Ahzen ~ 23 | Helallik

Ayna karşısında makyaj yapan, gözlerini simsiyah boyalar ardına gizleyen, tenini fondöten ve pudrayla kapayan, dudaklarını bordonun en koyu tonuyla örten Ayşe, aklındaki karmaşayla düşüncelerini düzene sokamıyordu. Mantıklı düşünerek, bilinçli hareket edebilmek ne kadar büyük bir nimetti ve hiç kıymetini bilememişti!

“Primal Fear”da, Edward Norton’un oynadığı Aaron Stampler karakteri kadar hesapçı olmayı dilediği falan yoktu tabii. Hoş fena da olmazdı ya… En akıllı insanı bile hissettikleriyle ilgili kandırabilir, duygularıyla zayıflığını gözler önüne serme korkusu da yaşamazdı.

Yine de çoğu insandan daha güçlüydü duygular söz konusu olduğunda. Ağzından çıkan herhangi bir küfürle, yumuşayan hislerini çelik zırha sokabiliyordu ekseriyetle.

Yayla’da, anıların saklandığı o evde, Fuat’ın kollarında, başını koluna, yanağını göğsüne yaslamış olduğu hâlde uyandığında sedirin üzerinde yan yana yatıyorlardı. O pis sedir üzerine oturmaktan imtina eden adam, Ayşe için orada uyumuştu.

Araç servisinin gürültüsüne uyanmasalardı belki daha da uyuyacaklardı. Servis gelmiş, aracın sorunu giderilmiş ve nihayet medeniyete kavuşulmuştu.

İstediği bu muydu?

Hayır…

Ne istediğini itiraf etmek istemediği de kesindi.

Her gün giydiği siyah dar paça kot pantolonlardan birinin üzerine bir farklılık siyah gömlek giyerken, banyo aynası karşısında vücudunda geziniyordu gözleri. Biçimli bir vücudu olmasına rağmen Melek’in yokluğunda öğün atlayıp, beslenmesine dikkat etmeyi boş vermenin ecrini çekiyordu bariz bir kilo kaybedişinin ardından.

Kapı zarif bir tıklamayla çalındığında banyonun ışığını kapıyordu Ayşe. Kapıyı yavaşça açtı. Karşısında gördüğü adam düğün ruhunu, üzerinde taşıdığı takım elbiseden hissettirdi Ayşe’ye. Ayşe’nin siyah gömleği ve siyah kot pantolonu, sıradan bir arkadaşla sahilde yürüyüş yapacak kadar rahattı.

“Ezmek için fırsat mı kolladın, sen ne yaptın?”

Yanağı çukurlaştı hafif tebessümüyle. Başını sağ omzuna doğru belli belirsiz yatırırken Fuat, “Takımdan mı bahsediyorsun?” diye sordu, cevabı bildiği hâlde.

Cevabı biliyordu. Her şeyi biliyordu…

Sırt çantasından cüzdanını alıp pantolonunun cebine sokuşturduğunda hazırdı, “Takımdan tabii,” diye mırıldanırken. Asansöre birlikte bindiği adamın füme rengi takım elbisesini, simsiyah gömleğini incelerken tutamadı kendini. “Düğüne hazırlıklı gelmiş gibisin.”

Ayşe’nin kendini tutamayıp söyledikleri karşısında yalnızca gülümsüyordu Fuat. Asansörün kapıları açıldı, genç adam ellerini cebine soktu. Sanki dünyanın en sakin adamıydı o an için. Valenin çağırdığı taksiyi beklerken bedenini Ayşe’ye döndü elleri hâlâ cebinde olduğu hâlde. Yüzünü ona dönmese de inceleyen bakışları tenine işliyordu. Bakışları cismaniydi âdeta. Eliyle dokunup yanacağı kadar sıcaktı.

Nasıl başarıyordu?

Bazen dünyanın en soğuk insanıyken, bazen de sıcaklığıyla yakabiliyordu.

“Sen,” dedi, kısık sesiyle. O kısık sesten olmasa gerekti Ayşe’nin aniden sıçrayışı. Ayşe korkan, ürken, hazırlıksız yakalanan ya da boş bulunan biri değildi ki hiç beklemediği bir anda, hatta yüksek bile olmayan bir ses tonuyla gelen hitapla sıçrıyordu? Bu meseleye daha sonra öfkelenmeyi aklına not düşerken adamın dudaklarına kilitlendi. Bu davranışının tek nedeni de; ne söyleyeceğini bilmek isteyişiydi. “Benim takım elbiselerini yanından ayırmayan biri olduğumu düşünmüyorsun, değil mi?”

“Aslında düşünüyorum.”

Alt dudağının sağ kenarını dişleri arasına aldığında kısılı gözlerinin altında oluşan hafif şişlikle devam etti incelemesine. “Yok be güzelim. Takım elbiseden nefret ediyorum. Yanımda da getirmedim. “

Tepeden tırnağa süzdü Fuat’ı. “Bu… Ödünç mü?”

Ayşe’nin gülümseyişiyle o da gülümsedi. “Hayır. Bugün satın aldım.”

Kollarını göğsü üzerinde birleştirdi, yaklaşan taksiye çevirdi gözlerini. “Haber verseydin, ben de kendime elbise alır, yanına yakışırdım.” Sözlerindeki espriye sahte gülüşü eşlik etti. “Şimdi kim inanır bu iki metrelik yakışıklının sevgilisi olduğuma?”

Taksi durdu, önce Ayşe ardından Fuat bindi. Gidecekleri düğün salonunun adını söyleyip dönerken Ayşe’ye, taksi henüz kararan akşamı farlarıyla aydınlatıyordu. “Ben inanmam.” Sözü inciticiydi. “Bu kibirli kızın bana bakmayacağını herkes bilir,” diyene kadar Fuat.

Başını kucağına eğdi, tırnak diplerindeki etleri incelemeye başladı. Tırnakları Allah vergisi bir güzellikteydi. Manikür yapmadığı hâlde uzun, ince parmaklarıyla biçimliydi. Renkli oje sevmese de french oje tekniği her zaman gözüne hoş geliyordu. Şu an, kalbi böylesine bir yoğunlukla çarparken french ojenin güzelliğini düşünebilmek de Ayşe’ye bahşedilmiş bir yetenek olsa gerekti.

Salonun önünde duran araçtan inmeden önce Fuat ödemeyi yaparken, Ayşe sol kapıdan adımını topraktan mahrum beton döşeli ön bahçeye attı. İçeride çalan müzik dışarıya kadar taşıyordu. Salon önünde sigara içen orta yaşlı adamlar, onlardan biraz daha uzak mesafede aynı eylemi gerçekleştiren gençler kendi aralarında derin muhabbete dalmış gibiydi Ayşe ve Fuat salondan içeri girerken.

Aslı ve Tarık’ın düğünü…

Yıllar önce tanıştığı Aslı’nın bir gün Tarık ile evleneceğini biliyordu. Bilmesinin nedeni gaybın kendine haber verilmesi değil, Aslı’yı, Feriha ile tanıştıracak kadar önemli gören Tarık’ın davranışıydı. Esasen kalbinden geçense; Aslı’nın Tarık için gelip geçici bir sevgili olmasıydı. Yıllar önce, o talihsiz akşamda, Tarık, Aslı’yı “Evlenilmeyecek kız” kategorisine koyduğu ânâ kadar da öyleydi.

Haklı olduğunu öğrenmesi aşkının bitmesine yetmişti.

Hayat ne garipti. Bazen çok büyük sandığın aşk, tek bir cümlede yitip gidebiliyordu.

Salon girişinde Hatice ve Hasan misafirleri Aslı’nın anne ve babasıyla karşılarken, Ayşe ve Fuat en son gelenlerdi belki de. Hatice Ayşe’yi gördü, sımsıkı sarıldı bırakmamacasına. Bir annenin evladına sarılışı kadar sıcaktı kollarının verdiği his, “Hoş geldin kızım,” derken ki samimiyeti.

“Hoş bulduk Hatice teyze.”

Hasan da Ayşe ve Fuat’a aynı samimiyetle selam verdiğinde Münevveri yanına çağırdı Hatice. “Münevver bak Ayşe ablan ile tanış. Hoş geldin de kızım.”

Münevveri en son gördüğünde mütemadiyen ağlayan bir bebekti. Şimdiyse aynen ablasının kopyası misali sarı saçları ve yeşil gözleriyle çok ama çok güzel bir çocuktu. “Hoş geldiniz.”

“Münevver! Çok büyümüşsün!” Samimiyetle sarıldı Münevver’e. “Canım benim… Kaç yaşındasın?”

“On.” Utanarak yüzü kızaran çocuğun gözlerinin içi gülüyordu. “Feriha ablam sizinle olan anılarını anlattığında çok kıskanıyorum sizi.”

“Canım benim ya… Senin yok mu yakın bir arkadaşın?”

Gülen gözleri soldu cevap verirken. “Yok. Pek geçinemiyorum yaşıtlarımla.”

Kolunu Münevver’in omuzlarına sardı, elini Fuat’a uzattı. Elini elinin içine alan adamın sıcaklığıyla sarmalandı birden bire. Elini, kolu üzerine yerleştirdi tek kelime bile söylemeden. Sevgili olarak Fuat’ın koluna girdiğinde, meraklı bakışları üzerinde hissediyordu. Feriha’nın kendileri için ayırdığı yere doğru ilerlediler, aklındaki karmaşaya rağmen, “Anlıyorum,” dedi.

Anlıyordu da. Hayatının bir dönemi ayrıksı olmakla geçmişti. Kendini hiçbir topluluğa ait hissetmediği o dönem çok ama çok karanlıktı.

Sekiz kişilik yuvarlak masada Feriha’nın tam yanında Bilal, onun yanında da eşi Devrim vardı. Selamlaşıp oturmaya niyetlendiğinde, sandalyesini tutan Fuat’a, teşekkür eden yalnızca bakışlarıydı. Dudaklarındaysa sözler kayıptı o an.

Bilal, Fuat’ı gördüğü an sevinçle oturduğu yerden kalktı, Fuat’ın kucağına atladı. “Nasılsın yakışıklı?” deyip, çocuğun yanağını sıkarken, Bilal, “İyiyim,” cevabını verdi. Birlikte oturdular Devrim’in yanına. Fuat bir Devrim ile bir Bilal ile konuşurken hâlinden memnun görünüyordu.

İstanbul’dan Rize’ye gelirken, aklında var mıydı Ayşe ile bir düğüne gitmek?

Bilal, babası ve Fuat’ın sohbetinden sıkılmış olacak, Ayşe’nin yanına geldi, annesinin konuşmasının bitmesini bekledi. Masanın üzerindeki hikaye kitabını alıp Ayşe’ye uzattı. Gelin ve damadın henüz salona girmediği düğünde Feriha’yı keyifle dinleyen Ayşe’nin dikkati, önüne uzanan küçücük bir elin tuttuğu hikaye kitabıyla dağıldı.

Bilal’in anlattıklarını duymak istiyor fakat haddinden fazla yüksek olan müziğin sesiyle duyamıyordu. Bu kez elini uzatan Ayşe’ydi. Bilal’e uzandı, onun o küçük bedenini dizleri üzerine oturttu. Kulağına eğildi sesini rahat duyurabilmek için. “Şimdi söyler misin? Az önce seni duyamadım.”

Koyu kahverengi gözler bilmişliğin zirvesinde bir gülümsemeyi sundu karşısındaki kadına. Küçük bir çocuk gibi bakmıyordu o güzel gözler. Annesinden sevmeyi, babasından ağırbaşlı ahvali almış olan Bilal, “Ben bu kitabı ezberledim,” derken, Ayşe duyduğuna inanamıyordu.

Dayısının düğününe gelmiş, diğer çocuklar gibi dans pistinde koşturmak yerine teyzesiyle sohbet eden, anne ve babasının arasında kendine ayrılmış sandalyeye oturarak Küçük Prens’i inceleyen çocuk, Ayşe’yi yine şaşırtıyordu böylece. “Nasıl ezberledin?”

Fuat, Devrim ile sohbete devam ederken, Ayşe Bilal’in cevabına kilitliydi. “Her akşam okuyorlar bana. Bu gece son bölümü okuma sırası annemde.” Kitabın dokuzuncu sayfasını açtı, Ayşe’ye resmi gösterdi. “Bu kitabı okudun mu daha önce?” sorusu için kulağına yaklaştı, cevabı bekledi. Olumlu cevaba karşılığıysa tekrar resmi işaret ederek, “Bunu bir şapkaya benzetmiş miydin?” oldu.

Haklıydı… dikkatsiz bir bakış fırlattığı ilk okuyuşu hâlâ aklında, tazeliğini koruyordu. “Evet ya… Ben de bunu şapkaya benzetenlerdenim ve henüz on yaşındaydım okuduğumda.” Ayşe’nin itirafıyla Bilal’in gülüşü derinlik kazandı. Belli ki o bambaşka bir şeyler görmüştü o resimde. “Sen ne düşünmüştün resmi gördüğünde?”

Küçük parmağını sayfanın üzerinde, soluk renkli çizimdeki noktalara koydu, kulağına yükseltti başını, “Bak göz! Ben bunu dinozora benzetmiştim,” dedi.

Küçücük bir çocuğun gördüğü ayrıntı, o an için Ayşe’nin hayranlık duyduğu tek şeydi. Birden salonun ışıkları kısılıp gelin ve damat nihayet düğünlerine teşrif ederken, Ayşe Bilal’e kilitliydi, Fuat’ın inceleyen bakışlarından bîhaber.

Gece ilerliyor, Ayşe’nin de düğünde olduğunu öğrenen eski komşular, bir bir masalarına geliyordu. Rizelilerin en belirgin karşılama özellikleri en az üç kez sımsıkı sarılmalarıydı belki de. Önce sağ, sonra sol, sonra, “Kaç sene oldu?” diye sorup, özlem dolu gözlerle yüze dikkatlice bakıldıktan sonra tekrarlanan önce sağa ve sonra sola sarılma eylemi.

Arada Fuat’ın kim olduğuyla ilgili birkaç meraklı soru ve yine sarılmalar.

Sevgi dolu komşuların etki alanından çıktığında Ayşe, salonda misafirlerle ilgilenen Feriha’nın etrafında pervane olan Devrim’in koruyucu misali yakınlığına takıldı gözleri. Teyzesinin elini bırakmayan Bilal, elini karısının beli üzerinden çekemeyen Devrim ve gözlerinin içine dek gülümseyen Feriha. Öylesine mutlu görünüyordular ki…

*

Tarık’a karşı hâlâ bir hissi var mıydı sevgiye dâir? Bu sorunun cevabını bilmek için bütün ömrünü feda etse azdı. Bu bilme isteğiyle yanarken içten içe, elindeki kahveden sıcaklığına aldırmadan büyükçe bir yudum daha içti.

Peki bilse, gerçekliğine inanabilir miydi?

Ne büyük bir lanettir ki; o masum dudakların o adama verdiği öpücük hiç silinmiyordu gözlerinden.

Düğün sona erdiğinde vedalaşırken Ayşe, Tarık ve Aslı ile, yüzünden okuyamadığı her duyguya lanet etti Fuat. Mekanik gibiydi ikisinin de yan yana yürüyüp asansöre binişi. Odalarına girmeden iyi geceler dileyişleri.

Hava henüz aydınlanmamışken gözleri Ayşe’nin odası önündeki balkonda gezindi kısa bir süre, ardından odaya geri girdi. Kahvenin kalanını tek yudumda içip, İdil’in ayarladığı yeni aracın anahtarlarını aldı televizyon sehpası üzerinden.

Arabanın şoför koltuğunu kendi boyuna göre ayarladığında, tabiri caizse arka koltuktan kullanır gibiydi kibrit kutusu misali aracı. Nissan Micra, hiçbir zaman favori aracı olmayacaktı. Çirkin bir yeşilin hâkim olduğu arabanın görüntüsü ve konforsuzluğu, İdil’den Fuat’a ulaşan garip bir tepki gibiydi. Bu renk ve bu boydaki bir arabayı kiralarken yüzünde oluşan o hain gülümsemeyi görür gibiydi nedense.

Çoğu insana göre erken bir vakitti yola düşmek için. Tek tük gördüğü kamyonları sollayarak ilerlediği otoyolda Karadeniz sahili sağında uzanıyordu nâmütenahi. Buruşuk bir çarşaf misali dağınık dalgaların arasında olmak isterken, İstanbul’a dönmeden önce olması gereken yere gidiyordu.

Çocukluğunun geçtiği evin önüne varışı kırk beş dakika sürse de zamanın nasıl akıp geçtiğinin farkında bile değildi. Sağ koltuğun üzerine bıraktığı Rize simitlerini eline aldı, arabayı kilitleme gereği bile duymadan ilerledi geçen zamanın yıprattığı eve doğru. Kapının paslanmaya yüz tutmuş tokmağına uzanan eli havada kaldı Elvan’ın gülen yüzüyle karşılandığında.

“Hoş geldin Efide’m…” Gözlerinin hayran eden güzelliğine birkaç gözyaşının buğusu sinse de bambaşkaydı Elvan. Oğluna sevgiyle bakan ve her daim affedilme isteğiyle acı dolu. “Hoş geldin.”

“Hoş bulduk… Anne.”

Tahtaları gıcırdayan evden içeri adımını atmadan ayakkabılarını çıkardı. Evin kokusu bile aynıydı. Taptaze çiçek ve asırlık ahşap kokusu. Ayşe’nin sıcaklığında uyuduğu o yayla evinin sahibi de Elvan’ın kocası gibi bir adam olsaydı, hâlâ sağ salim ayakta duruyor olabilirdi o tarihi ev de. Gerçi, adamın şu anki hâli göz önünde bulundurulunca bunun çok da uzun sürmeyeceği aşikârdı.

Elvan’ın, Fuat’a sarılmak istediği her hâlinden belliydi ancak ilk hareket oğlundan gelmedikçe cesaret edemiyordu, biliyordu Fuat. Karşısında duran, geçirdiği yorgun günlerin ecriyle zayıfladıkça küçülmüş bu kadın, hiçbir zaman söylememiş olsa da asla kızgın olmadığı… annesiydi…

Elindeki simitleri şifonyerin üzerine bıraktı, kollarının arasına çekti annesini. “Oğlum…” diye inleyen kadının cılız kolları bedenini sımsıkı sardığı an, “Anne,” karşılığını veren dudakları değil, kalbiydi.

Bir müddet ayrılamadılar birbirlerinden. Ayrıldıklarındaysa yaşlı gözler hasreti işledi Fuat’ın kalbine. Görüşmedikleri zamana ait bir hasret değildi. Otuz küsür yıldır kavuşulamamış bir evlada duyulan hasretti şüphesiz.

“Kocana bir geçmiş olsun deyip yemeğe geçelim. Belli ki yemek yemeye tövbelisin, anne.”

“Anne” kelimesini Fuat telaffuz ediyor, Elvan’ın yüzünde güller açıyordu o acıya, ızdıraba, terkedilmişliğe ve hüzne rağmen.

“Sen nasıl istersen oğlum.”

Belli bir aralıkla yapay solunum sağlayan ventilatör cihazının sesi, istemsizce nefesini daraltırken Fuat’ın, annesinin ardına düşüp Sabri’nin hasta yatağının bulunduğu oturma odasından içeri girdi. Sabri, ufak pencerelerin tam karşısında, televizyona paralel gelecek şekilde yerleştirilmiş yatağında, yüzündeki bezgin ifadesine karışmış hastalık yorgunluğuyla dışarıyı seyrediyordu. Gündemin başlıklarını çeşitli gazetelerden okuyan haber spikeri kadının anlattıklarıysa umrunda bile değildi belli ki.

Elvan usulca seslendi, “Sabri Bey, Efide geldi,” diyerek. Yüksek bir ses çıkarmaktan imtina eder gibiydi.

Başını yavaşça çeviren adamın eli, aynı yavaşlıkla kalktı, ağzındaki maskeyi usulca çekti yüzünden. Uzun uzun baktığı adam, bir zamanlar evinden kaçarak giden çocuk değildi artık. “Yaşlanmışsın evlat!”

“Sen de.” Başka söylenecek bir şey vardıysa da Fuat için sözler bitikti.

Nefesi yetmeyen adam maskeye sığındı, birkaç kez soludu ve tekrar çekti. “Elvan Hanım. Bize biraz müsaade et.”

Oğlundan da tasdik bekler gibiydi duraksayışı. Fuat başını eğdiğinde kabul edercesine, Elvan ancak o zaman yalnız bırakabildi iki adamı. Yatağın kenarındaki sandalyeyi işaret etti, “Şuna al, karşıma otur,” dedi.

Fuat itiraz etmeden dediğini yaparken ihtiyarın, Sabri nefesleniyordu maskesinin yarım yamalak vazifesinde.

“Bir lokma ekmek geçmiyor boğazımdan. Mama denen berbat lapaları yediriyor annen bana. Daha çok yaşamak istemiyorum ama o, bırakmıyor ki öleyim.”

Konuşmanın nereye varacağını düşünürken Fuat, Sabri yeniden nefeslenmek durumundaydı. Birlikte oturdukları sofralar gözlerinin önüne geldi belli belirsiz. Homurdanarak çiğnediği yemekler, şapırdattığı dudakları. Zaman ne garipti. O günlerin geleceğinde olmak biraz da acımasızdı şimdi. Zamanın en yorucu kısmı; mazi ve müstakbelin yan yana getirildiği o hayal ânıydı belki de.

“Canım çıkmıyor evlat. Canını yaktığım Elvan bana hakkını helal etti…”

Gelecek olan konuşmaya hazır değildi fakat, Kader hiçbir zaman Fuat’a hazır olup olmadığını sormayacaktı.

“Hakkını bana helal et, evlat.”

Sessizce baktı adamın yorgun gözlerine. Fuat’tan söz gelmedikçe yaşaran gözlerini kapının tıklanmasıyla silse de sessizce bekliyordu. Bir ses, bir karşılık. Maskeyi yine yüzüne yaklaştırdı alamadığı nefeslere şifa ümidiyle. Kaşların ve sakalların terk ettiği yüz, çektiği acıyı gizlemiyordu. Derin çizgilerindeyse derin bir vicdan azabı okunuyordu.

“Helal olsun.” Gözlerini boştaki eliyle tekrar sildiğinde Sabri Çakıroğlu, “Helal olsun, baba,” diye tekrar etti Fuat.

Kalbine her ne olduysa yumuşacıktı belli ki göğüs kafesi içinde. İlk kez baba dediği adam hüngür hüngür ağlamaya başlarken karşısında, Sabri’nin en küçük kardeşi Nazmiye odadan içeri girdi.

Sabri’nin gözyaşları, Nazmiye’ye de dokunmuş olacak, abisiyle birlikte ağlıyordu sebebini öğrendiğinde.

Onları baş başa bırakıp mutfağa geçen anne ve oğul, ilk kez geçmişin karanlık gölgelerinden kurtulduklarını hissediyordu. Bazen bütün yaşanmışlıkları bile silebilecek kadar değerli oluyordu içtenlikle dilenen bir özür.

O an bu gerçeği asla unutmayacağını düşünen adam, en çok hatırlaması gereken anda belki de aklının ucundan bile geçirmeyecekti…

Ahzen ~ 23 | Helallik” için 20 yorum

  • 20 Ekim 2019 tarihinde, saat 22:32
    Permalink

    Yeni bölüm attığını sanmıyorum ama yine de bakayım düşüncesiyle her gün 4 5 kere girdiğim siteye bugün yine aynı düşünceyle girdim.. iyi ki girmişim be ablam. Bölümü görünce düşüncemden utandırdın beni.. Küçük bir sitem etmeden duramayacağım affet. Bu kadar ayrı koma bir daha efidemle bizi lütfen. Çok çok özlemişim… Bizim efide ne zaman akıllanacak, Ayşem in siyahlara bürünmesi ne zaman son bulacak.. Neyse ki bölüm anlık olarak o kadar iyi geldi ki. Bu sorular için bekleyebilirim sanırsam ya :))) Allah’a emanet ablammm

    Yanıtla
    • 21 Ekim 2019 tarihinde, saat 10:57
      Permalink

      bana nası kıyıp da sitem edecen yaa 🥺

      Yanıtla
  • 21 Ekim 2019 tarihinde, saat 01:39
    Permalink

    Helallik yazısını görünce dedim aylarca bekledik ama ahada vedalaşmaya geldi bizimle kalbime iniyordu😨

    Yanıtla
    • 21 Ekim 2019 tarihinde, saat 10:58
      Permalink

      öyle deme ama 🥺

      Yanıtla
      • 22 Ekim 2019 tarihinde, saat 02:28
        Permalink

        Haftada 1 bölüm atarsan demem söz😅

        Yanıtla
        • 22 Ekim 2019 tarihinde, saat 16:05
          Permalink

          yalnızca nefes alıp yazı yazarsam bu dediğini de yapabilirim. hmm.. çok zor değil 🤣

          Yanıtla
          • 23 Ekim 2019 tarihinde, saat 16:11
            Permalink

            Ne çektirdin be Sabri sen 😞
            Dimi LütfiyEM…

          • 23 Ekim 2019 tarihinde, saat 21:15
            Permalink

            di GülayıM…

  • 24 Ekim 2019 tarihinde, saat 00:28
    Permalink

    Beklemenin en güzel hallerini yaşatıyorsun.
    Allah ne muradın varsa versin
    Canım benim seviliyorsun

    Yanıtla
    • 24 Ekim 2019 tarihinde, saat 11:19
      Permalink

      ya sen çok güzel bir insansın ya 😍 hayranınızım Leydim

      Yanıtla
  • 27 Ekim 2019 tarihinde, saat 17:17
    Permalink

    Ah ah acip acip tekrar tekrar okunacak kitaplarimin guzel yazari kalemine saglik ama cok bekledik

    Yanıtla
    • 28 Ekim 2019 tarihinde, saat 19:35
      Permalink

      oy oy oy… keşke bekletmeme imkanım olsa. üzgünüm 🥺

      Yanıtla
  • 28 Ekim 2019 tarihinde, saat 21:12
    Permalink

    Yüreğime indirdin be Lütfiyemmm helallik yazisini gorunce kendi icimde ikileme düştüm yok dedim oyle olsa ahzene yazmazdi dip not diyiverirdi yorumlara indim hemen noluyo diye 🙂 hoş gelmişsin hep gel İnsallah 🙂

    Yanıtla
    • 29 Ekim 2019 tarihinde, saat 13:19
      Permalink

      Yaseminim, hiç böyle olur diye düşünmemiştim 😅 herkes yannış annadı

      Yanıtla
  • 2 Kasım 2019 tarihinde, saat 00:32
    Permalink

    Ellerine sağlık çok beğendim çok özlemişiz Ayşe’yi efide’yi umarım yine bukadar uzun sürmez bölüm aralari ilham gelsinde sen guzel kaleminle hep yaz bize

    Yanıtla
    • 3 Kasım 2019 tarihinde, saat 21:03
      Permalink

      inşAllah. bekletmekten nefret ediyorum 😔

      Yanıtla
  • 2 Kasım 2019 tarihinde, saat 10:24
    Permalink

    Tekrar tekrar yine okudum yahu bukadar ozletme kendini birdaha

    Yanıtla
    • 3 Kasım 2019 tarihinde, saat 21:04
      Permalink

      tamam inşAllah =)

      Yanıtla
  • 6 Kasım 2019 tarihinde, saat 10:21
    Permalink

    lütfiyeM sen harikasın

    Yanıtla
    • 7 Kasım 2019 tarihinde, saat 17:12
      Permalink

      yorumu görünce heycan yaptım. yârim bloğumu gördü ve geldi sonunDAA !!!!

      dipnot: bu geç kalışla ilgili beş parşömen uzunluğunda dır dır edeceğim. bunu buraya yazıp tarihe de not tutturuyorum
      son dipnot: okudun mu?

      Yanıtla

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir