim! Anneanneni düşündüğün kadar beni düşünmediğini hissediyorum!”

Nasıl bu kadar yanlış anlaşıldığına dair hiçbir fikri yoktu. “Beni yanlış anladın, anne… Sadec…”

“Neyse… Ararım yine. Görüşürüz.”

Sözü yarım kalmış, anlatmak istediğini anlatamamış ve elindeki telefona bakakalmıştı. Üzerinde kırmızı işaretli tuşa bastığında insiyaki, ana ekranı boş gözlerle seyrediyor, telefonu ilk açtığı an yaşadığı mutluluk ve şaşkınlığın yerinde, derin bir keder hissediyordu.

Jülide ile arasında geçen diyaloğun müphem kalan sonucunda, saçma sapan bir ruh hâline terk ediyordu kendini Ayşe. Elindeki telefonu komodinin üzerine bıraktığında yatağın üzerine çöküyordu tabiri caizse. Dizlerine yasladığı dirseklerinden güç alıyordu, ağırlığını taşıyamadığı başını tutabilmek için. Şiddetli bir ağrının başına yayıldığını hissederken derin nefesler alıp vermeye çalışıyordu.

Aradan geçen süre çok muydu, az mıydı bilemiyordu ancak, odanın kapısı zarif bir tıkırtıyla çalındığında Pervin izin isteyerek yanına geliyordu. “Annen aradı. Suzan Norveç’e dönüyormuş…”

Devamını getiremediği cümlesi, Ayşe’nin kalbindeki ümitti. Doğduğu şehir olan Ankara ile çoktan bağlarını koparmıştı yüreği… Tek bir isteği vardı; evine gitmek. Rize’ye gidecek, babasının toprağına kavuşup, odasında, pencerenin cumbasına dayalı sedirde babasının mezarını seyredecekti… Geri dönmemesini fısıldayan tüm hislere rağmen…

Yanına gelip oturduğunda Pervin, saçlarını şefkatle okşuyordu. “Bu şehir sana dar geliyor, anlıyorum… Babana yakın olmak istiyorsun.”

Anneannesinin masmavi gözlerinin içine bakarken, annesinin bir kez olsun saçlarını okşamadığı gerçeği aklına doluyordu. Konuyla hiç alakası olmadığı hâlde, “Annemle birbirinize fizikî olarak çok benziyorsunuz fakat fıtratınız bambaşka…”

Alnına bir öpücük kondururken, Pervin elini elinin içine alıyordu. “Annen zor bir çocuktu, zor bir ergendi… Babanla evlenebilmek için yaptıklarından bahsetmiyorum bile. Onun yanında sağlıklı bir geleceğin olmayacak! Çünkü kendisi de hâlâ çocuk… Burada, bizimle yaşamaya alışamaz mısın Ayşeciğim? Sen kalırsan belki annen de bizimle yaşar.”

Pervin’in elinin üzerini hürmetle öperken, otuz sekiz beden genç bir anneannenin şefkatli kolları sarıyordu bedenini. “Senin yanında büyüdüm, seninle Fransızca öğrendim… Annem benimle ilgilenemediği zamanlarda senin bir elin hep benim üzerimdeydi. Benim için çok, pek çok değerlisin ama ben Rize’den kopamam, anneanne.”

Hayal kırıklığı sesinin tonuna hâkim olduğunda elleri sırtına teskin edici dokunuşlar bırakıyordu. “Senin için endişeleniyorum…”

Başını yasladığı omuzdan kaldırdığında yine masmavi gözlere kilitleniyordu. “Endişelenme, anneanne. Ben başımın çaresine bakabilirim.” Gözlerindeki ciddiyet, Pervin’i ikna etmeye yetecek miydi bilemiyordu ancak başka çaresi yoktu. Çocukluğu yedi yaşında bırakmışken, tekrar o savunmasızlığa dönmeye hiç niyeti yoktu. Hele de Jülide, Selim’in ölümü ardından değişmeye, Ayşe’yi dinlemeye başlamışken.

“Tamam, Ayşeciğim…” Ayağa kalktığında kapı zili çalıyordu. “Deden geldi sanırım. Yemeğe oturabiliriz.”

Başını aşağı yukarı sallarken, Pervin’in gözlerindeki hayal kırıklığını da sebebini anlayamadığı endişeyi de görebiliyordu. Anneannesini takip ederken, kapıyı birlikte açmaya gidiyorlardı. Pervin, üniforması üzerinde olduğu hâlde içeri giren eşine aralarında mesafe varken, “Hoş geldin,” dediğinde, Ayşe de aynı seviye çabasıyla karşılıyordu dedesini.

“Hoş bulduk. Ben üzerimi değişeyim ardından yemeğe geçeriz.”

Gidişini seyrederken dedesinin, böyle genç ve güzel bir kadına sarılmak ya da öpmek aklına hiç gelmiyor mu düşüncesi fikrini kurcalıyordu Ayşe’nin. “Anneanne, dedem sana hiç sarılıyor mu?” diye fısıldarken, bir hüzün gölgeleniyordu Pervin’in gözlerinde.

Pervin, kulağına yaklaştığında, Ayşe’nin fısıltısına müsavi bir sessizlikle konuşuyordu. “Dedenin sevgi kelebeği olduğunu söyleyemeyeceğim… Dans ederken sarılıyor ama eğer bu sayılırsa…”

Sözün sonunda gülümseme çabasına karşılık verirken Ayşe, “Sayılmaz anneanne,” diyordu.

Kol kola girerek yemek masasına geçtiklerinde, sebze çorbasını taslara boşaltmaya başlıyorlardı. “Dedenin yapısı böyle. Sarılmak elzem bir ihtiyaç değil ona göre…”

Elindeki tası, hasır suplanın üzerinde duran servis tabağına bıraktı Ayşe. “Anneanne, nasıl dayanıyorsun?”

Son tasta çorbayla dolduğunda tencereyi tezgâha bırakan Pervin, “Çok seviyorsam demek ki…” diyordu. Arkasına döndüğündeyse Musa ile karşılaşmayı beklemiyordu belli ki. İtirafının sadeliğiyle utanırken, karşısındaki adamın simsiyah bakışları gözlerinden kalbine ulaşıyordu.

Bir söz bekledi… Yumuşak bir bakış… Ancak beklediği hiçbir hareket bu taş gibi duran sert adamdan gelmeyecekti. “Yemek hazır…” Başını eğerek yerine geçerken, Musa, Pervin de hemen yanına oturuyordu.

Sessizlik içinde yenen yemekle mutfaktaki hava kaya misali ağırlaşıyordu git gide. Kendi sofralarındaki sımsıcak yemek muhabbetlerini hatırlarken gözleri uzaktaki anılara kilitli gibiydi. Jülide sessiz de kalsa Selim ve Ayşe birbirlerine anlattıkları meselelerle huzur içinde yemeklerini yer, keyifle gülümserlerdi.

“Dede…” Ağırlaşmış hava zerreleri Ayşe’nin yumuşacık sesini coşkuyla karşılamış gibi yankılıyordu mutfak duvarlarında.

“Efendim?”

“Bu kadar soğuk durmayı nasıl başarıyorsun?”

Beklemediği soru karşısında çatalına aldığı sarma hareketsiz kalırken, siyah gözleri Ayşe’nin gözlerine kilitleniyordu. “Soğuk mu duruyorum?”

Gülümseyerek bakıyordu dedesine. “Dede, soğuk bile nispeten bir parça sıcağı içinde barındırır ama ben durumu yumuşattım. Senin için sıfırın altında eksi gibi bir tabir kullanabiliriz esasen.”

Ayşe yemeğe devam ederken, Musa çatalındaki sarmayı ağzına attı. Dedesini kızdırmış olabileceğini düşünse de hiçbir endişe hissetmiyordu. Ağzındaki sarmanın tadına vararak yiyordu ancak yüzünde hâlâ bir his ya da ifade yoktu. Yarım bardak suyla boğazını temizlerken Musa, Pervin sessizce tabağındaki yemeğiyle oyalanıyordu.

Aslında demek yerine esasen diyen küçük bir kızın bana verebileceği bir öğütü de vardır belki, yanılıyor muyum küçük hanım?”

Pervin’in sessizliği bu cümlelerin ardından bozuluyordu. Yoğun bir öksürük kriziyle mücadele ederken, Musa’nın uzattığı suyla bir parça nefes almaya çalışıyor, kıpkırmızı gözlerinden yaşlar insiyaki akıyordu. Ancak sakinleştiğinde karşılık verebiliyordu kocasına, “Teşekkür ederim.”

“İyi misin?” Sözünde ya da sesinde en ufak bir merak olmasa da karısının cevabını beklerken endişesi belliydi.

“İyiyim… Geçti…”

“Pekâlâ…” Geçip yerine oturduğunda Musa, Pervin’in henüz bıraktığı bardaktan su içiyordu dalgın dalgın.

“Bir tavsiye verebilirim sanırım…” Fısıldar gibi konuşan Ayşe’ye döndüğünde, elindeki bardağı masaya geri bıraktı yaşlanmak nedir bilmeyen yakışıklı adam.

Musa da fısıldıyordu, “Dinliyorum,” derken.

“Kendi vücut ısın yeterli gelmiyor olabilir, dede. Arada anneannemin sıcaklığına ihtiyaç duyuyor olabilirsin…” Fısıltıyla devam ettiğinde sözlerine, garip bir oyundu dedesiyle arasında sürdürdükleri. Albay duyduklarıyla başını çevirecek gibi olduysa da, gözleri yemyeşil salatanın muntazam kesilmiş marul yapraklarına takılıydı. Ne yazık ki o siyah gözleri karısını bulmuyordu. “Ben yemeğimi bitirdim… İzin verirseniz, odama geçmek istiyorum.”

İtiraz beklemiyor olsa da bir-iki saniyelik duraksamanın ardından ayrılıyordu aralarında dağlar misali mesafe olan çiftin yanından. Odasının mahremine kavuştuğunda ilk iş CD çalarını açarken, çocukluğunda dedesiyle oynadığı oyunları düşünüyordu. O zamanlar daha insansı, daha candandı hâli, tavrı. Daha sık güler, daha az somurturdu.

Her şey ablası Leman’ın, kocasını aldattığı gerçeği ifşa olduğunda değişmiş, Musa’nın kan kardeşi, silah arkadaşı Binbaşı Zafer Ökten’in, başına dayadığı beylik tabancasıyla intiharının ardından son bulmuştu. O günden sonra Musa karısından, kızından, hayattan, Yaratan’dan ve dünyadan soğumuş, yaşantısına bir mecburiyet gözüyle bakmaya başlamıştı.

Dedesinin birçok zorluklarla bugüne geldiğini elbette biliyordu… Küçük yaşında şahit olduğu bu skandallardan tiksinirken, insanların aklı başında bir hayat yaşamıyor oluşlarıyla da sinirleniyordu. Heyecan ve farklılık olmadığı gerekçesiyle yaşantısını karartan insanlara da sinirleniyordu, Ayşe. Kulağında Pierre Hugo Lambert’in hüzün dolu notaları varken aklında artık sadece annesinin Rize’ye dönmesiyle ilgili yaptığı ısrar kalıyordu.

*

Mustang’ın motorunu sustururken, Mete övgülerini sunuyordu, Fuat’ın el emeği, göz nuruna. “Senden korkulur abi! Hurdadan bir şaheser çıkarmışsın!”

Gülümseyerek bakıyordu kardeşine, “Hadi ayrıl artık direksiyondan,” sözleriyle arabadan inerken.

“Fuat be! Ben bundan ayrılabilecekmişim gibi hissetmiyorum. Zeki abiye siparişimizi ver, burada yeriz.”

Araçtan çıkmış, kapısını kapıyordu Fuat, Mete’nin son sözlerini duyduğunda. “Bu hadsizliği düşündüğün için bile suçlusun birader! Kaldır kıçını da in arabadan!”

Arabadan çıktığında, kibir dolu gülümsemesiyle montunun fermuarını kapayıp, kapüşonunu örtüyordu, Mete. “Gaza gelme hemen be Fuat!” Fuat’ın omzuna kolunu attığında bir sır verecekmiş gibi eğiliyordu kulağına. “Arabana binmeden ayakkabılarımı çıkaracaktım neredeyse saygıdan, hiç içinde yemek yer miyim?”

Fuat da Mete’nin omuzuna kolunu sardığında sesine yoğun bir alay hâkimdi. “İçime su serptin yiğidim.” Soğuk havaya aldırmayan genç-yaşlı müşteriler, 1963 model Volkswagen Van minibüsün önüne kurulu ahşap masa ve taburelerde oturuyordu. “Selamünaleyküm,” deyip, minibüsün yolcu kapısından bozma büfesinde tost yapan adama selam verirken, Fuat ve Mete, adam işinden başını kaldırarak, “Vealeykümselam,” diyordu, büyük bir coşkuyla.

“Zeki abi. Bizim bu gurbetçi senin tostlardan yemeden dönmek istemiyor.”

“Valla dönseydi ayıp ederdi zaten! Geçin boş yerler dolmadan da ben size bir de bal kaymak hazırlayayım.”

“EyvAllah abi.”

Boş buldukları taburelere çökerken Mete ve Fuat, arabadan inip, Van’ın yanına yaklaşan yeni müşterileri seyrediyordular. Bir gün önceki kar yağışından eser kalmamıştı. Soğuk ise hatırı sayılı bir etkideydi kat kat giyinen insanlara bakıldığında. Fuat ve Mete, deri montun haricinde ne kaşkol sarmışlardı, ne de bere takmışlardı. Montlarının kapüşonunu gelişi güzel başlarına örtmüş olmaları, kanı kaynayan iki genç için de yeterli gibiydi.

“Evet… Şimdi anlat bakalım bu Trabzon’a kaçıp durmalarının esas nedenini.”

Merakla bakan gözler, gözlerine kilitlendiğinde biliyordu kardeşinden saklayacağı hiçbir mesele olamayacağını. “Birkaç yıl önce, Rize’den Trabzon’a dönüyordum. Küçük bir kız çocuğuna, yardım etmiştim…”

Sustuğunda o gün bir film şeridi gibi gözlerinin önünden geçiyordu. Sabri’ye duyduğu öfkeyle evden çıkıp, Safiye’ye sığınmış, iki gün boyunca orada kalmıştı. Kaçmak istercesine hızla koşan çocuğu gördüğünde, derme çatma köprüden geçiyordu Fuat. Yanına gittiğinde yerde yatıyordu o küçücük beden.

“E… Birader? Dalma düşüncelere de anlat!”

Zoraki bir tebessüm salındı Fuat’ın dudaklarında kardeşinin gözlerine bakarken. “Ne sabırsızsın be evlat! Görmüyor musun? Havaya giriyorum işte!” Derin bir nefes alırken ciğerlerine, cebinden henüz açılmamış bir paket sigara çıkardı, ahşap masanın üzerine bıraktı. Montunun iç cebinden de çakmağını çıkardığında başka hiçbir dünyevi maddeye ihtiyacı kalmamıştı. “Aynı çocukla birkaç ay evvel Rize’de bir kafede karşılaştım. O olduğunu çikolata kahvesi, korku dolu gözlerinden tanıdım. Bana adımı sorduğunda… Efide dedim ve o hâlâ bana annem gibi “Efide” diyerek sesleniyor. Başında bir sıkıntı var… Babası kalp krizi geçirdi. Birkaç gün yoğun bakımda kaldı, sonra vefat etti. Annesinin gizli bir ilişkisi var. Kız yapayalnız.”

Dikkatle dinlerken Mete, Fuat’ı ne sözünü kesti, ne de çıt çıkardı. Fuat, açtığı sigara paketinden bir dal çıkarıp yakarken elini çakmağa siper ederek, Mete’nin aklından geçenlerin ne olduğuna dair hiçbir fikri yoktu.

“Bu dakika dalga geçmen gerekmez miydi?”

Zeki’nin, “Tostlar hazır çocuklar!” sözüyle yerinden kalkan Mete, “Aç karnına sigara yaktığın için, bu tostların parasını sen ödeyeceksin!” diyerek gidiyordu kahvaltılarını almaya. Geri döndüğünde, “Çocuğun sıkıntısını öğrenebildin mi peki?” diye sorarken tekrar oturdu karşısındaki tabureye.

Kül tablasında ezdiği sigaranın son dumanını üfledi asabi bir tavırla. “Kıza musallat olan bir şerefsizden şüpheleniyorum ancak hiçbir şey söylemiyor.”

“Çocuk kaç yaşında?”

“On dördüne yeni girdi.”

“Şüphen doğruysa, bulup gebertelim! Sen, ben Levent bir de Cevat abi, hakkından geliriz s*kiğin!”

“Mesele bu, birader. Ne İngiltere’ye gidebilirim, ne de Rize’den ayrılabilirim. Hatta profesör Ertuğrul ile yarın öğle yemeği yiyeceğiz. Ona Rize’de açılacak üniversiteye başvurma isteğimden bahsedeceğim. Hangi bölüm olduğu da önemli değil. Tıbba da devam edebilirim, sosyoloji de okuyabilirim.”

“Haydi! Abi adamı bulup gebertsek de sen doktorculuğuna devam etsen, olmaz mı?”

“Doktorculuk ne lan! Tıp fakültesinin ağırlığı kalmadı gözümde!” Bir yandan gülerken, diğer yandan soğutmadan yemeğe çalışıyordu tostunu.

“Valla Emine abla çok üzülecek sen başka bir bölüme geçersen. Tıp fakültesi, ablamın kalbinde bir yara olarak kalmış. Evladı doktor çıkacaktı, kadın da teselliyi bulacaktı hâlbuki.”

“İktisat okuyacağına, tıbba yönelseydin paşam!”

“Abi ne işim olur benim tıpla? Aslında jinekolog olabilirdim ha! İyi de olurdum!”

“Kadınların jinekolojik muayeneden nefret ettiklerini okumuştum bir tıp dergisinde. Senin önünde bacaklarını açmaya hazır kadınların, jinekolojik muayenede de aynı performansı sergilediğini bir düşünsene? Tıp dalında Nobel’i alırsın, garanti.”

“Öyleyse sen de uzmanlığını kadın doğum olarak belirle. İkimiz bir klinik açarız. Biraz Nip/Tuck vari olsa da alır yürürüz hacı!”

Ellerindeki tostun uzayan peyniriyle mücadele veriyordu iki kardeş. “Ben yapamam birader… Benim tedavi yöntemlerim literatür dışında.”

Birlikte kahkahalarla gülerken, önceki yıl genç bir kadını, psikiyatristinin başaramadığı şekilde iyileştiren Mete’nin başarısını kutluyorlardı. Cinselliğe kadını küstüren kocasına, bu birlikteliğin ardından boşanma davası açarken, bir daha istismar edilemeyeceğiyle ayakları üzerine sağlam basmaya dair özgüven gösteriyordu.

“Onu bunu bırakta sen ne yapıyorsun ondan bahset? Gitara merak sardın da bunda Julianne arkadaşımızın bir payı var mı onu anlat bakalım?”

“Yok be abi!”

Abi…

Fuat’ın kalbinde bir volkanın dev alevleri coşarken, Mete bundan habersiz devam ediyordu. “Sen sazını çalarken ben sepet gibi oturmak yerine gitarımla bir ses vereyim diyorum!”

Serbest bırakmadığı kahkahasını yutkunarak bastırıyordu. “Ve bunu öğreten de..?”

“Julianne…”

Bir Mete anlattı, Fuat dinledi, bir Fuat anlattı, Mete dinledi. İkisinin de birbirlerinden gizledikleri bir meseleleri hiç olmamıştı tanıştıkları günden bu yana. Fuat’ın gizlediği sırrı bir ömürden öncesine ait olduğu için, ondan bahsetmek asla aklının ucundan geçmiyordu genç adamın. Mete’nin huzurunu bozabilecek küçücük bir mesele, canını sıkacak herhangi bir insanın varlığı bile, Fuat için öfke sebebiydi. O hep kardeşini koruyacak, her zaman rahatı için çalışacaktı.

Kardeşi, bir ağabeyi olduğunu bilmiyordu, evet.

Lakin Fuat o kardeşinin varlığıyla hayatı seviyor, onun varlığıyla insan olmayı öğreniyordu.

*

Yeşil üniformasını üzerine giydiğinden ya da donuk kişiliğini bırakmaya hazır olmadığındandı Musa’nın soğuk ve uzak tavrı. Ayşe, dedesini yolcularken kapıdan, sarılmak çok uzak bir eylem gibiydi bu dede ve toruna.

“Annen aradı dün akşam. Senin dönmeni istiyormuş, yalnız kalmış… Gitmek istiyor musun?”

Belli belirsiz bir, “Kahretsin!” laneti duyduğunu sanırken Pervin’den, “Annemin bana ihtiyacı varken burada kalmam yanlış olur,” cevabını veriyordu Ayşe. Sözlerinin ardından anneannesinin yüzüne baktığında rengi sararmış gibiydi teninin.

“Pekâlâ… Yarına biletlerimizi ayırır, seni Rize’ye bıraktıktan sonra geri dönerim.”

“Sen nasıl uygun görürsen, dede.”

Başını eğerek karşılık veren Musa ayrılırken yanlarından, yüzünden yaşadığı hayal kırıklığının derin izleri okunan Pervin kapıyı kapıyordu. Anneannesindeki bu garip tavrın nedenini dedesine bağlamak isterken vicdanı, mantığı hoşuna gitmeyecek meselelerin var olduğuna dair şüpheye düşürüyordu benliğini.

“Gidecek olman beni üzüyor Ayşe…”

Mutfağa yöneldikleri sırada Pervin’in sesini duyduğunda, atacağı adımdan vazgeçip anneannesinin gözlerine kilitliyordu gözlerini. “Yine gelirim anneanne. Annem de zamanla alışacaktır babamın yokluğuna. Hatta belki de birlikte gelebileceğiz…” Teselli etmeyi beceremeyen gerçekçiliğiyle annesi adına söz veriyordu bir yerde. Gariptir ki Ayşe de dönmeyi iple çektiği Rize’de kendisini bekleyen aydınlık günler olmadığına dair karanlık bir duygunun esiri olmak üzereydi. Neden böyle hissettiğini ya da ne yapması gerektiğini bilmiyordu ancak daha fazla anılarından ayrı kalmakta istemiyordu.

Karanlıksa… Artık aydınlık istediği uzak bir umut gibiydi.

Ahzen ~ 7 | Karanlık” için 2 yorum

  • 20 Kasım 2018 tarihinde, saat 14:54
    Permalink

    Ah be ayşem nasıl özlemişim seni bizi yarım bırakmadığın için teşekkürler ???

    Yanıtla
    • 20 Kasım 2018 tarihinde, saat 14:56
      Permalink

      rica ederim ? burada olduğun için sana da teşekkürler

      Yanıtla

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir