Ahzen ~ 6 | Tedirgin

Her sabah okunan sabah ezanlarını duyar, namaz vaktini asla geçirmezdi uykuyla. Ne çalar saati vardı Safiye’nin, ne de o saate ihtiyacı. Yavaş yavaş aralarken gözlerini, sönmüş sobanın ardında minderlerin üzerinde uyuyan iki genci gördü. Ayşe, rahat gibi görünüyordu başını yasladığı, Fuad’ın dizlerinde ama Fuad için aynı şeyi söyleyemezdi. Sırtını soğuk duvara yasladığı yetmediği gibi, kar soğuğunun buz kestiği odada bir örtünün sıcağından da mahrum uyuyordu.

Alicenap bir şekilde tek isteği; Ayşe’nin rahatını sağlamakmış gibi huzurlu bir ifade vardı yüzünde. Yerinden besmele çekerek kalktı, çocukların yanıbaşına geldi. Onun yürüyüşünü duyduğu an Fuad gözlerini aralarken, “Uyandın mı ana?” diye soruyordu fısıldayarak.

“Ezanlar okundu, namaza kalktım. Dondun soğuktan böyle uyunur mu burada oğul! Kalk bakayım üşütüp hasta olmadan geç şu sıcak yere bir yat!”

Uykuyu gözlerinden silerken, “Ben iyiyim burada,” dedi, dizleri üzerinde uyuyan kıza çevirdi bakışlarını. “Kalkarsam uyanabilir.”

Kararlı ses tonu Safiye’de olumlu bir etki uyandırmıyordu. Zira, “Öyle olur mu oğul? Ayıptır. Erkek adamsın sen. Haydi sen kalk, uyanmaz o merak etme sen,” diyerek kendi kararlılığını sunuyordu Fuat’a.

İtiraz edemedi sırtını duvardan doğrultup, kızın başını elleri arasına alırken. Aradan geçen vakti bedeni Fuat kadar iyi karşılamamıştı ki hareket etmeye çalışırken kaburgalarına ağrılar giriyordu. Ayşe’nin bedenini minderlerin üzerinde düzeltti, başının altına yeni nevresim geçirilmiş yastığı yerleştirdi. Elektrikler olmasa da çarçabuk gidip yastık getiren, bir de ona kılıf geçiren Safiye, “Allah senden razı olsun oğul. Bak kız ne kadar rahat uyuyor,” diyordu.

Kastettiği neydi bilemiyordu, Fuat. Yanından kalktığı için mi rahat uyuyordu, Ayşe yoksa dizlerinde uyumasına izin verdiği için mi? “EyvAllah Safiye sultan,” derken, ellerini kalçaları üzerine koymuş, geriye doğru esnetmeye çalışıyordu kaslarını. Safiye’nin kalktığı çekyata sırtüstü uzanırken, yine deliksiz bir uykuyla birkaç saat uyuduğu gerçeğine inanamıyordu.

Ayşe’nin üzerine bir yorgan örterken Safiye, Fuat’ın aklından geçen bedeninin sıcaklığı yokken küçük kızın üşüyebileceğiydi. Bir yorgan da Fuat’a örttü. “Ben namaz kılıp, geleyim. Şurada yatarım ben de.”

Çapkın bir gülümseme dudaklarına yayılıyordu Fuat’ın. “Yahu anam… Kısmette ne varsa o da… en fazla, nikâhıma alırım yani ne olacak.” Sözleri şakadan ibaretti… En ufak bir art niyet barındırmıyordu tek kelimesinde dahi.

Ama karşısındaki anne dediği kadının gözlerindeki parıltıyı görebiliyordu dışarıdan gelen ay ışığının yansımasında. “Kurban olsun anan seni verene. Sen yeter ki olur de hemen takalım nişanınızı.”

Böyle konularda Safiye’ye şaka yapmaması gerektiğini de anlıyordu Fuat. “Yok be ana! Küçücük kız daha. Benden ona koca değil, ağabey olur ancak.”

Örtüyle işi bittiğinde memnuniyetsiz bakışları Fuat’ın yüzünü inceliyordu. “Sen adam olacaksın da acaba görmek bana nasip olacak mı?” Kinayeli ses tonuyla söylenerek giderken banyoya abdest almak için, odanın kapısını açık bırakıyordu mütedeyyin kişiliğine uygun bir tavırla.

Fuat ise hâlâ sırtüstü uzanmış olduğu hâlde tavanı seyrediyordu. Aklında düşünceleri karmakarışıktı. Cambridge Üniversitesine gitmek için hazırlık yapmasını söyleyen mantığının çıldırtan sesiyle, Mete’nin gün boyunca aramalarına hiçbir cevap veremeyişiyle vicdanı sızlarken, annesini arayan Safiye olduğu için pişmanlık kalbini oyarken, tavanı seyrediyordu. Bir haftadır Rize’de olup, İstanbul’a dönmesi gerektiğini haykıran realist her düşüncesinin buhranında, Fuat tavanı seyrediyordu.

“S*ktir!” deyip sol omzu üzerine döndüğünde, küçük, dünya güzeli bir kız çocuğunun huzur dolu gülümsemesiyle karşılaşıyordu. Aklındaki bütün karamsar düşünceler bir anda uçup giderken rüyasında ne gördüğünü merak ediyor, o rüyanın içinde olabilmeyi istiyordu saçma sapan bir ruh hâliyle.

Sabaha ulaşırken gecenin karanlığı, bir daha uyuyamayacağını biliyordu. Çocukluğunun ardından ilk kez deliksiz bir uyku uyuduğunda, Ayşe yanındaydı. Hiç beklemediği bir anda, dizleri üzerinde uyuyan kızı seyrederken uyuya kaldığında da Ayşe yanındaydı. Uzun zamandır dua ettiğini ya da bu ihtiyacı kalbinde hissettiğini hatırlamıyordu.

Ama şimdi bir dua kalbinden kopup dudaklarında fısıltıya dönüşüyordu, “O mutlu olsun…”

*

Gözleri aydınlık sabaha açılırken, minderlerin üzerinde uyuduğu uykunun hayatı boyunca en güzeli olduğunu düşünüyordu. Hele bir de rüyasında babasını görmüş, şerefesi kırık minarenin manzarası önünde havadan sudan muhabbet etmişlerdi ki, sanki yaşanan acılar hiç gerçekleşmemiş gibiydi.

Pencereden dışarıya baktığında gördü, üzerinde ince bir hırka olduğu hâlde sigara içen Efide’yi. Ensesinde at kuyruğu yaptığı saçları görünüyordu siyah beresinin örtmediği aralıktan. Sigarayı öyle bir çekiyordu ki içine, âdeta hayatı ona bağlıymış gibiydi ihtiyacı. Fırsat buldukça sigaraya daldığı hâlde, başka insanların üzerine sinen sigara kokusundan eser yoktu, Efide de. Dün gece onun kollarında uyuya kaldığında aldığı tek koku, tıraş losyonunun bergamot, misk karışımının yatıştıran aromasıyla bir de beyaz sabunun o rahatlatıcı kokusuydu.

Kalktı, yorganı ve battaniyeyi katladı, yastığı kaldırdı. Elini yüzünü yıkayıp yardım ederken Safiye’ye, Efide evden içeri giriyordu. Sormak ve sormamak arasında kararsızken, “Üşümüyor musun?” kelimelerini duyuyordu kendi sesinden.

Gülümsüyordu, “Pek üşüyen biri değilim,” cevabını verirken.

“Ne mutlu sana. Ben sadece temmuzda ısınıyorum.” Şu an bile parmakları, burnunun ucu ve ayakları buz gibiydi.

“Onu fark ettim.”

Belli belirsiz söylediği sözleri anlayamadığında, tekrarlatmak istemediği için elindeki tepsiyi masaya götürerek, kahvaltılıkları yerleştiriyordu özenle.

Kahvaltının ardından hazırlanırken evine gitmek için, Safiye, “Annene derdik biraz daha kalırdın da. Boyun kadar karda ben seni nasıl yollarım?” diyerek, Ayşe’yi caydırmaya çalışıyordu.

“Safiye hala, ilk kez karda dolaşmıyorum ki. Hem sen de bilirsin, değil mi? Göründüğümden daha becerikliyim ben.”

“Kurban olsunlar sana, bilmem mi hiç… Bilirim de…” Sözü Efide’nin, “Hala, sen endişelenme, kızımızı ben götüreceğim,” sözleriyle yarıda kalıyordu.

“Gerek yok! Tecrübeliyim EvelAllah! Neden bu kadar büyüdü gözünüzde, anlamadım.”

Çocuk muamelesi görmek, korunmaya muhtaç olduğunun ya da başının çaresine bakamayacağının düşünülmesi en büyük korkularındandı Ayşe’nin. Bu iki insandan gerçek hislerini saklamasına ya da güçlü görünmeye çalışmasına gerek yoktu belki ama elinde değildi ki… Mizacına işlemiş gibiydi bu alışkanlığı.

“Hadi, hadi. Düş ardıma bakalım.”

Sözlerinin ardından patikaya yönelirken, Ayşe de peşi sıra takip etmek zorunda kalıyor, arkasında bıraktığı Safiye’nin ettiği duaları duyabiliyordu. Çok uzun zamandır hissetmediği bir duyguydu; rahatlama. Safiye’nin evinde uyuduğu huzur dolu uyku ve döktüğü gözyaşı şifa olmuştu âdeta psikolojisine. Şimdi Efide’yi takip ederken patikanın karla kaplı yolunda, kayıp düşmek bile umurunda değildi.

Hatta bu üçüncü kez olsa bile. “Daha önce karda yürüdüğüne emin misin? Pencereden bakmış ve yürüdüğünün hayalini kurmuş olmayasın?”

Utanması gerekirdi ancak Ayşe kaşlarını çatarak, düştüğü yerden yavaşça kalkıyordu. “Aksilikler olur. Herkesin başına gelebilir.”

“Bu kadar yıpratma kendini,” dedi, bir anda kızı sırtına aldı çay bohçası misali.

Önce şaşkınlıktan kelimeleri kayıptı, sonraysa kendini ufacık hissettiren gencin gücüne. Kendini toparlayabildiğinde, Efide hiç zorlanmadan yolu buluyor, patikadan aşağı büyük bir ustalıkla iniyordu. Nereye basacağıdan emin, uzun boyuyla kar yığınına meydan okurcasına ilerliyordu. Bacakları iki yanında sallanırken, metazori kollarını genç adamın boynuna dolayıp, bir kez daha düşmeme mücadelesiyle sağlam bedenine tutunuyordu.

“Bu yaptığın çok yanlış! Lütfen bırakır mısın beni?”

“Hayır!”

“Ne demek “Hayır”? Lütfen bırak! Ben senin adımlarına göre adım atarım, düşmem bir daha.”

“Şii… yol bitti zaten,” derken durdu, bir çocuğu sırtına yerleştiriyormuş gibi yukarı doğru kızı silkeledi, devam etti yoluna.

“İnatçı mısın?”

Güldüğünü duyduğunda ses tonunda alay vardı Efide’nin. “Derler.”

“İnatçı olduğunu kabul ediyorsun yani?”

Kar sessizliğinin hüküm sürdüğü köyde, buz gibi havada prenses muamelesi görürken, o sessizliği Efide’nin kısık sesi bile bozamıyordu. “Öyle derler.”

“Sen “Derler” dedikçe aklıma fıkra geliyor!” Fıkranın içeriğinden mi, yoksa Efide’nin kısık sesli gülüşlerinden mi bilemiyordu ancak garip bir huzur yayılıyordu Ayşe’nin kalbine.

“Bak sen… Kızımız mafya dizileri de izliyormuş.”

Sesindeki alay öfkelendireceğine, huzuruna derinlik katıyordu aksine. “Hepsi o dönem okuduğum kitabın suçu! Hepsi Mario Puzo’nun suçu!” Derenin üzerindeki küçük köprüyü geçip anayola çıktığında, bacaklarını serbest bırakıyordu Ayşe’nin yere basabilmesi için. Araba yolunda kenarlara yığılı kar tepelerinden anlaşıldığı üzere, sabah yollar temizlenmişti. “Sen çok ilginç bir çocuk… demeyeceğim.” Sözünün devamını kasten getirmediğinde gülümsüyor, sağ yanağındaki gamzesi belirginleşiyordu. “Genç kızsın.”

Ayşe’nin karşılık olarak tek yaptığı; sessizce seyretmekti…

O ise cebinden bir sigara çıkarıp, afili çakmağıyla yaktıktan sonra derin nefeslerle soluyordu zehiri içine. “Hadi.”

Küçücük kelimenin ardından yürümeye başladığında, Ayşe yine onu takip ederken buluyordu kendini. Eve kadar götürecekti belli ki ama Ayşe’nin muhalefet etmeye isteği yoktu. Sessizlikle yürümeyi tercih ediyordu nereden geldiğini anlayamadığı bir olgunlukla.

“İtirazdan bezmiş bir hâlin var gibi.” Sağ eliyle dudaklarının arasına yerleştirdiği sigaradan son nefesini çekiyordu.

“İtirazlar pek işe yaramıyor. Ben de tutumumu değiştirip, seni kendi hâline bırakmaya karar verdim.” Beceremese de huzurunu göstermeyi, içinde yaşıyordu mutluluğu. Belki de ilk kez bugün babasının ruhunu rahatsız etmeyecek, hafifleyen acısıyla kabrinde ferahlık verecekti ona. “Nev-i şahsına münhasır bir kişiliksin.”

Evlerine birkaç metre mesafe kala durduğunda, Efide de durdu. Ayşe’nin gözlerinin içine bakıyordu. “Aynen senin gibi…”

Ayşe gülmüyordu ama Efide ikisinin yerine sayılabilecek pırıl pırıl bir gülümseme bağışlıyordu. Tekrar yürümeye başladıklarında hiç gitmek istemediği evine çeviriyordu bakışlarını. Verandanın basamaklarında durup Ayşe ve Efide’yi seyreden annesine bakmıyordu. Gözleri yalnızca Tarık’ı görebiliyordu.

Ve gördüğü kadarıyla çatılmış kaşları, memnuniyetsizliğin bir nişanesiydi. Kalp atışları hızlanırken ve Tarık’ın bakışları üzerindeyken tökezleyip düşmekten korkuyordu. “Hoş geldin.” Tarık ile aralarında iki adım mesafe vardı.

Önce Efide’yi inceledi, ardından Ayşe’nin gözlerine baktı yeşil gözlerindeki çözümleyemediği bakışlarıyla. “Hoş bulduk,” dediğinde aradan geçen süre, Ayşe için bir ömür gibiydi.

“Neden dışarıdasınız, içeri girelim?”

“Nasıl olduğunu merak etmiştim… ama gördüğüm kadarıyla iyisin. Daha sonra uğrarım.”

Tarık, Ayşe’ye gelmişti… Ve Ayşe ne yazık ki evde değildi! “Safiye halanın yeğeniyle tanışmış mıydınız?”

Sözü annesinin, “Ben çok üşüdüm çocuklar, içeri girelim mi?” sözüyle yarıda kesilirken, Efide, “Lütfen, ben sizi tutmayayım, görüşürüz,” diyerek ayrılıyordu yanlarından.

O kadar çabuk ve alelacele gerçekleştiki bütün bu olanlar, “Teşekkür ederim,” diyebilmek için bağırarak sesini duyurmak zorunda kaldı, Ayşe ayrılıp giden Efide’nin ardından. Annesi eve girmiş, Efide gitmişti ancak Tarık gitmediği gibi eve gelmek içinde yerinden kıpırdamıyordu.

Vicdan azabı gibi devam eden anlamsız sessizliğin ardından, “Kim bu?” diye sorduğunda, Tarık derin bir nefes almak istiyordu, Ayşe.

“Safiye halanın, yeğeninin oğlu, E…”

“Cenaze günü ona sarılıp ağladığını görmüştüm.” Sesindeki titreşimler, hayal kırıklığı olarak dalgalanıyor gibiydi hava zerreciklerinde.

“Anladığın gibi bir şey değil. Bana abilik yapıyor sadece.”

Şüphe dolu gözler gözlerini incelerken, “Anladığım bir şey yok!” dedi olabilecek en kaba ses tonuyla. “Arabada kalan test kitaplarını getirmeye fırsat olmamıştı.” Elindeki poşeti uzatırken, az önceki kabalığını örtmek istiyordu belli ki.

Başka bir kız olsaydı, kalbi kırgınlıklara alışık olmasaydı, Tarık’ın bu tavrıyla incinebilirdi. Ama… Ayşe’nin birçok insana kıyasla daha güçlü olan fıtratı teşekkür etme gereği görmeden, “Aslı nasıl Tarık ağabey?” sorusunu sorduruyordu.

Alt dudağını asabi bir hareketle kemiriyordu Tarık. “Üşüme daha fazla, gir içeri.”

Anlayamadığı öfkesine, verdiği emre, nasıl olduğunu öğrenmek istediği yetimi böyle üzdüğüne sinirlenirken içten içe, soğuktan titrediğinin yeni yeni farkına varabiliyordu, Ayşe. Merdivenleri sinirle çıkıp, evden içeri girdiğinde verdiği selamı kendi alırken Ayşe, annesi yanına çağırıyordu.

Kitaplarını merdiven basamağına bıraktığında mutfak masası etrafında oturan Jülide ve Pervin’e katılmadan önce kendine büyük bir fincan çay alıyordu. “Dün için kusura bakmadın, değil mi anneanne? Kahvaltıdan sonra oturduğum yerde uyuyakalmışım.”

Pervin elindeki çay fincanından zarif bir yudum almadan, “Bakmadım, Ayşeciğim,” dediğinde, gözlerindeki bakışlar Ayşe’ye duyacaklarından hoşlanmayacağını anlatıyordu. “Seninle konuşmak istediğim birkaç konu var.”

“Suzan teyze nerede?” Soruyu sorma amacı Suzan’ı merak etmesi değildi. Duymak istemediği meselelerden kaçabilme ümidiydi.

“Arkadaşları almaya geldi. Bu gece dönmeyecek.”

Pervin’in kısa bilgilendirmesine başını aşağı yukarı sallayarak cevap verdiğinde, Ayşe masanın baş köşesine oturuyor, annesini sağına anneannesini de soluna alıyordu. “Dinliyorum.”

“Eğitimine Ankara’da devam etmenin çok iyi olacağına karar verdik, Ayşeciğim. Pazar günü Ankara’ya birlikte döneceğiz.”

Buz gibi parmaklarını çay fincanına sardığında sıcakla temas eden teninin sızısını hissediyordu. Pervin’in sözlerinin ardından sırtından aşağıya bir ürpertinin indiğini hissederken, parmaklarında sızıya dair hiçbir his kalmamıştı. “Neden? Neden sınava birkaç ay kala alıştığım düzenden beni ayırmak istiyorsun anneanne?”

Bir ellerinin arasında duran çay fincanına baktı Pervin, bir Jülide’nin ifadesiz yüzüne. “Senin için daha iyi olacak, Ayşeciğim. Sana söz veriyorum.”

“Ben buradan ayrılamam anneanne. Babamdan ayrılmaya hazır değilim.” Kullandığı cümleyi geri alabilmeyi dilese de böyle bir imkânı yoktu ne yazık ki. Pervin şaşkınlıkla yüzüne bakarken, Jülide yanaklarından aşağı süzülen gözyaşını kuruluyordu elleriyle. O gözyaşı bile yüzüne his olup da ne düşündüğüne tercüman olmuyordu. “Anne… Sen Ankara’ya mı gitmek istiyorsun?”

Cevap vermeden önce yutkunduğunda, Jülide zarif boynunda bir gerginlik oluştu. “Ben değil Ayşe, sen gideceksin.”

Demogojik söylemler kulaklarında uğulduyordu. “Beni bırakacak mısın? Bensiz burada mı kalacaksın? Beni göndereceksin yani? Neden?”

“Olayı dramatikleştiriyorsun, Ayşe. Okuldaki devamsızlığın, içinde bulunduğun yas, her tarafta sana babanı hatırlatan anılarla zaten sağlıklı bir eğitim hayatı sürdüremeyeceksin. Ankara’ya gitmen en mantıklısı. Düşününce bana hak vereceğini biliyorum.”

Jülide’nin gözlerindeki bakışı tanıyordu ne yazık ki. O ne derse, o olacaktı. Engelleyemeyecek ya da karşı çıkamayacaktı. On sekiz yaşını doldurmamış, bir… çocuk olduğuna hayıflanması hiçbir işine yaramayacaktı. Boğazında düğümlenirken Rize sevgisi, birkaç yudum alabildiği çay fincanını elleri arasından bırakıyordu. “Ben mezarlığa gideceğim.”

Dışarıdaki kar dizlerinin üstüne kadar ulaşan bir seviyedeyken, ezbere bulacaktı mezarlığı. Buldu da. Deri eldivenleri ellerinde olduğu hâlde silerken mezarlığın çitlerindeki karı, küçücük bir aralık açıyordu kendine babasının toprağını görebileceği. “Gitmek istemiyorum baba…” diye fısıldarken, başına örttüğü tülbentin uçlarını gözlerine bastırıyordu.

Bu toprağı görmek, babasına yakın olduğunu hissettirirken, onu bu huzurdan mahrum bırakacaklardı. Sesli sesli Yâsin okumaya başladığında titreyişinin nedeni, Efide yanında olmadan ilk kez ağlayor oluşuydu.

Yapabileceği hiçbir şey yoktu. Dualar okuyor, babasının soğuk toprağını okşuyordu. Eldivenlerini elinden çıkarıp cebine koyarken, unutmamak için önceki gün aynı yere yerleştirdiği doğum günü hediyesine dokunuyordu parmakları. Eve geri geldiğinde hiçbir ses ya da söz vermeden acele adımlarıyla odasına çıkarken, mantosunu askıya asıp holdeki kaloriferin üzerinde kurumaya bırakıyordu. Kalın, pamuklu eşofmanlarını bir de Safiye’den hediye patiklerini giyiyordu çorapları üzerine. En son, babasının hırkasını giydiğinde, fermuarını boğazına kadar çekiyordu.

Albümün ambalajını yırtarak, bir hayli dolu olan çöp kutusuna attı. CD çaları, yorgan ve yastığını alıp pencerenin önündeki sedire geçtiğinde, günün geri kalanında ne odasından çıkacaktı, ne de sedirden kalkacaktı. CD dönmeye başladığında, solo piyanonun en latif notaları dolmaya başlıyordu kulaklarına. Dinlediği notalardan tuhaf bir his kalbine doğru yayılıyordu. Başını çevirip bakarken Safiye’nin evine, bugün sırtına bindiği gencin gülüşünün güzelliğini düşünüyordu.

Albüm kapağını kalorifer peteğinin üzerine bırakmadan hemen evvel, kalbine ulaşan notaların bestecisinin adına bakıyordu son kez;

Pierre Hugo Lambert.

Adam ya çok dertli ya da duyguluydu… Belki de âşıktı.

İyi miydi hissettirdiği, kötü mü anlayamıyordu ama başını yaslarken yastığına, kulağındaki piyano dokunuşlarının güzelliğiyle onu hediye eden gencin bulunduğu yeri seyrediyordu.

*

Geceyarısını çoktan geçen vakit, Fuat için hiçbir anlam ifade etmiyordu. Gözünde uyku namına hiçbir emare yoktu bütün gecelerinde olduğu gibi. Tabii önceki gece hariç…

Kapılarında bekleyen genci daha önce, yine Ayşe’nin yanında görmüştü. Belli ki küçük kıza karşı hisleri vardı. Ve bundan emin olduğu kadar bir şeyden daha emindi ki; o delikanlı, Ayşe’nin ilk aşkı olma onuruna erişmiş, şanslı itin tekiydi. Kızın ağabeyi değildi ama tepkileri tam da olmadığı kişiye yakışır türdendi.

Neden sinirlendiğini bilmeden bir nefes daha çekti sigarasından, ardından kül tablasında söndürdü zehri. Sabaha kadar uyku ve uyanma arasında yaşarken arafı, aklında Ayşe’nin gülebilme çabaları vardı her uyanışında.

*

Terle kaplanmış tenleri alınlarında da birleşiyordu iki âşığın. Başını ağır bir hareketle kaldırdı, kadının yorgun gözlerini seyretti dudağında salınan tembel bir gülümsemeyle. “Harikaydın bebek,” övgüsüyle birlikte, açlığını hiç bastıramamışçasına bir iştahla öpüyordu kadının dudaklarını.

Jülide’nin incecik bedeni üzerinden kalkmaya niyetlendiğinde, yakınında tutuyordu genç adamı ince ama güçlü kollar. “Lütfen! Hazır değilim henüz.”

“Altımda ezileceksin…” Hiç zorlanmaksızın kadını üzerine aldığında tembel hareketlerle sırtını okşuyordu, “Böylesi daha iyi,” sözleriyle.

Aradan geçen sessiz dakikaların ardından, Jülide’nin uyuduğunu düşünüyordu sakinleşen nefeslerini dinlerken. Tâ ki, “Kızımı Ankara’ya göndereceğim,” diyene kadar.

Ona bu kadar yaklaşmışken, böyle bir şeye asla izin vermeyecekti! “Kızını mı? Neden?” Soğuk kanlı oluşuyla gurur duyması boşa değildi. Ses tonu öylesine nazik ve içten bir merak barındırıyorduki, içinde kopan fırtınanın zerresini göstermiyordu kollarındaki kadına. Yoksa hissettiği bu öfkeyle, kollarının arasında parçalanabilirdi tüm kemikleri.

“Annem… Seni biliyor. Kızımı yetiştiremeyeceğimi düşünüyor?”

Yani minik şekerpareyi göndermek isteyen Jülide değil de annesiydi. “Sen ne yapacaksın? Sen de onlarla gidecek misin?”

Derin bir nefes aldığında, “Hayır… Benim evim burası,” dedi fısıldar gibi güçsüz bir ses tonuyla.

“Tatlım, sana sorun olacaksa, görüşmeyelim daha iyi.”

Başını yasladığı omuzdan kaldırdığında, gözlerinde hayal kırıklığıyla belirginleşmiş bir korku vardı Jülide’nin. “Beni bırakacak mısın?”

Titreyen sesine, gözlerini sımsıkı yumuyordu trajik olacağından hiçbir şüphesi olmayarak. Etkileyici cümlelerini de aynen bu yüz ifadesiyle verecekti. “Benim yüzümden küçücük kızın, evinden olacak. Babası yeni ölmüşken bir de bunu yaşamamalı! Geleceği bundan nasıl etkilenir bir düşünsene!” Sol elinin başparmağını burnunun sol yanına, işaret ve orta parmaklarını sağ yanına bastırdığında, burun kemerini dramatik bir hareketle sıkıyordu. “Buna izin veremem aşkım…”

“Ah… sen harika bir insansın!” deyip sımsıkı sarılırken Jülide, ağlayışıyla anlıyordu ki; kadın hiç kuşkusuz sergilediği oyuna inanıyordu.

Elini yüzünden çekip, kadının sırtına yerleştirdi şefkati hissettirecek bir sıcaklıkla. “Hayır tatlım, sen harika bir insansın. Kızının mutluluğunu her şeyin üstünde tutan nadide bir annesin.” Sözlerinin sonunu Jülide’nin kulağına fısıldıyordu.

Başını yasladığı yerden kaldırdı, gözlerine kilitledi bakışlarını. “Sahiden böyle mi düşünüyorsun?”

“Elbette bebeğim.”

“Peki ne yapmalıyım sence?” Kadın aldığı övgünün sarhoşluğunda, daha fazla takdir alabilmeyi istiyordu hayranlıkla baktığı erkeğinden. Öylesine âşık, öylesine çaresizdiki karşısındaki adama karşı, ondan istediği hiçbir şeyi geri çeviremeyecek kadar körleşmişti artık.

“Annenin seni yönetmesine izin verme, tatlım… Sen çok akıllı ve kendine güvenen bir kadınsın. Aksi bir hareket beni hayal kırıklığına uğratır.”

Son cümle ağzından dökülürken sesine verdiği ciddiyet, Jülide de bir paniğe neden oluyordu. “Elbette aşkım, elbette buna izin vermeyeceğim. Kızım ve ben bu şehirde yaşamaya devam edeceğiz… Tıpkı senin gibi.”

Çok uğraşmasına gerek kalmayacaktı belki de muzlu sakız tadındaki mükemmel kızın gitmemesi için. Belki de bir gün bu yaptıkları için kendisine teşekkür edecekti. Bu düşünce enfes bir haz olup vücuduna yayılırken, üstünde sere serpe yatan kadın etkinin sahibinin kendisi olduğunu sanıyordu.

Şimdilik tek yapması gereken önce Jülide’nin vazgeçilmezi olmaktı.

Ve en harika olanı da; zaten vazgeçilmeziydi.

*

Safiye de kaldığında uyuduğu o huzur dolu uykunun zerresini olsa yaşamaya razıydı. Sabaha kadar o muhteşem notaların dinlendiren etkilerine rağmen kâbuslarda mayalanmış birçok rüyanın, tüketen yorgunluğuyla güne başlıyordu. Her rüyaya dalış zorla Ankara’ya sürüklendiği bir yolculuktu kahrıyla perişan olduğu.

Jülide onu bırakacaktı, biliyordu. Söyleyeceği hiçbir sözle onu ikna edemezdi. Yağan kara aldırmadan hazırlanırken mezarlığa gitmek için, alt kattan gelen sesleri duyabiliyordu. Anne ve anneannesinin sesi bir hayli yüksekti. Kavga ettiklerine ihtimal vermemekle, gittikçe yükselen seslerle endişelenmeye başlıyordu, Ayşe.

Jülide kollarını göğüsleri üzerinde bağlamış olduğu hâlde, karşısında tekli koltukta oturan Pervin’e, “Kızımı nasıl büyüteceğimi sana sormayacağım anne!” diyordu.

Pervin, bu saygısızlığı hak edecek ne yapmış olabilirdi? Kızına büyük bir hayal kırıklığıyla bakarken, Ayşe’nin geldiğini fark ediyor, “Gel kızım,” diyerek yanına çağırıyordu. “Kararını verdin mi? Benimle gelecek misin?”

Masmavi gözleri ümit dolu bakışlarla gözlerine kenetlenmişken ne yapacağını bilemiyordu Ayşe. Aklına gelen tek çare, “Geleceğim anneanne,” demekti. Yüzüne derin bir gülümseme yayıldığında Pervin’in, Ayşe de derin bir nefes alıyordu. “Sömestr tatilinden sonra da buraya döneceğim.”

“Ayşeciğim. İstemiyorsan gitmek zorunda değilsin. Senin yerin burası.”

Yanlış duymuş olmalıydı. Yoksa sabaha kadar gözüne uyuyu haram eden mesele böyle bir kolaylıkla çözüşmüş olamazdı. Jülide, Ayşe’yi göndermekten vazgeçmiş, kalmasını söylüyor, bir de; “Yerin burası!” diyor olamazdı. “Sahi mi?” Acınasıydı sorusu, zavallı olduğunu haykırır nitelikteydi ama güç hissetmiyordu o dakika vücudunda.

Pelte gibi koltuğun üzerine çökerken kendini bir rüyada olduğuna ikna etmeye çalışıyordu. Zira bu rüyalardan uyanmak en zoru oluyordu. Ölen babanı ölmemiş görmek, kesin gözüyle baktığın gönderilişi yanlış değerlendirmek.

Zordan da öteydi esasen.

“Elbette sahi. Burası bizim evimiz.”

Kalbi inanmak istiyordu. Ellerini gözlerine bastırırken, dirseklerini dizlerine yaslayarak güç alıyordu. Rüya gibi değildi. Rüyada bu kadar net düşünmüyordu hiçbir zaman. Her şey bu kadar yerli yerinde de olmuyordu. Etrafına bakarken gözlerinden ellerini çektiğinde, televizyonda oynayan reklamlarda, Şafak Sezer’in, Çelik robotuyla konuşuyor olması gerçeklik arayışında oluşan çatlak gibiydi.

Ve birbirini izleyen sahnelerin akışı rüyada olmadığının deliliydi.

Sevincini bastırmasının tek nedeni Pervin’in gözlerinde gördüğü hayal kırıklığıydı. “Endişelendiğini biliyorum anneanne. Seninle Ankara’ya geleceğim ve göreceksin; ben her meseleyle baş edebilen bir kızım.”

Boğazını temizledi önce ardından Ayşe’nin ellerini, elleri arasına aldı. “Sen nasıl istersen canım. İzninle ben, dedene biletlerimizi almasını söyleyeceğim.” Asil bir hareketle ayrılırken yanlarından, “Onu ikna etmek için elimden geleni yapacağım!” diyordu Jülide’ye.

Birkaç dakikalık sessizliğin ardından, “Sorun ne?” sorusu, bir mecburiyet gibi dile geliyordu Ayşe’nin dudaklarında.

“Hiçbir şey… Her zamanki dediğim dedik annem!” dedi, tırnak içinde vurgusu yaparken parmaklarıyla. “Boşver! Kahvaltı hazırlayalım birlikte.”

“Ben… mezarlığa gidecektim.” Çekinerek söylerken yapmak istediğini, annesi hüzünlü gözlerle inceliyordu kızını.

Neden sonra, “Elbette,” dediğinde, garip bir tını vardı sesinin tonunu ezen. “Elbette, git sen… ama dikkat et, üşüme.”

Başını aşağı yukarı sallayabildi yalnızca. Becerip de söyleyemediği kelimelerden medet ummayacaktı, Ayşe. Bunun yerine koltuktan kalkıp, odadan çıkacak, portmantonun sürgülü kapısını ittiği küçük aralıktan başörtüsünü alacaktı. Kalın örtüyü saçları üzerine örtüp dışarı çıkarken, gece boyunca kalbinin üzerinde oturan manda, yerini terk etmiş gibi hissediyordu.

Lâtif kar taneleri düşerken gökyüzünden, o çoktan mezarlığa varmıştı… İçini kemiren müphem meselelere takılmayacak, yaşadığı sevincin tadını çıkaracaktı. Sesli sesli okumaya başladı Yâsin suresini, babasından öğrendiği hadr makamıyla. Okudukça izin beklemeksizin akıyordu gözyaşları. Okudukça o şefkat dolu adamın sevgisi taşıyordu gözlerinden.

Bitirdi, duasını okudu, “El-Fâtiha,” dedi. Başı kendiliğinden sağa çevrildiğinde, bekleyen Efide ile karşılaşıyordu. Ellerini yüzüne sürüp, çöktüğü yerden kalkarken, başında bir dönmeydi denge sağlayamamasındaki en büyük etken.

“İyi misin?” Sözleriyle vücudunu sağlam tutarken Efide, başını sağa sola sallıyordu Ayşe olmazını anlatabilmek için.

Rahatlamıştı, öyle hissediyordu. Sevinçliydi…

Peki bu tedirginliği nedendi?

“Beni eve götürür müsün?” ricasını sunarken, Efide çoktan evden tarafa yönlendiriyordu Ayşe’yi. Karların arasında ilerlemeye çalışırken, birden bire Efide’nin kucağında buluyordu kendini.

“Anlaşılan yürüyemeyeceksin ufaklık!”

Gücün, bedenini terk ettiğini düşünmese cevaben kaliteli birkaç kelime sarf edebilirdi. Ama hiçbir şey söylemedi. Efide’nin uzun adımlarıyla tükenen yola şükrediyordu yalnızca. Beş basamaklı veranda merdivenlerini iki adımda çıktığında, Ayşe’nin çaldığı zille beklemeye başlıyordu.

Jülide kapının önünde iki metre bir adamın kucağında küçücük kızını gördüğünde şaşırmakta haklıydı. “Ne oldu?”

“Tansiyonu düşmüş olabilir.” Ayakkabılarını çıkarıp, salona doğru ilerlerken, diğer yandan da, “Tansiyon aleti var mı?” diye soruyordu.

“Bizde yok ama komşumuzda vardı. Arayıp getirmesini rica edeyim.”

“O kadar bekleyemeyiz. Hâllederim şimdi.” Hâlledecek gibiydi de. Genç kızın bileğini eline aldı, nabzına yerleştirdi parmaklarını. Telefonununda bir yerleri karıştırıp dizine yerleştirirken aleti, bir tuşa bastı ve ardından nabzını dinlemeye başladı. Birkaç saniyenin ardından, “Çok düşük,” dediğinde, oturduğu yerden kalkıyordu.

Hızlı hareketlerle birkaç minderi, Ayşe’nin bacaklarının altına yerleştiriyor, dümdüz yatmasını sağlıyordu koltuk üzerinde. “Ben iyiyim,” demeye çalışsa da sesini duyuramıyordu Ayşe.

“Yoğurt ya da ayran var mı?”

Jülide anlamak istermiş gibi bir-iki saniye baktığında, “Yoğurt var,” cevabını veriyordu.

“Güzel, ayran hazırlayalım.”

Jülide’yi mutfağa götürdükten en fazla iki dakika sonra yine yanındaydı. Hazırladığı ayranı, pipetle içirmeye çalışırken Ayşe’ye, genç kız insiyaki bir refleksle ekşitiyordu mimiklerini. Sessizlik çabasıyla almaya çalıştığı her yudum işkence gibiydi tuzu sevmeyen bedenine. “Bu kadar kötü olamaz! Bin bir emekle hazırlandı bu ayran size küçük hanım.”

Sözlerinde hasıl olan alayı duyabiliyordu Ayşe. “Özgüveniniz yara alsın istemem saygıdeğer aşçımız, ama tez vakitte bu mutfak işlerini ehline bırakmanızı tavsiye ediyorum.” Aldığı birkaç yudum bile şifaya vesileydi.

“Dün akşam benim ellerimde lezzet kazanmış kestaneleri yerken durum farklıydı sanırım.”

“Hacı… Kestane gibi mükemmel bir meyvenin, ki ayrıca benim en sevdiğim meyvedir, daha fazlasına ihtiyacı yokki. Çiğken lezzetli, pişince lezzetli, fırında lezzetli, közlenince de lezzetli.”

Efide karşılığında Ayşe’yi bardağı tuttuğu mesafeden incelerken, “İyileştin gibi… sen ne dersin,” diyerek gülümsüyordu.

Pervin ve Jülide’nin yanlarına geldiğini fark edememişlerdi, iki kadın, “Emin misiniz?” diye sorana kadar.

Bardağı eline alıp, kendi hâlinde yudumlar çekerken, Efide ve annesinin sohbetini dinliyordu. İş, Ayşe’nin Ankara’ya gitmesine geldiğinde anlamak istermiş gibi bakıyordu Ayşe’nin gözlerine.

“Buradan temelli gitmiyorum… Sadece sömestr tatili bitinceye kadar.” Neden açıklama yaptığını ya da Efide’ye karşı hissettiği bu sorumluluk duygusunun nereden çıktığını bilmiyordu ama hiç kimseye olmadığı kadar samimi bir yakınlığı bu gence hissettiğini de inkâr edemiyordu.

“Anlıyorum. Ben de Trabzon’a gidiyordum, sana da uğramak istedim. Sizin yolculuk ne zaman?”

“Yarın.”

“Vedalaşalım öyleyse.”

Efide’nin cevabını duyduğunda, “Neden? Geri gelmeyecek misin?” sorusu kendiliğinden döküldü dudaklarından. Geri gelmeyeceğini düşünmek bile canının sıkılması için yeterliydi.

“Gelirsem burada olacak mısın?”

Düşünmek için başını çevirirken pencereden dışarı, “Ne zaman geleceğine bağlı. Tatil bittiğinde burada olursan ben de burada olacağım,” diye mırıldanıyordu.

Ayran hazırlamak için mutfağa gittiği sırada kanepenin üzerine bıraktığı telefonunu eline aldığında, “Bana numaranı ver,” dedi. Kullandığı emrivaki sözler rahatsız etmeliydi belki ama hiçbir rahatsızlık hissetmiyordu telefon numarasını ezberinden söylerken Efide’ye.

Sabah başlayan kar yağışının yerine pırıl pırıl bir güneş aydınlatıyordu masmavi gökyüzünü. Safiye’nin görüşüne göre bu kış güneşi; daha fazla kar demekti. Uzun saçlarının üzerine cebinden çıkardığı simsiyah beresini taktığında, bir sigara yakıyordu Efide. Kapalı kapının camı ardından namütenahi bir beyazlıkta gidişini izlerken, bir daha ne zaman görüşebileceklerinin hesabını yapıyordu içten içe.

*

Pişen mercimek çorbasının kokusu bütün mutfağı sardığında, annesine olan özlemi katlanıyordu Fuat’ın. Onu sağlığına kavuşmuş olarak görmek, huzur hissettiriyordu kalbine. “Daha iyi gördüm seni.”

Bahçeden toplanmış tazecik marulları keserken, annesiyle birlikte mutfakta vakit geçiriyor olmanın tadına varıyordu Fuat, hislerini gizli tutarak. Tahta kaşıkla çorbayı karıştıran Elvan’ın, güzel yüzüne bir gülümseme yayıldı. Verdiği kilolar gamzelerini soldursa da hiçbir sebep o güzelliğini eksiltemiyordu. “Çok iyiyim. İğneler, antibiyotikler, haplar hepsi bitti. Kan tahlillerim de tertemiz çıktı.”

Hastaneden taburcu edildiğinde her ne kadar yanında kalmak istediyse de kayınvalide ve görümceler tarafından kuşatılmış annesine ulaşması mümkün olmamıştı. “Çok iyi…” Fısıldar gibi dökerken niyetini, uzun zamandır şükretmemenin verdiği umut hissini garipsiyordu genç adam. Neden sonra kendi fikirlerinden kaçmak istercesine, “Sabri’nin akrabaları yalnız bırakmış seni,” dedi.

“Artık iyileştim, kendi işlerime kendim bakıyorum. Allah razı olsun onlardan çok yardımcı oldular.” Annesinin insanlara karşı tavrı buydu; sonsuz bir hoşgörü. “Safiye halam nasıl?”

“Senden daha iyi.”

Anne-oğul bu söz üzerine gülerken, Fuat havucu rendeleyebilmek için dolapları karıştırıyordu. Annesi hâlinden anlamış gibiydi, çekmeceden rendeyi çıkarıp tezgâhın üzerine bırakırken. “On beş dolap daha açardım en fazla.” Esprisi, annesinin o tatlı kahkahalarıyla gülmesine vesile olduğunda Ayşe’nin yanında hissettiğine benzer bir huzuru hissediyordu iliklerine kadar.

Garipti.

Annesi… Ailesiydi. Canından bir parçaydı. Onun bedeninde var olmuştu. Onun yanında bu huzuru hissetmesi en doğal olanıydı, evet. Peki Ayşe? Onu da ailesinden mi kabul ediyordu benliği?

Havadan, sudan zararsız bir muhabbetleri vardı kuzinenin ateşiyle ısınan mutfakta. Elvan, oğlunun anlattıklarını dikkatle dinliyor, Fuat annesinin merak ettiği her sorunun cevabını veriyordu. Akşam ezanı okunduğu sırada kapı çalarken, Elvan mahcup bir gülümsemeyle çorbanın altını kapıyordu. “Sabri Bey geldi.”

Elvan’ın hatırı olmasa, yerinden kıpırdamazdı ancak onu üzgün görmemek için peşinden gidiyor, selam verip içeri giren adamın selamını alıyordu.

“Yeni mi geldin?”

Hoş geldin demek yerine bu gereksiz cümleyi kullanan adama tekdüze bir ses tonuyla cevap veriyordu, “Sayılır.”

“İyi, iyi. Ben namaz kılayım, sonra oturur yeriz.”

“Tabii, tabii. Ben çorbaları doldururum, geldiğiniz de başlarız.”

Yaşlı adam paltosunu, kaşkolunu, eldivenlerini Elvan’ın ellerine bırakıp, ağır adımlarla salona doğru ilerlerken, bastığı ahşap döşemelerden gıcırtılı sesler yükseliyordu.

Salatanın bütün malzemeleri tamamlandığında masadaki yerini almıştı. Annesi çorba kaselerine sıcacık mercimek çorbasını doldururken, Fuat’ta ekmek dilimliyordu. “Sen çok becerikli bir adam olmuşsun Efide’m, MaşAllah sana.” Sözleri, bir hayranlığı ifade eder gibi dökülüyordu Elvan’ın dudaklarından.

“Kardeşim bana öğretebilmek için çok uğraşsa da tek yapabildiğim salata.”

“Kardeşin?”

Cevap vermek için aralandığında dudakları, Sabri’nin mutfağa gelişiyle suskunluğa kapanıyordu. Birlikte yemeğe oturduklarında, resmiyet içinde bir akşam yemeği vakti geçiriyorlardı. İlerlemiş yaşından mıydı, yoksa mizacına yazılmış bir alışkanlık mıydı bilinmez, homurdana homurdana yiyordu yemeğini Sabri ve bu her daim olduğu gibi şimdi de kafasına takılıyordu Fuat’ın.

Gece bitip, odasının mahremine kavuştuğunda, buz gibi havaya aldırış etmeden penceresini aralayarak bir sigara yakıyordu. Öyle uzun uzadıya giyinen, giyinmediği zamanlarda üşüyen bir yapısı yoktu. Üşümek düşüncesiyle aklına küçük bir kız düştüğünde, gülümsüyordu insiyaki. Buz gibi elleri ve buz gibi de bir burnu vardı o küçük kızın fındık kadar.

Ankara’ya gideceği için mi endişeliydi, yoksa endişesinde başka bir sebep mi vardı?

Önceki gece hüngür hüngür ağlarken karşısında Ayşe, ne kadar bitik, ne kadar da çaresizdi. Kadınların en savunmasız oldukları an belki de acı duygusunu yaşadıkları, sevdiklerinin kaybından sonraki zamanlarıydı. Telefonun saatine baktığında, 22:30’u gösteriyordu. Uyuyup uyumadığını bilmemekle, rahatsız etmek ve etmemek arasında gidip geliyordu Fuat.

Sigara dudaklarının arasında olduğu hâlde, telefonu eline aldığında mesaj yazmaktan nefret etse de Ayşe’den haber almadan rahat edemeyeceğini biliyordu.

“Gideceğini söyledin ama neden gideceğini söylemedin.”

Dudaklarında tükenmeye yüz tutmuş sigarayı parmaklarının arasına alarak, kül tablasında ezerken saat 22:34’ü gösteriyordu. Telefonun ekranında beliren mesaj bildirimiyle karanlık oda aydınlanırken, bir rahatlama yayılıyordu bedenine.

“Sormadın ki.”

Değişik bir kız olduğunu biliyordu. Keza verdiği cevapla yine gülümsüyordu Fuat.

“Tane tane sormalı demek ki küçük olmayan ergenimize. N e d e n g i d i y o r s u n?”

Peşi sıra gelen mesajda, “Bu uğraşınız takdir edilmeli =)” yazıyordu.

Normalde gülemeyen genç bir kızın, mesajına kondurduğu smile parmağıyla okşuyordu farkında bile olmadan. Tek merak ettiğiyse gerçekte de gülüp gülmediğiydi.

“Neden gidiyorsun?”

Beklediği cevap geciktiğinde, Ayşe’nin uyumuş olduğunu varsayıyordu. Küllüğü pencerenin dışındaki pervaz genişliğine bıraktı, pijamalarını giydi. Kar soğuğu açık pencereden odaya doluyor olsa da sımsıcak bedeni için bir anlam ifade etmiyordu. Yatağına uzandı, elini başının altına yerleştirdi. Yorganı gelişigüzel üstüne alırken yaptığı alışkanlıktı, ihtiyaç değil.

Gözleri karanlıkta tavanı seyrederken gelen mesajla aydınlanan telefonu bıraktığı yerden geri alıyordu.

“Dün, annem Ankara’da yaşamamın daha uygun olacağını söyledi. Gece boyunca senden hediye albümü dinlerken, Rize’den ayrılmak istemeyişimle dua ediyordum. Sonra sabah annem gitmemi istemedi. Akşamdan sabaha yüz seksen derece dönebilen bir annem olması iyi bir şey sanırım. Anneannem onunla gitmemi çok istediği içinde gönlü olsun istiyorum. Sanırım benim şehir değiştirmem gerektiğini düşünüyorlar.”

Yazdığı uzun mesajın ardından peşi sıra bir tane daha geldi.

“Beklerken uyumuş olma ihtimalin (mesajı yazmak, aynı tuşun başka bir harfini kullanabilmek için beklediğin süre düşünüldüğünde biraz uzun sürüyor) beni endişelendirse de, sona doğru gönderip göndermeme kararım vicdanımı sızlatsa da bence bu azmim takdire değer.”

Fuat cevap yazamadan gelen mesajda, “Sanıyorum uyudunuz..?” yazıyordu.

“Hızınıza yetişmeye çalışıyorum. Ah bu yeni nesil.”

“Yeni nesil? Sen kaç yaşındasın tam olarak? (Onca yazdığım açıklamalar sana gelmedi diye endişeleneyim mi?)”

Ayşe, acısı taptaze bir çocuktu. Etrafındaki insanlara farklı görünmeye çalışarak zayıflığını gizleme çabasında, masum ve tertemizdi. Yazarken belli ki rol yapmayı bırakıyor, acılarını sessizliğe gömüp ânâ odaklıyordu kendini. Konuşurken bu kadar uzun cümleler kurmadığını biliyordu artık. Yazmak belli ki bu çocuğa ilaç mahiyetindeydi.

“Yeni nesilsin. 20. (Hepsi geldi.)”

Beklemeden bir mesaj daha yazdı.

“Annen bu kadar kolay fikir değiştirir mi her zaman?”

“Hayır. Kararlarında hep çok tutarlıdır. Daha önce böyle bir geri adım attığı olmamıştı.”

Tecrübeleriyle sabitti ki; bir kadının fikrini değiştirmek istediğinde daima karşı koyamayacağı bir hazdan onu mahrum ederek, aklını başına getirirdi Fuat. Bu kadının kocası daha yeni öldüğü düşünüldüğünde, hazzı ona veren ya da vermekten mahrum edecek kişi kimdi?

“Babanın vefatından önce annen nasıldı? Farklı davranışları var mıydı?”

Gelecek cevabı beklerken bir sigara daha yakıyordu. Ve sigarasından son nefesi çekerken yeni mesaj bildirimiyle yeniden aydınlanıyordu küçük odası.

“Aslında hani çok iyi davranışlar sergilemeye başlayan kötü karakterli insanların, o alışılmışın dışındaki iyi davranışları etrafındaki kişilerce “Ölecek mi acaba?” şüphesine yol açar ya. Hah! İşte annemde öyleydi diyemem ya. Benim annem kötü biri değil. Bu kadar saçmalığı yazma nedenimi bilmiyorum. Sana yazmak bir çeşit rahatlık sağlıyor psikolojime. Ama istemezsen (bunu kaybetmeye hazır olmasam da =( istemediğini söylemen yeter) bu saçmalığa son verebilirim.”

Ardından bir mesaj daha geldi Fuat ilkine tek kelime karşılık yazamadan.

“Babamın vefatından önce çok daha hoş görülü bir anne olmaya başlamıştı.”

Aradığı cevap, kısa bir mesaj olarak geldiğinde iyiden iyiye başka bir erkeğin varlığından şüphelenmeye başlıyordu Fuat.

“Woody Allen’nin genelin anlamayacağı, anlayanınsa çok eğleneceği kitabından bir parça gibiydi yazdıkların. Devam et.”

Hemen ardından bir mesaj daha yazdı.

“İşe yaraması için (mesaj yazmaktan nefret eden bu adam) sabaha kadar yazmaya devam edebilirim. Dur bakayım, bir şey deneyeceğim… =)”

Daha önce smile eklediğini hiç hatırlamıyordu. Esasen daha önce mesaj yazdığını da hatırlamıyordu ya… Derin bir sessizlikte bakıyordu telefonun karanlık ekranına. Kızı korkutmuş olma ihtimaliyle yazdıklarından pişman olurken, telefonu elinden bırakmaya niyetlendiği sırada odası son kez aydınlanıyordu.

“Çok iyisin…”

Başka bir şey yazmıyordu. Cümlesi bitmediği için miydi o lüzumsuz noktalar, yoksa Fuat’ın anlayışına sığındığı için miydi müphemliği?

Bir-iki kelam daha beklerken saatin 23:30’a yaklaşıyor olmasıyla beklemekten vazgeçiyordu. Ayşe’nin bir parça huzur hissedebilmesi için kar-kış demeden şu dakika yanına bile gidebilirdi. İtiraf edebilirdi ki; daha önce böyle bir şefkati kalbinde hiç hissetmemişti…

Mevzu annesi değilse tabii…

Ahzen ~ 6 | Tedirgin” için 2 yorum

  • 19 Kasım 2018 tarihinde, saat 16:09
    Permalink

    Okuduğum bölümleri tekrar okuyorum ama hiç şikayetçi değilim?

    Yanıtla
    • 19 Kasım 2018 tarihinde, saat 18:00
      Permalink

      ? ne mutlu bana öyleyse

      Yanıtla

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir