Ahzen ~ 3 | Çaresiz

Günlerdir annesinin hareketlerini takip ederken, Jülide’nin normalden daha neşeli, daha pozitif ve her zamankinin aksine hiçbir meseleye karışmadığını fark ediyordu, Ayşe.

Yatsı namazı için camiye gittiğini haber verirken, Jülide’nin aydınlanan yüzüyle bir de, “Ah harika! Git sen, git… hem bu gece perşembe… Kur’an falan okursunuz cemaatle,” sözleri vardı Ayşe’nin ağzını açık bıraktıran.

Elini annesinin alnına uzattığında, “İyi misin anne?” diye soruyordu ateşini ölçüyormuş gibi yaparak.

Elinin tersiyle Ayşe’nin elini iterken, Jülide kaşları çatılıyordu kızının ukala tavrına haklı olarak. “Benimle uğraşacağına git de ezan okunmadan yetiş Feriha’na!”

Bir gülümseme geçerken Ayşe’nin dudaklarından, koşarak çıkıyordu evden. Boynuna sardığı tülbenti çıkarıp, yukarı kaldırdığı kollarıyla parmaklarının ucunda tutarken, gecenin hafif meltemi ve neşe dolu performansıyla uçuşuyordu üzerinde. Hâlâ içinde kalmış yaşam sevgisi vardı belki de dünden sonra.

Tarık’ın bir sevgilisi olduğunu öğrenmiş, kadınlar tuvaletinde çocukken ruhunu çalan şeytanın tacizine maruz kalmak üzereyken Efide tarafından kurtarılmıştı.

Ruhunu çalan şeytan…

Aklına geldiği an önce havadaki kolları düştü, ardından koşan bacakları koşmaz oldu.

Bulunduğu mesafeden caminin sarı ışıklarına bakarken, saçlarına örtüsünü sarıyordu. Cami güvenliydi, şeytanın gözlerinin giremeyeceği mukaddes bir mekândı Ayşe’ye göre.

Caminin kapısı önünde beklerken Feriha gecenin ayazına aldırmadan, onun o pırıl pırıl gülümsemesi kendi yüzünde aksediyordu farkında bile olmadan. “Gelmeyeceksin sandım… Bir şey mi oldu?”

Feriha, yemyeşil gözleriyle incelerken, Ayşe içtenlikle gülümsüyordu içindeki bütün karanlığa rağmen. “Anneme takıldım biraz, odamda oyalandım filan fıstık. Hadi içeri geçelim.”

Hanımlar bölümüne ayrılmış kapıya doğru yürüyecekken, Feriha’nın kolunu çekiştirmesiyle olduğu yerde kalıyordu, Ayşe. “Ben anlamıyorum neden hanımlar bölümüne çıkıyoruz! Ya cemaatin hepsi ya amcamız ya da dayımız. Gel kılalım şurada, sonra Kur’an okuyacağız. İdris dede bu akşam bizden dinleyecekmiş, söz verdik unutma!”

Haklıydı Feriha. “Tamam, sen ne dersen,” sözleriyle kabulünü sunarken Ayşe, bir avuç insandan oluşan cami cemaatinin ardında kıyama duruyorlardı.

Sünnetin ardından, Hasan kamet getirdi, bütün cemaat omuz omuza vererek, bir ordu gibi emre imtisal ettiler tabiri caizse. Ve babasının sesinden yatsı namazı kılıyordu yine iki arkadaş yan yana. Huzur olup yayılıyordu Selim’in sesinden akan Âyetler. Namaz kılarken ne yakışıklı ruhsuz şeytandan korkuyordu, ne de başına gelebileceklerden endişe ediyordu, Ayşe. Bu huzuru hissedebildiği bu an, onun için ömre bedeldi.

Namazın ardından tesbihat, tesbihatın ardından Kur’an tilaveti geliyordu. Yasin suresini Arabî makamda okurken Ayşe, Feth suresini Hicaz makamında okuyordu Feriha. Okunan surelerin duasını yaparken Selim, bütün cemaat el açıp, “Âmin” diyordu.

Köyün en yaşlısı İdris, “Seksen yedi yaşındayım… “Tanrı uludur, Tanrı uludur,” diye bağırırken Yahya hoca şu şerefeden…” dedi, işaret etmek istercesine uzandı kolu sağ tarafa yukarıya doğru. Gözleri, birkaç yıl önce ilerleyen katarakt rahatsızlığı nedeniyle göremezken, sabah akşam yaşaran göz pınarları yeni doğmuş bir bebeğinki kadar netleştirmişti görüşünü şimdilerde. Rize Devlet Hastanesinde görev yapan yeni göz doktoru, Aynur cerrah bu iyileşmeye hiçbir açıklama yapamazken, İdris dede; “Allah’a zor gelmez,” kızım açıklamasını yapmıştı. “…Ezanı okuduğu zaman, büyük anam hüngür hüngür ağlardı. Ben bir daha Arapça Kur’an ya da ezan duyacağımızdan ümidi kesmiştim o vakitler. Ama şimdi küçücük kızlarımızdan dinliyoruz çok şükür.” Ayşe ve Feriha’ya döndü, “Kaç sene daha yaşar bu İdris dedeniz, bilmem torunlarım. Ama yaşadığım müddet, size hep dua edeceğim haberiniz olsun,” dedi.

“Allah razı olsun, dede,” diyen Feriha, “Allah hâyırlı ömür versin,” diyen Ayşe.

Cuma gecesi sohbeti uzayıp giderken caminin içinde, sabah kalkabilmek için ayrılıyordu cemaat birbirinden. Feriha ile vedalaştığında, babasının sımsıcak eline kenetlediği eliyle evlerine doğru yürüyorlardı adım adım ve o an için hayatında hiçbir kötülük yoktu, Ayşe’nin. Ruhu bedenindeydi, şeytanın dokunuşuyla kirlenmemişti.

“Arapça ezanın yasaklanması çok saçmaydı bence!” Yaşından kaynaklanan hırçın ifadesi, çocuksu masumiyetini gizleyemiyordu Ayşe’nin.

“Halk tarafından anlaşılmadığı gerekçesi mantıklı bir neden gibi gösterilmek istense de bir dayatma olarak yaşatılması dediğin gibi; saçmaydı.” Yıldızlı gecenin hafif serinliğinde Selim’in şefkat dolu eli ısıtıyordu Ayşe’yi. “Yapılmak istenen; ezanın aslı okunduktan sonra meal olarak Türkçesi okunsaydı iyi olabilirdi. Ancak ne yazık ki milletin bağrında on sekiz yıl boyunca yanan bir ateş oldu ezan dilini duyamamak.”

“Şimdi böyle bir uygulama olsaydı ne hissederdin baba?”

Derin bir nefes aldı, tertemiz havayı ciğerlerine çekti, Selim. “Kabullenemez, yurdumu terk ederdim sanırım.” Yakışıklı yüzü bir gülümsemeyle aydınlandı, “Ezanı dinleyebileceğimiz bir ülkede yaşardık…” derken. “Peki sen ne hissederdin?”

Ayşe, gerçek olabileceğine duyduğu endişe boğazında düğümlenirken yutkundu. “Ben öfke hissederdim sanırım.”

Selim’in adımları durdu, kızının yüzüne anlamak istermiş gibi baktı. “Neden öfke?”

“Dindar olmayan, dini bilmeyen insanların, beş vakit namaz kılan insanlara bu zulmü yaşatmaya ne hakkı var? İslamı yaşamak isteyen benim, ama nasıl yaşayacağıma karar verecek onlar oluyor! Annem de onlar gibi! Asla namaz kılmaz, kılmak için hiçbir istekte taşımaz ama ben kılmak istediğimde sanki beni düşünüyormuş gibi aldığım abdestin zahmetli olduğunu dile getirir!”

Tekrar yürümeye başladıklarında annesi hakkında yaptığı itiraf vicdanını sızlatmaya başlıyordu. Evleriyle aralarında kısa bir mesafe varken, “Haklısın bir tanem ama öfke zehiri etrafındakilere, saygı pansumanından daha ziyade etki eder,” dedi, Selim her daim müspet hareket etmeyi tavsiye eden olgunluğuyla. Ayşe’nin gözleri gözlerine ulaştığında, “İnsanlara bu denli öfke duyup, bu kadar tenkit edersen bir gün tenkit edilecek hatalara düşebilirsin… Bize Peygamberimiz, hoşgörüyü emrediyor, unutma…”

Ayşe, babasını can kulağıyla dinlerken, hayatı boyunca hata yapmayacağı kararını veriyordu. “Sen benim yanımda oldukça, ben hata yapıp tenkit edilmeyeceğimdir babacığım.” Kollarını babasının beline sardığında, Selim’in şefkatli elleri kızının sırtını okşuyordu. Hayatı çok kısa bir süre sonra değişecek, bu sözlerin ecrini çekecekti ancak şimdi bundan haberi yoktu…

Başına bir öpücük kondurdu. “Âmin diyelim öyleyse…” dedi, kızının kibirini kendi olgunluğuyla karşılayan Selim. “Beni iyi dinle… Ölüm dünyada yaşayabileceğimiz en gerçek ve en yıkıcı imtihanımız. Giden için de ardında bıraktıkları için de. Senden isteğim; kendini asla yalnız hissetmemen bir de Rabb’ini unutmamandır…”

Kalbi, Nemrut’un yaktığı ateş misali küle dönüyor, bedeni zemheri soğuğunda titriyordu, Ayşe’nin. Babasının sözleri, darmadağın ruhunu yaralarken, sebebini anlayamadığı kayıplığı anlatan gizli hakikat dermanını kesiyordu. “Baba… sen beni hiç bırakmayacaksın… değil mi?”

“Bırakmayacağım, bir tanem.”

Bu söze teslim olabilirdi bütün güveni. Adım adım geldikleri kapı önünde içeri girmeden önce Selim’in gözlerine kilitledi bakışlarını, “Baba, bir sorun mu var?” diye sorarken. Kendi gözlerinin sımsıcak yansımasıydı babasının kahverengi gözleri. Babasına hayran bir çocuğun, babasının göz rengini taşıyor oluşuyla garip bir onur duygusuyla şükrediyordu her daim.

“Yok, bir tanem. Hiçbir şey yok. Hadi içeri girelim…”

Hissediyordu… Aralarında muallakta bırakılan cümle sonları, gözlerini yakan soğuk rüzgar gibi esiyordu önünde. Buz soğuğuydu bedenine yayılan. Nereden geldiğini bile bilmediği bu pesimist melankoli mantığını ele geçirirken, elinden gelen tek şey; dua etmekti. Önce, Ayşe girdi evden içeri ardından Selim. Salona birlikte girdiklerinde televizyonun karşısında uyuyan Jülide’yi kucağına alıyordu Selim, Ayşe de koridorların ışığını yakıyordu babası için. “Sen yat bir tanem, ben sana süt getireceğim birazdan.”

İçinde kopan fırtınayı bertaraf etmeye çalışıyordu, “Tamam,” diye fısıldarken. Dişlerini fırçaladı, pijamalarını giydi. Odasındaki her köşede sarı şeytandan bir iz ararken, görme ihtimali bile korkularını su üzerine çıkarıyordu Ayşe’nin. Ne o iç bayıltan kokusu vardı, ne de odasında değişen herhangi bir eşya. Her şey yerli yerinde, her şey olması gerektiği gibiydi.

Birkaç dakika sonra, Selim müsaade alarak odasından içeri giriyordu, elindeki süt bardağıyla. “Saçlarını örelim mi bir tanem?”

Gözlerine dek uzanan bir sevinci vardı Ayşe’nin, “Lütfen, lütfen,” derken.

Kızının yanağına bir öpücük kondurdu, süt bardağını komodinin üzerine bıraktı. Ayşe sırtını babasına döndüğünde, baba şefkati saçlarını incitmeyen tarakta şekil alıyordu. “Sütün soğumadan iç, Ayşe Nur.”

“Tamam baba,” derken, uzanıp bardağı eline alıyordu. Ayşe yudum yudum içerken sütünü, Selim kızının saçlarını ortadan ayırdı, önce birini sonra diğerini ördü. Şimdi tekrar yüz yüze bakarken, kızının alnına da bir öpücük konduruyordu Selim, “Allah rahatlık versin Ayşe Nur’um,” diyerek.

Ayşe de babasını iki yanağından öptü sevgiyle. “Allah rahatlık versin baba…” Tam odadan çıkacakken, “Baba… Sabah namazında cemaati yine birlikte karşılayalım mı?” diye sordu. Tıpkı küçüklüğünde olduğu gibi.

Selim güldüğünde, o çikolata kahvesi gözlerinin içine dek ulaşıyordu ya tebessümü, Ayşe hayranlıkla seyrediyordu babasını. “Öyleyse hemen uyu, kuzucuğum. Yoksa sabah uyanmakta zorlanırsın.”

Kabulünü başıyla sunarken, sevinci hissediyordu kalbinde beyaz kalmış tek temiz köşede. Uykunun sıcaklığı üzerini örterken, gözlerinden süzülen iki damla gözyaşıydı Ayşe’nin sebebini anlayamadığı.

*

İstanbul’a dönmeden önce, üzerinde bir anne kadar emeği olan Safiye’yi görmek istiyordu Trabzon’dan Rize’ye geçtiği sabahın bu erken vaktinde. Bir daha ne zaman buraya geleceğini bilemiyordu. Merkezden uğrayıp aldığı bir çuval unu sırtlanırken, taksi durağında bekleyen adama gelmesi için işaret ediyordu Fuat. Çuvalı bagaja yerleştirdi, taksinin ön koltuğuna oturdu. Şoförün şiveyle anlattığı yenilikleri dinlerken hiçbir rahatsızlık hissetmiyor, aksine keyif alıyordu. Safiye’nin evine çıkan bayıra yanaşırken taksi, iki büklüm gezen, bir deri bir kemik halasını görebiliyordu çayırdan ot biçen.

Taksiciye ücretini ödedi, bagajdaki un çuvalını, tekrar sırtına aldı. Önce derme çatma ince köprüden geçti, ardından toprak ve taştan ibaret patikayı tırmanmaya başladı. Yaşlı kadının ısrarla evinin önüne araba yolu istememesi ülfet olmuşken Fuat’ta, dar ve bakımsız patikadan, sırtında un çuvalıyla yuvarlanıp dereye düşerek rezil olmaktan çekiniyordu içten içe. Bu genç yaşında bu keçi yolundan yürümeyi beceremezken Fuat, o yaşlı kadın günde kim bilir kaç kez inip çıkıyordu bu yoldan. Nihayet evin önündeki beton avluya vardığında, kapının önünde duran sedirin üzerine bıraktı yükünü. Yaptığı sporla gücü bitmemişti fakat günlük tükettiği sigara miktarı nefesinin kesilmesine yetmişti sırtındaki on kilo yükle basacağı adımın belli olmadığı bir yoldan tepeye tırmanırken.

Nefesi yettiğince bir ıslık çaldı, halasının duymasını bekledi. “Safiye sultan! Neredesin yahu?” diye bağırırken çayırdan aşağı kulak tırmalayan sesiyle, zorlanan ses tellerindeki acıyı hissedebiliyordu. Yetmiş beş yaşındaki Safiye ise çevikliğinden hiçbir şey kaybetmemiş, sesine kulak verip, “Kimsin sen oğul?” diye soruyordu.

“Fuad’ın ben ana!”

Ellerini beline yasladı, “Oğul!” diye haykırdı. Halasının sesi karşıki tepelerde yankılanırken, Fuat gülüşüne engel olamıyordu. Birkaç dakika sonra yanına vardığında yaşlı kadın, “Sen ne zamandır buralardasın oğul?” seslenişiyle sarılıyordu Fuat’a. “Gel otur şöyle. Bir ayran yapmışım ki, tam ağzına layık. Bile içelim?”

“İçelim ana, içelim. Sen otur soluklan, ben getiririm ikimize de.”

“Hay yaşayasın sen oğul. Haydi!”

Kapının önünde ayakkabılarını çıkardı, kilitli olmayan kapıdan içeri girip, yeni yıkandığı belli olan taş zeminde mutfağa doğru ilerlemeye başladı. Küçük buz dolabından ayran bidonunu çıkardığında, mütevazı mutfak rafından da iki bardak alıyordu. Bahçeye tekrar çıktı, Safiye’nin dizi dibine oturdu. “Sen şuraya ne zaman araba yolu alacaksın Safiye sultan?”

“Ben öldüğümde alırlar! Ben yaşarken şu dereyi bozacak bir kazma vurdurmam buralara!” dedi, bardakları göstererek, “Dök oğul! Hararetlendim,” diye devam etti.

“Ah be ana! Bari doğru düzgün beton merdiven kestirelim!”

Buruş buruş nur yüzünde, gülüşü derinlik kazandı. “Beni melekler koruyor da oğul. Senin seslerine ne oldu?”

“Çok sigara içiyorum ana! Sigarayı bırakınca düzelecek.”

“Şu gavuru bırak da oğul! La İlahe İllAllah! Bütün köyde ne kadar uşak, kadın, adam varsa olmuşlar sigara tiryakisi! Sen de uydun onlara! En kısa zamanda bırakacaksın, darlatma beni.”

Safiye Rize şivesiyle sayıp dökerken, Fuat bir kahkaha attı, uzanıp ellerinden öptü yaşlı kadını. Birlikte gülerken, derinden gelen bir ses ulaşıyordu genç adamın kulağına.

“Tu verras, tu te reconnaîtras 
À chaque instant dans chaque joie, dans chaque larme 
Tu verras, tu te reconnaîtras 
Dans cet enfant, parmi ces gens, tous comme toi.”

Eski bir Fransızca şarkının nakaratını duyduğu an, içini kaplayan soğuk ve karanlık kış gecesinin yerini ılık bir bahar esintisinin nefes aldıran tazeliği sarıyordu. Ve büyük bir arzuyla şarkının devamını bekliyordu… Gelmedi. Ayağa kalktı patikadan geleni görebilme ümidiyle fakat kimse yoktu görünürde.

“Hayrola oğul, ne kalktın deli fişek gibi?”

Dönüp Safiye’ye bakarken, “Sende duydun mu ana?” diye soruyordu. Gerçi ne hazindir ki artık Fuat’ta duymuyordu.

“Neyi? Gel otur anlat bana… Ne ediyorsun İstanbullar’da? Hâlin keyfin yerinde mi?”

“Hiçbir sıkıntım yok çok şükür. Geçinip gidiyorum…” Tam yerine geri oturduğunda, “Selamunaleyküm,” diyen kızın varlığıyla cümlesi yarıda kalıyordu Fuat’ın.

“O… Ayşe kızım gelmiş… Aleykümselam, gel otur şöyle bak İstanbullar’dan oğlum gelmiş halasını ziyarete.” Ayağa kalkıp kızı karşılarken, yanlarına buyur ediyordu küçük kızı.

Çocuğun ise hareket etmeye mecali yok gibiydi. Fuat’ı görmesiyle soluk teni, bir anda alev alev yanan kor hâline dönüyordu. Oturduğu yerden kalktı Fuat, kızın selamını alıp bir iskemleye oturmasını işaret etti zira biraz daha ayakta kalsa, düşüp bayılabilirdi.

Gözleri yerde olduğu hâlde teşekkür ederken, neden sonra hatırlamış gibi, “Hala… Mısır ekmeği yapmıştım… Sana da getirmek istedim,” diyerek elindeki tabağı uzattı.

“Oy… benim hâyırlı kızım. Ellerine sağlık. Bir mıhlama yapayım bununla yeriz.” Sözlerini bitirip ayağa kalktığında bakışları Fuat’ın üzerindeydi. “İçeriden siniyi çıkar, buraya kur oğul, kızım sakın kalkayım deme hep bile yiyeceğiz yemeği.”

Küçük kız yerinden kalktığında, “Benim gitmem lazım hala… annem bekler,” diyerek bir kaçış yolu arıyordu kendine. Çocuğun bu çekingen hâlleri, Fuat’ın dudaklarını kemirmesine neden oluyordu istemsizce. Belli ki olanların tüm sorumluluğunu üstüne almış, büyük bir utancı yaşıyordu.

“Yemeğini yer gidersin. Jülide Hanım beklesin biraz!”

Safiye’nin kararı kat’i idi. Ve o bir işe karar verdiğinde asla vazgeçmezdi.

“Ama…” diyerek derdini anlatmaya çalışan Ayşe’yi, “Sakin ol!” diyerek teskin etmeye çalışıyordu Fuat.

Birkaç duyguyu bir arada yaşayan kahverengi gözler gözlerine kilitlendi, Fuat’ın. Utanç, korku ve endişenin yanı sıra bir de tanıdığı biriyle hiç beklemediği bir anda karşılaşmanın isteksizliğini okuyordu o gözlerden. Sırf ona o gün yaşadıklarını hatırlattığı için bile Fuat’ı görmek istemiyordu belki de.

“Sen bu köyde mi oturuyorsun?” Gözlerine bakan gözler kucağına kayarken, yutkunuşunu porselen gibi teninden görebiliyordu. Cevap vermeyeceğini anladığında yerinden kalktı, tam içeri gireceği sırada duydu Ayşe Nur’un cevabını;

“Evet…”

Mutfaktan siniyi sağ eline aldı, kapının yanındaki ayaklığı da sol. Mis gibi tereyağı kokusu yayılırken ocaktan, “Hadi çabuk ol ana, çok açım ben!” diyerek yaygara yapıyordu Fuat.

“Anan kurban olsun! Şimdi hazır oluyor!” Safiye’nin şefkat dolu sesiyle bir de mutluluğunu bir ayna gibi yansıtan gülümsemesi vardı tertemiz yüzüne yayılan.

Dışarı çıktığında çocuğun gitmiş olacağını düşünüyordu ama o iskemlenin dayanağına ayaklarını çıkarmış, bükülü dizlerine kollarını sarmış, karşısında sıralanmış dağları seyrediyordu. “Biz yokken kaçarsın sanıyordum.” Ses veremese de sözlerine, çocuk anladığını belli eden bakışlarıyla bakıyordu Fuat’ın gözlerine.

Kollarını dizlerinden çözdü, Fuat’ın elinde tuttuğu ayaklığı aldı. Açıp yere sabitlediğinde eliyle işaret ediyordu siniyi bırakmasını. “O gün kafede kaçtığımı sanıyordum,” dedi hiç beklemediği bir anda, “Ama… kaçamamışım belli ki.”

Sesinin tonunda vardı çektiği utancın ağırlığı. “Neden bu kadar utanıyorsun? Sen günahsız ve suçsuzsun. Neden başına gelenin yükünü yalnız karşılıyorsun?”

İkisi de iskemlelere geri oturdu. “Ne yapacağımı bilmiyorum.”

Çaresizliği sesinden Fuat’ın kalbine ulaşıyordu. “Daha önce de yaşadın bunu, değil mi? O or…” boğazını temizledi edeceği küfürü savuşturmak için. “O it oğlu it sana ne yaptı?”

*

Onu gördüğü için utanç hissederken, konuşmak yerine kaçmak istiyordu. “Benim gitmem lazım!” dedi, ayağa kalktı Ayşe. Ardına bile bakmadan burayı terk etmeye niyetliydi…

Tâ ki, tenine dokunmaksızın bir emir onu olduğu yere sabitleyip, “Gitme!” diyene kadar. Sessizliğin otoritesiydi belki de genç adama bahşedilmiş yetenek. “Gitme, gel otur. Sana yardım edebilirim.”

Yardım?

Ne için yardım?

Nasıl yardım?

“Nasıl yardım edeceksin?”

Ümitsizdi sesi de sözü de. Kalktığı iskemleye çökerken Ayşe, Efide içeri girdi, bir kalem ve kağıtla geri geldi. “Bu benim numaram. Yarın İstanbul’a dönüyorum… Aradığın an yanında olacağım.”

Sözlerinin ardından kağıdı Ayşe’ye uzatırken, Ayşe’nin dudakları kibir dolu bir gülümsemeyle kıvrıldı. “Bir telefonumla İstanbul’dan buraya ışınlanacaksınız demek ki Efide Bey! Çok “Star Wars” vari olmadı mı sizce de?” Parmaklarının ucunda tuttuğu kağıdı incelemeye ara verip, gözlüklerinin ardından Ayşe’yi seyreden Efide’ye çevirdi bakışlarını.

“Sen ara… yardım edecek miyim edemeyecek miyim o zaman görürsün.” Kararlı bakışlarını seyretti gri gözlerinde. Biraz da şefkat vardı eğer yanılmıyorsa, Ayşe. Küçük bir kızın derdiyle dertlenmiş kocaman bir adamdı karşısındaki.

“Teşekkür ederim.” Başka bir şey söyleyemedi ümitsizliğin buhranı bir ilmek gibi boğazını sıkarken.

Birlikte yenen yemeğin ardından geldiği yoldan geri giderken Ayşe, ana-oğul ardından bakıyordu. Efide’nin verdiği telefon numarası avucunun içindeydi. Başı sıkışınca arayacaktı… “Acaba 1200 kilometrelik uzaklıktan nasıl bir hâyrın dokunacak bana!” diye mırıldanırken Ayşe, annesine yakalanmadan sessiz sessiz eve girmeye çalışıyordu.

Fakat evde kimse yoktu.

*

Penceresini aralık bıraktığında sırtüstü uzanmış, uykuya hasret gözlerinin vuslata ermesini bekliyordu. Fakat o uyku, bu gece de gelmeyecekti, biliyordu. Gözlerini her kapayışı, çaresiz bir çocuğun, ümitsiz teşekkürüydü.

Göğsünün üzerine sert bir nesne düştüğünde ilk önce kanatlı ve sert kabuklu bir uçucunun istilasına uğradığını düşündü parmaklarının arasına almadan hemen önce. Ardından çakıl taşı olduğunu görüp, komodinin üzerine bıraktığında soğuk nesneyi, uzandığı yataktan seri bir hareketle kalktı.

“Birgül?” Pencerenin altında siyahlar içinde bekleyen genç kadını gördüğünde, orta okuldayken çoğu fantezilerinin bu kadını yatağa atmaktan geçtiğini hatırladı ister istemez…

“Sessiz ol! Oraya geleceğim!”

Daha ne kadar sessiz olabilirdi ki? “Emin misin güzelim?”

“Seyret!” dedi, cilveyle bir göz kırptı Fuat’a. Uzun bacaklarını açıkta bırakacak şekilde çekerken elbisesini kasıklarına doğru, önce parmaklıkları kavrayan parmaklarından güç aldı, ardından bacağını yerleştirdi pencerenin ahşap pervazına. Birkaç saniye sonra pencereden içeri giren kadının dolgun vücudu, eteğinin ucu aralarında kalmış olduğu hâlde, çıplak bacaklarıyla harika bir gösteri sunuyordu Fuat’a.

“Kocan nerede Birgül?”

“Brezilya’daki metresinde büyük ihtimalle.”

Dudaklarının arasında birkaç santim mesafe vardı, “Peki senin burada ne işin var? Evinde… Kocanı beklemen gerekmez mi?” derken.

Sağ bacağını kaldırdı, Fuat’ın beline doladı. Kalçaları genç adamın vücuduna baskı uygularken, “Filiz doğruyu söylüyorsa… Tadına bakmaya geldim,” diyordu.

Başını geriye yatırıp sessiz sessiz güldü karşısındaki koca parasıyla genç kalmış, ev kadını Birgül’e. “Taşları bana değil sana atmak lazım, tatlı Lucifer…” diyordu genç adam, Birgül’ün kulağına eğilip fısıltı sessizliğinde. Ardından kadını yatağına yönlendirdiğinde, yaptığı hiçbir eylemden gurur duymasa da, bütün enerjisini tüketen bir zevk yoğunluğuna teslim olduğu da bir gerçekti.

*

Haftalardır annesindeki değişimin nedenini anlamaya çalışıyor ama bir türlü başarılı olamıyordu Ayşe. Esasen ondaki bu uyuma şükretmeli, okuduğu kitaplarla dalga geçmediği için de teşekkür etmeliydi. Heyhat ki; içini kemiren bir kurdun esrarı aklını bulandırırken, ne şükür kalıyordu aklında, ne de teşekkür.

Sabah kahvaltısında Feriha ile Rize merkezdeki kitap evlerine gidip gidemeyeceklerini sormuş, aldığı cevapla içtiği çay boğazına takılmıştı Ayşe’nin. “Tabii ki şekerim… Gezip dolaşın. Sevdiğin yazarların kitaplarını almayı da ihmal etme.” Kelimesi kelimesine aklına kazınan bu cümle, kışın soğuğuna rağmen kalbini kavuruyordu. Annesine ne olmuştu da bu kadar değişmişti?

“Çok şükürsüz olduğunu düşünmeye başlayacağım Ayşe! Ne güzel işte kadın belli ki olgunlaşarak anne olduğunu hissediyor. Yakında yemek yapmaya da başlar ben sana söyleyeyim.” Feriha bir yandan konuşuyor, diğer yandan da elindeki kitabı inceliyordu. “Baksana ya! Bu kitabı okumuş muydun?”

Feriha’nın ilk söylediklerine karşılık veremeden konuyla alakasız sorusuyla karşı karşıya kalıyordu. Gösterdiği kitap Hekimoğlu İsmail’den “Minyeli Abdullah”tı. “Var…” dedi, kitabı eline aldı. “Şurada bir sahne var,” derken son sayfalardan bir yeri açıyordu, Feriha’ya gösterebilmek için. “Burayı her okuyuşumda bu anne gerçek mi diye soruyorum kendime. Böyle bir kadın gerçekte de var mıdır?”

“Hemen okumam lazım! Bu ne kadar?” diye sorarken kasada oturan gence, havada tutuyordu kitabı.

“On beş milyon… pardon… On beş ytl.” Türk lirasının yeni söylemleri herkeste aynı etkiyi bırakıyordu belli ki.

“Teşekkür ederim… kardeş milyon da desen pahalı, y-ta-le desen de yine pahalı yani…”

“Ben sana ödünç veririm okuman için… Bana da babamdan hediye.” “Babam” dediği an kalbinde hissettiği sızı, bıçağın kestiği kanayan bir yaradan hissedilen sızı gibi sessiz ama can yakan bir acıydı. Sesini duymalıydı babasının… Çantasında cep telefonuna bakındı, bulamadı. “Hay Allah ya… Telefonum evde kalmış.”

“Ne yapacaksın telefonu? Gideriz zaten birazdan.”

“Babamı arayacaktım… belki de o beni arayıp ulaşamamıştır. Ben bu kitapları alayım…” Birkaç test kitabı elinde olduğu hâlde kasaya giderken hissettiği huzursuzluk katlanarak büyüyordu. Kitabevinden çıkıp, hızlı hızlı dolmuş durağına doğru yürüyorlardı, kışın ilk karı yağmaya başladığında. Nazlı nazlı yağan kar taneleriyle 2005 yılına veda edeceklerdi belli ki.

“Allah’ım! Ne güzel yağıyor kar! Yarın okul tatil olsa keşke, sabahtan akşama kadar kar topu oynardık.”

Feriha’nın temennisine Ayşe gerçeklikle mukabele ediyordu, “Burası Rize, tatlım. Her kar yağdığında okullar tatil edilse, kışın kalkmak bilmeyen karla eğitim-öğretim ayı bir-iki haftada sıkışır kalır,” diyerek.

“Ha ha ha! Abart zaten sen!”

Az sonra tanıdık bir korna sesine doğru insiyaki bir hareketle dönerken iki arkadaş, petrol yeşili Doğan’a davet ediyordu Tarık, Feriha ve Ayşe’yi. “Hadi çabuk kızlar!” Yüzünde telaşlı bir ifade vardı Tarık’ın.

Aracın ön koltuğuna Feriha oturdu, arka koltuğa Ayşe. “Sen ne zaman geldin abi? Yine mi tatile girdiniz? Abi üniversiteli olmak var ha! Zırt pırt tatil veriliyor size!” derken Feriha, Tarık hiç beklemeden yola koyuluyordu yine. “Abi yavaş! Kar yağıyor, görüyorsun değil mi?”

“Görüyorum güzelim… ve hoş bulduk!”

“Hoş geldin Tarık abi. Nasılsın?” dedi Ayşe, hâlâ kızıl saçlı sevgilisine duyduğu kıskançlığın verdiği kibir dolu ses tonuyla.

“Hoş bulduk Ayşe. Ben iyiyim… Sen nasılsın?”

Sesinde bir huzursuzluk vardı Tarık’ın. Dikiz aynasından gözlerine bakan gözlerdeyse bir acıma. “Her şey yolunda mı?” Sorusu dudaklarından kendiliğinden dökülürken, Feriha da dikkat kesilmişti gelecek cevaba.

“Her şey yoluna girecek Ayşeciğim… Sen sakın üzülme!”

Birkaç saniye sonra fark ediyordu ki gittikleri yol köy yolu değil, devlet hastanesi istikametiydi. “Abi… neler oluyor?” Feriha sorabildiğinde Ayşe’nin aklını kemiren soruyu, Ayşe’nin konuşacak mecali yoktu. Dermanı yoktu. İsteği ya da kelimeleri de yoktu.

Hastanenin önünde bekleşen kalabalık, Tarık’ı gördüğü an yola doğru taşarken, Ayşe’nin nefesleri boğazında düğümleniyordu. Araba durdu, durmadı gibiydi kapısını Hasan açarken. Elindeki kitap poşetini arabada bıraktı, Hasan’ın uzattığı eli kabul etti. “Gel kızım,” derken, sesinde hasıl olan şefkat, Ayşe’deki sükûneti alıp götürüyordu.

“Amca… neler oluyor?” Soru dudaklarından zoraki dökülürken, yağan kar taneleri kırmızı şapkasına ve kaşkoluna tutunuyordu Ayşe’nin.

“Baban bir kalp krizi geçirdi, Ayşe kızım…”

Ellerini dudaklarının üzerine kapadığında, ağzından kaçabilecek çığlığı bastırabilmekti tek isteği. Koşarak girdi hastanenin kapısından nereye gittiğini düşünmeden. Bir ilhamdı belki de onu yoğun bakım ünitesinin bulunduğu kata sürükleyen. Jülide, başını ellerinin arasına almış, yanında Hatice olduğu hâlde oturuyordu.

Bir adım attığında, dizlerinin üzerine yığılacağını hissediyordu Ayşe. Ne zamandır bu kadar güçsüzdü? Ne zaman bu kadar beceriksiz, ne zaman bu kadar zayıftı bedeni?

“Anne…”

Fısıltısı annesine ulaştığında, ellerine yaslı başını kaldırdı, kıpkırmızı olmuş gözleriyle Ayşe’ye baktı, Jülide. Oturduğu yerden kalkıp Ayşe’ye sarılırken, “Çok üzgünüm Ayşe… Çok… Çok üzgünüm…” diye feryad ediyordu.

Ellerini annesinin sırtını okşamak için kaldırırken, teskin edici sözler sarf ediyordu teselliye en muhtaç hâliyle. “Sakin ol anneciğim. Sakin ol… hepsi geçecek Allah’ın izniyle. Babam… iyi olacak.”

“Baba” kelime olarak bile derde derman imiş meğer. Titreyen dizleri “Babam” dediği an yere daha sağlam basmasına izin veriyordu. Annesi ise hâlâ başını omzuna yaslamış, içi dışına çıkacakmış gibi ağlıyordu. Bütün köy yoğun bakım ünitesi önünde bekleyen anne kızın yanı başındaydı. Hepsi, hocaları Selim’e vefa borcunu yerine getirmek için sıraya girmişken, Ayşe’nin tek isteği; babasını görebilmekti.

“Anne, sen otur. Ayakta duramıyorsun zaten…” Kadını henüz kalktığı yere oturturken, Tarık iki şişe suyun birini Jülide’ye uzatıyordu, “Buyur yenge,” diyerek.

Bir haber alabilme ümidiyle volta atarken “GİRİLMEZ” yazan yoğun bakım ünitesi önünde, kaşkolunu boğazından çözdü, şapkasını çıkardı. İkisini de gelişigüzel bir önemsemezlikle montunun cebine sıkıştırırken, kayarak açılan kapıdan genç bir doktor çıkıyordu.

“Babam nasıl doktor bey?”

Doktor, bir Ayşe’nin gözlerine baktı, bir de kalabalık bekleşen guruba. “Babanızın durumu kritik, küçük hanım,” dedi kalabalığa döndü. “Beyler bayanlar! Lütfen bu katı boşaltın! Hastaya burada durarak hiçbir fayda sağlayamazsınız aksine bize işimizi yaparken engel olursunuz! Lütfen boşaltın!” Sözlerinin sonunda tekrara düşerken genç doktor, Ayşe, babasına dair birkaç söz daha duyabilmek için ümitle bekliyordu.

“Babamı görebilir miyim?”

“Maalesef bu mümkün değil şu an. Sizden rica ediyorum bu kalabalığı buradan gönderin küçük hanım.”

Birkaç gün sonra on dördüne basacak küçücük bir kız, doktora, “Tabii,” diyerek teminat veriyor, kupkuru gözleriyle doktorun gözlerinin içine bakıyordu. Annesiyse, hiç durmadan ağlıyordu…

*

İşaret ve başparmaklarının arasında tuttuğu Marlboro sigaradan derin bir nefes çekti içine, üfleyerek bıraktı yorgunluktan tükenmiş bir hâlde. Trabzon’dan döndüğünden beri düzensiz olan uykuları daha beter bir hâl almış, bir uzmanla görüşmeyi ciddi ciddi düşünür olmuştu Fuat.

Ne yaparsa yapsın, o çaresiz küçük çocuğu aklından çıkaramıyor, başına gelebilecek herhangi bir kötülüğün düşüncesiyle kalbi sıkışıyordu. Bir nefes daha çekti sigaradan, boğazındaki acıdan zevk alarak. Onun numarasını almayı teklif edecekti ancak çocuğu korkutma endişesiyle düşüncesinden vazgeçmişti. Komodinin üzerinde duran kül tablasına sigarayı ezdi, yataktan kalktı. Duşa girmeden hemen önce yataktaki genç kıza dönerek, “Toparlan artık,” diyordu olabilecek en umursamaz tavırla.

Başını zoraki kaldıran genç kız, gözlerini ovuşturuyordu. “Neden?”

“Uyuyacağım da ondan.” Çıplak vücudunu sakınma gereği görmeden banyoya giderken, arkasında bıraktığı kızın küfrettiğini duyabiliyordu. Bu kızla bir daha asla görüşmeyecekti. Dil ve parmaklarıyla yaptığı, hazzın doruklarında genç adamı sarhoş ettiği bütün becerilerine rağmen, Fuat küfreden kızlardan nefret ediyordu.

2005’in bittiği bu gecede, dışarıda yağan kara aldırmadan soğuk suyun altına girdi, terden sırılsıklam olmuş bedenini rehavetin etkisinden çıkardı.

Sabah, Nisa Hanım kahvaltı için beklediğini söylemeseydi, herhâlde yılın ilk günü yataktan çıkmazdı. Söz konusu Nisa Hanım olduğundaysa, akan sular duruyordu Fuat için. Müşfik bir anne, şefkat dolu bir koruyucuydu Mete ve Fuat için. Fuat her; “Nisa Hanım” dediğinde; “Oğlum… neden bana anne demiyorsun?” sorusuyla yakıyordu genç adamın ciğerlerini. Kocasının öz oğlu olduğunu bilseydi de Fuat’a karşı bu kadar sevgi dolu olur muydu, diye düşünürken, evet olurdu diyerek cevaplıyordu kendini her defasında. Nisa’nın tertemiz kalbi, gençlik hevesatıyla yapılmış bir hatanın ecriyle, suçu günahı olmayan bir adama yüklemezdi vebali.

Beline bir havlu sardı, bir de omuzlarına dek uzanan ıslak saçlarını kuruladığı havluyu aldı katlı bulunduğu raftan. Birkaç dakika önce çıktığı yatak odasına geri giderken, kızın çoktan mabadını kaldırıp gitmiş olmasını diliyordu. Heyhat ki hâlâ yataktaydı.

“Sana toparlanmanı söylemiştim!”

“Birkaç saat kaldı sabaha zaten. Hem… yeni yıla benimle girdin… bence benimle geçecek bir ömre hazır olmalısın.”

Kalçasını dresuara yasladı, kollarını göğüslerinin üzerinde birleştirdi. “Aslına bakarsan bana yeni yılın ilk saatlerinde bir aydınlanma yaşattın, güzelim.” Sözleri kısık ses tonunda ateş gibi bir etkiyle dökülüyordu Fuat’ın.

Gözleri beklentiyle parıldayan kız, “Yardımım dokunduysa ne mutlu…” deyip, yatakta oturur pozisyona geçiyordu, göğüslerini yorganla örtmeye çalışırken.

“Ah… bilemezsin…” Bulunduğu yerden yatağa doğru yaklaşırken, avına doğru sessizce ilerleyen bir panterin zarafetini sergiliyordu. Sağ elini kızın küçücük yanağına yerleştirdi, arzuyla aralanan dudaklarına yaklaştı. “Bir daha seni ya da herhangi bir kızı düzmek istersem, kendi evimi kullanmayacağım!”

Hakaret yemesi gerekirken, cümlede geçen erotizme inleyen genç kızın gözlerini kapamasının ardından dudakları, dolgun dudakların öpücüğüyle karşılanıyordu. İncecik parmaklar ıslak saçlarına dolandığında, “Sen pisliğin tekisin!” sözleriyle övgülerde bulunuyordu Fuat’a.

Nihayet yalnız kaldı, yatağın nevresimlerini değiştirdi sabaha Tijen Hanıma bırakmaktan imtina edercesine.

Bazen bir ya da iki saat uyuyabiliyordu. O uykular sadece kâbuslardan ibaret olsa da kafasının içini kemiren düşüncelerden uzaklaştırdığı için rahatlatıyordu Fuat’ı. Ve uykuya dalıyordu… Uykusunda küçük bir çocuğun sessiz hıçkırıklarını dinlerken gecenin karanlığında, dere kenarında oturan beş yaşındaki kendi çocukluğuydu görebildiği.

183 toplam okunma, 2 bugün toplam

Ahzen ~ 3 | Çaresiz” için 2 yorum

  • 14 Kasım 2018 tarihinde, saat 23:10
    Permalink

    Ayşe canı içim yanarak okuyacağımı bile bile başlıyorum hadi hayırlısı

    Yanıtla
    • 15 Kasım 2018 tarihinde, saat 10:04
      Permalink

      güzel hissedeceğin bölümler de olur inşAllah ❤️

      Yanıtla

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir