Ahzen ~ 4 | Kayıp

“Bırakma beni baba…”

Günlerdir bu sözü fısıldıyordu babasına bir camekânın ardından. Sabaha karşı kalp atışlarının durduğunu anlatan o dehşet-engiz ses, Ayşe’den bütün dayanma gücünü alıp götürdüğünde, kardiyologun yerinde müdahalesiyle ritmik vuruş seslerini dinlemeye başlamıştı yeniden. Dayanma gücü bitmiş gibiydi titreyen dizleri bedenini taşıyamadığında. Yere çöktü, sırtını duvara yaslayıp, kollarını dizlerine sardı.

Çaresizlik delirmeye giden en kestirme yoldu.

“Yarın doğum günüm, baba… Hiçbir sene unutmadığın, anneminse hiç hatırlamadığı. Yine yanımda olacaksın değil mi?” Kendi kendine fısıldayarak konuşurken kupkuru gözlerinde bir yanma hissediyordu. Ne kadar süre o pozisyonda kaldığını bilemiyordu birinin kollarında olduğunu hissettiğinde. Uyuyor muydu, yoksa uyanık mıydı, hiçbir fikri yoktu.

Hayati fonksiyonlarını kaybetmişti belki de. Babasının yattığı yoğun bakım odasının önünden ayrılmak istemediğini söyleyecek dermanı dilinde bulamadığı bir yana, başını kaldırıp, gözlerini de açamıyordu.

Bırakın beni, diyemiyordu.

Babama yakın olmak istiyorum, diyemiyordu.

Doğum günüm yarın, babam benimle olmak ister, diyemiyordu.

Rahat bir yatağın üzerine bırakıldığı an, sağ omuzu üzerine yattı, dizlerini çenesine kadar çekerken, kollarını bacaklarına sardı, Ayşe. Konuşanları duyabildiği hâlde, hiçbir mantıklı cümlede birleştiremiyordu o karmaşık sesleri. “Allah’ım… babamı bana göster.”

Dua içinde tekrar ediyordu; “Allah’ım… babamı bana göster.”

Kalp atışları duadaki hecelere kilitliydi; “Allah’ım… babamı bana göster.”

Nefesinin sesi kulaklarındaydı; “Allah’ım… babamı bana göster,” yalvarışlarıyla cesareti tükenirken.

Önce duyduğu anlamsız sesler gitti, ardından hissettiği acı boşaldı içinden. Babasının, uşşak makamında okuduğu yatsı ezanını caminin mermer merdivenlerine oturmuş olduğu hâlde dinlerken, bomboş gözleri yağmur damlalarının arasından yıllardır yaşadığı köyün puslu silüetini seyrediyordu.

“Gitmeden önceki son yatsı namazını kılalım seninle Ayşe Nur’um…”

Günlerdir gözlerinden akmayan yaşlar damla damla dökülürken, sağ omzunun üzerinden dönüp, Selim’in şefkat dolu bakışlarına kilitliyordu gözlerini. Cevap veremiyordu babasının uzattığı eline elini yerleştirip ayağa kalkarken. Tek yapabildiği günlerdir dökemediği yaşları, hıçkırıklarla serbest bırakmaktı. Çenesi titriyor, hıçkırdıkça nefesi kesiliyor, babasını doya doya seyretmek isterken ıslak göz pınarları görüşünü engelliyordu.

Selim imam, kendi cemaatti. Okuduğu Ankebut suresinin elli yedinci Âyetini dili kendiliğinden tekrarlarken gözleri birden bire açılıyordu Ayşe’nin. Tarık ve Feriha yatağın kenarına yaklaşıp, Ayşe’nin yanı başında durduklarında dili hâlâ bu Âyeti tekrarlıyordu. Yattığı yerden kalkmaya çalıştı. “Annem nerede?” Boğazı alev alev yanıyordu çıkarmaya çalıştığı küçücük kelimelerin zorluğunda.

“Annen perişan bir hâldeydi… Kuzeniyle birlikte eve gittiler.”

Feriha’nın yaptığı açıklama yerinden kalkabileceği kadar gücü bulmasına yardım ettiğinde, “Saat kaç?” diye sordu.

“İki buçuk olmuş.” Tarık, kolundaki saate bakarak cevaplarken, Ayşe pencereye doğru yürüyordu. Sokak lambalarının sarı ışıklarıyla aydınlanmış ıssız caddeyi görmeyen gözlerle seyretmeye başladı. Kardan temizlenmiş cadde, yeni yağmaya başlayan karla yeniden beyaz rengine bürünüyordu.

“Bu odaya nasıl geldiğimi hatırlamıyorum.” Ellerini acıyan gözlerine bastırdığında, kupkuru gözlerinde bir yanma hissediyordu yine ve yine.

“Yoğun bakımda uyuyakalmışsın. Hemşire haber verdi, ben de seni alıp bu odaya getirdim. Babaannen ayarlamış burayı, annen ve senin için.”

“Anladım…” yorgun gözlerle kendisini seyreden iki kardeşe baktı ellerini gözlerinden çektikten hemen sonra. “Keşke siz de gitseydiniz. Perişan oldunuz günlerdir.” Tarık elini, Ayşe’nin yanağına yerleştirdi, başparmağıyla elmacık kemiğini okşamaya başladı.

Hiç beklemediği bir anda, yemyeşil gözlerin sahibi Tarık’tan gelen bu şefkate sığınmak isterken donup kalmıştı âdeta. “Senin yanında olmayı istiyoruz.” Kısacık bir an daha başparmağıyla okşadı yanağını ve… bıraktı.

Feriha yanına gelip, “Sen nereye biz oraya,” deyip Ayşe’ye sarıldığında, başını arkadaşının omuzuna yasladı minnetle. Bir yorgunluk vardı maddi manevi bütün bedeninde. Başını kaldıracak gücü kendinde bulamıyordu.

Birkaç saniyenin ardından oda kapısı sessizce açıldığında babaannesinin sesini duyması yetiyordu doğrulmasına. “Uyandın mı kızım?”

“Uyandım babaanne. Babamın yanına gideceğim şimdi.” Uzun cümleler kurmak istemiyordu. Günlerdir yoğun bakımda yatan oğlunu, sırf işleri olduğu gerekçesiyle ziyaret etmeye gelmekte geciken babaannesiyle samimi cümleler kurmayı da istemiyordu. Feriha ve Tarık’tan izin isteyerek odadan çıktığında, hangi katta olduğunu bilmese de uyuduğu katın, yorgun adımlarla asansöre doğru yürüyordu.

“Gel…” dedi, Tarık elini kendi elinin içine aldı. Feriha yanlarında yürürken, Ayşe, Tarık’a dokunabildiği bu garip ânâ karşı hiçbir duygu hissetmediğine şaşıyordu. Asansöre bindiler, beşinci kata çıkmak için düğmeye bastı Tarık. “Gözlerin kapalı geçtin bu yollardan güzel kız. Bulamazsın şimdi babana giden yolu.”

Babasına giden yol… babasına giden yol…

Bu üç kelime nasıl bir acıyla deşiyordu kalbini ki, bütün bedeni kan revan içinde kalıyordu?

Yoğun bakım servisine açılırken asansörün kapıları, dedesi, Hasan, İdris, Cemal, Kamil, Hurşit, doktorun etrafını sarmış, yaşlı gözlerle adamın anlattığını dinliyorlardı. Elini tutan eli sıkarken parmakları, insiyakiydi gösterdiği tepki. Beyni hakikati bilmiyordu ama kalbi hissediyordu. “Babam…” diye fısıldarken, babasına giden yolun sonunda olduğunu anlatıyordu cami cemaatinin döktükleri gözyaşı.

Ayşe’yi gördüler, daha büyük bir acıyla ağlamaya başladı koskoca adamlar. Hasan, kızı yaşındaki Ayşe’ye sarılırken, “Başın sağ olsun kızım,” dediğinde, Tarık’ın eline kenetlediği parmaklarından gitti dermanı.

Ayşe, hayatın onu parmak uçlarından terkettiğini hissederken, “Hasan amca… beni babama götürür müsün?” diye fısıldıyordu.

“Gel kızım…” dedi, ağlamaklı sesiyle Hasan, doktorun yanına ilerledikleri sırada.

Birkaç dakika sonra sessiz odaya girdiğinde Ayşe, babasının hayatta olduğunu dinlediği makine, sükûtuyla perişan ediyordu küçücük bir kızı. Doktor, Selim’in vücudunu kabloların külfetinden kurtarırken, Ayşe yavaş yavaş yanına yaklaştı, o şefkat dolu eli, elinin içine aldı. On sekiz gün boyunca bir hastanenin yoğun bakım servisinde yatıp kalkmış küçücük bir kızdı, Ayşe. Bütün hastanenin dilinde o küçük kız çocuğunun babasına olan sevgisi dolaşıyordu. İyileşmesi için pencerenin ardından ona okuduğu Kur’an Âyetlerine imrenerek bakıyordu diğer hastalar ama o küçücük kız onlar için de okuduğunu söyleyemiyordu.

Ellerinin arasında duran el, gencecik bir adama aitti. Sımsıcaktı eli… “Baba…” Cevap yoktu. Gözlerindeyse, yine tek bir damla gözyaşı yoktu. “Baba…” eğildi, sımsıcak bir öpücük kondurdu hayat sıcağının kaybolmadığı ele. “Babam… baba… babacığım… bana Ayşe Nur’um de baba… babam…”

Omzunda bir sıcaklık hissetti, başını çevirdi. Doktorun hüzünlü gözleriyle kendisine bakmasını beklemiyordu. Esasen burada birinin olduğunu hatırlayamıyordu da. “Bugün benim doğum günüm… sadece babam hatırlar ama çok derin bir uykuda sanırım.” Döndü, babasının huzur dolu yüzünü seyretti. “Çok… çok güzel uyuyor…”

“Ayşe…”

“Babam ben uyumadan asla uyumaz ama belli ki çok yorgun.”

“Ayşe!”

“Beş ocak…”

“Ayşe… şimdi sakin ol kızım… lütfen babanın elini bırak ve bana odaklan.”

Gülümsedi Ayşe, “Olmaz!” derken.

Kapının açıldığını duymadı Ayşe, ya da doktorun sakinleştiriciyle alakalı söylediği sözleri. Onun yerine, bir eliyle babasının sakallarını okşadı diğer elini sımsıcak eline kenetledi. Dermanı; babaydı.

Kolunda kısacık bir anlığına hissettiği acının ardından Tarık’ı gördüğünde, “İyi olacaksın Ayşe,” diyerek kucağına alıyordu hareketsiz bedenini. Gözlerinin önüne inerken karanlık bir perde, biliyordu ki; babasının ardından asla gün yüzü göremeyecekti.

*

Karla kaplı İstanbul, gözüne her zamankinden daha güzel görünüyordu. İstinye marine de sıralanmış yatlar, küçücük kar taneleriyle mahsur kalmışken, pişirdiği Türk kahvesinden keyif dolu bir yudum alıyordu Fuat. Yanındaki masanın üzerinde, profesörün incelemesi için verdiği, “Kök Hücre ve Kemik İliği Transplantasyonu” adlı kitaptan aldığı notlar varken, sabahın köründe içinceki sıkıntının nedeninin bu angarya olduğunu düşünmek istiyordu.

Ama değildi…

Saate baktı, sekiz buçuğa geliyordu. İstediği; Rize’den bir haber alabilmekti. Neden istediğini bilmese de bir ilham gibiydi telefonu eline alırken Safiye’yi araması.

Ağlamaklı ses, “Alo,” derken, Fuat hissettiklerinde yanılmadığını, biliyordu.

“Ana, Fuad ben.” Yaşlı kadının iyi duyan kulakları bir nimetti sesini yükseltmenin acı verdiği gence.

“Fuad’ım. Anan kurban olsun seni verene, nasılsın?”

“Ben iyiyim ana seni merak ettim. Ne var ne yok?”

Derin titrek bir nefes aldı, “Hey gidi oğul hey…” diye ağlamaklıyken. “Köyümüzün hocası geçen ay kalp krizi geçirmişti. Bu sabah ölüm haberi geldi bize. Çok iyi adamdı. Kızını bir görsen… ha görmüştün da! Burada yemek yemiştik bile.”

Ayşe Nur…

“Hatırladım ana…” Aklında yapacakları şekillenirken, sohbetin seyrine kendine küçük bir çanta hazırlarken devam ediyordu Fuat. Pierre Hugo Lambert’in enstrümental müzik albümünü eline aldı, çantasının en üstüne özenle yerleştirdi. Ayşe Nur için aldığı bu küçük hediyeyi beğenmesini ümit ederken gözleri profesörün angarya olarak kilitlediği kitaba takılıyordu. Yeni döneme burada girip giremeyeceği şu an itibariyle muammaydı.

Birkaç dakika sonra telefonu kapadığında, elindeki çantayla havaalanına giderken, telefonda Nisa’ya, “Allah’a ısmarladık,” diyordu. Mete, İngiltere dönüşü Fuat’ı göremeyeceği için belki de çok sinirlenecekti. Ama gitmesi gereken yerde, küçücük bir kız çocuğunun yardıma muhtaç çığlıklarını duyar gibiydi. Bu saatten sonraysa istese de İstanbul’da kalamazdı.

*

Saçlarını sımsıkı bağladığında, üzerine simsiyah bir başörtü sarıyordu. Örtmediği yüzü, boğazı, elleri bembeyazdı vücudundaki kan çekilmişçesine. Okunan selâların ardından söylenen her; “Merhum Selim Ferah,” ile gözleri kapanıyordu Ayşe’nin kalbine çöreklenen acıyla. Elini acının merkezine bastırdı, “Allah’ım… güç ver bana…” diye fısıldadı.

Kalın hırkasını giyerken, Feriha odaya girebilmek için izin istiyordu. Gözyaşlarıyla kıpkırmızıydı arkadaşının o güzel gözleri. Geldi, yanıbaşında durdu. Feriha, Ayşe’ye bakıyordu, Ayşe bomboş bakışlarla ellerine. “Rüyamda babamı görmüştüm… birlikte yatsı namazı kıldık. Ağlıyordum… ama şimdi…” dedi, elleriyle gözlerini ovuşturdu, “…ağlayamıyorum… tek damla dökülmüyor gözlerimden. Doktor ağlamam gerektiğini söyledi. Beni rahatlatacağından bahsetti ama… ağlayamıyorum.”

Onun dökemediği her gözyaşı Feriha’nın gözlerinden sel olup akıyordu. “Ah Ayşe…” diyerek sarılırken arkadaşına, Ayşe bir daha sakinleştiricinin verdiği uyuşukluğu yaşamaktan korkuyordu. Ne kadar susarsa, o kadar aklıbaşında görünecekti belki de.

Evet… en iyisi susmaktı.

Komodinin üzerine bıraktığı Kur’anı eline aldı, Feriha ile birlikte babasının beklediği bahçeye çıktı. Beyazların içinde yatarken Selim tabut içinde, etrafı bir köy dolusu insandan da kalabalıktı. Rize Merkez Cami’sinde kılınacak namazı beklemeyip köye kadar gelen cemaat, Selim Ferah’a son vazifelerini yerine getirmek için çırpınıyordu. Gencecik hafızlar, öğlene kadar birkaç hatim okuyup, gömüleceği kabirde onu karşılamasını temenni ederken, Ayşe kendine ayrılan boş tabureye doğru ilerliyordu.

Hafızlarla birlikte o da sessiz sessiz okumaya başladığında, dedesinin dikkatli bakışlarını üzerinde hissediyordu. Oğlunun imam olmasını istemeyen, torununun Kur’an okumasından rahatsızlık duyan adamla göz göze bile gelmiyordu Ayşe. Umurunda değildi vefası olmayan bir babanın, canından çok sevdiği babasına ya da kendine yönelttiği kınayan bakışları, tasvip etmez tavrı ya da soğukluğuyla dondurmaya çalıştığı sözleri.

Öğle ezanı yaklaşırken, dokuz hatim okunmuştu babası için öldüğü dakikadan bu vakte kadar. Meftayı almaya hazırlanacakları sırada eğildi tabutun üzerine, sımsıcak bir öpücük kondurdu soğuk tene. Başını gökyüzüne kaldırırken, gri bulutlar da Ayşe’nin gözleri kadar kuruydu. Ne keskin soğuğa rağmen kar yağıyordu, ne de ayazı bastırabilecek bir yağmur damlası.

Esasen Rize’nin bu soğuk kış günü, Ayşe’nin içindeki hüzünle müsaviydi. Başı döner gibi olduğunda yine Tarık’ın kolları destek oluyordu güçsüz bedenine. Artık bir çocuk değildi… Bugün onun on dördüncü yaş günüydü. Bir cenaze arabası babasını taşırken, eli Tarık’ın elinde olduğu hâlde başka bir arabaya yürüyor ve düşünüyordu babası olmadan kaç doğum günü geçireceğini… Babası olmadan ne yapacağını…

*

Cenaze toprağa yerleştirildikten sonra cemaatteki her erkek, hocaları için son kez bir faydada bulunmaya çalışırken birbirleriyle yarışıyordu âdeta. Okunan Âyetler… edilen dualar. Cemaatin içindeki tek kadın, koyu kahverengi, kalın bir battaniyenin altında tir tir titrerken, elindeki orta boy Kur’an-ı Kerim’den durmadan okuyan Ayşe Nur’du. Gözlerinde tek damla gözyaşı yoktu. Görebildiği aralıktan baktığı yüzde renk yoktu. Porselen beyazlığında teni, yaşadıklarının ağırlığını taşıyamadığına bir delildi.

Mezar tamamen örtüldüğünde ilk kar tanesi düştü Rize toprağına. İstanbul’da bıraktığı sandığı karı, Rize’ye de taşımıştı belli ki. Okunup geçen ikindi ezanlarının ardından karanlık yavaş yavaş çökerken Rize semalarına, cemaat küçücük kızın isteği üzerine yalnız bırakıyorlardı Ayşe Nur’u babasının mezarı başında.

Islak toprağa aldırmadan mezarın yanına diz çökerken, sırtı Fuat’a dönüktü Ayşe Nur’un. Aile kabristanı olarak düzenlenmiş bahçenin kenarına kadar ağır adımlarla yürüdü kalın botlarıyla taze çamura aldırmadan.

Yasin suresinin son âyetlerini okuduktan sonra elindeki Kur’an’a sarıldı, başını öne eğdi. Küçücük kalmıştı mezarın başında. Öne arkaya sallandığı sırada ağladığını zannederken Fuat, o dupduru sesiyle, “Doğum günüm… ve biz yine beraberiz baba…” diyordu.

Bugün doğum günü müydü?

“Ayşe Nur…”

Durdu… derin derin nefesler almaya başladı fakat dönüp de bakmadı.

“Ayşe Nur…”

Ses ya da nefes… ikisi de yoktu artık.

“Bana bak, Ayşe Nur…”

Ve baktı… sağ eliyle mukaddes kitabı tutarken, sol eliyle yerden destek alarak ayağa kalktı, kabristan boyunca yürüyüp, Fuat’ın karşısına geldi titrek adımlarıyla. “Başın sağ olsun, Ayşe Nur,” dediğinde Fuat, önce çocuğun gözyaşlarıyla ıslanan gözleri kalbini parçaladı genç adamın, sonraysa, “Sadece babam “Ayşe Nur” derdi,” diyerek ağlamaya başladı. Öyle çok, öyle yoğun ve ardı gelmeyecekmiş gibi akıyorduki gözyaşları, bir an ettiği sözden, hatta burada olduğu varlığından utadı Fuat.

“Allah sabır versin…” Sözlerinin ardından, kızın küçücük bedenini kollarının arasına aldı. Garip bir andı. Kalplerinin arasında, Ayşe’nin eli üzerinde mukaddes Kur’an varken, Fuat doğru düzgün ailesini tanımadığı küçücük bir kız çocuğunu teselli etmeye çalışıyor, duygusuzluğu dillere destan olduğu hâlde, karşısında ağlayan küçücük bir kızın gözyaşlarında yanıyordu.

“Ağla ufaklık… Ağla…” diyerek sırtını teskin edici hareketlerle okşarken, kızın tir tir titreyen vücudunun artık titremez olduğunu fark ediyordu Fuat. Gözyaşlarında en ufak bir azalma olmasa da, belki bir nebze de olsa rahatladığını hissedebilirdi.

Başını göğsüne yaslamış olan kızın sessiz ağlayışlarını saygıyla dinliyordu. Aradan ne kadar süre geçtiğini fark edemezdi hava iyiden iyiye kararıyor olmasaydı. “Seni evine götüreyim mi?”

Başını yasladığı yerden kaldırdı, Fuat’ın gözlerinin içine baktı. “O gün, düştüğümde… beni yerden kaldıran sendin, değil mi? Bana mendilini veren? Beni evime götürecektin bir de… O sendin…” Ağlamaktan kıpkırmızı olmuş gözler, dikkatle inceliyordu gözlerini.

*

“Safiye sultana gidiyordum küçük bir çocuğun korkusunu hissettiğimde… nasıl olduğunu sorma…” derken, bakışlarında bir şefkat vardı Efide’nin.

“O günü hatırlıyorsun…”

Ayşe’nin ayakta durabileceğine kanaat getirmiş gibiydi kollarını geri çekerken. “Ben… unutabilen biri değilim.”

Gözlerindeki yaşların sonu yok gibiydi. Aktıkça akıyor, berrak bakışlarla bakamıyordu etrafına. “Neden buradasın?”

“Cenazeyi haber alınca gelmek istedim.”

Cevap veremedi… Babasının cenazesi için İstanbul’dan kalkıp gelmiş genç bir adama teşekkür edecek dermanı yoktu. “Eve gidelim mi? Safiye ana da evde…” Neden bilmiyordu ama Efide’yi bırakmak istemiyordu. Kollarının sıcaklığında, kaybettiği babasının yasını tutmak istiyordu sadece.

“Gitmem gerek… şimdilik. Yine geleceğim.”

Bir hayal kırıklığı esti, geçti önünden rüzgarını gözlerine savurarak. Başını aşağı yukarı sallıyordu, “Benim de eve gitmem gerek,” derken. Ne gücü vardı, ne de güçlü olabilmek için çabası.

Kolunu uzattı Efide, Ayşe de kabul etti. Evin kapısında sessiz bir vedalaşma yaşadıklarında, giydiği kabanın yakalarını yukarı kaldırıp, ellerini cebine sokarak yağan karın altında Safiye’nin evine giden genç adamı seyretti Ayşe. Bir yandan tir tir titriyor, diğer yandan hiç dinmeyecekmiş gibi akan gözyaşlarıyla mücadele veriyordu. Kapıdan içeri adımını atacağı an babasının ayakkabılarını görmesiyle olduğu yere yığıldı. Birkaç hafta önce bu ayakkabıları giyen babası… şimdi toprağın altındaydı.

Sabahtan beri en çok tekrar ettiği cümle yine dudaklarından fısıltı sessizliğinde döküldü, “Uyandır beni Allah’ım,” diyerek.

*

Kar hızını iyiden iyiye arttırırken, Fuat pencerenin kenarına oturmuş, kahvesini yudumluyordu. Camide okunan hatimlerin ardından eve geleceğini söyleyen Safiye’yi pencere kenarında beklerken, evden çıkıp onu karşılamaya inmeyeceğine dair ettiği yemine hayıflanıyordu. Birkaç dakika sonra lacivert, kalın şalıyla Safiye çıkarken evin önündeki beton avluya, sakin yürüyüşünü izliyordu yaşlı kadının.

Elindeki kahve bardağını koltuğun ahşap koluna bıraktı, Safiye’yi karşılamaya gitti. Karşılıklı oturdukları an, Fuat soluk almasına bile izin vermiyordu kadına sorularıyla.

“Ayşe Nur nasıl?”

“İyi değil, oğul… Ben babaya bu kadar düşkün başka bir evlat daha görmedim. Öldüğü sabah hastanede delirdiğini sandı doktorlar. Bir sakinleştirici yaptılar sabiye de bir-iki saat uyuyup zihnini toparladı.”

İyi olmadığını biliyordu. O çaresiz hıçkırıkları aklına geldikçe beyninden vurulmuşa dönüyordu Fuat. “Yanlarında kim var şu an?”

“Belçika’dan rahmetlinin babasıyla anası, Ankaralardan teyzeleri, kuzenleri gelmiş. Jülide’nin anası, babası da burada. Bir babası var, dersin Moskof! Nemrut adam! Cenaze namazı kılmaya bile gelmedi adam.”

Safiye’nin anlattıklarını dinlerken, o kalabalığın içinde Ayşe Nur’un yalnız olduğundan emindi Fuat. Eğer onu korkutmayacağını düşünseydi, odasına gider, o küçücük kızın, omuzunda ağlamasına izin verirdi.

“Kızın doğum günü, babasının ölüm günü oldu,” diye mırıldanırken Fuat belli belirsiz, “Sen bir şey yedin mi oğul?” diye soruyordu Safiye.

“Yemedim ana… Aç değilim. Birazdan çıkacağım zaten. Annemde kaldı aklım, sesi iyi gelmiyordu konuştuğumuzda.”

“Hasta mı kızım?”

“Belli etmemeye çalıştı ama bir gideyim göreyim.” Kahvesinden son yudumu içti, bardağını yıkadıktan sonra paltosunu giyip Safiye’nin yanına geri geldi. “Bir isteğin var mı ana?

“Haber ver oğul. Çok da selam söyle.” Yaşlı gözleri Fuat’a şefkatle bakıyordu Safiye’nin. Dualarla uğurlarken Fuat’ı, gözden kayboluncaya kadar kapının önünden ayrılmadığını biliyordu Fuat.

*

Tepede, esen rüzgarları tek başına göğüslemeye her daim hazır duran tek katlı, küçük evin bütün pencereleri karanlıktaydı.

Efide…

Gelmiş, babasının cenazesinin ardından Ayşe’ye taziyelerini bildirip, Safiye’nin evine gitmişti. Onun yanında hüngür hüngür ağladığında, kalbindeki baba özlemi latif bir kelebek gibiydi canını acıtmaktan imtina eden.

Ya şimdi?

Şimdi kalbi o özlemle nitrik asit etkisiyle eriyordu âdeta. Anneanne, babaanne, dedeler, annesinin teyzeleri, kuzenleri ya da diğer akrabalar… Hiç kimsenin ucuz tesellisini ya da; “Ölenle ölünmez kızım. Kendini harap etme,” sözlerini duymak istemiyordu. Ölenle ölünmediğini biliyordu. Ölünebilseydi bunca saattir hâlâ acısını hissettiği kalbi atmıyor olurdu.

Anneannesi dupduru Fransızcasıyla, “Puis-je entrer?” derken kapı aralığından, Ayşe cumbanın önündeki sedirde oturmuş, karşı tepede pencereleri karanlık evi, hâlen yağmakta olan kar tanelerinin ardından seyrediyordu.

“Bien sûr, s’il vous plaît…”

“Fransızca da geri kalırsın diye üzülüyordum ama pekâlâ iyi durumda gibi.” Odasını incelerken, kitaplarına bir göz gezdirdi gelişigüzel, ardından yanına oturdu. Özel bir lisede Fransızca öğretmenliği yapan, mavi gözlü, açık kestane rengi küt kesimli saçları olan, tıpkı kızı gibi, insanın baktıkça bakası geldiği bir güzelliğe sahip anneannesine, babasıyla çalıştığı Fransızca derslerinden bahsetmeyecekti. Bunun yerine, kaşlarının doğal dağınıklığına her baktığında Hülya Avşar’a özenipte mi aldırmamış olduğunu merak edecekti ve zihnini bu malayani fikirle oyalayacaktı, Ayşe. Annesi de aldırmadığı dönemlerde böyle görünüyordu ama son zamanlardaki favorisi, kalemle çizilmişçesine inceltilmiş kaşlardı.

“Baban… Çok iyi bir adamdı.”

“Evet… Öyleydi.” Süslemediği bütün kelimeler aklında dönüp duruyordu. İyiydi… küçücük karıncaları bile incitmez, herkese hakkını tam vermek için uğraşırdı. Kimsenin hakkında kötü söz konuşmaz, dedikodudan ateşten çekinir gibi uzak dururdu.

“Hoca olmasına rağmen asla dinci bir kimse değildi. Aksine, insana dini bile sevdirebilecek dindar bir adamdı.”

Hayatî ritminde atarken bir şükür çırpınmaya başladı küçücük yüreğinde. Öyleydi… “Sana da mı anneanne?” Ayşe, bir kınama ya da eleştiri için sormuyordu soruyu.

“Bana da, Ayşeciğim… bana da.”

İçten içe Âmin temennisinde bulunsa da sessizliği bozacak hiçbir sözü yoktu.

“Ben… Anneni ikna edemiyorum,” diyerek söze başladığında Pervin, aradan en az beş dakika geçmişti belki de. “Bizimle Ankara’ya gelmelisiniz. Bu köy yerinde aklımız sizde kalacak. Belki annenle konuşursan, seni dinler.”

Dinlemek?

Jülide ne zaman Ayşe’yi dinlemişti ki?

Hatırlayamadığı bu ayrıntıyı kendine saklamaya karar verdi. “Annem kendi kararlarını verebilecek yaşta sanıyorum. Beni dinlemesi konusunda da yapacaklarım sizin hoşunuza gitmeyecektir. Ben, babama yakın olduğumu hissedeceğim pencereden her bakıp, mezarını gördüğümde. Ellerimle güller dikip, yabani otları temizleyeceğim toprağından. Mezarı başında Kur’an okuyup, dualar edeceğim.”

Ayşe’nin söyledikleri, karşısındaki ateist kadın üzerinde olumlu bir etki bırakmıyordu. “Tatlım… Duaların Ankara’dan buraya yolunu şaşırmaz, değil mi?”

Kalbi, ağır kimyasalların yoğun asit etkisinde erimiyor, ayrılığın acısı canını yakmıyor olsaydı kahkahalarla gülebilirdi. “Haklısın anneanne. Yolunu elbette şaşırmaz ama ben kendimi uzak hissederim. Görmekle alakalı sanırım. Sen nasıl görmediğin bir Rabb’e inanamıyorsan, ben de babamın mezarını görmeden teselli bulacağıma inanamam.”

“Anlıyorum güzel kızım. Önümüz sömestr tatili nasılsa. Dedenin askeriyeye dönmesi gerekiyor ancak ben yanınızda olacağım…” Elini, Ayşe’nin eli üzerine yerleştirdi. “Sen şimdi dinlen.”

Odadan çıktığında Pervin, bir battaniye aldı, ışığı kapayıp, bir metre boyundaki sedire yatmaya hazırlandı, Ayşe. Yağan karı seyrediyordu babasının öldüğüne inanamadığı gerçekliğiyle. Doğum gününde, babasını kaybetmiş olmak, gözlerini sımsıkı yummasına neden oluyordu hissettiği acıyla nefesi düğümlenirken. Yattığı yerden tazecik mezara bakarken, “Rabb’im… seni nurlar içinde saklasın babacığım,” diye dua ediyordu.

*

Kolundaki saate baktı odanın loş ışığı altında, gece yarısını beş dakika geçmiş olduğunu gördü. Rize dönüşü annesinin yanına gittiğinde kapıyı açmaya bile mecali olmayan Elvan koltuğun üzerinde büzülmüş yatıyordu Fuat bulduğunda. Bilinci, yüksek ateşin etkisiyle yerinde değildi annesinin taksi durağını arayıp bir araç çağırdığı sırada.

Şimdi nispeten rahatlamış görünüyordu Elvan’ın düzenli nefesleri. Sabaha kadar ateşini kontrol altında tutacak, bu hastane odasında annesine refakat edecekti. Bedenine küçük tekli koltuğun üzerinde gerinirken, başını kısa bir süreliğine yasladı, kollarında hüngür hüngür ağlayan çocuğu düşündü.

Yemek yemiş miydi?

Uyuyor muydu?

Ya da hâlâ ağlıyor muydu?

*

Yine caminin merdivenlerinde oturuyordu yağan kara aldırmadan. Soğuk olması gerekirdi ancak hiçbir şey hissetmiyordu. Gözlerinden akan gözyaşları içini yakıyordu derin derin. Ölümün soğukluğuyla müsaviydi yeni yılla günlerine dökülen kar taneleri. Minareye çıkabilirdi gecenin bu karanlık vaktinde. Kırık şerefesinin dibine çöker, sessiz ağlayışlarına devam ederdi.

“Baba…” diye fısıldarken, hep derde dermandı küçücük kelimenin manası Ayşe için.

“Efendim kızım…”

Hiç beklemediği bir anda duyduğunda o şefkat dolu sesle, bir hıçkırık koptu dudaklarından, oturduğu yerden tek hamlede ayağa kalktı. “Baba..! Babam..! Gittin sandım baba…” deyip, o sımsıcak kollara sığınırken, yaşadığı acının bittiğini huzur dolu bir gülümsemeyle hissetti Ayşe.

Babası, sımsıcaktı. Yanındaydı. Kollarını kızının omuzlarına sarmış, “Gitmedim bir tanem,” diyerek teselli ediyordu.

“Gitme baba… beni sensiz bırakma.”

Başını eğdi, Ayşe’nin alnına şefkatle ısınmış, şifaya vesile bir öpücük kondurdu. “Sen neredeysen, ben de oradayım, Ayşe Nur’um… yani kalbindeyim.”

Gözleri ayrılığa aralanırken boşalan yaşlar, yanaklarından aşağı akıyordu. Rüyaydı… Babasının yaşıyor olduğu, kısacık bir rüyaydı kabusuna uyandığı. Yattığı yerden yavaşça doğruldu, camın buğusunu eliyle temizledi. Odasının önündeki yaprakları dökülmüş ağaçlar ve dahi hiçbir yaprağını dökmemiş karayemiş, gece boyunca yağan karı, haşmetli dallarında taşımaya çalışıyordu. Henüz ayak basılmamış, tertemiz ve bembeyaz kar, babasının mezarını da örtmüştü.

Güne… Selim yanında olmadan başlayacağı ilk güne simsiyah bir kot, siyah balıkçı yaka bir kazakla başlayacaktı. Aldığı abdestin ardından giyinirken, saçlarıyla uyumluydu Ayşe’nin genel durumu; simsiyah. Odasından çıktığı an, alt kattan gelen sesleri duyabiliyordu. Yemek odasında kurulmuş devasa kahvaltı sofrasında görmeyi beklediği en son kişiyse; Tarık’tı.

Fakat oradaydı. Ayşe’nin geldiğini gördüğü an ayağa kalkıp, yanına yaklaşırken Tarık, şaşkınlığını üzerinden atmaya çalışıyordu çaresizce. “Dünden beri hiçbir şey yemediğin için annem sana börek yaptı. Feriha ile ben, sen yemedikçe başından ayrılmayacağız.”

“Aynen öyle, Ayşe.”

Feriha, abisinin sözlerini desteklerken sağ elinden tuttu, masaya doğru yönlendirdi arkadaşını. Cenaze sabahına uyanırken biliyordu yalnız olmayacağını, yalnız bırakılmayacaklarını ama sımsıcak teselliyle sarmalanacağını da hiç düşünmemişti. Yaşadığı acı teselli edilebilir miydi bilmese de, tek yapabileceği; zamanın yaprakları dökülürken tazelenmeksizin, adı acı olan açık yarasının kabuk bağlamasını beklemekti.

Hatice ne zaman su böreği yapsa, Ayşe için de ayırırdı. Koca bir dilim böreği keyifle yediği zamanlar, bugünden çok uzakta bir mazi gibiydi. Hayranı olduğu çay bile boğazından aşağı inerken, imkânsızlığı midesinin yolunu bulamayışınaydı. Her yudumda takılıp kalırken ısrarla, içmekten vazgeçiyordu istemsizce.

Tarık’ın dikkatli bakışları üzerindeydi, hissedebiliyordu nedenini bilemese de. Kahvaltının ardından, dozerin açtığı yollardan Jülide’nin, hiç ayrılmak istemediği babasını havaalanına götürmeyi teklif ettiğinde, albayın mimik oluşmayan yüzündeki ciddiyetini izliyordu Ayşe. Tek tepkisi, tekdüze bir ses tonuyla, “Sağ ol evlat,” demekti.

Kalabalıktan izin isteyip üst kata çıkarken iki genç kız, Feriha’nın yanındaki varlığından güç alabilmeyi diliyordu çaresizce. Anne ve babasının yatak odası önünde durdu, derin bir nefes aldı Ayşe. “Ne yapacaksın?” sorusunu duyduğunda Feriha’nın gözlerine bakarken, salıveremediği gözyaşları yakıyordu boğazından kurtulmaya çalışan sağlıklı nefeslerini.

“Babamdan bir hatıra alacağım annem hepsini kaldırmadan.”

Şaşırmış gibiydi Feriha’nın kaşları havaya kalktığında. “Annen neden kaldıracak ki? Ne yapacak?”

Cevap vermeden kapıyı açtı, babasından hiçbir iz kalmamış odaya girdi hüzün kalbini parçalarken. Yoğun bakımda kaldığı süre düşünülünce, belki de olağandı bu vaziyet. Alkolsüz parfümünün, babasına has kokusunu soluduğu bu odada şimdi annesinin İtalyan parfümü vardı yalnızca. Birkaç kutu dolabın önünde boş olduğu hâlde duruyordu. “İhtiyaç sahiplerine verecektir.” Sözlerinin ardından bembeyaz dolap kapağını açıp, babasının kıyafetlerine dokunurken, en son giydiği hırkayı katlı olduğu raftan aldı.

Kokusunu derin derin soluyordu ciğerlerine, “Ayşe ya… yapma böyle!” diyerek ağlayan Feriha’nın gözlerine baktığında.

“Babamın kokusu sinmiş…” Üzerine giyerken hırkayı, babasıyla son sarılışı geliyordu aklına. Belki de bir ömür o anı unutamayacaktı da. Unutmayı istemezdi ki… Babasından elinde kalan bir tek; anılarıydı.

Jülide açık kapıdan içeri girdiğinde, “Ne yapıyorsunuz?” diye sordu, mavi gözlerinde günlerdir yer etmiş, ağlayışlarından taşan hüzünle. Bir şey söyleyemedi iki arkadaş. Ayşe, omuz silkti, Feriha sessizce başını eğdi.

Rahatsız edici sessizlik, babasının kokusunun saklı kaldığı hırkanın mateminde, boğucu bir etkiyle muallakta kalırken, Ayşe annesinden izin istedi, odasına gitmek üzere Feriha ile birlikte ayrıldı. Jülide’nin acılı olduğu belliydi. Her zaman onu idare eden Ayşe olmuşken, şimdi annesini böyle bir yalnızlıkla baş başa bırakıyor olması belki de zalimlikti. Ama elinden başka hiçbir şey gelmiyordu ne yazık ki.

Sedire doğru ilerledi Feriha, sessizce oturdu cumbalı pencerenin önüne. Bacaklarını karnına doğru çekip, kollarını etraflarına sardığında kitap rafına uzanan Ayşe’yi izliyordu. Bir kitap indirdi, yanına doğru yürüdü Feriha’nın. “Baksana… Kaç gün önce konuşmuştuk bu kitap hakkında…” derken, elindeki “Minyeli Abdullah”ı arkadaşına gösteriyordu. “Çok eski bir baskı.”

Feriha yer yer yıpranmış cildiyle kitabın ikinci baskısını elinde tutarken, “Çok eskiymiş, Ayşe,” dedi dokunmaktan imtina edercesine bir tereddütle.

“Kokusu çok güzel. Kütüphanelerdeki kitaplar gibi.”

Sayfaları narin dokunuşlarla açarken, “Konuyla alakasız ama…” dedi, duraksadı Feriha. Devam edeceğini ümit ederek beklerken sessizliğini koruyordu Ayşe zira konuşabilecek kadar gücün bedeninde olduğunu hissetmiyordu. Neden sonra aynı nazik dokunuşla kitabın kapağını kapadı, gözlerini Ayşe’nin gözlerine kilitledi. “Dün babanın mezarındayken, yanında bir genç varmış. Kimdi o?”

Böyle bir soru beklemiyordu. Esasen, soru gelecek diye de beklemiyordu. “Efide.” Verdiği kısacık cevap, son kalan enerjiyi de almış gibiydi vücudundan.

“Yani?”

“Yani, derken?”

“Abim görmüş sizi, sarılıyormuşsunuz birbirinize.”

Derin bir nefes aldı. Sarılmıyorduk, demek yerine, “Ağlıyordum… o da destek olmaya çalışıyordu,” dedi.

“Nereden tanıyorsun onu? Bizim köyden değil. Olsaydı biz de tanırdık.”

“Bu soruları neden soruyorsun, Feriha?”

Elindeki kitabın, solmuş renklerinin üzerinden parmağıyla geçerken, “Abim sanırım seni kıskandı,” dedi, Ayşe’nin kısa süreli bir şaşkınlık yaşamasına neden oldu. “Bana sorup durdu kim olduğunu, nereden olduğunu, ne zamandır tanıdığını…”

Başka bir vakit olsaydı ayağa kalkar dans ederdi sevinç ve mutlulukla. Şimdiyse mateme bürünen hüzün dolu ahvaliyle bir olgunluktu içinden geçen hislerle yansıtabildiği. “Sadece bir arkadaş. Eski bir arkadaş.” Bilmediği bir sebepten Efide ile ilgili başka bir söz söylemedi ya da Safiye’nin manevi oğlu olduğundan bahsetmedi.

Kalbinde kırık dökük bir enkazdan geriye kalan çok küçük bir parça, Tarık’ın onu kıskanmış olma olasılığına tutunup gülümsüyordu ancak, bir gün böyle bir haberle gerçekte de gülebilecek miydi, merak ediyordu.

*

Sol bileğini bütün zarafetiyle saran saatine baktığında, vakit gece yarısını epey geçmişti. Kayınvalidesi ve kayınpederi, cenazeden sonra geçen sekiz günün ardından Belçika’ya dönmeye karar verdiğinde, derin bir nefes almıştı genç kadın. Bu hissettiği rahatlamayla elbette gurur duymuyordu ancak ne yapabilirdi ki?

Evde yalnızca annesi, kuzeni Suzan ve Ayşe varken, artık daha fazla bekleyemeyeceğini biliyordu. Onu hemen görmeliydi… Kolundaki saate bir daha baktı… Kocasından, bir doğum günü hediyesi olarak kendine hediye edilmiş saate. Makyaj masası önünde oturmuş aynadan yansıyan görüntüsüne çevirirken gözlerini, vicdan azabının etkisiyle damlayan gözyaşlarını seyrediyordu, Jülide.

“Ah Selim…” diye fısıldadı, elleriyle yaşlar akan gözlerini ovuşturdu. Ona hâlâ âşıktı… Hep de âşık olarak kalacaktı belki de ama bu asla onu geri getirmeyecekti. Oturduğu yerden hızla kalkarken bileğindeki saati çıkardı, masanın üzerine bıraktı. Yatağın üzerindeki el örgüsü kalın şalı omuzlarına aldığında çıplak ayaklarıyla çıktı odasından sessizliğe sığınarak. Kapıyı ardından kilitleyip, anahtarı cebine koyarken kalbi deli gibi çarpıyordu.

Sessiz adımları bodruma inene kadar genç kadını yarı yolda bırakmamışken, şimdi yaklaşmış olmanın verdiği heyecanla donup, olduğu yerde kalacağından endişe ediyordu. Hava buz gibiydi. Nefesi buhar olup eserken önünde, bodrumun kapısını açtı, çıtır çıtır yanan ateşliğe doğru ilerledi sessizce.

Ardından kapı aynı sessizlikte kapandığında ürküp, arkasını dönse de beklediği, özlemiyle yanıp tutuştuğu şehvet sarhoşluğuna kavuşuyordu nihayet. Melekleri kıskandıracak kadar güzel bir adam adım adım kadına doğru yaklaşırken, sarı saçları ateşlikten ve yer yer yerleştirdiği mumların etkisiyle daha koyu bir renkte görünüyordu.

Küçücük bodrum pencerelerine kalın perde takma fikrini bir kez daha takdir ederken, tutku yoğunluğuyla boğuklaşmış ses, “Seni çok özledim bebek,” diyordu. Çocukluğu, Yunan mitolojisinin o muhteşem Tanrılarını inceleyerek ve onlara hayran olarak geçmişken, güneşin Tanrısı Apollo’nun şehvetine köle olacağını nereden bilebilirdi ki?

Bir şey söylemesine fırsat vermeden dolgun dudaklar, dudaklarını hükmü altına aldı, birkaç saniye içindeyse güçlü kolların arasındaydı kendi incecik bedeni. Ateşin yanına ilerleyene kadar omuzlarındaki şal düşmüştü ama genç kadının umurunda bile değildi. O yalnızca karşısındaki adamın aşkı vaat eden ritmine kilitlenmişti.

Açık mavi gözler, vücudunun hatlarında dolaşıyordu çıkardığı gecelik, değersiz bir bez parçasıymışçasına yerde dururken. Günah, zevk, şehvet ve aşk dolu birleşmelerinin ardından, Jülide taparcasına bir hayranlıkla tutulduğu adamın üzerinde yatarken, hiç istemediği gözyaşları akıyordu yeniden.

“Ah tatlım… Bu kadar ağlama.” Sesi, âdeta genç kadının sırtını okşayan eli kadar sıcak ve içtendi adamın. Ama bu bile yeterli değildi çektiği vicdan azabını hafifletmeye ya da neden olduğu o trajedi olmamış gibi hayatına devam etmesine.

“Elimde değil.”

“Tatlım, beni iyi dinle, tamam mı?” Baş ve işaret parmaklarıyla Jülide’nin yumurta şeklindeki küçücük çenesini tuttu, yüzünü yüzüne çevirdi. Ateşten yansıyan ışıkla gözleri birbirine kenetlendiğinde, “Senin hiçbir suçun yok, anladın mı?” dedi olabilecek en ciddi ses tonu ve ona müsavi bakışlarıyla. “Kocan kalp krizi geçirdi! Bizi görmeseydi de bu krizi mutlaka geçirirdi! Belli ki hastaymış! Lütfen artık kendini harap etme!” Sözlerinin sonunda genç kadının dudaklarına şehvet dolu bir öpücük kondurduğunda, yumuşacık postun üzerindeki çırılçıplak bedenler, silbaştan başlıyordu günah dolu zevke.

Birkaç dakika sonra ateşi söndürürken Apollo, yerde duran geceliğini alıp üzerine giyiyordu Jülide. Şalına da sarındığında, adamın işini bitirmesini bekliyordu. Âşığını bir gece yarısı evinden gizlice çıkarırken, birilerine yakalanabileceği korkusu bile karşısındaki adamın dudaklarından alacağı son bir öpücüğe engel olamıyordu.

“Seni bir daha ne zaman görebileceğim?”

Apollo’nun sesindeki şehvetle kalbi titriyordu Jülide’nin. “Bilemiyorum. Kızımla ilgilenmem lazım, annem ve kuzenim de burada. Ben seni ararım.” Hem de ilk fırsatını bulduğunda arayacaktı zira bu dünyada ondan başka hiç kimse yoktu Jülide’ye kendini iyi hissettiren.

“Bekleyeceğim.”

Sözlerinin ardından hiç bırakmak istemediği, aşkla öptüğü dudaklardan bir öpücük daha vuslata erdi genç kadının dudakları, gecenin karanlığına doğru uzaklaştı evin bodrumundaki arka çıkış kapısından âşığı. Onun gidişiyle iyiden iyiye üşürken çıplak ayakları, yerden postu kaldırıp duvardaki yerine astı, battaniyeyi dolabın içindeki hurca yerleştirdi. Yoğun naftalin kokusunu aldığı her an gözlerinin önünde bu gece yaşadığı haz dolu anlar canlanacaktı belki de.

Haklı olabilir miydi? Jülide, gerçekten hatasız olabilir miydi?

Başka bir adamla ilişkisinden şüphelendiğini hissetmişti Selim’in. Son bir kez daha birlikte olacaklardı, son bir kez daha o yasak olan meyvenin tadına doyasıya bakacaktı ve bitirecekti. Ama işler planladığı gibi gitmemişti. Ayşe, arkadaşıyla birlikte gezmeye gittiğinde, Rize müftüsüyle görüşmesi olan kocasının ardından eve çağırmıştı Apollo’yu. Sadece konuşacak ve bu görüşmelerine bir son verecekti ama onun sırtına dek uzanan sarı saçlarının üzerine taktığı beyaz beresi, kaşındaki piercingi, açık mavi gözlerinin ağırlaşmış göz kapaklarının ardındaki şehvet dolu bakışları, genç kadına her şeyi unutturmuş, bir anda geri dönülmez şehvet köprüsüne adım atmıştı.

Evinin salonunda, kocasıyla beraber uzandığı koltukta, başka bir adamın kucağındaydı kocasının sesini duyduğunda. Dönüp baktığında, Selim eli kalbinin üzerinde olduğu hâlde yığılırken olduğu yere, korkuyla donup kalmıştı Jülide. Belki çabuk hareket edebilseydi… Ambulansı aramak için geç kalmasaydı…

Ama o bütün bunlar yerine aptal gibi ağlayarak giyinmiş, Apollo’yu evden göndermiş, ardından ambulansı arayarak durumu bildirmişti. Bu düşüncelerle odasından içeri girerken tek isteği, yaşadığı zevk dolu anların yorgunluğunu, elektrikli battaniyenin ısıttığı yatağında dindirmekti.

Tâ ki, “Kendinden utanmalısın!” diyen, annesinin öfkeli sesini duyana kadar.

Ağzından çıkabilecek çığlığı eliyle bastırırken, vücudunu saran ateş kelimelerini ele geçiriyordu genç kadının. Önce odaya girdi, koridorun başında, odasında uyumakta olan kızıyla arasına mesafe koymasını ümit ederek odanın kapısını kapadı. “Sen neden uyumadın anne?” diye sorarken, sesi ürkek bir çocuğun titrek fısıltısı gibiydi.

Odaya girip, makyaj masası önünde duran pufun üzerine oturdu, bacak bacak üstüne atmış olduğu hâlde, bir heykel hareketsizliğinde kapının önünde durmakta olan kızını incelemeye başladı. “Tıpkı Leman halana benziyorsun! O da senin gibi sadakatsizdi aşkından ölüp bittiği adama!”

“Anne…” sözleri pişmanlık dolu bir yalvarışla dudaklarından dökülürken, ciddiyetin hâkimi kadına doğru bir adım attı Jülide.

“Sakın!” derken elini havaya kaldırıp kızını durdurdu Pervin. Kızına karşı böylesi bir öfke duyarken, onun duyamadığı her utancı bütün benliğinde taşıdığını hissediyor ve o derece kahroluyordu. “Bunu nasıl yaparsın! Kocan biliyor muydu bu ahlaksızlığını?”

“Anne, lütfen sessiz ol!”

“Sessiz mi olayım? Sessiz olayım demek! Sen bunu Ayşe’ye nasıl anlatacaksın? Bendeki de soru değil mi? Böyle bir şey anlatılabilir mi? Asla! Sen, bir din görevlisinin karısıydın! Hiç mi o adamın ahlakından sana bir meziyet bulaşmadı? Hiç mi örnek olamadı sana? Senden utanıyorum!”

Sözleri acımasız ve can yakacak kadar tesirliydi belki utanabilecek herhangi biri için. Ama bu kişi kesinlikle Jülide değildi. “Sen hangi ahlaktan bahsediyorsun acaba? O davetlerde babamın arkadaşlarına nasıl göz süzdüğünüzü unutmadım Pervin Hanım! Sen namus timsali gibi ortalıkta dolanıp göz süzerken, ben senin de hep yapmak isteyip asla cesaret edemediğin doyumsuz hazzın peşinden gittim yalnızca! Bunun için özür dileyecek değilim!” dedi, derin bir nefes aldı. Belki sessiz konuştuğu için belki de annesine olan öfkesindendi başına giren korkunç ağrının nedeni. Parmakları alnında dolaşırken, “Benim kızıma anlatmam gereken hiçbir şey yok! Babası hastaydı, öldü! Bu kadar!”

“Geceleri nasıl uyuyorsun?”

“Senden daha rahat uyuyorum anne!”

Jülide’yi görmeye tahammülü yokmuş gibi başını sağa sola salladı Pervin, kızının kenara çekilmesini bekledi odadan çıkabilmek için. Birkaç dakika daha bu odada kalacak olsa sinir krizi geçirebilir, kızının karma karışık görüntüsüyle kendini kaybedebilirdi. Odadan çıktığı an elini kalbine koydu, derin derin nefes alıp vermeye çalıştı. Jülide, her zaman şımarık ve düşüncesiz bir çocuktu. Babasının görev yeri değiştikçe kaprislerinin sonu gelmeyen bir genç kız olmuştu. Selim’i gördüğü an âşık olduğunda, sırf onunla evlenebilmek için intihara bile kalkışmıştı…

Derin derin nefes alırken odasından içeri giriyordu Pervin. Kızı, bu ahlaksız yaşantısıyla torununu heba edecekti belki de. Ayşe, pırıl pırıl bir genç kız olmuşken ve bunda hoca olan babasının da payı büyükken, nasıl olurdu da onu Jülide’nin eline bırakabilirdi?

Bırakamazdı ve bırakmayacaktı.

Ayşe ile konuşup, onu mutlaka ikna etmeliydi. Aksi takdirde bir gün daha bu çatı altında kalıp, kızının rezilliğine tanık olmaya katlanamazdı.

Ahzen ~ 4 | Kayıp” için 2 yorum

  • 15 Kasım 2018 tarihinde, saat 19:58
    Permalink

    Ah ayşem ah çektiğin acıyı taa yüreğimde hissediyorum emeğine sağlık ?? ?

    Yanıtla
    • 15 Kasım 2018 tarihinde, saat 21:17
      Permalink

      okuyan gözlerine sağlık ❤️

      Yanıtla

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir