Ahzen ~ 24 | Çaydanlık

Fransa
Paris

Paris Charles de Gaulle Havalimanı önünde bekleyen taksiye, yanındaki Fransız güzeliyle birlikte yürürken, vakit bir hayli ilerlemişti. Şehrin ışıkları geceyi gün gibi aydınlatmaya çalışsa da Paris semâları karanlıktı.

Yıllar önce bestelerine sığındığı adam, bütün dünyanın hayran olduğu müzisyen, Ayşe’yi havaalanında karşılaması için asistanını yolluyor, yetmiyor bir de evine kadar eşlik etmesini istiyordu.

Sarı saçları beline dek uzanan, uzun boylu, mavi gözlü kadının sıcak karşılaması, “Benim adım Alexandre. Neye ihtiyacınız olursa, ben yardımcı olacağım size,” şeklinde olurken, Ayşe karşılık olarak, “Teşekkür ederim,” demekten fazlasını yapmadı.

Pierre Hugo Lambert’in sanat okulu, Paris’in sekizinci bölgesinde yer alıyordu. Onun gibi bir sanatkârın Şanzelize’de yaşıyor olmasını nedense garipsemedi mantığı. Adım adım her taşı tarih kokan bir cadde…

Şanzelize aşırı kalabalık, fazla gürültülüydü. Biraz yorgun, biraz buruk olduğu hâlde, bu kalabalığın içinde olmak, sebebini bilmediği bir rahatlık sundu sinirlerine.

Taksi trafik ışıklarında yavaşça durduğunda, “Yarın öğrenci girişini kullanma istersen. Sokak tarafından gir,” dedi, işaret parmağıyla dar sokağı gösterdi. “İlk gün için yardıma ihtiyaç duyarsan sakın aramaktan çekinme.” Üzerinde numarasının yazılı olduğu bir kart uzattı.

Karşılık olarak yine nazik bir teşekkürden fazlası yoktu Ayşe için.

Alexandre, ilk ders günü için evinin bulunduğu yerden Şanzelize’ye nasıl gidebileceğini ayrıntılı olarak anlatırken, kendini yorgun ve bitkin hissediyordu Ayşe. Aklı, Melek’te, kalbi İstanbul’daydı. Birkaç saat önce havaalanında bıraktığı adamın derin bakışları da iyice çekip alıyordu mecalini.

Özlemek, duyguların en zoruydu.

Ayşe, Fransa’da kaldığı müddetçe Şahabettin hocanın yakın bir arkadaşının on altıncı bölgedeki evinde kiracı olacaktı. Bu ev, birkaç hafta önce içinde yaşayan kiracının çıkardığı yangının ardından yenilenen eşyalarıyla, Ayşe’nin resmi olarak tek başına yaşayacağı ilk ev olacaktı. Ev kirasının yüksek olmasından endişe ettiğinde Şahabettin hoca, bilen bir insanın o tasasız gülümseyişiyle gülümsemişti önce, ardından, “O eve sen bile zor sığacaksın kızım! Emin ol kirayı ödeyebilirsin,” demişti.

Ayşe, Kader’in Kudret Kalemi’ne hayran olmuştu o an. Kira, Türkiye standartlarında on sekiz metre karelik bir daire düşünüldüğünde çok gelse de gözüne, Paris’te, başka bir yerde bulamayacağı kadar da uygundu aynı zamanda.

Yine de kirayı karşılayamamaktan korkarken, Melek yanı başındaydı yardım için. Melek hep yanındaydı. Çektiği acılara, yaşadığı kayba bir turta dükkânında alışmaya çalışırken, Ayşe’yi asla unutmayışları bir kalbin taşıyabileceğinden çok fazla sevgi büyütüyordu.

İsmini bir şairden alan sokakta araçtan indiklerinde bavulunu uzatan siyahi taksiciden aldı yegâne eşyasını.

Evin kapısına kadar eşlik etti Alexandre, Ayşe’nin içeri girmesini bekledi, ardından zarif bir edayla, “İyi geceler,” dileyip ayrıldı.

Fransız güzeli kadın iyi dileklerde bulunup gittiğinde, ufacık dairenin kapısını usulca kapadı, kilitledi.

Yeni mobilyalardan yayılan koku havaya hâkimdi. Biraz talaş, bir parça da kullanılmamış tekstilin kendine has kokusu gibi. Ambalajı hâlâ üzerinde olan bir kanepe ve tekli koltuk neredeyse oturma alanının tamamını kaplamış gibiydi. Bu alana hâkim çift kanatlı, tavandan zemine inen pencereden gördüğü şehir manzarası, Ayşe için fazlaydı. Şehirle arasında bir tül ve perde mahremiyetini tercih ederdi.

Kanepe ile duvar arasında bir sehpa, sehpa ile duvar arasında da ancak yarım metrelik bir mesafe vardı. Duvarda asılı televizyon derli toplu dururken, giriş kapısının yanında, daire içerisinde mevcut olan tek kapıyı açarken buldu kendini. Açmasıyla “TAK!” harflerinden kopan bir gürültüyle banyo kapısı, ardındaki lavaboya çarptı. Kapıya, yavaş açmayı hatırlatacak bir bildiri asmalıydılar. Böylece gecenin köründe apartmanı gürültüyle inletmemiş olurdu bilmeyen biri!

Doksan santimden fazla olmayan eni ile banyo koridor gibiydi. Karşı duvarda duş, duşu çevreleyen deniz mavisi bir banyo perdesi, hemen yanında ufak bir klozet ve klozete hizalanmış gibi duran lavabo öylesine doldurmuştu ki banyoyu, küçücük bir ayak paspasına ancak yer vardı geriye kalan alanda. Bu durumdan şikayet etmek aklının ucundan bile geçmedi. Kendine ait bir tuvalet ve banyo olduğuna şükrediyordu. Paris’te ortak tuvaletlerin kullanıldığı apartmanların yanında şahsi banyo fikri lüks sayılırdı. Banyo kapısını kapadı.

Evin nispeten yüksek olan tavanı bir avantajdı. Hele de bir metre genişlikteki mutfak tezgâhı üzerinde asma bir kat gibi görünen yatakla rahat bir uyku uyuma fikrine tutunabilirdi. Ranzaya tırmanır gibi tırmandığı ahşap basamaklı yatakta her sabah uyandığında kafasını tavana çarpmamayı ümit etti. Yatağın kapladığı alan; banyo ve mutfağın üzeri kadardı. Mutfağı, oturma alanıyla bölen, yerden yatağın bulunduğu alana dek uzanan üç kapaklı dolap, çok da küçük görünmüyordu.

Ayakları hâlâ basamağın üzerindeyken ambalajı açılmamış yatağı inceledi. Yatağın ambalajını açtı, çıkardığı naylonu tortop yapıp kapının yanına bıraktı.

Kanepenin yanında duran bavulu açma sırası gelirken ciğerlerinin ihtiyacı olan derin bir nefes çekti içine. Bavulun içinde Ayşe’yi bekleyenle, Ayşe’nin hazır olmayan iradesi savaşsa da beyni bavulu açan fermuara yönlenmişti.

Birkaç parça kıyafetin içinde, nevresim takımının üzerinde duran telefon Ayşe ile müsaviydi; simsiyah. Basılı tuttuğu tuşla açılan telefonun rehberinde kayıtlı numarayı ararken, yıllar sonra kendine ait bir cep telefonunu kulağına dayamanın garip hissini sindirdi.

Hırsla Karadeniz’e fırlattığı telefonun ardından bir daha asla kullanmayı düşünmediği cep telefonu, şu an elinde duruyordu.

Heyecanlı bir ses, “Ayşe’m… Telefon için kızdın mı bana?” diye sorarken, Ayşe vicdan azabına rağmen gülüyordu.

“Kuzu ya… Fırsat olmadı kızmak için.” Derin bir nefes aldı, “Her şey için sana teşekkür ederim,” dedi içtenlikle.

“Hayata alışman lazım artık.”

“Haklısın… Dur sana evimi göstereyim.” Konuşmalarına “Görüntülü” seçeneğinde devam ederken, Ayşe elindeki telefonla önce yatağın bulunduğu asma katla başladı ev gezisine. Banyo kapısının lavabo yönüne doğru açılmasıyla içerinin durumu vehameti arttırıyordu.

“Ayşe’m ya… Kapıyı kapamadan banyoya girmiş sayılmayacaksın galiba.”

Melek’in tespitiyle gülüştüler. “Hiç sorma ya! Allah’tan ufak tefek bir insanım.” Ardından mutfak ve yine oturma odasının perdesizliğinde oturduğu kanepe. “Dur dur! Manzarayı göstermedim. Hazır mısın?”

“Hazırım.”

Âşıklar mı, ışıklar şehri mi? Perdesiz pencerenin sunduğu şehir manzarasında bütün görkemiyle Eyfel, tuval üzerini süsleyen fırça darbeleri kadar sanatsaldı.

“Çok ama çok güzel.” Yeniden kanepeye oturdu Ayşe. Melek’in neşe dolu sesi yüzünü güldürüyordu ardında bıraktığı ülkeye olan özleme rağmen. “Daha bugün yanımdaydın şimdi fındık kadar bir evde, Eyfel karşısında, bir müzisyenden ders almak için Paris’tesin. Hayat çok garip.”

“Hem de çok. Hep benden konuşmayalım. Bir parça aşk’ta yanında çalışacak birini bulmalısın.”

Yine güldü. “Yahu sen neden endişeleniyorsun? Zamanı gelince o biri beni bulacaktır.”

Ayşe ise gülemiyordu. “Olmaz öyle! Yalnız başına yorma sakın kendini. Açtın bir dükkân, eyvAllah, oyalanırsın iyi de olur. Ancak! Oraya geldiğimde seni yorgun bulursam, kendine eziyet ettiğini görürsem çok kızarım, biliyorsun.”

Ayşe’yi ciddiye almadığı gülüşünden belliydi. Melek neşe saçmaya çalışıyordu o gülüşleriyle ancak bir şeyler eksikti. Gözlerinde hafif bir nem, sesinde gizlemeye çalıştığı hüzün vardı. Ancak Ayşe’nin ısrarına dayanamadığında eline aldığı davetiyeyi gösterdi. “Melek Yakut Vakfı”nın açılışına bizzat Mete Ardahan tarafından davet edildiğini gösteren davetiye, minyatür bir sanat eseri gibiydi. Kurumuş papatyaların çevrelediği meşe yaprakları üzerindeki yazı, hayran olunası bir güzellikteydi.

“Mete’nin el yazısı mı o?”

Tam olarak neye hüzünlendiğini kelimelere dökemese de soyadı meselesinin rikkatine dokunduğu da belliydi.

Hem de olması gerekenin bu olduğunu bile bile.

“Evet,” cevabını verirken işaret parmağı yazılı harfleri okşuyordu Melek’in. “Onun el yazısı.”

Uzun uzun ettikleri sohbetin ardından telefonu kapadıklarında, tabiri caizse uyku gözünden akıyordu.

Temiz nevresimleri yatağa serdi, bir duş almak için kutu misali banyoya geçti. Banyodan çıkmadan üzerine giydiği pijamalarla son bir kez camdan dışarı baktı şehrin ışıklarına, ardından yatağa tırmandı.

Birkaç saat önce bir şairden ismini alan sokağın hafif yokuşunda, en tepeye vardığında duran taksiyle, yokuşlardan nefret ettiği gerçeği aklındaydı ancak, o sokağın önünde uzanan manzara Paris’in ışıkları ve canlı bir varlığı andıran Eyfel Kulesi’ydi.

Sırtını yatağa uzattı, sağ kolunu başının altına aldı ıslak saçlarına sardığı havluya aldırmadan. Uyumadan önce aklından geçen tek bir kişi vardı; Fuat.

Ve bir de soru vardı yine aklında; buraya gelme nedeni onunla mı alakalıydı?

*

Batı Şeria
Nablus

Sabah ezanlarının okunduğu, gecenin bittiği, yeni günün habercisi olan bu vakitte, yavaşça döktüğü suyla abdest almaya çalışıyordu, Pervin sessizce. İki hafta önce İsrailli öfkeli bir askerden yediği dipçikle şakağında oluşan şişlik, her abdest alışında parmaklarına takılıyordu.

Yerde serili hasır üzerinde yanında beş yaşındaki kızıyla tedirgin bir uykunun huzursuzluğuyla uyuyan kadına kısık sesle seslendi, “Fatıma!” diyerek.

Sağ eli kızını daha çok sardı Fatıma’nın, sıçrayarak uyandığında. “Geri mi geldiler!”

Önceki gece askerler mahalleyi abluka altına almış, anarşist olduklarını söyledikleri Filistinli beş genci her evde didik didik aramışlardı. O gençlerden biri de Fatıma’nın büyük oğlu Abdullah Said’di.

“Hayır kardeşim. Ezanlar okundu, namaza kalk.”

Kızının başına bir öpücük kondurdu, “Çok şükür Allah’ım,” deyip kalktı yattığı yerden.

Fatıma abdest almak için gittiğinde, Pervin namaz hazırlığına başladı. Üzerine giydiği ferace, başına sardığı örtü simsiyahtı Pervin’in. Namaz kıldıkları hasırı serdi. Aylardır haber alamadığı torunu aklına geldiğinde içini kaplayan hüzünle niyet etti sabah namazına.

Artık secdeye eğildiğinde başı sızlamıyordu basınçla. İyileşiyordu günden güne. İyileşiyordu ancak bir aktivist olarak hiçbir yol alamamış olmak her geçen gün canını sıkıyordu.

Her eylemde Filistinli kardeşleriyle birlikte darp edilmekten öte bir şey gelmiyordu elinden. İdari tutuklulukla göz altında tutulan, İsraillilerce kadın-erkek farkı gözetilmeyen Filistinli müslümanların serbest kalması için düzenlenen gösteride, İsrailli askerlere taş atarak kaçmayı başaran beş genç…

Kaç haber kanalına, kaç sivil toplum kuruluşuna video ve bilgi gönderdiğini hatırlayamadığı bu vakitte, ölmedikçe hiçbir haber bülteninde yerleri olmadığını artık anlıyordu. Ölünce de iki dakikalık bir zaman dilimine sığdırılmış, derinliği olmayan bir haberden öteye geçmeyecekti. Kendi ülkesinde birkaç köşe yazısında adı geçecek, sonra her şey gibi unutulup gidecekti.

Batı Şeria’da, işgal altındaki bu kentte yaşanan acılara, sıkıntılara, haksızlıklara bütün dünya gözlerini kapasa da vicdanı olan bir kadın, hem de İslam’a yeni kavuşmuş bir kadın gözlerini uyku için bile kapayamıyordu artık.

Namazını edâ ettiğinde Fatıma, bitmek üzere olan ufak tüpün üzerine çay suyu koydu, önceki günden kalma ekmekleri rafın üzerinde duran kapaklı, plastik kabın içinden çıkardı. Tüp öylesine güçsüzdü ki çay suyunun kaynaması yarım saat sürdü, kaynattı ve bir daha yanmamak üzere söndü.

Pervin, üzerinde uyudukları hasırları sarıp kaldırırken, Fatıma’nın küçük kızı da kalkmış, minicik ayaklarına siyah çoraplarını giyiyordu. Zayıf, ufak tefek bir çocuktu Ahsa. Ela gözleri, buğday yanığı bir teni vardı. Yanaklarının rengi sapsarı, küçücük dudakları her daim sımsıkı kapalı. İki yıl önce babası, kollarını sımsıkı sardığı kızını korurken şehit edildiğinde konuşma yetisini kaybetmiş dünyalar güzeli çocuk.

Sabahın ilk ışıkları Nablus’u aydınlatıyordu, Pervin, “Kardeşim. Dükkânlar açılmıştır. Peynir ve zeytin alacağım,” deyip, Fatıma’nın itirazına aldırmadan çıkarken kerpiç evden. On dakikalık bir mesafe vardı evden bakkala kadar. Acele adımlarla yürürken, başına doladığı şalın uçlarını tutuyordu esen kuru rüzgarın etkisiyle açılmaması için.

Bir kalıp beyaz peynirle yarım kilo bile gelmeyen zeytine cüzdanında kalan son paradan hatırı sayılı bir meblağı dükkân sahibine verip dışarı çıktığında, birkaç İsrail askeri aracının devriye gezdiğini gördü.

Ne aradıkları belliydi. O aradıklarını bulamamaları için ettiği dualara yenisini eklemekse aldığı nefes kadar tabii idi. Adımları yine hızlıydı. Ahsa’nın sabah kahvaltısı için boğazından aşağı ekmeğin yanında bir de katık gideceğini bilmek huzur oluyordu kalbine.

Huzur. Huzur insanoğlu için kırılgan bir çizgiydi. Mesela; birkaç haftadır yaşadığı evin önünde İsrailli askerleri görmek, yüzü gözü kan revan içinde olan “Kardeşim” dediği kadının kollarından tutulup zorla askeri araca bindirilmesi, ardında kalan beş yaşındaki minicik bir çocuğun sessiz hıçkırıklarını görmek huzurun kırılgan çizgisinde büyük bir depreme nedendi. Kadın askerlerin, annesinin bacağına yapışan Ahsa’yı ittirmesi, çocuğun cılız kollarından tutup onu silkelemeleri, Pervin için dayanılması zor bir andı.

Dayanamadı da. “Ne yapıyorsunuz?” diye bağırıp, yanlarına koşarak geldiğinde, sert bakışlı asker kadını kızdırmış olacak, tüfeğini Pervin’e çevirdi.

Elinde kahvaltılıkları koyduğu file, gözlerinde derin bir nefret vardı Pervin’in. İngilizce ya da Fransızca bilip bilmediklerini sordu, birçok Filistinli kadını askeri araçlara sokmaya çalışan askerlere.

Cevap Fatıma’dan geldi, “Çocuklarımıza yardım ve yataklık yaptığımız gerekçesiyle sorguya götürecekler,” derken alnından akan kanı gözlerinden uzaklaştırabilmek için parmaklarıyla silmeye çalışıyordu. “Ahsa, önce Allah’a sonra sana emanet.”

Ettiği itirazlar, kalpleri sukut etmişler karşısında hiçbir işe yaramadı. Ahsa’yı kucağına aldı, başını omzuna yaslamış, küçücük elleriyle omuzlarını sarmış çocuğun saçlarını okşadı içindeki derin yangınla Fatıma’nın götürüldüğü aracın ardından çaresizce bakarken.

Ahsa’nın birkaç dakika önce giydiği siyah çoraplar sokağın kumuyla sararmıştı. Sessiz sessiz omzunda hıçkırırken küçük çocuk, Pervin çaresizliğin en acı ızdırabını yaşıyordu.

En kötüsüyse; ne yapacağını da bilmiyordu.

*

Hayatın birden bire bu kadar kolaylaşmış olmasını drama müptela beyni yadırgasa da kalben şükrediyordu Ayşe.

Sabahın ilk ışıkları evin yüksekliğiyle aynı boyda olan perdesiz pencereden içeri süzülürken, başını çarpma tehlikesini göz önünde bulundurarak doğruldu yataktan. Eyfel’in ve bütün şehrin ışıkları, güneşin ziyasından utanmışçasına kapalıydı. Bulunduğu yerden göz gezdirdi Ayşe, küçük daireye. Sabahın aydınlığında ev, çok daha sevimli göründü gözüne.

Yataktan indi, önceki gece yorgunluğun etkisiyle toparlayamadığı dağınıklığa girişti. Bavulundaki eşyaları yerleştirirken mutfakla oturma bölümünü ayıran dolaba, bavuldan çıkan Çaykur çay kutusuyla peynirli poğaçaları mutfak tezgâhı üzerine bıraktı. Ardından bavulu da dolapta bıraktığı boşluğa yerleştirdi. Ev küçük olsa da dolap Ayşe’nin siyah kıyafet ve botlarını alacak kadar genişti.

Kanepe ve berjerin üzerindeki ambalajı da açtığında, önceki gece kapının yanına bıraktığı naylonun yanına attı çöpleri. Tertemiz, rengârenk minderler, koyu gri kanepenin üzerinde renk cümbüşü gibi duruyordu. Zeminin her köşesini titizlikle temizlediğinde, artık ayakkabıyla gezilmeyecek kadar hijyenik, pırıl pırıl küçücük bir evi vardı.

Televizyonu açıp banyoya geçti. Ses tonu kalın, kırklı yaşların sonunda olduğu yüzündeki çizgilerden belli olan kadın spiker sabah haberlerini sunuyor, Ayşe saçlarını tarayıp, makyaj yapıyordu. Banyo aynası görevi de gören ufacık dolap, Ayşe’nin makyaj malzemeleri için yeterli büyüklükte değildi ancak banyoya zar zor sığarken bile şikayet etmek aklının ucundan geçmedi. Yine de ihtiyaç listesine banyo için bir raf eklemeyi unutmamalıydı.

Bugün için önce derse, ardından iş görüşmesine gidecekti. Hepsi de Ayşe daha Fransa’ya gelmeden onun için hazırlanmıştı. Kaldığı eve yirmi beş dakikalık yürüme mesafesinde, ünlü bir gurme restoranı işten ayrılan bulaşıkçılarının yerine birini arıyorlardı. Yani iş hususunu hâlleden de yine Şahabettin hocaydı.

İşini bitirip banyonun kapısını kapadı. Su ısıtıcısına hatırı sayılır bir miktar su koyup kaynamaya bırakırken hepi topu dört adet olan mutfak dolaplarında çaydanlık aradı. Yoktu.

Porselen bir demlik vardı ancak onu nasıl kullanması gerektiğine dair bir fikri yoktu. Su ısıtıcının kapağı sabitti. Kapağı çıkarıp yerine demliği oturtma fikri cazip gelse de kiracı olduğu evde eşyalara zarar vermesi aptallık olurdu. Dolaba kaldırdığı çantadan cüzdanını aldı, serin sabah havası için üzerine bir hırka giydi.

Yokuşun dibinde, karşı kaldırımın çoğunu kaplamış gibi duran markete doğru giderken yanından geçtiği adamın farkında bile değildi. O adamın sevgi dolu gözlerle kendine baktığınınsa hiç farkında değildi.

*

Elindeki büyük boy kahvenin soğumasına imkân vermeyecek kadar sık aldığı yudumlar, yanından geçip giden kızı gördüğü an sona erdi. Lavanta kokusu esen rüzgarın etkisiyle savrulan saçlarından ulaşırken Fuat’a, gözleri, karalara bürünmüş, ufak tefek bedenin hızlı adımlarla yanından uzaklaşmasına kilitliydi.

Marketten içeri giren, etrafındaki insanlara bakmayan, reyonlar arasında gezinen kızın ne aradığını ancak kendi bilirdi. Yavaşça yanına yaklaşırken bulduğu çaydanlık kutusunu eline alıp inceleyişini seyretti, Fuat.

Gördüğünü beğenmişçesine gülümseyen kiraz dudaklar her ne kadar koyu renk rujla kapanmış olsa da Fuat, Ayşe’nin dudaklarının her ânına vakıftı.

Kutuyu bedenine dayadı, kasaya gitmek için hareketlendi. Kısa bir süreliğine gözleri kendinden birkaç adım mesafede duran adama döndüğünde hiç umursamamış gibiydi yürüyüşüne devam eden ahvali. Elleri cebinde olduğu hâlde gülümseyerek bakıyordu Ayşe’ye. Kasada sıraya girdi, bekledi, sıra ona geldiğinde gördüğünden emin olmak istercesine tekrar Fuat’tan tarafa baktı.

Bir ya da iki saniye ile ancak ifade edilse de o bakış, Fuat için bir ömre bedeldi. Başını sağa sola sallarken Ayşe, neydi aklından geçen?

Gördüğüne inanmamak?

Şaşkınlık?

Elindeki kutuyu alıp okuturken kasiyer, Fuat yanı başındaydı Ayşe’nin. Bakmak ve bakmamak arasında titreşirken göz kapakları, ödemeyi yapıp dışarı yöneldi. Otomatik kapı kapanmadan Fuat’ta marketin dışına çıkmıştı çoktan.

“Eh be Kara! O kadar baktın, bir selam verseydin!”

Fuat’ın sesini duyduğu an döndüğünde, kapkara saçları ardında savruldu kucağında çaydanlık taşıyan Ayşe’nin. Ne aralarındaki mesafeyi kapamak için kıpırdadı, ne de başka bir hareket yaptı. Dudağındaki zarif gülümsemeyle, “Ben bakarken çaktırmadım. Sen nereden gördün ki?” derken, dünyanın en tasasız insanı gibiydi.

Aralarındaki mesafeyi Fuat kapadı. “Güzelim…” dedi, ince nahif bir ses tonuyla sonundaki “m”yi abartısız bir üslupta uzatırken. “Çaktırmadın mı? Gözlerinle yiyemedin sadece, o kadar diyoruz.”

Gülüşü daha da derinleşti. “Yakışıklı erkek görünce dayanamayan, üstüne atlayan bir yarım akıllı olduğumu imâ edersen, şu elimdeki çaydanlık kutusuyla döverim seni.” Söylediğinden rahatsız olmuş gibiydi dudaklarını birbirine bastırıp, “Ne saçmalıyorum ya!” deyip, mahcup bakışlarla bakışı. “Fransa’ya geleceğini bilmiyordum.”

Elinde tuttuğu çaydanlığı Fuat aldı, yan yana yürümeye başladılar. “Ben de bilmiyordum, desem…”

“Peki nasıl oldu bu iş?”

Sokağın hafif yokuşunu tırmanmaya başlamışlardı, Fuat Mete ile aralarında geçenleri anlatırken. “Burada birkaç iş var yakından takip edilmesi gereken. Mete istedi, ben de geldim.”

Ellerini giydiği hırkanın cebine soktu, “Hmm,” diye lâkayıt bir ses çıkarırken. “Benden ayrı kalamayacağını bildiği için Mete seni buraya yollamış olmasın?”

“Bütün sırrı bozdun be karam.”

“Söz. Aramızda kalacak,” derken Ayşe, apartmandan içeri giriyorlardı. Dördüncü kata çıkan merdivenleri önde Ayşe ardında Fuat birlikte çıkarken, Ayşe’nin gözlerinde gördüğü mutluluk, Fuat’ın dudaklarında tebessüm olarak ifadeleşti.

Bir gerçek vardı; Fuat Ayşe’den ayrı kalamazdı.

Diğer bir gerçek daha vardı; Ayşe Fuat’ı gördüğüne sevinmişti.

*

Gözleri, görmek istediği tanıdık bir simâyı hayal misali karşısına sunmuş olabilirdi. Gördüğünü halüsinasyon sanarak marketten çıktığında duyduğu âşinası olduğu ses, hakikat perdesinin ulaştığı ulvi bir makamdı.

Fuat… Yanındaydı.

Evden içeri girmeden ayakkabılarını kapının dışında çıkardığında, Fuat da aynını yaptı. Kapının yanına serdiği gazete üzerine Fuat’ın ayakkabılarını bıraktı, kendininkileri dolap içindeki kutuya kaldırdı.

“Burada mı yaşayacaksın?” diyerek elindeki kutuyu tezgâha bırakan adam, gördüklerini beğenmemiş gibiydi.

Ev, Fuat’ın varlığıyla küçüldükçe küçülmüştü sanki.

“Birkaç aylığına, evet.”

“Burası çok küçük!”

İfadesindeki beğenmezlik Ayşe’yi hiç rahatsız etmedi. “İyi ya. Ben de küçüğüm.”

Ne derse desin, neyi beğenmezse beğenmesin, onu gördüğü için mutluydu. Fransa’da olduğu için, peşinden geldiği için, saçma da olsa bir markette karşısına çıktığı için çok mutluydu.

Asimetrik uçları olan siyah hırkayı üzerinden çıkarıp kanepenin koluna attığında, bedenini saran bordo tişörtüyle göğüs ve karın kaslarını sergileme derdinde değildi. Hatta karşısındaki kızın beğenisinin de farkında değildi. Bir eli belinde, diğeri çenesinde etrafı inceleyerek, sanki bu evin Ayşe’ye lâyık olup olmadığını ölçüyordu.

Bir şey söylemekten vazgeçip kanepeye oturdu, dirseklerini dizleri üzerine koydu. İnce, uzun ve kemikli parmaklarıyla gözlerini ovuşturdu, “Ben çok açım,” diyerek.

Ayşe, hissettiği mutlulukla kahkaha atıp gülmek istese de mizacı izin vermedi bu sevinç gösterisine. “Ben de açım. Peynirli poğaça var. Çay da yaparım.”

Mutfakta kutudan çıkardığı çaydanlığı yıkarken, hissettiği sevinç garip bir şekilde ellerini titretiyordu. Parmaklarını birbirine kenetledi, derin bir nefes aldı. Ellerindeki köpüğe aldırmadan bakarken hâlâ titreyip titremediğine, itiraf edemediği garipliği; Fuat’ın yanındaki varlığına duyduğu heyecandı.

*

Çaydanlık, iki gözlü ocak üzerinde ısıtıcıdan temin ettiği sıcak suyla vazifesini görürken, Melek ile birlikte yaptıkları poğaçaları saklama kabından çıkararak servis tabağına aldı. Ahşap bir tepsi vardı mutfak tezgâhı üzerinde, rengârenk çiçeklerle süslü. İki kupa, bir de poğaça dolu servis tabağı tepsi üzerinde yer buldu kendine.

Çayın demlenmesini beklerken Fuat’ın yanına geri döndü. Başını kanepenin arkasına yaslamış olduğu hâlde kalçasını hafifçe öne almış, ellerini bacakları üzerinde serbest bırakmış, boş gözlerle sabah programını seyrediyordu.

“Yol yorgunu musun?”

Soruyu duyduğunda başını çevirdi yalnızca, gözleri tepeden tırnağa süzdü Ayşe’yi. “Isabella ve Esat abinin düğününde giydiğin pembe elbiseye ne oldu?”

Ayşe, o pembe elbiseyi giydiği gün, yanaklarında fonföten, gözlerinde siyah boyalar yoktu. Melek’in anneanne ve dedesinin, efsane olan âşıkların düğün gününde giydiği o pembe elbise, İstanbul’da, bir gardırobun içinde, karton bir kutuya gömülüydü.

Melek için umutsuzluğun başladığı o düğün günü, anneanne ve dedesini kaybettiği o düğün gününden sonra hiçbir şey eskisi gibi değildi. O günle bugün arasında geçen zaman çok uzun olsa da acısı hâlâ çok tazeydi.

Melek yeni yeni gülmeye başlamışken onu İstanbul’da yalnız bırakmış olmakla, Fransa’da eğitim almak arasında kaldığında Melek tereddüt etmesine izin vermeden Ayşe’yi Fransa için ikna etmişti.

İkna olmazdı ya… Melek’in bir parça da olsa yalnızlığa ihtiyacı olduğunu hissetmeseydi. Geçen aylara rağmen her sabah anneanne ve dedesinin mezarını ziyaret etmeden güne başlayamayan arkadaşı, canının bir parçası gibi gördüğü Melek, yaralarını kendi bildiği gibi sarıyordu.

Yine…

“Sakladım. Unutamadın mı elbiseyi, hâyırdır?”

Sırtını dikleştirdi, Ayşe pencerenin önüne doğru ilerlerken. Henüz başlayan yağmur cama çarpıyordu. Koyu gri yağmur bulutları tüm Paris’i örtse de, Eyfel pırıl pırıl görünüyordu uzakta. Sol omzunu pervaza yasladığında nefesi camda hafif bir buğuya dönüştü.

“Elbiseyi neden sakladın?” Yavaşça kalktı oturduğu yerden. Yanına geldiğinde bir metre genişliğindeki pencere pervazının sağ yanına da Fuat yaslanıyordu artık.

“Bana yakışmamıştı.” Sesi, istediğinden bir parça daha yüksek çıktı, kayıpların verdiği acının gözlerine dolmasına izin vermeyecek kadar da sert olduğunda. “Görmemek için de saklamam lâzımdı.”

Yüzünü kapayan saçlara minnettardı. Tâ ki Fuat elini uzatıp saçları kulağının arkasına hapsedene kadar. “Bana bak.” Sesi, yumuşacık bir nahiflikteydi. Isabella ve Esat’ın düğünleri gazetelere “Kanlı Düğün” diye manşet olmadan, Ayşe, Melek’i kaybetme korkusuyla çaresizliğin etkisiyle çocuk gibi ağlarken de aynı böyle nahifti. Eli geri gitmek yerine uzandı, uzun parmaklarıyla çenesini kavradı. “Ayşe… ağlarsan seninle dalga geçmem.” O sımsıcak parmaklar, çenesinden yanağına doğru ilerlerken Ayşe rahatsız olmadı.

O parmaklardan tenine değen şefkatle ısındı. Avuç içine başını yaslayamazdı belki ancak insiyaki kapanan gözlerini de zorla açamazdı. “Biliyorum. O akşam da dalga geçmemiştin.”

Fısıldayan dudaklarından fer gittiğinde yanağından uzaklaşan el, saçları arasında kayboldu, başını sert göğsüne çekip yasladı Ayşe’den izin alma gereği bile duymadan. Boğazı yanarken, gözleri sızlarken, elleri Fuat’ın uzun kollu dar tişörtü üzerinden sırtının sıcaklığını hissederken, başını yasladığı yerden karşısındaki adamın tertemiz kokusunu soludu.

Saçlarını okşayan eli bir aşağı bir yukarı hareket ediyordu. Beline sarılı koluysa gerilemesine imkân vermek istemeyen bir edâyla sabitti olduğu yerde.

Belki yarım saat belki daha kısa bir süre önceydi ilk karşılaşmaları Ayşe’nin elinde saçma sapan bir çaydanlık kutusu olduğu hâlde. Sarılmamış ya da ona yakın bir harekette bulunmamışlardı. Böyle samimi bir an yaşayacaklarını da beklemiyordu. Hadi ama! Ayşe romantizm yaşanacak bir kadın değildi ki!

“Karnım aç hacı! Bırak da bir çay içelim!”

Uzun ve güçlü kollar bedenini terk ederken soğuk bir ürperti yayıldı bedenine. Karşısında duran adamın gülümseyen dudaklarını görebilmek için bir adım gerilediğinde, başını da bir hayli geri yatırması gerekti.

Öyle güzel gülümsüyordu ki, gri gözlerinin içindeki buzları eritiyordu, Ayşe’nin iradesini erittiği gibi. Yanağındaki gamze derinleşirken, “Çok özlemişsin beni yumurcak, ellerinin sıcaklığını sırtımda hissediyorum hâlâ,” dedi.

Dudaklarını birbirine bastırıp mutfağa kaçmaktan başka çaresi yoktu. Fuat haklıydı; özlemişti… Hem de birkaç saat ayrı kalmış oldukları hâlde.

*

Evdeki eksikleri gözlemlerken, bardaktaki çaydan bir yudum daha aldı. Önceliği; sağlam bir kilit, pencereye perde, belki kapının yanında ayakkabıları için ufak bir dolaptı.

“Evi incelemeyi keser misin?” Sesi otoriter ve sert bir havaya büründüğünde Ayşe’nin, Fuat yine gülümsedi fanilerin bilmediği ulvi sırlara vakıf bilge misali. “Şu ukala gülüşünde bir ayrı hava veriyor sana. “Kafamın içi bom boş değil” mesajı verebilmek için ustaca çalışılmış gibi.”

Ettiği hakarete kahkaha atarken, “Herhâlde, yumurcak! Sen bir de şu bakışa bak,” dedi yanında oturan kıza bedenini dönerek. Cinsel tatminin zirvesini yaşarken kısılan bakışlardaki yoğunlukla bakıyordu karşısında yutkunmakta zorlanan kıza. “Bu bakışa vereceğin bir mesaj başlığı var mı?”

Sesindeki erotizm, makyajın ardına gizlenen yanaklar için saklı kalsa da açıkta kalan boynunun bir anda pembeleştiğini görebiliyordu. Bakışlarını kaçırdı, sıcak çaydan birkaç yudum içti. “Sesini değiştiriyor, pozlar bilmem ne!” Dönüp baktığında an kadar kısaydı televizyona dönüşü. “Bakma öyle! Su alacağım. Çay çok sıcak geldi.”

Kutu misali evin içine zar zor sığmış sehpanın üzerindeki mütevazı kahvaltı sofrasından Ayşe’yi kaldıran sıcak çay değil, hissetmekten korktuğu şehvetti.

Geri geldi, tekrar yanına oturdu. Karşılarındaki televizyon reklam kuşağını sergilese de ne Ayşe izliyordu ne de Fuat. Tabaktaki poğaçalardan birini eline aldı, küçücük bir parçasını ısırdı, tabağın kenarına geri koydu. Yutacağını hiç düşünmezken bir yudum çayla bu eylemi gerçekleştirmeye çalıştı.

Fuat, “Sen neden bu kadar iştahsızsın?” diye sorarken, Ayşe ters ters, “İştah mı bırakıyorsun insanda!” karşılığını verdi.

“Bir tadını alsa iştah kesilecek…” devamını getirmedi söyleyeceği sözün. Onun yerine Ayşe’nin bıraktığı poğaçaya çatal batırıp Ayşe’nin dudaklarına uzattı. “Gel sevişelim, dersem koy tepkini ancak şimdi yemeğini ye!”

Reddetmek yerine kabul etti Ayşe. Küçük bir ısırık olsa da, midesine bir şeylerin gittiğini görmek iyi geliyordu Fuat’a. “Edepsiz edepsiz konuşma benimle! Ve… Ağa bu nedir? Çatalla poğaça mı yenir?”

Ayşe’nin amacı dalga geçmekti. Fuat’ın karşılığıysa hayli kibirli bir ifadeyle telaffuz edilmiş ukalalıktı. “Çatalları masaya getirdiğine göre…”

“Çatalları alışkanlıktan getirmiştim masaya. Poğaça çatalla yenmez.”

Aynı çatalla başka bir poğaçayı da kendi için aldı tabaktan gözlerindeki tamamı sahte, küçümseyen bir bakışla. Büyükçe bir lokma ısırdı. Lezzetine inlerken, sevmediği hâlde çaydan da bir yudum içti. “Bu hazır mı?”

“Hayır! Dün Melek ile birlikte yapmıştık.” Poğaça hazır değildi ancak Ayşe’nin cevabı hazırdı.

“Bundan daha önce neden yapmadınız?” diye sitem ederken, Ayşe’nin çatal sorusuna geri döndü. “Karton kutu misali evinde peçete yok belli ki. Elim mi yağlansın? Ben temiz bir adamım!”

Henüz yudumladığı çayı yuttuğu an kahkahalarla gülerken Ayşe, gülüşü kurak geçen yılların ardından duyduğu yağmur damlaları gibi içine işliyordu Fuat’ın. Her damlanın kıymeti nasıl âli ise, o gülüşten yayılan melodik ses de o derece kıymetliydi.

“Temiz? Temizlik anlayışımız bir hayli farklı, Fuat Bey.”

Gülüşüne doyamadan kolundaki eski erkek saatine bakan Ayşe’nin, “İlk dersime geç kalmamam gerek. Çıkışta da işe gideceğim,” deyip mutfağa ilerleyişini seyretti. “Sen kal, dinlen istersen.”

“Yedek anahtar da verecek misin?”

Gülümsedi. Yapmacık ya da samimiyetsiz değildi gülümseyişi. “Olsaydı verirdim.” Sözünde samimiydi. Fuat’tan ne çekiniyordu, ne de şerefi olmayan bir pisliğin açtığı çocukluk yaralarını kanatıyordu varlığı. Fuat’a güvenip, ona sığınıyordu ya, sarılıp başını omzuna yaslıyordu ya…

Artık ona gerçeği söylemesi gerektiğinin en önemli kanıtlarından biriydi bu tertemiz sevgisi.

*

Elinde, tutmayı yadırgadığı aygıt, en kısa sürede Şanzelize’ye nasıl gideceğini tarif ediyordu. Teknolojiyi MSN’de “Ne dinliyorum” özelliği, telefonda da en fazla yılan oyununda uzayın derinliklerine ilerlediği zamanlarda bırakmış biri olarak şu an canlı harita üzerinden metroya yönlendirilmek çok ama çok farklıydı.

İnternet kafede Counter-Strike oynamak, hatta global seviyesinde bir ustalıkla oynamak ayrı, navigasyon ile yol bulmak çok çok ayrıydı.

Buna da alışacaktı nasılsa. Söz konusu Melek olduğunda alışamayacağı bir şey olacağına ihtimal vermiyordu.

Biletmatikten zone seçip, o zone seçeneğine göre mobilis almak, İstanbul’a daha büyük bir özlem duymasına neden oldu. İstanbul’un bir ucundan diğer ucuna gitmek için aynı kart yeterliydi. Paris’teyse bölge seçecek, her yolculukta yirmi dört saatlik biletini onaylatacak, özel tarifeli taşıtlardaysa o aldığı bileti kullanamayacaktı.

Yine de her yerin kendine ait bir güzelliği vardı. Şanzelize’nin düzeni, Paris’in tarihi köklerine öylesine saygılıydı ki, yüksek binalarla silüeti kirlenmemişti. Akan trafiğin yayalara tanıdığı öncelik, yaya yolları, bisikletlere özel ayrılmış yollar şehir dendiğinde akla düşen kaosu alıp götürüyordu.

Temiz kaldırım taşları, asırlık ağaçlar, kırmızıdan yeşile dönen ışıkta beklese de kornaya basmayan şoförler, elindeki gazeteyi yürürken okumaya çalışan insanlar şehrin asıl koruyucularıydı belki de.

Sabah başlayan sağanak yağmur hafiflemiş olsa da üzerindeki deri ceket hatırı sayılır derecede ıslaktı. Saçları kapüşonun altında yağmurdan nispeten korunurken yüzünü korumaya bir etkisi yoktu o şapkanın.

Pierre’nin eviyle, çalışacağı restoranın bulunduğu yer düşünüldüğünde, iki mekânın arasında duran kendi evini de hesaba kattığında eğitim için ileri, geçinmek için de geri gidecekti Paris’te.

Sırtında çanta, bacaklarında dar paça simsiyah bir kot, ayaklarında postal bot, kolunda kordon derisi iyiden iyiye yıpranmış saati vardı ilk ders günü için. Saatin kordonu artık dökülüyordu neredeyse “Değiş beni” diyerek. Tenine verdiği iğrenç kokuyu söylemiyordu bile. Önünde sonunda değişmesi gerekecekti saat kordonunu ancak bir zamanlar babasında olduğu hâliyle kalması da tek isteğiydi.

Yine imkânsız istekler.

Alexandre’nin paylaştığı konumla geldiği sokak, Rönesans mimarisinin eskimeyen güzelliğini her ayrıntısında taşıyan apartmanlarla doluydu. Daracık sokak, iki aracın yan yana geçemeyeceği kadar sıkışık olsa da, bütün binalar bir uyum içindeyken, en fazla beş katlı yapıları, pencere önlerindeki rengârenk çiçekleri ve yeni boyanmışçasına tertemiz dış cephesiyle sevimli görünüyordu. “Lambert Sanat Akademisi” tabelası, apartmanın, Şanzelize’ye bakan cephesinde siyah zemine, altın yazılarla yazılmıştı. Caddeye bakan ön giriş, akademi öğrencileriyle hınca hınç doluydu.

Alexandre’ye bu ara sokaktaki girişi gösterdiği için teşekkür etmeliydi.

Birkaç saniye bekledi, ardından zile bastı. Açılan ahşap kapının koyu yeşil rengi, geçen zamana yenik düşmüşçesine yıpranmıştı. Bu görüntüsü her nasılsa pejmürde değil, asil geldi Ayşe’nin gözüne. Her nesnenin bir bitimi var, biliyordu.

Apartman boşluğunda postal botlarının gıcırtısıyla ilerlerken mermer zeminde, önünde durduğu asansörü çağırmak için antika denebilecek kadar eski düğmeye bastı. Zaman geçtikçe yenilenmiş olsa da asansör, aslını kaybettirmemişlerdi belli ki. 1800’lerin sonu ya da 1900’lerin başında inşaa edilmiş gibiydi zarif demir işçiliğine bakıldığında. Simsiyah mat boya ile boyanmış ferforjenin ince detaylarına sinen tozlar bile güzelliğini gizleyemiyordu.

Çıkacağı katın numarasına basarak kapıyı kapadı. Demir ve camın garip uyumuyla yükselirken apartmanda, karışık ruh hâliyle tanışacağı adama karşı nasıl davranacağını düşünüyordu. Garip bir aldatılmışlık hissiyle, şanslı olduğu düşüncesi içinde kıyasıya yarışıyordu. Hangi taraf kazanırsa kazansın, bu savaşın kaybedeni olmayacaktı, biliyordu.

Buraya gelme nedeni Fuat bile olsa, artık öfkelenmeyecekti.

Kendine söz mü verseydi daha tutarlı davranabilirdi, yoksa… Ne yapmalıydı?

Asansör daha durmamıştı bile cam yapısıyla Alexandre’yi gördüğünde. Kapıda bekliyordu, nazik gülümsemesiyle. Selam vererek girdiği yerde, nasıl olduğunu öğrenirken, oldukça ilgiliydi Alexandre. Onunla karşılaştığı andan itibaren edindiği ilk intiba; sıcak ve samimi bir kadın olduğuydu. Ayşe gibi soğuk, insanlara karşı mesafeli bir kadını bile gülümseyişiyle yumuşatabilen biriydi.

Bulunduğu katın Pierre Hugo Lambert’in evi olduğunu, Alexandre’den öğrendiğinde içten içe yaşadığı şaşkınlığı dile getirmedi. Giriş kapısı, montunu aldıkları vestiyer, zemin, az sayıdaki eşyalar her yer, her eşya bembeyazdı. Güneşli bir günde, oldukça göz kamaştırıcı bir ev olsa gerekti.

Müzik odasına çıkmak üzere yol gösterirken Alexandre, sessiz evde eşlik ediyordu Ayşe’ye. Merdivenlerin son basamağına bastığında bembeyaz evin, bembeyaz, eşyadan ya da herhangi bir tablodan yoksun yer ve duvarlarını seyrediyordu Ayşe.

Müzik odasını eliyle işaret etti Alexandre. “Sana bol şans.” Sakin ses tonu ve nazik gülümseyişiyle kısa bir an rahatlama hissetse de odada bekleyen adamın varlığı sinirlerinin gerilmesine yetiyordu.

Neden Ayşe, neden Fransa rüyası?

“Teşekkür ederim, Alexandre.”

Cevabı meçhul olan soru, Pierre’nin hazır beklediği müzik odasında kapıdan içeri girdiği anda sessizliğe gömüldü. Elindeki kitabı, sırtını açık duran pencere pervazına dayamış olduğu hâlde yerde otururken okuyordu Pierre.

İki kez hâlihazırda açık olan kapıya tıkladı, bekledi. Başını okuduğu kitaptan kaldıran Pierre, önce kitap ayracını kaldığı sayfanın arasına koydu ardından ayağa kalktı.

Evin gördüğü kısımlarından daha dolu olan oda, yalnızlığa sığınan birinin özel alanı gibiydi. Bembeyaz bir piyanodan akordiyona, çellodan gitara, harp, keman ve daha birçok enstrüman, rahatsız edecek kadar muntazam bir biçimde onlara özel tasarlanmış desteklerde odada kendine yer edinmişti. Enstrümanlar ve piyano taburesinden başka odadaki tek mobilya, içi yığınla kitap dolu altı raftan oluşan kitaplıktı.

“İçeri gel.”

Emrivaki olsa da sözü, itiraz etmedi misafir bulunduğu ülkedeki öğrencisi olacağı adama. Ayşe, Pierre ile arasında iki adımlık mesafede kaldığında, tanışmak için elini uzatmadı. Pierre’nin de böyle bir beklentisi olmayacak ki başını zarif bir hareketle eğip, “Aicha Ferah. Fransa’ya hoş geldin,” dedi.

Yumuşacık ses tonuna zıt bir ciddiyet vardı ahvalinde.

Tanıdık bir simâyı inceleyen tuhaf bir bakış vardı gözlerinde Pierre’in. Ayşe’nin, “Hoş bulduk,” deyişi mesafeli olsa da adamın ifadesi; ilk kez dokunulan bir kadifenin yumuşaklığında sardı Ayşe’yi. Şefkat, biraz da sevgiyi anımsatan bir sesi vardı Pierre’in.

Karşısındaki adam, en az Ayşe kadar siyahtı. Üzerindeki siyah gömleğin bütün düğmeleri kapalıydı. Altındaki siyah pantolonla tıpkı Ayşe’nin bir yansıması gibiydi. Tek fark; Pierre Hugo Lambert’in saç rengiydi. Açık kestane rengi kıvırcık saçlarıyla yaşından daha genç duruyordu.

Kıvırcık saçlarını parmaklarının arasına alarak alnından geriye doğru itti. Gözlerinin içinden başka hiçbir yere bakmıyordu, “Nasıldı Paris’te ilk gecen?” diye sorarken.

“İyiydi.” Karşısındaki adam Ayşe’nin bu soğuk tavrını önemsemezdi herhâlde. Onun müziğine hayran olduğunu, ondan alacağı derslerin (başka bir zaman olsa) kıymetinin gönlünde ne derece yüce olduğunu bilmese de olurdu.

Gözlerini gözlerinden ayırdığında Ayşe için piyano taburesini ayarladı. Ardından işaret etti, “Otur ve neler bildiğini bana göster.” Emir-itaat şeklinde ilerlemeyeceklerini ümit ederek çıkardı sırtındaki çantayı, taburenin hemen yanına bıraktı.

Piyanonun önünde, kendisi için konumlanmış tabureye yavaşça oturdu. Gözlerini kısa bir süre kapadığında geçmişin külleri alevlenmeye başladı hafızasında. Şeytandan kaçma çabaları, kayıplar, acılar, Gülsemin öğretmenin yardımları ve “Ahzen” deyişi.

Ve bir de… Efide.

Bir keresinde “Piyano çalmaya devam etmelisin,” demişti.

Aradan bir ömür geçmiş gibiydi.

“İyi misin?” diye sorana kadar Pierre, hâlâ gözlerinin kapalı olduğunun farkında değildi, Ayşe.

Başını kaldırmak yerine birbirini tekrar eden siyah ve beyaz tuşlara odaklandı. Sağ elini tuşların üzerine yerleştirdi titremeyişiyle gurur duyarak, pesten tize doğru kısaca geçti notaların üzerinden. Çıkan ses, derin bir nefes alması için yeterliydi. “Çok güzel…”

*

Pencerede göreceği tül ve perdeye, banyodaki rafa, kapının değişen kilidine, küçük ayakkabılığa tepkisi ne olacaktı?

Melek kadar inatçı mıydı hediye konusunda?

Ayşe ile çok zaman geçirmişlerdi ancak ona daha önce hiçbir şey almamıştı. Evleri için birkaç eşya almış olsa da onlar da şahsi değildi.

İşleri biten ustalar gittiğinde sipariş ettiği erzakları yerleştirdi. Tezgâhın altındaki küçücük buzdolabı, birkaç parça yeşillik ve kahvaltılıkla tıka basa dolduğunda bir kez daha Ayşe’nin bu küçücük evde yaşamasına öfkelendi. On dakika mesafede, yine Eyfel’e bakabileceği, temizlik ya da yemek gibi sorumluluğunun olmayacağı otelde, otel sahiplerinin özel dairesinde kalabilirdi!

“Sabır!” diye mırıldanıp, temizliği henüz bitiren Céline’ya parasını ödedi her ne kadar itiraz etse de kadın. Otelin en dürüst, en eski çalışanlarından biriydi Céline.

Céline gitti, Fuat mutfağa girdi. Makarna suyunu iki gözlü ocağın büyük olanında kaynamaya bırakırken salata malzemelerini yıkadı. Ayşe’nin doğru düzgün beslenmediği belliydi. Teni her zamankinden daha solgun, kıyafetleri daha bol duruyordu üzerinde.

Zorla da olsa ona yemek yedirecekti, başka yolu yoktu.

Kolundaki saate baktığında vakitten azalan hep beş dakika oluyordu son yarım saattir. Arayıp nerede olduğunu öğrenmekle, sabırla beklemek arasında gidip geliyordu aklı. Mutfak bezine ellerini kuruladı, telefonu cebinden çıkardı.

Salata hazır, makarna hazır, yemek hazırdı ancak yemeği birlikte yemek istediği kadın…

Telefon elinde titreşirken ekranda yazan “Karam” dudağını kemirmesine neden oldu. Onu merak eden adamı hissetmiş olabilir miydi?

Zayıf bir ihtimâl olsa da güzel bir ümitti.

“Efendim ufaklık?” Bir ses ya da bir karşılık bekledi dudaklarından dökülenlere mukabil ancak karşı tarafta ses yoktu. “Ayşe?”

“İlk kez adımı söyledin.”

Sakin ses tonundan hiçbir duygu okunmuyordu Ayşe’nin. “Emin misin?”

Sorduğuna cevap vermek yerine Ayşe’nin kendi sorusu vardı, “Neredesin?”

Derin bir nefes aldı, verirken, “Sendeyim,” dedi.

Yine sessizlik vardı karşısında. Birkaç saniyenin ardından içine işleyen sesi, “Geliyorum, yoldayım. Bir şey istiyor musun?” diye sorarken, Fuat gülümsüyordu insiyaki.

Hâlâ evdeydi Fuat ve bu durumu belli ki yadırgamıyordu Ayşe. “Sen gel canım, başka bir şey lazım değil.”

“Peki.”

Birkaç dakika geçmek bilmedi pencere karşısında yağan yağmuru seyreden adam için. Gündüz saatlerinde dinen yağmur yeniden başlamıştı. Gelmesini beklediği kadına anlatmak istedikleri için için yiyip bitiriyordu onu. İlk karşılaştıkları gece, yüzündeki o nefret ifadesiyle “Efide” dememiş olsaydı, kim olduğunu yine saklar mıydı?

Aradan geçen zamana baktığında aslında olduğu kişi olmadığına ne kadar da güzel ikna etmişti Ayşe’yi. Hatta öyle ki; bazı zamanlar anlattığı Efide’nin boğazını sıkmak bile geliyordu içinden. Onu hâlâ seviyor olduğunu duysa o kiraz dudaklarından, herhâlde şaşırmazdı.

Elleri kot pantolonunun cebinde, sol omzu pencere pervazına dayalı olduğu hâlde yağmurun ıslattığı Paris’i tülün ardından seyrederken artık yorulduğunu hissediyordu.

Hayatındaki sırlar yüzünden söyleyemediklerinden usandığını hissediyordu. O sırların en zor olanı kardeşine “Kardeşim” diyememek sanırken, şimdi yaşadığını mukayese bile edemiyordu.

Kapı tıklandığında düşüncelerinden silkindi. Evine girmek için anahtar kullanmak yerine kapıyı çalan Ayşe’ye kapıyı açtı. Kahvenin en sıcak tonuna hâkim o güzel gözlerde gizlemek için mücadele verdiği derin bir hüzün vardı.

Çatık kaşları, gergin dudakları gizlemekten çok uzaktı…

“Hoş geldin.”

“Hoş bulduk.” İçeri girmeden ayakkabılarını çıkardığında gözleri penceredeki perde ve tüle takıldı. Bir-iki saniyelik duraksamanın ardından içeri doğru ilerlerken, elindeki botları alan Fuat oldu. Küçük ayakkabı dolabına ıslak botları bırakıp Ayşe’yi seyre daldı.

Bir itiraz ya da öfkeli sözler bekliyordu seyrettiği kadından. Islak saçları beline dek uzanan o kadının hüzün dolu gözlerine bakınca, yaptıklarının bugün için doğru olmadığı hissine kapıldı istemsizce.

Ancak o hüzünlü gözler Fuat’a döndü, gülüşünü gizlemek ister gibi sağ eli dudaklarını örttü. “Bana perde mi aldın?” Elini dudakları üzerinden indirdiğinde tekrar pencereye döndü. Yaklaştığı pencerenin sık dokunmuş keten tülünü parmaklarının arasına aldı, Ayşe’den beklemeyeceği kadar nazik bir dokunuşla yapısını okşadı. Parmaklarının arasından kayan tül dalgalanarak hareketsizliğine kavuştuğunda Fuat nefesini tutmuştu. O parmakların arasından kayan tül değil, Fuat’ın iradesiydi.

Döndü, gözlerine baktı Ayşe.

Eh artık bir şeyler söylemesi gerekirdi. Söyledi de; “Evet.”

“Neden?”

İki adım yürüse Ayşe’nin tam karşısında olurdu ancak yerinden kıpırdamadı. “Bütün şehir seni seyretmesin diye olabilir mi?”

Solunda duran kanepeye kendini bıraktı, başını yasladı geriye doğru. Dudaklarında hâlâ bir gülümseme vardı. “Ya sen iyi bir adamsın galiba.”

İyi bir adam…

“Anca anladın… Kalın kafalıysan demek ki.” Mırıldanır gibi söylese de Ayşe’nin anlaması ve gülmesi için yeterliydi. “Ellerini yıka da yemek yiyelim.”

Kanepeden kalkışı, üzerindeki deri ceketi çıkarışı, ıslak saçlarını toplayışı. Her hareketi derinden etkiliyordu Fuat’ı ve o bunun farkında bile değildi.

Banyoya girmek üzereyken fark etti ayakkabılığı. “Ayakkabılık da almış! Vay anasını ya! Hayret bir şey!” Hepi topu sekiz ayakkabının sığacağı basit dolabın üzerinde ince, zarif parmağı gezindi. Üst kapağı aşağı doğru indirdi yavaş yavaş. “Evim kadar sevimli bir şey lan bu!” dedi, gülümseyerek. Sonradan hatırlamış gibi kısa süreli duraksayışının ardından Fuat’a döndüğünde, Fuat o vücuda olan hasretiyle yanıp kül olabilirdi. “Argo konuşmak yoktu, tamam.” Dudağını ısırmasıysa göstermelikti.

Argo konuşmaktan asla vazgeçmediğini biliyordu. Nefret etse de Ayşe’ye yakışıyordu.

“Beğenmene sevindim.”

Ayşe banyoya, Fuat mutfağa girdi. Masanın üzerini temizledi, pişirdiği makarnayı servis tabaklarına aldı. Salata ve su da masa üzerinde yer bulduğunda kendine banyoda bu kadar uzun bir süre oyalanan Ayşe’ye, “İyi misin?” sorusunu sorma ihtiyacı hissetti.

İki kez tıkladı banyo kapısına, ardından bekledi. Kapı açıldığında boyalardan temizlediği gözlerini gözlerine kenetledi küçücük bir çocuğun masum bakışlarıyla. “Tam buraya göreymiş.”

“Ne?”

Tam açılmayan kapıya rağmen omzu üzerinden arkayı işaret etti. Görmese de, klozetin üzeriyle lavabo aynasının yanına tekabül eden küçük alana asılı duran beyaz boyalı metal raftan bahsettiğini biliyordu. Ayşe’nin eşyaları için boş bir hâlde bekliyordu. “Raf… Tam buraya göreymiş.”

Gülümsemekle yetindi Fuat. Korktuğu gibi değildi Ayşe’nin tepkisi. Birkaç eşya için sıkıntı yapmadığını bilmek derin bir nefesle rahatlaması için yeterliydi. “Ölçülerden iyi anlarım.” Sözleri dudaklarından dökülürken gözleri Ayşe’nin bedenini tepeden tırnağa süzüyordu.

Yüzündeki simsiyah boyalar çıktığında Ayşe on altı yaşına geri gidiyor, Fuat ise bu yaşta kalıyordu. Gerçeği söyleyebilseydi, “Ben Efide’yim” diyebilseydi, on altı yaşındaki o kızın dudaklarından öpebilen genç olabilir miydi yine?

Muamma.

“Kastettiğin şey yüzünden sinirlensem de içindeki iyi yürekli adam için sana kızmayacağım.”

Banyonun kapısını kapamadan dolaptan birkaç eşya aldı, geri gitti. Çıktığında mor bir pijama takımı vardı üzerinde. Çıplak ayaklarıyla taşlara basarken Ayşe, “Basma taşlara!” deyip, elindeki sürahiyi mutfak tezgâhı üzerine bırakması süratliydi Fuat’ın.

Sağ kolu Ayşe’nin bacaklarını, sol kolu sırtını desteklediğinde, Ayşe’nin, “Ne yapayım, uçayım mı?” sözü, küçük bir çığlık eşliğinde tamamlandı. “Allah aşkına! Şimdi oradaydın! İndir beni!”

İndir beni derken bile kolları boynunu sardı sımsıkı. “Sus da sarıl!” Kolları boynunda, gözleri gözlerindeydi. Yüzlerinin arasında mesafe yok gibiydi ya da Fuat’ın, kollarında tuttuğu kadına olan açlığıydı bu hissettiğinin nedeni.

Saniyeler geçiyor ama Ayşe gözlerini kaçırmıyordu. Gözlerini ilk kaçıransa… Fuat’tı. Başını sola çevirdi, derin bir nefes aldı, birkaç adım atıp kanepenin üzerine Ayşe’yi bıraktı. Hâlâ toplu olan saçları öylesine bir masumiyet veriyordu ki Ayşe’ye, Fuat dokunmaya bile kıyamıyordu.

Ellerinin arasına aldı Ayşe’nin yüzünü, eğilerek alnına bir öpücük kondurdu. Buz gibi eller elleri üzerine kapandığında dudaklarını ipeksi tenden çoktan çekmişti Fuat. Yanına oturdu, masayı kendilerine doğru çekti.

Açlık hissetmeseler de yemeğe başladıklarında ihtiyaç ağır basıyordu.

*

Dudaklarının sıcaklığı hâlâ alnındayken, kanepeden kalkmasına izin vermeyen adam kapıyı üzerine örtüyordu. Gitmesine üzüldüğü birkaç kişiden biriydi Fuat. Gitmesini istemediği birkaç kişiden biri.

Yanında kendini güvende hissettiği birkaç kişiden biri.

Kanepenin üzerine kıvrıldı, kollarını bacakları etrafına sardı. Eski, siyah beyaz bir Fransız sineması romantizmin zirvesini izleyenlere sunarken Ayşe parmaklarının tersiyle alnını okşuyordu.

Gözlerini kapadı uyuma ümidiyle. Fuat’ın giderken anahtarı yanına aldığı düşüncesi, gözlerinin açılması için yeterliydi. Nedenini merak ederken çantasında unuttuğu telefon aklına geldi. Taşlara basma yasağını umursamadı dolabın içine kaldırdığı çantadan telefonu almak için.

Telefon ekranı Melek’in mesajlarıyla doluydu. Tekrar yattı henüz kalktığı kanepe üzerine. Mesajları hızla okuyup telefonu kulağına getirdiğinde duyduğu ses, İstanbul’a olan hasretle kavurdu yüreğini.

“Melek… Ben seni şimdiden özledim.”

Gülümsediği, sesinin aldığı ahenkten belliydi. “Ben de özledim.”

“Sanki haftalardır buradaymışım gibi hissediyorum. “Interstellar” buhranında mıyım neyim anlamadım. Allah’tan izafiyet teorisi var. Kimse bana kafayı yedin kızım demez. Fransa, zaman mefhumunu sildi benden galiba. MELEK! Müdahale et bana.”

Melek gülüyordu. Çok uzun bir zaman boyunca duyamadığı o güzel kahkahaları yankılanıyordu telefonun diğer ucunda. “Kuzu ya… sakin ol. Kafandaki bu karışıklık yalnızca Fransa’dan mı, yoksa “F” ile başlayan başka biri de bu karışıklıkta etken mi?”

Elini, henüz öpülmüşçesine sıcak olan alnına yasladı insiyaki. Kalp atışları değişti. Kupkuru dudaklarından, “Fuat,” dökülürken, kapı anahtarla açıldı.

Kapıdaki adam, “Efendim,” derken Melek, “Fuat mı geldi?” diye soruyordu.

Ayşe ise ikisine de karşılık veremedi bir an için. Kendini toparlayıp uzandığı yerden kalktığında Fuat içeri girip kapıyı kapamıştı bile. Ayakkabılarını yeni mobilyanın rafına bıraktı, elindeki poşetle yanı başına geldi. “Evet… o geldi.”

“Ben seni daha sonra ararım canım. Allah’a emanet ol.”

Melek’e son bir söz söyleyemeden telefon kapandığında, kulağından indirmek zorunda kaldı aleti. Bağdaş kurup kanepe üzerinde oturur pozisyona geçti içinde kopan fırtınanın, ahvalindeki sükûneti etkilemesine izin vermeden. “Anahtarı alıp gittin, kapıyı çalmadan eve girdin. Biz seninle ne yapacağız?”

Elindeki karton poşetten siyah, üzeri geyik ve kar tanesi desenleriyle süslenmiş bir çift panduf çıkardı. Kanepenin önünde diz çöken adamın sessizliği, Ayşe’nin ne yapacağına dair olan fikriyle gerilmesine neden oluyordu.

Fuat izin istemeye gerek görmeyen garip kararlılığıyla bir bacağını tuttu, elindeki pandufu ayağına geçirdi. Yünün soğukluğunu buz gibi ayaklarında hissetti. Zorlama olmadan diğer ayağına giymek için Fuat’ın elinden aldı pandufu. “Beni evlat edindin galiba.”

Kanepeye oturup başını arkaya yaslayan adamın gözleri kapalıydı cevap verme gereği duymadığında. Ayşe pandufları, panduflar Ayşe’yi ısıtmaya başladığında aradan en az on dakika geçmişti.

Yan yana oturuyorlardı sessiz sessiz. “Ben çıkıyorum,” deyip oturduğu yerden kalkana kadar Fuat, sessizliğin tuhaf huzurunda dinleniyordu Ayşe.

Soğuk olduğu anlardan biriydi yine. Ayaklarını soğuktan korumak için gidip de ev ayakkabısı alan o değilmiş gibi “Ben çıkıyorum” gibi mesafeli bir sözle akşamı bitirebiliyordu.

“Selametle,” demeyi Fuat’a olan kızgın tarafı gururuna yediremese de Fuat, nezaketi fazlasıyla hak ediyordu. Hatta öyle ki, oturduğu yerden kalkıp, kapıda ona veda edeceği kadar hak ediyordu. “Yarın görüşecek miyiz?”

Alt dudağını dişleri arasında ezerken duman rengi bakışları gözlerine kenetliydi. Yine sessizdi ancak başını aşağı yukarı salladı belli belirsiz. Kapı komşusu kapıyı açtığında, Ayşe ve Fuat’ın varlığından rahatsız olmadan öpüşen çift, Fransız öpücüğünün ıslak sesleriyle koridoru inletiyordu.

“Hadi içeri gir!” deyip kapıyı üzerine örten adamın ardından fark etti Ayşe; kapı kilidi de değişmişti. Daha önce orada olmayan zinciri yerine taktı, artık dönmeyinceye kadar kilidi çevirdi.

Yatağa sırtüstü yattığında aklından geçen ne bulunduğu ülke, ne müzik, ne şarkı söyleme isteği ne de Türkiye özlemi vardı. Aklında olan sadece; Fuat’tı. “Ulan beni seviyor musun, nefret mi ediyorsun bir bilsem,” derken fısıltıyla, hava zerrelerinin bu sözlerini Fuat’a taşıması tek isteğiydi.

Ahzen ~ 24 | Çaydanlık” için 5 yorum

  • 11 Kasım 2019 tarihinde, saat 16:56
    Permalink

    Çok özlemiştim fuatla Ayşe’yi ellerine sağlık lütfiye yine harikalar yaratmissin kavusacaklari günü ki inşallah kavuşurlar iple çekiyorum 🙂

    Yanıtla
  • 13 Kasım 2019 tarihinde, saat 08:34
    Permalink

    Çok güzel bir bölümdü yine, merakla bekliyorum hep. Ellerinize sağlık

    Yanıtla
  • 13 Kasım 2019 tarihinde, saat 08:44
    Permalink

    Çok özlemişim ablacım ellerine emeğine sağlık 🥰💐

    Yanıtla
  • 16 Kasım 2019 tarihinde, saat 01:33
    Permalink

    Ay çok güzeldi LÜTFİYEM ellerine sağlık

    Yanıtla
  • 17 Kasım 2019 tarihinde, saat 22:08
    Permalink

    Harikasın LütfiyEM…
    Yine çok güzeldi ya ama ben Metemi özledim ki …
    Ahh metem ahhh😍😍

    Yanıtla

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir