Ahzen ~ 5 | Kuyu

Yeni açılmış, karlardan temizlenmiş araba yolundan Ayşe Nur’un evine doğru ağır adımlarla ilerliyordu Fuat. Üzerinde deri bir mont, başında Emine ablasının el emeği beresi vardı rengi kömür karası. Günlerdir bu küçük kızın yanına gelememiş, hâlini hatırını soramamıştı. Şimdi, babasının mezarı başında Kur’an okuyan kızın yanına ilerlerken, annesinin zatürre olduğundan, günlerdir hastanede başucunda beklediğinden bahsetmeli miydi, bilemiyordu.

Demir çitin kenarındaki ahşap bankın üzerinde, sırtı patikaya dönük olduğu hâlde oturuyordu, “Ayşe Nur!” diye fısıldadığında.

Kur’an’ı kapadı, ellerini yüzüne sürüp, Fuat’a döndü yerinden kalkma gereği görmeden. “Bana Ayşe Nur demezsen… çok mutlu olurum.”

Onun o acı dolu gözlerine bakarken Fuat, biliyordu ki mutluluk bu kızdan çok uzaktaydı. “Peki öyleyse, ne dememi istersin?”

“Ayşe. Sadece, Ayşe.”

Oturduğu yerden dik bakışlarla bakarken Fuat’a, genç adam kendini tuhaf bir hisle sarmalanmış hissediyordu. “Sana bir doğum günü hediyesi getirdim.”

Yorgun bir hareketti önüne dönerken Fuat’a gösterdiği. Kolları bedenine sarılırken, kitabını kalbine bastırıyordu. “İronik. Çok ironik. Bir görünüp sonra kaybolan birisin. Bir varsın bir yoksun ama bana bir doğum günü hediyesi getirdin. Doğum günlerimi hatırlayan bir tek babamdı… Onunla da garip bir uyumumuz var artık yılın o gününde.”

Başını, gri bulutlarla kaplı gökyüzüne çevirdiğinde Ayşe, Fuat sadece bekliyordu. Aradan ne kadar süre geçtiğini bilemediği bir vakit boyunca bekledi. Ayşe yerinden kalkıp, babasına son bir kez daha Fatihâ okuduktan sonra yanına gelirken, Safiye’nin evinde bıraktığı hediyeyi nasıl vereceğinin hesabını yapıyordu Fuat.

“Babamın yokluğunda ilk kez senin yanında ağladım.”

“Ve ben… gittim.”

“Beni ilgilendirmez… Kahvaltı için beni bekliyor evdekiler. Bize katılmak ister misin?”

Sözleri, henüz yağmaya başlayan kar kadar soğuktu Ayşe’nin bakışları gözlerine ulaşırken. “Safiye sultan sıcak koleti yemeğe bekliyor seni… Bence sen izin al evdekilerden, gidelim.”

Başını çevirdi önce eve baktı, ardından yine Fuat’ın gözlerinin derinliklerine. İnsana sütlü çikolatanın o sımsıcak tadını anımsatan gözlerinde fersizdi bakışları. Ve ne hazindir ki ümitsizdi de o güzel gözler.

“Olur,” dedi, elindeki kitabı işaret etti. “Eve bırakmam ve üzerimi değiştirmem lazım.”

“Sorun değil, beklerim.”

“Soğukta bekleme ama gel benimle.”

Kabulünü başıyla sunarken, kızın yanında yürüyordu buz beyazı EPS yalı baskı sistemiyle mantolanmış eve doğru. Çok ufak tefek bir çocuktu. Yaşını bilmiyordu ancak etrafına yaydığı özgüvenle on üç ya da on dört olabileceğini tahmin ediyordu Fuat. Verandanın önüne vardıklarında Ayşe merdivenleri hızla çıkarken, Fuat bir adımı merdivende olduğu hâlde, “Seni burada bekleyeceğim,” diyordu.

Arkasına baktı şaşırmış gibi. “Neden burada bekliyorsun? İçerideki kadınların seni yemesinden mi korkuyorsun?” Aralarında beş basamak olduğu hâlde eğildi Fuat’a doğru. “Söz veriyorum, seni koruyacağım. Ne de olsa sana borçluyum.”

Başka bir zaman olsaydı, kız, babasını kaybetmemiş, hüznü gözlerinden taşabileceği anı kolluyor olmasaydı… Gülüşü abes kaçmayacak bir vakitte hür olsaydı… Karşısındaki bir buçuk metre boyu olan tatlı mı tatlı bu kız çocuğundan duyduğu sözlere kahkahalarla gülebilirdi. Bunun yerine bir adım attı Ayşe’ye doğru. “EyvAllah öyleyse. Aksi bir durumda hesabı sizden sorulacaktır, ufaklık.”

EyvAllah der gibi bir hareketle başını eğdiğinde Ayşe, “Aramızda kalsın, küçük ve çelimsiz görüntüm herkesi yanıltır,” diyerek elini eve doğru uzatıyordu bir reveransla.

Kapıdan içeri girdiğinde ayakkabılarını çıkarıp, yumuşacık terlikleri uzattığında giymesi için, “Anne, misafirimiz var!” diyerek de içeriye doğru sesleniyordu.

Fuat saçlarına örttüğü bereyi çıkardı, deri montunun cebine sıkıştırdı.

İçeriye doğru ilerleyen antreye Fuat’ı buyur ederken, genç bir kadın karşılamaya geliyordu, “Kim geldi?” sorusuyla.

“Efide, seni annem Jülide ile tanıştırayım.”

Sustuğunda anlıyordu Fuat; devamını getirmeyecekti. Kadının dikkatli bakışları tepeden tırnağa süzerken genç adamı, önce boğazını temizliyordu zarif bir öksürükle ardından elini uzatıyordu prensesvari bir zarafetle. “Memnun oldum, hoş geldiniz,” diyerek.

Acısı olduğunu düşünmese, cazibesine kapıldığı için heyecanlandığını, sesinin de bu yüzden titrediğini düşünebilirdi Fuat. “Bilmukabele hanımefendi, hoş bulduk. Başınız sağ olsun.” Sesi yüksek olmasa da bu durumu yadırgamış gibi durmuyordu Jülide.

Masmavi gözlerini kaçırırken genç dul, “Teşekkür ederim,” diyordu güçsüz kalan ses tonuyla. İnsan davranışlarını yıllardır gözlemleyen biri olarak söyleyebilirdi ki; kadında, vicdan azabında yoğurulmuş rahatlama mayalanıyordu kaybının ardında.

“Biz Safiye hala da kahvaltı yapacağız.” Ayşe, annesinin dikkatini üzerine çekebilmek içindi belki güçlü bir sesle konuşuyordu.

“Hı? Ah affedersin… tabii tabii gidin siz.”

“Nereye gidiyorsunuz?” Sesin geldiği yöne döndüğünde, Jülide’nin birkaç yıl ileriki versiyonu yanlarına yaklaşıyordu.

“Safiye hala var, ona gidiyoruz anneanne. Efide, anneannem Pervin. Annemin kuzeni Suzan.”

*

Anneannesi ve Suzan da Efide ile tanışmış, onlar da tıpkı Jülide gibi etkilendiğini saklayamamıştı. Birbirleriyle sohbet eden grubu yalnız bırakıp, giyinmek için odasına çıkma izni isterken, kendilerinden genç bir adamı hayranlıkla seyreden kadınların, küçücük bir kızı umursamadıkları absürt durumu düşünüyordu.

Efide, Ayşe yanından ayrılırken başını eğerek, dudaklarıyla beklediğini mırıldanırken, annesi oralı bile değildi. Odasına girdiğinde fark ediyordu ki; umurunda da değildi. Kalın eşofmanını çıkardı, kot pantolon giydi. Üzerine kazak ve en üste de babasının hırkasını giydiğinde, yün pançosuna sığınıyordu yeniden. Kırmızı bir atkı sardı boğazına, onun eşi bir de şapka taktı saçlarına.

Mezardayken başlayan kar istikrar sağlayamadan sona ermişken çıkardığı kıyafetleri katlayıp yerine koyuyordu Ayşe. İşini bitirdiğinde, Efide’nin yanına geri geliyordu. İzin isteyip ayrılırken, “Yine bekleriz,” diyordu üç kadın da genç adama hitaben.

“Şeref duyarım.”

Sözlerinde samimi olduğu belliydi. Kadınların elini, bir beyefendi nezaketinde öperken, üçünün de takdirini kazandığı şüphe götürmez bir gerçekti. Nihayet yola çıktıklarında, “Bir sigara yaksam, rahatsız olur musun?” diye soruyordu centilmen Efide.

“Ben rahatsız olmam ama sen o boğazındaki marazla olursun.”

Paltosunun iç cebinden sigara paketinden bir dal çıkardı, simsiyah bir zippoyla yaktı. “Kaç yaşındasın, Ayşe?” sorusu, içine çektiği derin nefesin hemen ardından geldi.

“On dört.”

“Yaşın küçük değil.”

Devamının geleceğini beklerken, o sessizliğe sığınıyordu keçi yoluna saptıkları sırada. “E… ama demeni bekliyorum, sen sustun.”

“Ama..? En nefret edilesi kelimeyi mi bekliyorsun? Ne acayip bir çocuksun…”

Çocuk lafı gururunu kırarken, “Ben çocuk değilim!” dedi, hızlı adımlarla patikada öne geçti. Koşar gibi çıkıyordu bozuk patikanın bakımsız yollarını. Efide’ye hava atabilirdi hızıyla ilgili. Ne de olsa o sigara içtiği için ciğerleri bu hıza uyum sağlamasına izin vermeyecekti.

Aniden aklına gelen soruyla arkasına döndüğünde, Efide ile burun buruna gelmeyi beklemeyişi, gerisin geriye kara düşmesine neden olabilirdi eğer sigarası dudakları arasında asılı kalan Efide belinden yakalamasaydı. “İyi misin?” Haklı olarak soran gencin, gözlüklerinin ardından bakan gözlerinde eğlenen bir ifade vardı.

“İyiyim.” Efide’nin yardımıyla toparlandı, üstünü başını düzeltti. “Bu kadar çok sigara içtiğin için hızımla gururlanacaktım ama sanırım gençliğini hesaplayamamışım.” Nihayet keçi yolu bittiğinde, beton dökülmüş avluya adım atıyordu ardında Efide’nin gülüşünü duyarken.

“Sigara içiyorum ama spor da yapıyorum. Ondan olsa gerek hızım.” İfadesi kibirli olsa da en ufak bir rahatsızlık hissetmiyordu Ayşe.

Adım adım evin maviye boyanmış ahşap kapısına doğru yürürken, Safiye’nin dumanı tüten bacası haftalardır ilk kez huzur duyduğu bir olgu olarak sergileniyor gibiydi önünde. Ufak, briketten yapılmış bu kulübe, köylerinde en sevdiği evdi. İkinciyse hiç tereddütsüz Tarık’ın eviydi.

“Bir doğum günü hediyesi aldığından bahsetmiştin.” Sözleri dudaklarından döküldüğü sırada Efide’ye bakıyordu. İşaret ve orta parmaklarının arasında tuttuğu sigaradan derin nefesler çekerken, zayıf yanakları da o nefesle beraber içine çekiliyor gibiydi.

“Aldım. İçeride.” Dumanı, konuşması bittiğinde yavaşça dışarı üflerken, gencecik ciğerlerini neden bu pis katranla kirlettiğini düşünmeden edemiyordu. İyice küçülen sigarayı baş ve işaret parmaklarının arasına aldı, son bir nefes çekti kısılı gözleriyle. Yerde söndürdüğü izmariti kül kovasına atarken, “Hadi içeri girelim… Donacaksın burada,” diyordu.

Kapının önüne henüz varmışlardı ki kapı açıldı, “Oy benim kuzucuğum gelmiş. Anan doysun senden. Hadi içeri gelin masa hazır, hemen oturalım,” diyerek karşıladı Safiye.

Belli ki yaşlı kadın Ayşe’yi evden çıkarabilmek için Efide’yi görevlendirmişti. Selam verip içeriye girdiklerinde, sımsıcak ekmeğin kokusu yayılıyordu buram buram. Tıpkı; ev gibiydi Safiye’nin evi. Küçüktü, iki göz odası, bir banyosu, küçük bir mutfağı vardı ama metreyle ölçülemeyecek bir huzuru sığdırıyordu her kuytusunda.

Efide, iki bardağa çay doldururken, kendine büyük bir kupa kahve hazırlıyordu. Sürahi boyutundaki kahveye ekşittiği yüzüyle bakarken Safiye, sözleri de peşi sıra geliyordu yüz ifadesine müsavi. “Şu uşağa bir bak da! Çay içsene oğul o nedir ki sabah sabah onu içiyorsun?”

“Bu iyi ana, çok iyi. Hadi sen bize, koletinin arasına tereyağını göm de hakkını verelim.”

“Hakkını verecek! Duy ha duy! Oğul, sen biraz yesen belki et biterdi o vücudunda he! Al bunun hepsini ye de bitir!”

Hatırı sayılır büyüklükteki ekmeği Safiye’den alırken Efide, önce yutkundu, sonra, “Anam el-insaf! Bu benim bir haftalık ekmeğim,” dedi. İfadesi acı çeker gibiydi ama bu ana-oğulun atışmalarını izlemek günlerdir huzur hissetmeyen gönlüne bir parça rahatlamanın yayılmasına vesile oluyordu.

“Kuzum… Sen de bunu ye. Ye de sevinsin bu garip Safiye.”

Teşekkür ederek alırken tereyağlı ekmeği, günlerdir hiçbir şey girmemiş midesi şükürle kabul ediyordu ağzına aldığı ilk lokmayı. Hastanede geçen üç haftaya yakın sürede birkaç kez köfte yemişti zorla içtiği çorbaların haricinde. Şimdiyse, yedikçe açlığını daha fazla hissediyordu. “Hala… ellerine sağlık.”

Safiye’nin ne kadar mutlu olduğunu dualarından, bir de yaşlı gözlerinden görebiliyordu, Ayşe. Oysa ki sabah uyandığı evde mutluluk yoktu, huzur yoktu, sevgi yoktu. Her nasılsa bu yokluğun nedeni babasının vefatı da değildi. Anne ve anneannesi arasında ciddi bir gerginlik vardı ve onların bu gerginliği zaten yaralı olan ruhunu daha da yaralıyordu…

*

Sofrayı kaldırmış, bulaşıkları yıkamıştı. Bütün bunları yaparken de ne Fuat’ın yardım etmesine izin vermişti ne de Safiye’nin. Şimdiyse tüllerin ardına kadar açık olduğu pencereden yağan karı seyrederken, Safiye’nin anlattıklarını ilgiyle dinliyordu.

Sohbet ederken yaşlı kadınla, belliydi sevgisi de saygısı da Safiye’ye. Belki de evinde bulamadığı mutluluğu buluyordu bu küçücük evde. Anne ve anneannesine hiç benzemiyordu simsiyah saçları ya da çikolata kahvesi gözleri. Anne-kız en az 1.70 boyunda varken, bu küçük kızın boyunun 1.60’ı geçeceğini bile düşünmüyordu Fuat. Ufak tefek, minyon bir çocuktu. Simsiyah saçların çevrelediği taş bebeklerin pürüzsüz cildine sahip teni, porselen gibi narin görünüyordu. Garip bir şekilde baktıkça daha çok bakma isteği uyandırıyordu Fuat’ta. Ceylan gibi çekik, kocaman gözleri, bembeyaz teni, insana yazın en güzel meyvesi kirazı hatırlatan dudaklarıyla küçük, fındık kadar bir burnu vardı dertleriyle hüznü en derinlerde yaşayan küçük kızın.

Küçük denince sinirlendiğini öğrendiği genç kızın. Artık babasına sığınamayacak, korkularını tek başına yaşayacak genç kız… Bu mesele neden Fuat’ı ilgilendiriyordu?

İşte bu konu hakkında hiçbir fikri yoktu.

“Siz oturun,” dedi Safiye ayağındaki çorap ve patiklerini çıkarırken, “Ben bir abdest alayım.”

Safiye’nin gidişiyle sobanın yanındaki minderlerin üzerine gidip otururken Ayşe, Fuat küçük kıza hediyesini artık vermesi gerektiğini biliyordu. Beğenecek miydi, hiçbir fikri olmasa da yola çıkmadan önce bu hediyeyi yanına aldığında, Ayşe’ye veremeden, Elvan ile birlikte hastanede kalmıştı. Odadan çıktı, Safiye’nin odasına bıraktığı çantasından albümü çıkardı.

Soğuk hava içini titretirken sobadan yayılan sıcağın ulaşmadığı holde, odaya girmeden önce hediye paketine sardığı CD’yi sol elinin parmaklarına vurarak durum değerlendirmesi yapıyordu. Babasını yeni kaybetmiş bir çocuk, belki de yadırgayacaktı bu hediyeyi.

Odaya girdi, boş gözlerle televizyona bakan kızın karşısına yere oturdu. “Tuhaf bir hediye olduğunu düşünürsen, anlarım.” Sözleri dudaklarından tebessümüyle birlikte dökülüyordu Fuat’ın.

Sırtını yasladığı minderden doğruldu, Fuat’ın gözlerine kilitlendi. Uzatılan hediyeyi alırken, “Tuhaf olan ne biliyor musun?” diye soruyordu.

“Söylemek ister misin?”

Sakin gibiydi, “Tabii, tabii,” derken. “Babamdan başka hiç kimseden hediye almazdım doğum günlerimde. Belki kimseye söylemediğimden, belki de sadece anne ve babamın ilgisini istediğimdendi… bilemiyorum. Ama bana doğum günü hediyesi alan ilk kişisin.”

Tuhaf bir gurur yayılıyordu kalbine, küçük bir çocuğu sevindirmiş olmanın paha biçilemez huzurunu yaşarken. “Beğenmediğin takdirde sanırım çuvallayacağım.”

Hiç gülmeyecekmiş gibi bakan gözlerine bir tebessümün ümit dolu ışıltıları yayılmaya başladı. Dudaklarında ise o tebessümün esintisi bile yoktu. “Bu hediye sadece bir araç. Benim için önemli olan doğum günüm için önemsenmek. Teşekkür ederim.” Fuat, başını eğip kabul ederken teşekkürü, mavi hediye paketine sarılı CD’yi açıyordu Ayşe. “Pierre Hugo Lambert. Eskiye Özlem…” dedi, başını kaldırıp Fuat’ın gözlerine baktı.

Fuat ise, “Sen Fransızca mı biliyorsun?” diye sorarak küçük kıza dair bir şeyler öğrenmeye çalışıyordu.

Yanaklarına bir pembelik yayılmaya başladı nedenini anlayamadığı bir sebepten. “Anneannem Fransızca öğretmeni. Buraya taşınana kadar bana anneannem baktı.” Açıklamasının yeterli olduğunu düşünerek albümün arkasında isimleri sıralanmış on iki parçayla tanışıyordu sessiz sedasız. Gizleme gereği görmediği bir hüzün vardı gözlerinde. Esnemesini eliyle bastırmaya çalışırken, sobanın sıcaklığıyla mayıştığı için de utanmışa benziyordu, Ayşe. “Uyku bastırdı,” derken mahcup bir ifade vardı yüzünde.

Koltuğun üzerinde duran kırlenti aldı, Ayşe’ye uzattı. “Yat dinlen biraz.” Hiç itiraz etmeden kabul ederken yastığı, tek isteği küçük kızın bir kez gülümsemesiydi.

Ama o gülümseme gelmedi. “Ayıp olmaz İnşAllah Safiye halaya.”

“Olmaz, merak etme.”

Minderlerin üzerindeki küçücük bedeni kıvrıldı, yastığı başının altına yerleştirdi. “Sana güveniyorum,” derken gözleri kapanıyordu Ayşe’nin. Yüzünde pırıl pırıl dingin bir ifade vardı.

Gerçekten güveniyor gibiydi. Fuat’a güvenen kaç kişi vardı ki bu dünyada? Annesi, Safiye, Nisa, babası… bir de canından bir parça kardeşi Mete idi belki…

Başka?

Birlikte olduğu kadınlar?

Hayır!

Hepsinin kalbini kırmıştı terk ederek.

Bir esneme geldiğinde iki eliyle yüzünü kapıyordu Fuat. Dizlerini karnına doğru çektiğinde, koltuğun dibinde, yerde oturuyordu. Kar ise hâlâ yağmaya devam ediyordu.

Safiye sessizce odaya girerken, Ayşe’nin uyuduğunu görüp durdu, birkaç saniye seyretti küçük kızın huzurla uyuyan yüzünü. “Ah kuzum benim. Bir şey örtsem üstüne,” dedi, kapıyı yine sessizce açıp dışarı çıktı. Bir dakika bile dolmadan geri geldiğinde, oldukça eski ama bir o kadar da temiz bir battaniyeyi yavaşça örttüyordu Ayşe’nin üzerine. “Sen de biraz uyu da oğlum. Senin acaba hiç uyuduğun oluyor mu?” derken, Fuat’ın uzun saçlarını okşuyordu oturduğu koltuğun üzerinden.

“Uyumaz olur muyum anacığım. Her gün en az iki saat.” Bazen dört saat uyuduğu da oluyordu ama uyuma ve uyanma arasında bir araf gibiydi Fuat için geçen o süre.

“Seni bir hocaya okutalım oğul. Marazlı mısın ben anlamadım. Yemek yemezsin, uyku uyumazsın, senin bu halin ne olacak?” Anne şefkatiyle bir öpücük kondurdu genç adamın başına. “Akşama bir iyi haşlama edeyim diyorum. Kar lahanalarımı daha fazla kapamadan biraz toplayayım.”

Fuat da halasıyla beraber kalktı, “Ben de sana yardım edeceğim,” dedi, hırkasını üzerine giyerken.

“Hay Allah’ım ha! Bana yardım edecek! Sen ne anlarsın oğul? Otur burada, kızım yalnız kalmasın.”

“Yüzündeki gülümseme hakaretine teselli olmuyor ana.”

Ayşe kıpırdadığında ana-oğul sessizliğe sığınıyordu. “Şi… sen otur, ben şimdi toplar gelirim.” Kapıdan çıkarken, “Deli uşak,” söylenişiyle bir de Fuat’a mutluluğu veren gülüşünü duyabiliyordu Safiye’nin. Henüz kalktığı yere geri oturdu, uyuyan kızın huzur dolu ifadesini seyretmeye başladı. Başını, Ayşe’nin üzerinde uyuduğu yer minderine bir an için yaslarken, tavanın kararmaya yüz tutmuş ahşabındaki yıllanmış izlere kilitliydi gözleri.

Sırtı kalın halının üzerindeydi, umursamadı. Bu çocuktan yayılan huzura sığınmak istiyordu yalnızca. Lavanta kokusunun masumiyetini solurken aldığı her nefeste, gözleri kendiliğinden kapanıyordu. Belki de izin vermeliydi kendine birkaç dakika da olsa. Gözlerinde hissettiği yorgunluk gidinceye kadar…

Bilmediğiyse, hasret kaldığı deliksiz uykuya kavuşmak isteyen bedeni, küçücük bir çocuğun yanında, ona hayatında daha önce hiç yaşayamadığı bir huzuru verecekti.

*

Safiye küçük odaya girdiğinde, sessizce seyretti iki genci. Tertemiz yıkanmış bir başka battaniye daha aldı, Fuat’ın üzerine örttü anne şefkatiyle dualar okurken huzurla uyuyabilmeleri için. İkisi için de mis gibi bir yemek pişirmek için küçük mutfağındaki kuzinesini yakmaya gidiyordu odanın kapısını aynı sessizlik çabasıyla örterken.

Köylerinin yıllardır hocasıydı rahmetli Selim. Onun öncesinde de evlatlarıydı. Dede ve babaanne elinde büyüyen, anne ve babası gurbette olan, terbiye timsali delikanlı Selim. Bir günden bir güne hiç kimsenin kalbini kırmamış, yardıma ihtiyacı olanlara koşmayı kendine düstur edinmişti. Bütün bu güzel meziyetlerine yakıştıramadığı tek nahoş eylemi ise, Jülide gibi bir kadınla evlenmiş olmasıydı. Genç yaşında sırf Selim’in aşkından intihara meyilli olduğu gerekçesiyle evlenmesi gerektiğini bilmiyor değildi, Safiye. Esasen Safiye, bu köyde çoğu insanın başka kimseye anlatamayacakları birçok sırrına da vakıftı.

Belki de köyün kara kutusuydu. Bildiklerini kimseye anlatmaz ama hiçbir şeyi de unutmazdı yaşlı kadın. Selim’in karısının günah dolu gecelerini de biliyordu ya… Bunu bile kimseye anlatmazdı. Bazen insan bildiklerini bilmemeyi diliyordu. Bilmenin verdiği ağırlığı artık yaşlı kalbinin taşıyamadığını hissediyordu. Hele de Ayşe gibi pırıl pırıl bir kızın o annenin yanında yetişecek olması… Yaşlı kalbini galiba en çok da bu yaralıyordu.

*

Burnuna mısır ekmeğinin kokusu geliyordu uyku, bilincinden yavaş yavaş çekilirken. Bir de beyaz sabun kokusuydu aldığı her nefes. Uyanıyordu… Babasının yaşadığı rüyalardan biriydi yine gördüğü birkaç saniye öncesine kadar. “Öldüğünü sandım,” deyip, şefkat dolu kollara sığındığı rüyalardan biri. Gözlerini açmadığı ama uykudan uyandığını hissettiği o an, günlerdir kalbini deliyordu artık. Bu gördüklerinin bir rüya olduğunu anladığında yaşadığı darbe, her gün tazeleniyordu. Uykudan uyanışı her gün artık kabuk tutmaya çalışan yarasına batırılan yeni bir hançerdi.

Gözlerinden uyku silindiğinde, ilk gördüğü karamelimsi bir renk yumağında dalga dalga saçlardı yattığı minderin üzerine serili. Aldığı sabun kokusunun kaynağı Efide’nin saçları olması, acı kalbini deşiyor olmasaydı kahkahalarla gülebileceği bir ayrıntıydı. Beyaz sabunun her zaman anaç bir kokusu vardı. Ayşe’nin annesi değildi tabi… Daha çok Hatice ya da Safiye gibi geleneksel anne tipindeki kadınlar.

Yavaşça yerinden doğrulduğunda odayı aydınlatan televizyon ekranıyla bir de sobanın açık penceresinden görünen turuncu rengindeki közlerdi. Hava kararmış, akşam ezanı belli ki çoktan okunmuştu. Yanında uyuyan Efide’yi uyandırmak istemiyor ama acilen tuvalete de gitmesi gerekiyordu. Kurulu masanın üzerinde yeni piştiği belli olan mısır ekmeği ve üç tabak duruyordu.

Gitmeye niyetlendiği an Efide sıçrayarak kalktı yerinden, Ayşe’nin bileklerini elleri arasına aldı. Çok hızlıydı, çok kızgındı ve hepsinden önemlisi Ayşe’nin canını yakıyordu. Acıyla dudaklarının arasından kaçan iniltiyi duyduğu an ellerini açtı, dizlerinin üzerinden ayağa fırladı Efide. Birkaç saniyelik duraksamanın ardından ışığı yaktığında, ikisi de hazır değillerdi karanlığa alışan gözbebeklerine bu aydınlığın ulaşmasına.

“Affedersin… Canını yaktım sanırım.”

Pişmanlığın izlerini çattığı kalın kaşlarında görebiliyordu Ayşe. Başını sağa sola salladı, “Yo hayır! Ben… biraz korktum sanırım,” dedi Efide’yi rahatlatmak istercesine. Yavaş hareketlerle kalkarken yerden, Safiye odaya giriyordu elinde koca bir tencere haşlamayla.

“U… Kuzularım uyanmış. Hadi elinizi yüzünüzü yıkayın, hemen yemeğe oturalım.”

“Tamam hala!” diyerek koşturan Ayşe’nin, durup dinleyecek dermanı kalmamış gibiydi. İhtiyacını giderdiğindeyse zihninde mantığı barındıran odalara ışık girmeye başlıyordu. Annesinden akşama kadar kalma izni almamıştı. Uyuya kaldığı için akşamdan da ileri bir vakte geçmişti zaman. İşini bitirip geri döndüğünde Safiye’nin yanına, “Annem çok merak etmiştir beni Safiye hala. Haber de vermedim,” diyerek izin alarak eve kaçmaya niyetleniyordu Ayşe.

Yaşlı kadın omzunu tuttu, “Geç kuzucuğum, otur yemeğini ye. Ben konuştum ananla. Zaten bir sepet kar yağdı mümkün değil gidemezsin bu gece,” dedi sevincini saklayamadığı ses tonuyla. “Kızım bizde misafir olacak.”

Gülebilmeyi istedi, Ayşe. Acı perdesi gönlünde bir aralansa belki de gülecekti… ama başaramıyordu ne hazindir ki. “Annemin izin vermesine çok şaşırdım. Ferihalarda kalmama hiç izin vermez. Gerçi bu da biraz metazori oldu sanırım,” dedi, duraksadı. Tebessüme yakın bir ifadeyle kıvrılması için mücadele ederken dudaklarının, “Kar hapsi,” diyerek tamamlayabildi sözlerini.

Birkaç dakika sonra Efide de geldiğinde, anne eli değmiş haşlamanın tadına varıyordu Ayşe. Lezzetini aldıkça doyacağına, daha çok acıktığını hissediyordu ne hikmetse. “Hala… ben galiba hiç doymayacağım,” derken bir parça da olsa mahcubiyet hissetmiyordu. Aksine, kendi evindeymiş gibi rahattı tabağına ikinci kez aynı yemekten koyarken.

“Oy kurban olsun halası fitrukasına. Ye bal lokması, ye. Yüzün zaten küçüklenmiş, belki biraz toparlanırsın.” Ayşe’nin yediği her lokmaya sevinen kadın, Efide’nin iştahsızlığına da bir o kadar kahroluyordu. “Ha bu uşak da biraz yese var ya belki biraz renk gelirdi yüzüne.”

Sözlerine, Efide’nin tabağına doğradığı mısır ekmeğiyle son verirken, genç adam itiraz edemiyordu anne dediği kadına. Uykudan uyandığı andan beri sessizdi. Şimdi de sade bir tebessümle Safiye’ye gülümseyip kaşığı eline almış, yavaş yavaş yiyordu yemeğini.

Yemeğin ardından Efide kestane kerterken, Ayşe yemek masasını kaldırıyordu Safiye’nin bütün itirazlarına rağmen. İlk kez evinden başka bir yerde kalacak olmanın verdiği garip hissi, ancak özgürlük diye adlandırabilirdi herhâlde. Son bulaşığı da durulayıp, tezgâhın üzerini silerken, Efide yanına geldi, “Şunları da yıkamak ister misin?” diye sordu.

Saçları, gri gözlerini örtercesine dökülüyordu alnından. “Bence en mantıklısı zaten benim yıkamam. Birimizin daha ellerini feda etmesine gerek yok.” Kahramanvâri sözlerinin anlamını tereddütsüz anlayan Efide, kıpkırmızı ellerini ellerinin arasına aldığında, tenine değen yabancı tenin sıcaklığını hissediyordu yalnızca, bir erkeğin dokunuşunun verdiği korkuyu değil.

“Ellerin buz gibi olmuş! Sobanın yanına gitsen, ben hâllederim.” Sesinde, karşısındaki kişiye itaat etmesini fısıldayan tuhaf bir ahenk vardı.

Buna rağmen ciddiyetle söylüyordu, “Ya ben şikayet etmedimki hâlimden! Aksine eğleniyordum,” sözlerini.

Büyük ve ince parmakların hükmünden kurtulan elleri iki yanına düştü Ayşe’nin. Efide gözlüğünü düzeltip lavabonun başına geçtiğinde, “Eğlendiğini kimse anlayamaz…” diyordu.

Anlayamazdı… Hiç kimse anlayamazdı.

“Haklısın. Neyse… sen getirirsin artık.”

Soba yanan odaya girdiğinde, televizyonda ana haber bültenini sunan spiker, Mehmet Ali Ağca’nın beş yıllık hükümlülüğünün ardından serbest bırakıldığı haberini veriyordu. Safiye ise gözleri televizyonda olduğu hâlde, soyduğu mandalina kabuklarını sobanın üzerine atıyordu. Ayşe’nin odaya girdiğini gördüğü an, “Dondun soğuktan da! Gel otur biraz ısınsın vücudun,” dedi endişeyle daralan ses tonuyla.

“Üşümedim hala, aksine dinçleştiğimi hissediyorum.”

“Hadi öyle olsun.” Yanında yer açtı, Ayşe’yi buyur etti. Beş şişle ördüğü patikleri koltukta diğer tarafında dururken, yeni soyduğu mandalinayı sağ eliyle Ayşe’ye uzatıyordu.

“Yine mi yiyeceğiz Safiye hala? Yeter da bu akşamlık.” Sesinin tonundaki sıcaklık keşke yüz mimiklerine de yayılabilseydi. Belki o zaman bu acıyarak bakan gözler biraz huzura kavuşurdu. Ayşe’nin derdini kendine yük edindiğine emindi yaşlı kadının.

Zira, “Bir deri bir kemik kaldın. Aralığın on sekiziydi babanı hastaneye götürdüğümüzde. O vakitler biraz daha iyiydin. Şimdi hepten süzüldün,” derken, o da tıpkı Ayşe gibi günleri işliyordu aklında. Babasının münevver tabiatından söz ederken, ikisinin de gözlerinde biriken yaşlar vardı. “Evladım gibiydi rahmetli. Yattığı yer nurlarla aydınlansın. Bir günden bir güne hâlimi sormadan etmezdi.”

“Öyleydi, babam… Düşünceli ve merhametliydi.” Söylemek istediği misliyle kelimeler varken başka hiçbir söz dökemedi dudaklarından.

Birkaç dakika sonra odaya giren Efide, elindeki kestaneleri sobanın üzerine yerleştirmeye başladığında işinin erbabı bir mahareti vardı gözlerine inen buğuyu giderebilmesine vesile. Safiye ellerini beze sildi, gözlerini mendile. Bıraktığı elişisini geri alırken, “Bunları sana yapıyorum oğul,” diyordu Efide’yi bilgilendirircesine. “Sen kaç numara ayakkabı giyiyordun?”

Elinde tuttuğu maşayla Safiye’ye döndü. “Ana! Bu bizim küçük sırrımızdı, neden unuttun? Bak şimdi ifşa olacak, görüyor musun?” Sözü bitti, işine geri döndü.

“Hadi ordan! Motolozluk etme de söyle bakayım. Yaşlandım ya, ondan kalmıyor kafamda.” Gözleri yaşlı olsa da, çok sevdiği belli olan evladına gülmeden edemiyordu şefkat dolu kalbi.

“Kırk altı anacığım, kırk altı.”

“Ha… ben demek ki küçük olmadığı için aklımda tutamadım sırrımızı oğul.”

Safiye’nin gayet olağan bir tonla, bütün doğallığıyla söylediği sözler üzerine iki genç dönerken yaşlı kadına, Ayşe çok çok uzun zaman sonra içtenlikle tebessüm ediyordu. Elinden gelen tebessüm, içinde yapmak istediği; kahkahaydı.

Ayşe’nin gülümseyen dudaklarına çok kısa bir süre baktığında Efide, “Tamam anam. Kızımızı güldürdük. Ama sen yine de unutma ayak numaramı,” diyerek tembih veriyordu ana dediği kadına.

Kısacık bir an için bile olsa yüzünün gülmesi, ilaç gibi geliyordu karamsar düşüncelerle boğulmuş benliğine. Devam eden hayata uyum sağlayabileceğine dair bir ümit peyda olurken ruhunun buz tutmuş odalarına, ana-oğulun tatlı sohbetiyle aydınlığı hissediyordu tüm kapalı pencerelerde.

Kestaneler pişerken odaya yayılan kebap kokusunun ardından yere serdikleri örtü üzerine oturup yemeğe başlıyorlardı. “Yaratılmış en güzel meyve kestane sanırım.”

Ayşe’nin övgüsüne, “Çok mu seviyorsun?” sorusunu yöneltiyordu Efide.

Gri gözler gözlerine kilitlendiğinde ilgi vardı, merak vardı o gözlerde. “Çok seviyorum. Kestane sevilmez mi?”

Önemsenmek, güzeldi. Safiye’nin anaç tavırlarla ilgi göstermesi, Efide’nin korumak istercesine etrafında oluşu… Gülümsediğine şükreden insanların yanında olmak, güzeldi. Ayşe’nin mutlu olabilmesi için bu güzel günü paylaşıyor olmaları, güzeldi. Şimdi evinde olsaydı, belki anneannesiyle Fransızca muhabbet ediyor olabilirlerdi. Belki de yalnız kaldığı odasında, sedir üzerinde uyuyordu babasının mezarını görebileceği pozisyonda yatarken.

Yorgunlukla koltuğun üzerinde uyuyakaldığında Safiye, saat 23:05’i gösteriyordu. İki gencinse gözünde uykuya dair hiçbir iz yoktu. Televizyonda MGM’in kükreyen aslanı göründüğünde, izlemekten hoşlanmadığı bir Amerikan yapımı film başlamak üzereydi. Aslanın kükreyişi henüz bitmişti karanlık sessizce üzerlerine çöktüğünde.

“Elektrik mi gitti?” diye sorarken Ayşe, Fuat pencereden dışarıya bakarak cevaplıyordu soruyu, “Evet. Bütün köy karanlıkta,” sözleriyle. Tülü ve perdeyi ardına kadar açıp, pırıl pırıl bir dolunayla aydınlanan gökyüzünün evlerine de ulaşmasını sağladı. Karanlığın ilk etkisi geçince aydınlığa kavuşulan o zamana ulaştıklarında, pencereden bembeyaz köyü seyrediyordu iki genç.

Bir sessizlik vardı aralarında Safiye’nin huzur dolu nefes alışverişiyle birlikte saatin tik taklarıyla uyumlu. Abuk değildi, rahatsız edici değildi bu sessizlik. Yıllardır tanıdığı birine yakın olduğu anlarda, insanın hissedeceği rahatlık gibiydi Efide’nin sağında durup pencereden manzarayı seyretmek.

Bembeyaz bir çarşafın, gelişigüzel olarak örtülmesi gibiydi çaylıkları, ağaçları, yolları kaplayan karların görüntüsü. Sabahtan akşama kadar hiç aralık vermeden yağan kardan şu an eser yoktu gökyüzünde. Gri bulutlar gecenin karanlığında ara ara ay ışığını gölgelerken bile karanlığa gömülmüyordu gözleri.

Çok uzun bir sessizliğin ardından duydu Efide’nin kısık sesini. “Nasılsın?”

Lalettayin sorulmuş bir soru değildi Efide’nin gözlerinden Ayşe’ye ulaşan merak. “İyiyim,” derken, gerçek anlamda iyi olmayı istiyordu artık.

“Değilsin. Ama çok güçlüsün.” Ayşe’ye döndü, kalçasını pencere pervazına yaslayıp, kollarını göğüsleri üzerinde birleştirdi çaprazlayarak. Hâlden anlayan bakışları bile hissettiği acziyete şifa olmuyordu, Ayşe’nin. “Neden hislerini göstermekten korkuyorsun?”

“Korku? Ben ne yaptığımın farkındamıyım sanıyorsun?”

Korkuyordu… Güçlü olmalı, güçlü kalmalıydı. Kimse babasının ardından yıkıldığını anlamamalıydı. Onu bu köyden ayıracak, Rize’den uzaklaştıracak her fiilden uzak durmalıydı. Ve ardından sordu, “Hiç ağladın mı benden başka birinin yanında? Yalnızken? En yakın arkadaşın sana teselli sunarken?”

Nasıl anlıyordu Efide bilemiyordu Ayşe… “Ben… hiç ağlayamadım… şurada bir yer var, yanıyor…” derken, sağ elindeki bükülü parmakları, kalbini gösteriyordu, “…acısını dindirmek için ıslak bir battaniyeyi sarıyorum sanki kalbime. Acıyı dindiremiyorum ama yangını söndürüyorum. Sonra yine gece oluyor… ben odama gidip pencerenin önünde oturuyorum… Ve bir daha gelmeyecek babamı beklerken saçlarım açık… yeterince beklersem… babam gelecekmiş gibi bir ümide kapılıyorum.”

Sustu. Hiç konuşmayacakmış gibi sustu. Kelimeler bitmiş, sesi kaybolmuşçasına sustu. “En çok neyi özlüyorsun babana dair?”

Derin bir nefes alırken, içine çektiği hava, bir avuç kezzabın dumanını solumak gibiydi Ayşe için. Yakarak işliyordu her zerresine. “Her gece, hiç üşenmeden hazırladığı tarçınlı sütü… Yatağıma yattığımda babamın ayak seslerinin bana verdiği umudu… Onun geleceği vakti bilmenin heyecanıyla dakikaları saymayı, geldiğindeyse sevgi dolu gözleriyle bana bakmasını özledim. Bir de saçlarımı şefkatle tarayıp örmesini… çok özledim. En çok dendiğinde bir değil söyleyebileceğim…” dedi, sesi titredi keza çenesi de.

“Dibini göremediğin karanlık bir kuyuya bakıyorsun ve baktıkça ümitsizlik buhranına sarılıyorsun.”

Haklıydı. Bir gözyaşı süzüldü sağ gözünden, umursamadı. Bir tane daha izledi öncekini ardı sıra. Yanağından aşağı, çenesine doğru süzülüp, kazağına damlıyordu. Artık iki gözünden de akarken yaşlar, elini ağzının üzerine kapadı, hıçkırıklarını bastırmaya çalıştı. Başaramadığındaysa, kendini Efide’nin sımsıcak kollarında buldu.

*

Küçücük bedeni titrerken sessiz hıçkırıklarla, duramadı olduğu yerde, kızın bedenine sarılı kolundan tutarak kendine çekti Ayşe’yi, sımsıkı sarıldı. Yüzünü göğsüne gömmüş olduğu hâlde ağlarken, Fuat saçlarını okşuyordu Ayşe’nin. “Sıkma kendini… Halamın uykusu derindir.”

Bu sözleri bekliyor gibiydi ağlayışını serbest bırakırken. Karanlık odada kızı sobanın yanındaki minderlere doğru yönlendirirken, ayakta durmaya mecali olmayan küçücük bedeni kucağında hiç zorlanmadan taşıyabilirdi Fuat. Ama bu hareketinin sonucu olarak Ayşe’yi korkutmaktan, kendinden uzaklaştırmaktan imtina ediyordu. Bir şekilde bu küçük kız, Fuat’ı kendine yakın hissediyordu.

Ve bu yalnız kız, ne kadar gaddar bir adam olduğundan bîhaber olduğu bu adamda belli ki huzur buluyordu. Yanında ağlayabilecek kadar güveniyor, hiç kimseyle konuşup, anlatamadığı dertlerini dökebiliyordu. Birkaç hafta öncesi gözlerinin önünden geçerken Fuat’ın, hiçbir vicdan azabı hissetmiyordu ruhunda. Genç bir kız kapısına kadar gelip gözyaşları içinde Fuat’a, “Sana ihtiyacım var,” diyerek ağlamıştı. O kızın hıçkırıkları sinirlerine dokunurken, şimdi kollarının arasında hıçkıran kız, rikkatine dokunuyordu.

Çünkü bu çocuk-genç kız masum, tertemiz bir sevgiyle babasını kaybedişine ağlarken, öteki kız terk edilmeyi hazmedemiyordu. Karşıdan bakıldığında garip bir samimiyet vardı minderlerin üzerine oturmuş iki gençte. Abi, kız kardeşini kollarının arasına almış, teselli ediyordu saçlarını okşayarak. Kardeşse başını abisinin omuzuna yaslamış, hüznünü akıtıyordu.

Koynunda uyurken Ayşe, Fuat nefes almaktan bile çekiniyordu; ya uyandırırsam, endişesiyle. Düzenli nefes alışlarıyla bir de iç çekişleri vardı akıttığı gözyaşlarından yadigâr. Perçemlerini alnından çekti, kulağının arkasına sıkıştırdı Ayşe’nin. Bembeyaz teni ay ışığıyla daha da solgun görünüyordu. İnsanüstü bir güzelliği olan bu çocuk, bir en fazla iki yıl sonra nice gençlerin kalbini yakacaktı kim bilir.

Bunu düşünmek bile bir öfkenin içine yayılmasına yetiyordu ne gariptir ki. İyiden iyiye havaya girmişti belli ki. Bir ağabey edasında, kızın yanına yaklaşacak herhangi birinin başına bela olabileceğini hissediyordu. Neden sonra daha çok sokuldu Fuat’ın bedenine, buz gibi burnu, boynunun sıcağına değdi. Sıcaklığı arayan bedeni, uykunun bilinçsizliğindeydi. Onu uyandırmadan uzandı, kalın yün battaniyeyi aldı koltuğun üzerinden. Kızın başını dizlerine gelecek şekilde kucağına yatırırken, vücudunu da rahat edebileceği şekilde yerleştiriyordu minderlerin üzerine. Öylesine küçük ve hafiftiki, iki parmağıyla bile kaldırabilirdi kızın bedenini. Özenle örttü Ayşe’yi, kılını bile kıpırdatmadan seyretti uyuyuşunu.

Hissettiği yorgunlukla başını bir an için duvara yaslayıp, gözlerini dinlendirmeye karar verdiğinde, bugünkü kadar huzur dolu, deliksiz bir uyku daha uyuyabileceğini sanmıyordu. Böylesi bir uyku her daim nasip olsa, gecelerden nefret etmezdi belki de.

Bilincini uykuya teslim etmeden hemen önce, Ayşe’nin huzur dolu nefeslerini dinliyordu. Bir de arada çıkan hıçkırıklarını. Ne üşümek umurundaydı ne de olurdu. Umrunda olan tek şey, kucağında yatan küçük-genç kızın bir parça da olsa huzur hissetmesiydi.

Başka bir şey değil…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir