Ahzen ~ 22 | Yağmur

Birkaç yıl önce umudu bitmiş, sevgisiz, gelecek adına hiçbir hayali olmayan, karanlığa kendini hapsetmiş bir zavallıydı. Hayatında ne birini istiyordu, ne de birilerinin hayatında olmayı. İnsanlardan köşe bucak kaçarken dört arkadaşın varlığıyla sarmalanmış, çok iyi bir patronun yanında işe başlamış ve bir yuvası olmuştu.

Sabahın serinliği yaz dinlemezken Karadeniz’de, balkondaki koltuğun üzerinde sabahın ilk ışıklarını bekleyen Ayşe, ince pikeye sarınmış olduğu hâlde hayatının değişen seyrini düşünüyordu. Ölümler, ayrılıklar, yeni insanlar, Melek, Fuat…

Fuat…

Gece asansörde yaşadıkları o yakınlaşmanın etkisini üzerinden atmayı başardığında rahat bir nefes alabilecekti belki ancak şimdisi için durumu pek de parlak görünmüyordu. Hele ki Jülide’nin, “Kahvaltıya ikinizi de bekliyorum,” demesinin ardından ne gözüne uyku girdi, ne de otel odasına sığabildi.

Fuat ile karşılaşmakla ilgili rahat olmayışı değil fakat, Kemal’i göreceğini bilmek; iyiliğe dair, umuda, yaşamaya, sevgiye, şefkate dair her hasleti siliyordu ruhundan. Geriye kalan kuru kabuk da Ayşe’nin korkularının nefrete bürünmüş hâli oluyordu ne yazık ki.

Bütün bu olumsuz düşünceler geçerken aklından bir an kalbinin; “Fuat yanında!” diyerek titrediğine yemin edebilirdi. Giden Efide, gelen Fuat. Bacaklarını topladığı yerden indirince pikenin uçları seramik zeminle buluştu ancak umurunda değildi Ayşe’nin. Dirseklerini dizlerine yaslayıp başını elleri arasına aldı. “Fuat yanımda değil! Ben yalnızım! Kemal ile de başa çıkabilirim! Benim Fuat’a ihtiyacım yok!” Başını göğe kaldırdığında okunan sabah ezanlarıyla birlikte, “Benim, Senin rahmetinden başka hiçbir şeye ihtiyacım yok!” diye fısıldadı.

Ayağa kalkıp banyoya giderken, boy abdesti alıp sabah namazı kılarken kalbine yayılan huzura sığındı, sükûnet bulabilmeyi diledi. Kaç yıldır bu huzuru duymadığını, en son ne zaman O’nun huzuruna çıktığını düşünüp, geçen zaman için kendine eziyet ederken Yunus’un ümit dolu satırları geçti aklında, şu ümit döküldü dudaklarından; “Ne olursam olayım, döndüğümde git denmeyecek tek yerdeyim.”

Dua etti, yere serdiği seccade niyetine pikenin üzerine uzandı. Parmaklarıyla tesbihat yaparken korkuların yerini alan sükûnete şükrediyordu. Birkaç dakikanın ardından uykuya daldığında yeniden on üç yaşındaydı…

Şerefesi kırık camiyi özlemle seyredip, “Rüya mıydı? Tamir edilmemiş mi?” diye sorarken kendi kendine, gerçeklikten uzak olan bilinçaltı kitabının sayfalarını karıştırıyordu. Derenin sesi, kuşların ötüşleri, havanın tertemiz berraklığı elinde tuttuğu bembeyaz mendil kadar gerçekti.

Ümidi; babasını görmekti camiye yaklaşırken. Hatta birlikte yine cemaati karşılamak ancak yaklaştıkça başka silüetler gördü gözleri. Bir başka kayıp, bir başka özlem.

Caminin önünde rahmetli Safiye oturmuş, dizine yaslı gencin saçlarını okşuyordu kemikli, damarları çıkık ve güneşle esmerleşmiş elleriyle. Yüzünde huzur dolu bir gülümseme, sesinde o genç adama duyduğu şefkat vardı. Eğildi, “Anan kurban olsun motolozum,” dedi, gencin başına bir öpücük kondurdu.

Safiye’yi görene kadar, onun şefkat dolu sesini işitene kadar ne derece özlediğinden haberi yoktu Ayşe’nin. Hiç evlenmemiş, çocuk doğurmamış, ömrünü yalnız yaşamış o kadını seyrederken kadere rızanın önemini bir kez daha hatırladı.

Saçları kısa, cüssesi Efide’den iri, yüzünün tamamı görünmese de görünen kısmı sakallı olan o genç adam, “Safiye sultan, sen gittikten sonra kimse bana motolozum demedi,” derken, Ayşe uyandı.

Hava aydınlanmış, yeni gün bir fırtına habercisi olan bulutlarla donatılmıştı İlahî emirle. Yerden yavaşça kalkıp balkona doğru ilerlediğinde insiyakiydi Fuat’ın balkonuna bakışı. Elindeki kahveden arada yudumlar içip, karşısındaki sarışın kadının anlattıklarına gülümseyen adam, ondan köşe bucak kaçmanın planlarını kurduğu adamdı.

Geri dönüp içeri girişi öyle süratliydi ki, kapı pervazına takılıp halıfleks döşeli oda zeminine düşmesi kaçınılmaz oldu. Acıyan ayağını elinin içine alıp sıkarken dudaklarını birbirine bastırmış olduğu hâlde, “Bu nasıl bir acımaktır arkadaş!” diyebilecek bir aralık bıraktı kendine.

Safiye’nin Efide’sinin yerinde yatan adamla yan balkonda sarışın bir kadını konuşurken seyreden adamın birbirlerine olan benzerliğini düşünmek yerine, acıyan ayağının kırılmamış olması için dua edecekti yalnızca.

İşin en kötü yanı; saat dokuza geliyordu, vücudu yerde yatmanın etkisiyle ağrırken bir de ayağı acıyordu. Bütün bu olumsuzluklarla yılmayacaktı elbette. Düştüğü yerden kalktı, “Haydi Bismillah!” diyerek ayağının üzerine bastı. “Basabiliyorum lan! Kırılmadın mı? Amma da sağlamsın ha!” Sağ elini kalbi üzerine, sol elini beline koyduğunda, “Kendi ayağımla konuştuğumu kimse duymadı, duymayacak… Benim bu derdim… Ne yağan yağmurda, ne yalancı sonbaharda, ne bomboş sokaklarda… Kırılmış her yanım, kaybolur zaman saçlarında…”

Şarkının sözlerini kalbinden koparcasına söylemeye banyo yaparken de devam etti. Nispeten soğuk olan suyla şifaya kavuşan ayağı, duştan çıktıktan sonra ağrımıyordu artık. Siyah bir kot, siyah bir tişört giydiğinde saçlarını kurutuyordu banyo aynasının önünde. Sıcak suyla banyo yapmayışının nimetini aynada suretini seyrederken topladı. Tek bir buhar izi yoktu aynada. Göz altlarında hafif bir morluk olsa da bembeyaz teni ışıl ışıl parlıyordu.

Kâküllerini taradı kaşlarının üzerine dek. Sırtından beline doğru inen simsiyah tutamlara ne bir toka takacaktı, ne de bir arada durmaları için başka bir çaba harcayacaktı. Bedeninin her yerini o saçlarla örtmekti tek isteği. Hatta kendi bedeninden üç beden büyük tişört ve hırkaya rağmen!

Banyoyla işi bittiğinde balkon kapısını kapamak için yürüdü sessiz adımlarla. Kalbinin derinliğine doğru bastırdığı görüntü şimşek etkisiyle avlarken huzurunu, kıskançlık hissiyle kavrulduğunu hissetti. Sabahın köründe odasında olan bir kadınla gece neler yaptığını kim bilebilir ki?

Ayşe ondan kaçarken, bu kadın Fuat’ın kucağına atlamış olabilirdi. Tabii olmaya da bilirdi. Kadın hakkında hiçbir şey bilmiyorken yargılaması doğru olmazdı.

Kahvaltıya yalnız gitmek için odadan çıktığında Fuat ve sarışın, bindikleri asansörle uzaklaşıyordu Ayşe’den.

Kıskançlık… İnsanoğlunun en büyük düşmanı. Verdiği tahribat öyle güçlü ki; göğüs kafesine kalbi büyük geliyor, tenindeki karıncalanmayla kaslarının uyuştuğunu hissediyordu. Kıskanarak insan felç bile geçirebilirdi!

Derin bir nefes aldı. Bu Fuat’ın yanında gördüğü ilk kadın değildi. Sahneye çıktığı her akşam istisnasız dinlemeye gelen, şov bittiği an başka başka kadınlarla çıkıp giden adam da Fuat’tı.

Ayşe için endişelenen de…

Her ne ise! Onların bindiği asansör geri gelse de o asansör yerine başka bir kabine binmeyi tercih etti. Kahve ve krem karışımı mermer zemine açılan kapılardan adım attığı an otelin önünü görebiliyordu. Fuat, kadını uğurlarken, Ayşe resepsiyondan geçerek çıkışa ilerledi.

Ne olurdu birkaç çıkışı olsaydı otelin? Ne olurdu ona yakalanmadan çekip gidebilseydi? Ne olurdu nereye koyacağını bilemediği kıskançlıkla Fuat gözüne gözüne girmeseydi? Belli ki çok da iyi şeyler olmazdı. Ayşe’nin bilmediklerini bilen, şüphesiz Ayşe için neyin iyi olduğunu da biliyordu.

Fuat’ın, elini sıkıp arabaya binen kadınla aşk-meşk yaşayan bir adam değil de daha çok iş anlaşması yapmış bir profesyonel havası vardı ciddiyetinde. Aralarında bir şey geçip geçmediği ya da ilişkileri ne seviyedeydi, ilgilenmiyordu-ilgilenmemeliydi.

Araba uzaklaşırken otelin önünden, Ayşe de kapıdan çıkıyordu. Resepsiyonun bir köşesinde gizlenmedi ya da kaçmadı göz göze geldiği adamdan. Fuat, kendinden emin adımlarla yaklaşırken Ayşe’ye, Ayşe de durmak yerine aralarındaki mesafeyi tüketti.

Karşılıklı durduklarında ilk söz Fuat’ındı. “Yine mi kaçıyorsun, yumurcak?”

Cebindeki cüzdanın haricinde çantadan hiçbir şey almayan, yanına çanta da almayan kız bu hâlini göstermek istercesine elleriyle işaret ederken bedenini, ifadesi alaycıydı. “Kaçmak istesem çantamı da alırdım, değil mi?” Gözlerine bakan gözlerde gördüğü rahatlama, zihninin bir oyunu olabilirdi… Öyle bir gülüşü vardı ki; sıcakla kavrulan bedenini sakinleştiren tatlı bir meltem misaliydi.

“Senin işin belli olmaz!” Sözündeki sitemi yanağındaki gamze sildi. “Nereye?” sorusunu sorduğunda belki de o gülümsemeydi Ayşe’ye cevap verdiren.

“Annem kahvaltıya bekliyor. Seni de davet etti ama müsait olmadığını ileteceğim.”

Ellerini cebine soktu, başını anlamak istercesine geriye çekti. Kalın kaşları açıklama beklediğini anlatırcasına çatıldığında, tehlikeli denebilecek bir ifade hâkimdi yakışıklı yüzünde. “Bana sordun mu? Benden kaçmaktan bir bık artık!”

Haklıydı. En başta söylediğinde; haklıydı! “Kaçmıyorum!”

Yaklaştı, yaklaştı, kulağına eğildi. Ayşe gerilemek isterken, Fuat, “Kaçıyorsun!” ithamını fısıldıyordu. “Kaçma!” Geri çekildiğinde Ayşe’nin ardındaki birine işaret etti. “Ben seni yalnız bırakır mıyım sanıyorsun?”

Söz, boğazını yaktı. Ciğerini kavurdu. Kalbini titretti, gözlerini acıttı. “Bırakırsın!” derken titrese de kalbi, “Bırakmam deyip giden adamdan daha yakın değilsin bana… Bırakırsın!” diyen sözü, karşısındaki adamın dumanlanan gözleri kadar netti.

*

Şimdi onu kollarına alıp sımsıkı sarılmak, “Beni affet” deyip ardına saklandığı saçlarını okşamak isterken, “Geçmişin elemiyle geleceğini gölgelemek sana yakışmıyor be güzelim!” deyip, kolundan tuttu Ayşe’nin. Amacı valenin getirdiği araca yönlendirmekti Ayşe’yi ancak dokunduğu an hissettiği sıcaklıkla alev alev yanarken, dudakları dökülecek kelimelere mühürlendi.

Bir kolundaki ele, bir de gözlerine baktı buruk tebessümüyle. Az önce vicdanına bir ok saplamamışçasına rahat, gönlü her daim huzur dolu bir insan kadar sakindi. “Haklısın, yakışmıyor.” Fuat elini indirip arabayı işaret ederken, Ayşe, “Sen de koşuya gitmedin, değil mi?” diye sordu birden bire değişen muhabbetin seyriyle.

Neyi öğrenmek istediğini adı gibi bilse de, “Gitmedim,” cevabını verdi. Arabaya kurulup yola çıkana kadar başka bir söz söylemedi sessizliği dinleyen kıza. Gözleri camda, kolları göğsü üzerinde bağlı, siyaha yakın bir ruj sürdüğü dudaklarıysa sımsıkı kapalıydı Ayşe’nin. “İş daha önemli. Asistanım o kadar yol gelmese derdim; sen otur, ben koşayım, fakat… Diyemedim.”

“İş mi önemli, kız mı, tartışılır tabii.”

Kısacık bir an baktı yanındaki kıza, ardından yola döndü yeniden. “Tartışmaktan kaçınmam, güzelim!”

Yağmur damlaları arabanın ön camına çarpmaya başladığında, “Ne tartışacağım seninle?” dedi belli belirsiz. “Beni dinlemeye geldiğin gecelerde yanında asistanına benzeyen hatunlar oluyordu.”

Sesinde bir nebze de olsa duyduğu sitemle anlıyordu Ayşe’nin dikkatinden kaçmadığını hatta Fuat’ın yanındaki kadınlardan rahatsız olduğunu. “Öyle mi? Hatırlamıyorum!” Sözündeki boş vermişlik, ifadesindeki naifliğe zıttı.

“Hatırlıyorsun, hatırlıyorsun fakat konuşmak istemiyorsun!”

Konuyu değiştirmek istercesine sordu, “Geldiğinden beri Melek ile hiç konuştun mu?”

“Elbette… Arıyorum onu sık sık.”

“Neden cep telefonu kullanmıyorsun?” Esasen, konuyu takıldığı kadınlardan uzaklaştırmak istediği doğruydu ancak bu sorunun cevabını da çoktandır bilmek istiyordu.

“Her an ulaşılmak istemiyorum.”

Verdiği kısacık cevap -doğru ya da değil- Ayşe için yeterliydi. Fuat içinse asla yeterli değildi. “Kimin ulaşmasını istemiyorsun?”

Fuat’ın sorusuna birkaç saniyelik duraksamanın ardından cevap verdi, “Şu diyebileceğim biri yok! Genel,” diyerek.

Arabayı tanıdık, beton kaplı yola döndürdüğünde Ayşe’nin nefesini tuttuğuna yemin edebilirdi. İnsiyakiydi dudaklarından dökülen kelimeler hatta farkında bile değildi. “Üvey babanın ulaşmasını istemiyorsun… Belki de Efide’nin…”

Efide dediği an Fuat, Ayşe gözlerini kaçırdı kısa bir an, ardından tekrar baktı. Tek kelime etmeden park edilen araçtan indiğinde, “Boş ver!” dedi belli belirsiz.

*

Efide’ye kırılıp da telefonu denize savurduğu gün gözleri önüne geldiğinde, sımsıkı kapadığı göz kapaklarıyla savuşturmaya çalıştı o hüznü. Efide, hayatını güzelleştirmişti babasının yokluğunda. O olmadan herhâlde atlatamazdı da o günleri. Dönüp baktığında, ona kızıp Tarık’ı öptüğünde pek de masum değildi yaptığı.

Arabanın önünde dikilmiş, yaptıklarını mahkeme ederken zaman durmuştu Ayşe için.

Yıllar sonra itiraf ederken kalben, artık Efide’yi suçlayacak gücü olmadığını hissediyordu. Tarık’ın dudaklarına yumulduğunu gören gencin gözlerinde gördüğü hayal kırıklığı şimdi kalbini parçalasa da hiçbir faydası yoktu.

“AYŞE!”

“Efendim anne!”

“Uyanamadın mı? Hadi içeri gelin, sırılsıklam oldunuz!”

Yanı başında duran, yağmur etkisiyle kıstığı gözleriyle Ayşe’ye bakan adamın bilen gözleri boş vermeyecekti. Fuat’a aynı minneti hissederken, “Bugün benim sevgilim olur musun?” diye fısıldadı kulağına.

Kolunu uzattı, “Günün sonunda öperim bak!” dedi, yüzünde kusursuz tebessümüyle. Şaka yaptığı gri gözlerini esir alan samimiyetten belliydi. İfadesi öylesine sıcaktı ki, uzanıp sakalların hâkim olduğu yanağına bir öpücük kondurarak, “Önce ben öpeyim de borç kalmasın,” dedirtti Ayşe’ye.

Sinan, Cengiz, Melek, Hale. Arkadaşlarını bile çok öpen, öpmeyi seven biri değildi. Zaten öpecek kadar sevgi dolu bir kişi de değildi ki! Omzu hizasına yükselmiş kızın gözlerinin içine bakan adam, öpmenin ne kadar güzel bir duygu olduğunu Ayşe’ye hissettiren adam, kalbini gözlerinden okuyordu âdeta.

“Çocuklar, anladık çok sevişiyorsunuz ama içerde devam edersiniz!”

Jülide’nin sitemiyle ona doğru döndüklerinde gözlerine akıp gittiği adamdan nazarı kesildi hiç istemese de. O tanıdık bakan gözlerden beklediği bir ümitti… Bir itiraftı… Kendine bir daha düşünmeyeceğim dediği hâlde…

İtiraf; ben Efide’yim…

“Günaydın anne.” Samimi olmayan sarılmalarının ardından içeri buyur ettiğinde, Kemal de hazır bekliyordu gelenleri karşılamak için. Adam hiç değişmiyordu. Sarı saçları hâlâ aynı uzunlukta, mavi gözleriyse aynı keskin soğukluktaydı. İnceleyen bakışlarıysa ilk günkü gibiydi; savunmasız bir çıplaklık hissettiren.

“Hoş geldiniz.” Bariton ses tonunun tüylerinin diken diken olmasına olumlu bir etkisi yoktu ya da dondurucu güzellikteki yüzüne yerleştirdiği tebessümün.

“Hoş bulduk,” deyip elini uzatan Fuat’ın diğer eli, Ayşe’nin eline uzandı. Parmakları parmaklarına dolandığında hissettirdiği güvenle Ayşe de, “Hoş bulduk,” dedi. Sımsıcaktı teni. Kocaman elin hükmüne geçen yalnızca eli değildi, çocukluk korkularıydı da. Korkuları buharlaşıp yok olurken, yalnız değildi yine.

Birkaç dakikalık yüzeysel muhabbetin ardından masaya buyur ettiğinde Jülide, yemek odasının Country tarzı döşenmiş dekorasyonuna adım attılar. Ayşe bu evde yaşadığında odanın duvarları tatlı bir buz mavisi, yemek masası ve büfe beyazdı. Yerde, grinin çeşitli renk geçişlerini sunan kalın dokuma halı, kapının yanındaki duvara yaslı bir konsol vardı üzeri çeşitli mum ve çiçeklerle süslü.

Hiçbirinden eser yoktu. Rize’ye geldiği ilk gün bu odaya bakmamış olmasıyla yaşadığı şaşkınlığı fark eden Jülide, “Beğendin mi?” diye sorarken, Ayşe geçmişin izlerini sildi gözlerinden.

“Beğensem ne fayda? Satıyorsun nasılsa!”

Evin satışının hiçbir şey ifade etmediğini düşünürken bu duygu yoğunluğu da nereden çıkmıştı?

“Burayla bir bağımız kalmadı, Ayşeciğim. Çürümeye mi bırakalım yani?” Kemal oturması için sandalyesini tutarken Jülide’nin, “Ayşe satılmasını istemiyorsa, satılmamalı, öyle değil mi tatlım,” dedi, Jülide’nin tam karşısına oturdu.

Ayşe’nin bir cevabı olsa da Jülide, “Tanrı aşkına ne önemi var! Burada yaşamıyor ve asla yaşamayacak!” diyerek sitem ederken elinde çay dolu bardaklarla Bedriye girdi odaya.

Onu gördüğü an yüzü güldü Ayşe’nin. Yerinden kalktı, çayların servisini bitiren kadına sımsıkı sarıldı. “Nasılsın ya? Görüşmeyeli çok uzun zaman oldu,” derken Ayşe, kadının sevgi dolu gözlerine bakıyordu samimiyetle.

“Ben iyiyim, canım… Seni de iyi gördüm, MaşAllah.” Jülide’nin dik bakışlarını gördüğü an toparlanan, Ayşe’den izin alarak odadan çıkan kadının sevgisini ilk günkü gibi hissediyordu yine.

Yerine oturdu, kahve rengi lenslerle gözlerinin içine bakan annesine döndü yüzünü. Masa her ne kadar ikramla dolu olsa da Ayşe bir şey yiyebilecekmiş gibi hissetmiyordu kendini. “Neden lens takıyorsun anne?”

Yüzündeki mesafeli gülümseyiş, sorudan rahatsız olduğuna bir delildi ancak cevap vermekten de geri kalmadı. “Değişiklik olsun istedim.”

Kemal, “Mezun olmuşsun,” dediği an, Ayşe’nin içtiği çay boğazını yaktı acı acı. Dönüp baktığı adamın gözlerindeki yoğunluğu tek fark eden olmak için canını bile verirdi. Başkasının… Jülide ya da Fuat’ın böyle bir ânâ tanıklık etmesinden ölesiye utanç duyardı. “Bizimle yaşamaya dönmen için ne yapmalıyız?”

Çay bardağını bıraktı, içten olmasa da bir gülümseme yerleştirdi yüzüne. “Bir şey yapmanıza gerek yok! Hayatım böyle iyi.”

“Seni özlüyoruz…”

Bu sözü Tarık’tan da duydu fakat böylesine bir tiksintiyi asla hissetmedi.

Bu adamın özlediği neydi? Gecenin bir yarısı odasına girmesi mi? Bedenindeki sertlikle kanını dondurması mı? Tehditleri mi?

“Eksik olmayın!” Bıraktığı bardağı geri aldığı an tek nefeste içti sıcaklığına aldırmadan. Karşısında oturan Fuat, Jülide ile sohbet ederken Ayşe yerinden kalktı, elindeki bardakla mutfağa gitti. Tabağına aldığı hiçbir şeyden yememiş, yalnızca çay içmişti ve midesi bulanıyordu.

Bedriye, “İyi misin?” diye sorarken, Ayşe’nin sırtı kamburlaşmıştı eli karnı üzerinde olduğu hâlde. “Gel bir su vereyim sana.”

Su… Her durumda şifaydı herhâlde ki; darda olana verilen ilk reçeteydi.

“Sağ ol, Bedriye,” demeye kalmadan baharatlı parfümün aromasını yanı başından soludu. Burnundan aldığı kokuyla yine on üç yaşına döndüğünde, bir kafenin tuvaletinde sinmiş kız çocuğundan eser yoktu Ayşe’de. Bunu bildiği hâlde yaşadığı tereddüt, kendine hâkim iradesinden öfke olarak taşmak üzereydi.

“Sen çık!” emrini verdiği Bedriye, “Ama…” diye kekelerken, “Bir daha söyletme!” katiyetinde söz bırakmadı kadına. Bedriye çıktı, Kemal bir adım yaklaştı Ayşe’ye. “Çok değişmişsin… Daha da güzelleşmişsin…”

Onu umursamadan açtığı musluktan bardağa su doldurdu. Masaya geri dönecekken kolunda hissettiği elle, sessiz bir haykırış koptu dudaklarından, “Elini üzerimden çek!” diyerek. Onun karısı, Ayşe’nin annesi içerideydi ancak Kemal’in umurunda değildi belli ki.

“Nasıl çekebilirim, Şekerparem… Her an seni düşünüyorum.”

Pürüzlü sesi kulaklarını tırmalarken, “Kemalciğim, ne yapıyorsunuz burada?” sorusuyla mutfağa giren Jülide ile bir rahatlama hissetti. Saniyeler dakikalara, dakikalar saatlere dönüşüyor gibiydi kolundaki el tenini terketmezken.

“Başı döndü, kendini iyi hissetmiyormuş. Masaya gitmesine yardım ediyorum.”

İnanmasa da kabullendi Jülide. Masaya birlikte döndüklerinde Fuat’ın dumanlı bakışları gözlerini buldu. Elindeki suyu gösterip, “İçmek ister misin?” diye sorarken içinde kopan fırtınadan beriydi sözleri.

“Sen içtin mi?” Soran gözlerinde karanlık bir bakış vardı. Neler olduğuna dair bir fikri mi vardı yoksa sadece içgüdüsel miydi davranışı, Ayşe bilemiyordu.

“Daha içmedim.”

Yanağındaki gamze belirginleşti tebessümüyle. “Bir yudum al bana, bana ver.” Onun gülüşü, kolundaki cerahatli ateşi sildi. Ayşe de gülümsedi. Büyük bir yudum aldığı bardağı Fuat’a uzatırken içtenlikle gülümsüyordu. Tek nefeste içen adamın gözleri bir an olsun ayrılmadı Ayşe’nin gözlerinden.

Sanki derdini bilerek bakıyordu gözlerine. Anlatmadığı her acısına vakıfmış gibi.

“Ne zamandır birliktesiniz?”

Jülide’nin sorusuyla yüzünü annesine döndü Ayşe. Cevabı Fuat, “Uzun zamandır,” diye verirken, Ayşe sessiz kaldı.

“Ayşe’nin hayatında neler olup bittiğini bilmiyorum! Telefonu yok, ayda yılda bir ararsa belki görüşebiliriz! Senden hiç bahsetmemişti. Kızımla nasıl tanıştınız?”

Muhatabı artık Fuat’tı, Ayşe değil. Ayşe sessizlik içinde tabağındakileri bitirmeye çalışırken Fuat’ın vereceği cevabı bekliyordu. İçine işleyen ses tonuyla konuşurken Fuat, çatalına batırdığı salatalığı dudaklarına götürüyordu Ayşe.

“Biraz klişe gelebilir,” dedi, güldü Fuat.

Jülide, “Çarpıştınız ve yıldırım aşkına mı tutuldunuz?” derken gülüyordu Fuat’ın gülümseyişine müsavi. Annesindeki zarafetin çeyreğine bile sahip değildi ancak hiçbir üzüntü duymuyordu. Annesi daima çıtkırıldım bir yapıdaydı, Ayşe ise güçlü. Annesi başı sıkıştığında daima birilerinden yardım ister, Ayşe ise başkasından yardım istemeyi gururuna yediremez.

“Beterin beteri olsa gerek…” Birkaç saniyelik sessizliğin ardından, “En yakın arkadaşlarımız sevgili. Ayşe’nin şarkı söylediği bara gitmiştik…” dedi.

Heyecandan kalbi küt küt atıyordu Ayşe’nin. İlk kez Fuat ile karşılaştıkları gece ne düşündüğünü dinleyecekti yalan ya da sahi. Belki Jülide’nin gözünü boyamak, sevgili olduklarına inandırmak içindi söyleyecekleri ancak, o kalbini delip ruhuna geçecek kadar derin bakan gözlerin bir anlamı olmalıydı.

“Ben çok umursamıyordum şarkıyı da söyleyeni de. Müzik başladı, Ayşe’nin sesini duydum. O umursamayan ben, Ayşe’nin sahne gecelerini bekler oldum.”

Gerçekten öyle miydi, rol mü yapıyordu?

“Ona âşık mısın?”

Yalnızca masada değil, kâinatın bütün sesleri kesilmişti Jülide’nin sorusuyla. Alt dudağını kemirip, çapkın bir tebessümle gülen adam cevap verirken, Ayşe o cevabı umursamadığını göstermek istercesine Bedriye’nin yeniden doldurduğu çayı içiyordu.

“Evet.”

*

Çay bardağını tutan elinde hafif bir titreme vardı Ayşe’nin, Fuat, “Evet,” dediğinde. Yutkundu tekrar tekrar gözleri porselen tabaktaki altın yaldız işlemesine kilitliyken. Fuat’ın o gözlere kavuşması birkaç saniyeden çok daha fazlaydı.

“Ona bir baksanıza… Kusursuz bir güzellik, mükemmel bir mizaç. Nasıl da tatlı.”

Fuat gamzesini cömertçe sergilerken gülümseyişinde, kendi gibi olmayan nazik bir gülümsemeyle karşılık verdi Ayşe de. Ayşe masadan gittiğinde Jülide’nin, “Ayşe buzdolabı, sen ise sımsıcaksın. Nasıl anlaşıyorsunuz?” sözleri, Fuat’a bunları söyletti. Ayşe; hatasıyla, kusuruyla, günahı ve sevabıyla Fuat’ın kabulüydü. Bunu kimseden saklamazdı.

“Çok ama çok tatlı.”

Burnunu kırdığı günden bugüne adam da değişen hiçbir şey yoktu. Hâlâ yakışıklı, hâlâ etkileyiciydi Jülide için. Belli ki estetik operasyonla kırık kemiği düzelttirmişti. Sesindeki hitap Ayşe’yi bulduğu an, çay bardağı tutan elindeki kasılmayı gören Fuat için adamın burnunu tekrar kırmak işten bile değildi!

Ayşe’nin lisanıhâli; Kemal’in ne sesini duymak, ne de yüzünü görmek ister gibiydi. Elindeki bardaktan son yudumu içti, masaya bıraktı. “Biz müsaadenizi istesek?”

“Nereye?”

Üveyin sorusuyla gözlerine baktı Ayşe. Fuat’ın sözleriyle utanmıştı ancak buradan kaçış reçetesine mesafeli olmaya da niyeti yoktu belli ki. Ayşe yalan söyleyemeyecekti, belliydi.

Fuat, “Zilkale’ye,” dedi, gülümseyerek devam etti. “O benim rehberim.”

Çikolata rengi gözler gözlerine minnetle bakarken gönlüne bir parça huzur olmanın keyfini çıkarıyordu Fuat.

Bahçede vedalaşırken Ayşe, annesi ile, “Ne zaman dönüyorsunuz Berlin’e?” diye sordu. Sesi ifadesiz olsa da, Jülide farklı mânâlar bulabilecek kadar tanıyordu kızını.

Ya da tamamen yanlış tanıyordu. “Hafta sonu. Neden sordun? Kalmamızı mı isteyeceksin?”

İçten olmasa da güldü Ayşe. “Hayır, anne. Yalnızca merak…”

Arabaya yerleştiğinde dönüp de bir kez olsun bakmadı ardına. Tek isteği; oradan bir an evvel ayrılmaktı.

*

Zilkale’nin ihtişamlı surları Rize’nin bir parçası olmuş virajlı dağ yollarında görünmeye başladığında Ayşe içindeki sıkıntıyı atmak istercesine sordu, “Buraya gelmek nereden aklına geldi? Çamlıhemşin’den kopamıyorsun galiba.”

Gözlerini yoldan ayırmadı. Yağan yağmurun etkisi miydi bilinmez yol boyu ıssızdı her yer. Ritmik bir sesle ön camı temizleyen sileceklerin sesini, Fuat’ın pürüzsüz ses tonu sildi. “Canım…” Canım? “Seni o evden kurtarmak, kaleye kaçırmak gibi fanteziler vardı aklımda.”

Dalga geçtiğini belli eden muzır bir gülümseme vardı dudaklarında ancak ne kadar muzır olursa olsun canım diyen bu adama kızmayacaktı. “EyvAllah, ne diyim.” Kaleyi ziyarete gelmiş bir-iki ailenin araçlarını park ettikleri mütevazı otopark alanına Honda Civic’i park ettiğinde Fuat, yanına almayı akıl ettiği hırkayı üzerine geçirdi. “Buraya bir kez okulla gelmiştik. Merkezden yola çıktığımızda güneşli olan hava burada buz ve sisten ibaretti.”

Sözüne devam etmeden araçtan çıktığında tertemiz havayı ciğerlerine çekti. Bir nefes; bütün yorgunluğu, mutsuzluğu, umutsuzluğu temizlerken içinden, katran misali kararan kalbi de o şifadan nasibini aldı. “Yağmur yağdığı hâlde manzara pırıl pırıl.”

Kalenin surları karşılarında göğe doğru uzanırken iki genç yan yana durmuş seyrediyorlardı. Fuat’ın elleri cebinde, Ayşe’nin kolları göğsü üzerinde çapraz şekilde bağlıydı. Yamaca bakıldığında ağaçların saramadığı haşmetli kayalar, katman katman iniyordu âdeta Fırtına deresine kadar. Kalenin kuzeybatısına düşen taş patikaya doğru yürürken yağmur iyiden iyiye hızını arttırmaya başladı.

Patikanın başlangıcındaki taş basamaklar sağ yanında kale ile bütünlenmiş sarp kayalıkların arasından orta surlara ulaşabilmeleri için önlerinde uzanırken, tarihin bilinmeyen tozlu bir sayfasında dolaştığını hissediyordu.

“Kaçıncı sınıftaydın?”

Kalenin doğu tarafına ulaştıklarında vadi manzarasının karşısındaydılar artık. Her ne kadar surun üzerine çıkarak yere oturup ayaklarını surlardan aşağı sarkıtmak istese de yaş zemine oturmanın sağlığına hiçbir fayda vermeyeceğini biliyordu.

Yüzünü, samimiyetini gri gözlerinden okuduğu adama döndü, “On,” diye cevapladı. Ayşe’ye dair bilmediklerini öğreniyordu fakat Ayşe, Fuat’a dair hiçbir şey bilmiyordu. “Sen kimsin? Hayatımın merkezinde, hatta Melek kadar yakınsın bana neredeyse ama sen kimsin? Benim hayatımı en ince ayrıntısına kadar öğrendin fakat ben seni tanımıyorum. Neden?”

Gözlerindeki gözler neden sorusuyla koptu. Başını manzaraya çevirdiğinde Kaçkar dağlarını saran sık ağaçlar o an için daha önemli gibiydi gözünde. Cevap vereceğinden ümidi kestiği bir anda, tenine işleyen yağmurun soğuğunu silen sıcaklık misali içten sesiyle konuştu. “Parlak bir hikâyem yok. Mete ile tanışana kadar serseriydim. Şimdi de var bir serserilik de… iş adamı ayağına gizli tutuluyor.”

Üstünkörü anlatıp mevzuyu kapamak istediği belliydi. Ayşe’nin ise öğrenmek tek isteğiydi. “Neden serseriydin?”

Başını kısa bir anlığına çevirdi Ayşe’nin gözlerine baktı, ardından tekrar manzaraya döndü gülümseyerek. “Evden kaçmıştım. İstanbul’da birkaç evsizle bir harabede yaşıyordum.”

Bu kadar açık olacağını hiç düşünmemişti. O manzarayı seyrediyordu, Ayşe tüm bedenini ona çevirmiş yakışıklı yüzünü inceliyordu. Bir acı dalgası kalbini taşkın etkisiyle alabora ederken tek kelime yoktu dudaklarında. Onun da.

“Evden neden kaçtın?”

Başını çevirdi kendisini seyreden kızın gözlerine bakabilmek için. Gülümserken çocuksu bir masumiyet vardı o tebessümde. “İsyan, başka bir şey değil.”

“Anlatmak istemediğin belli. Anlatman için ısrar etmeyeceğim.”

“Gel,” dediğinde de itiraz etmedi peşinden yürürken. Yağan yağmura aldırmadan gezerken kalenin açık alanında, resmi olmayan samimi bir mesafede yan yana yürüyorlardı. Yağmurdan ne Fuat şikâyetçiydi, ne de Ayşe. Yılın en sakin günlerinden biriydi belki de Çamlıhemşin’in gördüğü. Esen rüzgar üşütmeye başladığında kartal yuvası misali kaleye son bir kez daha bakıp arabaya bindiler.

Palovit şelalesine tepeden bakıp, Çat yaylasına doğru yol alırken akşamın karanlığının çökmesine bir ya da iki saat kalmıştı. Yollar yağan yağmurun etkisiyle iyiden iyiye çamurluydu ancak arabanın lastikleri bu durumu sorun ediyora benzemiyordu.

“Yaz en çok Rize’ye yakışıyor.”

Ayşe’nin sözü, yağmuru ve soğuğu yalanlar gibiydi. “Yaz olduğundan şüphe edeceğim,” deyip kaloriferi açarken Fuat, “Ben çok acıktım. Bir şeyler yemeden dönmeyelim,” diyerek yola devam ediyordu.

Bir yarım saatlik yolculuğun ardından arabayı park ettikleri lokanta önünde arabadan çıkmak istemiyordu Ayşe. “Çok üşüdüm ya! İnmesek mi?”

“Hadi, yumurcak hadi! Yemek yememek için bahane sunma!”

Üzerinden çıkarmadığı ıslak hırkaya daha çok sarındı, “Hasta olursam bana çorba yapar mısın!” derken, sorudan ziyade sitemdi duyana.

Çoğu bomboş olan evler bakımsızlıktan harabeye dönmüş, içinde hâlâ aileler olan evlerse doğaya saygı gösterircesine ufak tefek ve ahşaptı. Yer yer arı kovanları sıra sıra dizilmiş balkonlarda, arıcılığın hâlen sürmekte olduğu gerçeğiyle sevindiriyordu büyükşehirden gelen doğaya hasret insanları.

Arabayı ilk müsait alana çekip indiklerinde yemek yiyebilecekleri mütevazı bir lokantadan içeri girdiler. Manzaranın üzerine kurulu lokantanın içi, yanan kuzinenin etkisiyle sıcacıktı. Üzerindeki hırkayı çıkarırken yanlarına yaklaşan kırklarının sonlarında görünen kadın, “Hoş geldiniz,” diyerek karşıladı, Fuat ve Ayşe’yi.

“Hoş bulduk.” Aynı anda birbirine uygun bir tonla söylediklerinde, karşılarındaki kadın gülümsedi.

Ayşe’nin hırkasını işaret edip, “Sırılsıklam olmuşsunuz gençler. Onu şuraya asalım isterseniz, kurusun,” dedi.

“İyi olur.” Kadının gösterdiği yer, kuzinenin arkasındaki sandalyeydi. Açtı hırkayı, kurumasını ümit ederek yaydı sandalyenin arkasına. Ufak pencerelerin diplerine yerleştirilmiş masalardan birine geçip oturduklarında lokantanın ortasına kurulu kuzinenin sıcağı ulaşıyordu her yana. “Buradan hiç çıkmasak mı?” deyip incelerken mekânı, cilalı ahşabın, dışarıda devam eden yağmurun, ortama kokusu sinmiş taze çayın ve karşısında kendisini seyreden adamın huzurunu yaşıyordu. “Nazar etmesene ya!”

Utandığı zaman verdiği tepkileri kontrol edemeyişine artık bir çare bulmalıydı. Elini kolunu koyacağı yeri, sesinin tonunu, sözlerindeki kabalığı ayarlamak, Fuat’ın karşısında duygularını kontrol etmekten daha zordu.

“Besmele öğretiyordun, bir de nazara karşı korunmak için öğret bir şeyler.”

Elinde olmadan bir gülümseme yayıldı dudaklarına. “MaşAllah de yeter.”

Masanın üzerinde açık duran menüden her ikisi de tereyağında alabalık seçtiğinde, karınlarını doyurmak için çok beklemeleri gerekmedi. Masanın ortasında yerini bulan bol rokalı yeşil salata, köy ve mısır ekmekleriyle atıştırmaya başlamışlardı bile.

Yemeğin ortasında çalan telefona bakmak için masadan kalkarken Fuat, Ayşe’nin merak ettiği; kimin bu kadar önemli olduğu ve neden Ayşe’nin yanında konuşamadığıydı.

*

“Fuat Bey. Satış yarın noter huzurunda gerçekleşecek. İstedikleri fiyatın beş bin altına anlaştık söylediğiniz gibi.”

İdil, iyi bir iş çıkarmıştı. Dikkat çekmemek için pazarlık yapmasının önemli olduğunu belirtmiş, İdil de kendisine yakışır bir biçimde gerçekleştirmişti yapması gerekeni.

“İş bundan sonra başlıyor, İdil. Hiç kimse asıl alıcının sen olmadığını anlamasın. Sessiz sedasız hâllet şu işi.”

Fuat’ı temin etmek için söylediği sözlerin ardından gürleyen gök gürültüsüyle yağmur daha da iştah kazanıyordu. Böyle yağmurlu bir günde kaybettiği halasının özlemiyle kalbinin sıkıştığını hissettiği o kısacık anda, İdil’in sesiyle yıllar öncesinden kopup hâlihazırdaki zamana gelebildi.

“Fuat Bey. Bunu neden yapıyoruz? Bu ev ne işinize yarayacak?”

Derin bir nefes aldı, rahatlığın içine yayılmasına izin vererek serbest bıraktı. “Bu ev zamanı gelene kadar hiçbir işime yaramaz ancak başkasına satılmasına da izin veremem.”

İşle ilgili önemli birkaç meseleyi daha konuştuktan sonra telefonu kapayıp Ayşe’nin yanına geri döndü. Yüzü asıktı. Yemeğini bitirmiş, Fuat’ın gelmesini beklediği birbirine kenetlediği kollarından belliydi. Akşam ezanının sesini yaylada tek olan caminin hoparlöründen dinlerken, “Gidelim mi, huysuz?” diye sordu, Ayşe’nin yüzünün daha da asılmasını seyrederken.

“Gidelim.”

Kabulünün ardından ayağa kalkan, hırkasını kurumaya bıraktığı yerden alan, Fuat ödemeyi yaparken kapı önüne çıkan kızın ahvalini saran asabiyetten anlıyordu ki; Fuat’ı kıskanıyordu. İçin için güldü bu hakikate. Ayşe’nin önemsediği kişi olmakla garip bir mutluluk yayıldı ahvaline; çocuksu.

Kararan hava, toprağı döven yağmur, yaylaya hâkim soğuk…

Arabanın içine girdiklerinde sessizliği yerel bir radyoda çalan, “Anlatamam derdimi” şarkısı dağıtıyordu. Eskiden Türkçe şarkı bilmiyordu, peki ya şimdi?

Yağmur, ardı arkası gelmeyen şimşekler ve gök gürültüsüyle daha fazla ilerleyemeyeceklerini anladı Fuat. Yolun çatal olduğu mevkide sola sapıp terkedilmişçesine ıssız olan birkaç köy evinin çevrelediği mahale dönerken, “Bu havada gidilmez!” dedi, tek bir sokak lambasının dahi yanmadığı açıklıkta aracı durdurdu.

Aracın motorunu kapamaya niyeti yoktu ancak titreşerek sükûta eren motorun gürültüsüyle sessiz bir lanet mırıldandı Fuat belli belirsiz.

“Yok artık! Bozuldu deme!”

Ayşe’nin keskin bakışlarını zar zor seçerken karanlıkta, cebindeki telefonu çıkarıp, “Bugün var bir cenabetlik,” dedi daha çok kendi kendine konuşur gibi.

“Otelden hatunu yollayınca banyo yapaydın iyiydi.”

İdil’i fazlasıyla kıskanmıştı demek.

“Efendim, Fuat Bey?”

“İdil sana birazdan konum atacağım. O konuma bulabildiğin en iyi araç servisini yarın sabah yollamış olacaksın, anlaştık mı?”

Kız gülüşünü bastıramamıştı belli ki. “Affedersiniz ya… Dağda mahsur kaldınız değil mi?”

Kızın muzip sesinden midir, yoksa yaşadığı stresten midir bilinmez Fuat da gülmeye başladı. “Gülmeyin, İdil Hanım! Bu dağın bir de inişi var!”

İdil’in kıkırdayarak gülüşü bozulan sinirlerine iyi geldiğinde vedalaşma cümlelerinin ve iyi dileklerin ardından telefonu kapadılar. Selçuk Balcı’nın sesi susmuş, Fuat susmuş, Ayşe susmuştu. Aracın içinde hiçbir ses yoktu fakat dışarıda gök gürültüsü, yağmur ve rüzgarın uğultusu vardı.

“Gelir misin benimle?”

Tuhaf, düşünülmeden konuşulan, kelime kulağa ulaşana kadar konuştuğunun bile farkında olunmayan o anlardan biriydi. Konum bilgisini asistanına yollayıp, işin kalanını ona bırakmak dünyanın en büyük rahatlığıydı o an için. Şimdiyse telefonun yetersiz ana ekran ışığında Ayşe’nin soran bakışlarını daha net görebilmeyi diliyordu.

“Nereye?”

Başıyla yolun üzerindeki evi işaret etti. Altı taş döşeli, üzeriyse yıkılmak üzere olsa da ahşap işçiliğini sergileyen ev, arabadan daha iyi bir sığınak olabilirdi. Sabaha kadar küçücük bir yerde kalmaktansa harabe de olsa bir damın altında olmayı tercih ediyordu.

Fuat’ın sessiz cevabına kaşları çatıldı Ayşe’nin. “Orada bir ayı ailesinin yaşamadığını nereden biliyorsun?”

Haklıydı. Dağın başındaydılar, etrafta insan yoktu ve her yer olabildiğine karanlıktı.

“Korkma, yumurcak. Ben seni korurum.”

Hakaret etmek isteseydi bu kelimeler tam yerini bulmuş olurdu. Arabanın kapısını açıp karanlığa adım atan Ayşe oldu. “Korkmam, merak etme!”

“Telefona fener özelliği koyan teknolojinin gözünü seveyim! Bu dağ başında ne kadar da özleniyorsun.” Aralarındaki gerilimi yatıştırmak isterken, Ayşe muhatap bile olmuyordu. Çamura bulanmış taşların her yanını kaplayan çimenler, burada yaşamın olduğu bir vakitte doğanın bir parçasıydı bütün doğallığıyla. Ancak şimdi üzerine her basışta derin bir çamurun altında kaldığını gösterircesine ayakkabıları gömüyordu.

Üç adet taş basamakla evin kapısına ulaştıklarında ahşabın eski boyası yer yer dökülmüş, geçen zamana dayanamayıp gevşemişti. Bir-iki kez kuvvetli zorlamanın ardından açılan kapıyla evin taş girişine adım attılar ardından kapıyı üzerine örterek. Elektriğin lüks sayıldığı bu yağmurlu günde, elindeki telefon tek ışık kaynağıydı arada çakan şimşeği saymadığında.

Girişin sağında, toz toprağa bulanmış bir şifoniyer vardı üzerinde bir kandil içine oturtulmuş mumla. “Ulan! İlk kez keşke sigara içseydim diyorum! Neyle yakacağız bunu?” Ayşe’nin sıkıldığı belliydi. Güne iyi başlamadığını da biliyordu. Çocukluğunu kâbusa çeviren ahlaksızı dövdüğü günü dün gibi hatırlarken Ayşe’nin sorun yokmuş tavırları ancak bilmeyene inandırıcı gelirdi.

“Mumu bırakan kibrit de bırakmıştır.” Fuat ağır çekmeceyi zor kullanarak açtığında şişip genleşmiş ahşap hoşnut değildi bu muameleden. Birkaç eski fotoğraf, 1971’den kalma bir gazete, bir pipo, tütün paketi ve hemen yanlarında duran kibrit kutusu. “Ne demiştim?” diye sorarkenki kibiri sinir bozucu olsa da Ayşe önemsemiş gibi durmuyordu.

Kutunun üzerinde silikleşen resim bir ocağın üzerindeki tencereye vuran güneş ışığına benziyor, yazılarsa kesinlikle okunmuyordu. Normal kibrit kutularından daha büyük kutuyu eline aldığında bir çöp çıkardı. Kibritin ucunu yan yüzeye sürttüğü an tutuşması kırmızı fosfor, cam tozu ve bağlayıcının eskimeyişiyle şükür sebebiydi. Tabii Fuat şükreden biri olsaydı…

Mum tutuştu, eski evin eski duvarları ara ara çakan şimşekten daha stabil bir ışıkla aydınlandı.

Sessiz adımlarla nispeten geniş olan girişten ilerlerken içeri doğru, taş bitti ayaklarının altında ezilen ahşabın isyanı gıcırtılarında duyuldu. Sağ ve soldaki kapılar sıkı sıkıya kapalıyken açmaya niyetleri yoktu. Ön tarafa doğru yürüyüp, pencereleri yağmurla dövülen odaya girdiklerinde örümcek ağlarının sardığı taş ocakla karşılaştılar.

Pencere diplerinde sedir, geniş tahta duvarlarda birkaç raf, ortada ahşap ayaklık üzerinde bir sini, kapının girişinde sağdaki duvara yaslı bir büfe bulunuyordu.

Belki yorgunluktan belki de can sıkıntısındandı Ayşe’nin kirli olup olmadığını önemsemeden sedir üzerine çöküşü.

Fuat ise odayı incelemeye devam ediyordu. Taş ocağın yanında mavi bir çamaşır leğeni, o leğen içinde de yıllanmış odunlar vardı. Birkaç çalıyı ocağın altına yerleştirdi, üzerine ince bir odun koydu. Çekmecede bıraktığı kibriti alırken tarihi eser değerindeki gazeteyi de yanına alarak geri geldi.

Gazeteyi, sini üzerine incelemek üzere bıraktığında büfeden elde edebileceği işe yarar bir şeyler aramaya başladı. Eski porselen çay fincanları, cam bardaklar ve birkaç tabağın yanında birkaç defter de vardı. Fuat defterleri alırken Ayşe de gazeteyi aldı eline.

“Vay canına! Ajda Pekkan’a bak!” derken ifadesinde katışıksız bir hayranlık vardı. Gazeteyi Fuat’a çevirdi, “Kadın tüm zamanların harikası!” övgüsüyle görüşüne sundu.

Fotoğrafta kusursuz bacaklarını cömertçe sergileyen kadına elbette Fuat’ta hayrandı. Ancak şu an daha önemli bir işi vardı; Ayşe’nin sırılsıklam kıyafetlerini kurutmak! Güldü, işine devam etti.

Defterin ilk sayfaları yazılarla doluyken arka sayfalar bom boştu. Birkaç sayfa kopardı, çalıların arasına sıkıştırdı. Bir sayfa daha aldı rulo yaptıktan sonra ucunu yakarak ocaktaki kâğıtlara tuttu. Kupkuru çalılar çıtır çıtır tutuşurken, “Başaracağına ihtimal vermemiştim be hacı, seni tebrik ederim,” övgüsünde dalgayı saklayan Ayşe’ye ters bir bakış attı.

Közlenmesi için beklemekten başka çaresi olmadığında ayakta dikiliyordu Fuat. “Şaşırtmayı severim.”

“Neden dikiliyorsun? Gel otursana.”

Ellerini cebine soktu, ıslaklığıyla üzerine yapışmış gömleğin verdiği rahatsızlık hissini düşünmemeye çalıştı. “İyi böyle.”

Kalem kaşlarını çattı, başını sağa doğru eğdi. “Sen… buraya… pis olduğu için mi… oturmuyorsun?” Kelimeleri dura dura söylediği için etkisi daha ağırdı. Dura dura ve olabilecek en alaycı tonla.

“Ben temiz adamım kızım! Pislikten nefret ederim!”

Önce sakin bir gülücük kaçtı dudaklarından, ardından kucağındaki gazeteyi incelemeye devam etti. “Âmin,” fısıltısıysa varla yok arasıydı. “Ya gel otur be Fuad! Ölmezsin korkma!”

Bıraktığı defteri eline aldı, sedirin önünde durdu. “Ya ölürsem?” dedi, ipek misali akan bir ses tonuyla. Ayşe’nin yutkunmasına neden olan etkileyici ses tonuyla. “Öleyim istiyorsan, kurşuna gerek yok, sözlerin var ya…”

Şarkının ahengiyle tamamladığında sözleri, Ayşe alt dudağını dişlerinin arasına almış kemiriyordu. Çakan şimşekle önce pencereye, ardından kırık camdan içeri dolan yağmura baktı çok kısa bir süre. “Ölme Fuad! Lütfen ölme!” derken ifadesindeki ciddiyeti bozan tek şey; çocuk misali yalvarmasıydı.

Kalçasını sedirin en uç noktasına yerleştirdi, elindeki defterin artık kahverengiye dönmüş, ağırlaşmış ve rutubetle kabarmış sayfalarını açtı. Bir tarih vardı belli belirsiz ilk sayfasında.

Zor okunan bir Türkçe ile yazılmış el yazısının mürekkebi bile solmuş gibiydi. Sayfa başlığını sesli dile getirirken Fuat, Ayşe elindeki gazeteyi katlayıp kucağına koydu dikkatini verdiğini gösterircesine.

Göç…”

Başını defterden kaldırıp Ayşe’ye baktığında naz niyaz yoktu artık tavrında. Belli ki sakinleşmişti. “Okuyacak mısın?” diye sorarken Ayşe, dinlemek istediği belliydi.

“Okuma demeyeceksen…”

Ayağındaki çamurlu ayakkabıları çıkardı, bacaklarını sedir üzerinde toplayarak kollarını sardı etrafına. Kucağındaki gazeteyse çoktan sedirin üzerinde kendine bir yer bulmuştu. “Merak ettim ya. Okusana.”

Çattığı kaşlarıyla önce çıkardığı ayakkabılara ardından gözlerine baktı Ayşe’nin. “Atlas muamelesi yapma şuraya da giy şu ayakkabılarını be kızım!”

Kalçasını iyice sedire yerleştiren kız ıslak hırkayı üzerinden çıkardı, “Kızım deme ve oku artık!” emrini verirken, Fuat, “Yâ Sabır!” çekiyordu.

“Aferin, aferin. Böyle giderse söküttüreceğiz sana imanın şartlarını da!”

Kahkahalarla gülmekle, o ukala dudaklarını ısırarak öpmek arasında gidip gelirken tek yapabileceği şeyi yaptı; “1877’nin Mart ayıydı bize” girişiyle okumaya başladı. “Rusların bütün Müslümanları esir edeceği haberi geldiğinde. Ben dört yaşındaydım o vakit. Ya esir olacak ya da dinimizi bırakıp Hristiyan olacaktık. Babam Hemşinden çıkıp çalışmak için Rusya’ya gittiğinde Slovakyalı olan annem Milena ile tanışmış ve evlenmiş, onu da Müslüman eylemiştir.”

“Çapkını görüyor musun sen. Süt gibi beyaz Slav kızı kapmış.”

Dirseğini dizine, yanağını eline yaslayan Ayşe burnundan derin bir nefes alıp verirken, Fuat devam etti. Onun kıskançlığına meftun mu olmuştu nedir…

“Hatırlayabildiğim, babamın söylentilere inanmadığıydı. Benden büyük beş ablamın telaşları hâlâ aklımdadır. Babama gitmemiz gerektiğini, komşularımızdan hapse atılanların başlarına neler geldiğini duymuşlardı ve korkuyorlardı. Haklıydılar. Yeşil üniformalı, kırmızı yakalı askerler birkaç gün sonra çiftliğimizi bastı, tarlalarımızı ateşe verdi. Babam askerler ayrıldığı an at arabasını hazırlamıştı. Mısır unuyla dolu olan çuvallar, kuru etler, yorganlar büyük bir telaşla yüklenmişti arabaya. Çok yakın dostları vardı yıllardır komşuluk yaptığımız. Onlar da bizim gibi Türk idi. Onlar da ailelerini bir at arabası üzerine yüklemiş, anılarını, zenginliklerini, topraklarını bırakıp bizimle birlikte sınırı geçmek için yola koyulmuşlardı.

“Babam, doğup büyüdüğü vatan toprağına giderken, yıllardır çalışıp kazandığı paralarla ailesini rahat ettirmeyi düşünüyordu. İmkânı da fazlasıyla vardı. Stavropol sınırından çıkmak üzereydik bir gece konakladığımız yerde babamı ve amca dediklerimi götürdüklerinde. Annem ve beş kadın, yanlarında kız çocukları ve yalnızca ben ve Şükrü amcanın altı yaşındaki oğlu kalmıştık geriye. Aylar süren yolculukla azalan erzak hiç kimseye yetmeyecekti, annem biliyordu.

“Bir karar almıştı Şükrü amcanın karısı ve annem. Tuhaftır, Şükrü amcayı ve o çocuğu çok iyi hatırlıyorum. Adı Seyfettin idi. Ancak Şükrü amcanın karısının adını hatırlayamıyorum. Bizim büyüyüp onlara bakabilmemiz için, bizim yememiz ve beslenmemiz gerekiyordu. Kendileri aç yattı ancak bizi beslediler. Günler geçiyordu, kış geliyordu ancak babamdan ve götürülen diğer adamlardan haber alınamıyordu. Orada kalıp soğuktan ölmekle, Gürcistan’a doğru yola çıkmak arasında karar vermeleri gerekiyordu ve verdiler. Gürcistan’da birkaç iş bulup, sınırı geçecek kadar para temin etmekti amaçları.

“Eğer ki erleri kurtulursa onları arayacakları yer vatanlarından başka yer olamazdı. Köye dönmeyi, vatana kavuşmayı başarmıştık başarmasına ama babamın ailesi bize kucak açmamıştı. Yıllardır yurdunu terk etmiş adama baba mirasından hiçbir şey vermedikleri gibi ekip biçeceği tarlasını bile kendi aralarında bölüşmüşlerdi. Hele hele babamın ecnebi bir karısı olmasını da hazmedemeyenler, Rus gavurunun yaptığına benzer bir zulmü bize reva görmüştü. Annem yılmadı. Çalıştı, çabaladı ablalarımla beraber. Yıllar geçti gitti. Artık on beş yaşında gücü kuvveti yerinde bir delikanlıydım. Şehirde haftanın altı günü en ağır işlerde çalışıp para biriktiriyordum. Pastaneciliği öğrenene kadar da çalışmaya devam ettim o ağır işlerde. Usta olduğumda rahatlık da nasip oldu.

“Annem çok ama çok güzel bir kadındı. Onunla evlenebilmek için köyün ileri gelenleri birbiriyle yarışıyordu. Bizimle birlikte göç eden kadınların hepsi evlenmişti ama annem babamın bir gün çıkıp geleceğinden emindi. Bekledi… Hiç bıkmadı, bekledi. Bir gün kapının açılacağını, “Meryem, ben geldim,” deyip anneme sarılacağı anı bekledi.

“Babamın babasından büyükçe bir toprak satın aldım. O, yanındaki oğullarına miras olarak paylaştırdığı topraklardan bize parayla satmaya utanmayan bir adamdı. Ömrümün sonuna yaklaştığım bugünlerde onu da affediyorum.

“Mayıs ayının on altıncı günüydü köye birkaç adam geldi yüzleri buruş buruş, omuzları çökmüş ve güçlükle nefes alan birkaç adam. Kimse tanımıyordu onları. Kendilerini tanıttılar. “Ben Çömlekçilerden Raşit ağanın oğlu Halil’im,” diyen adamın ardı bana dönüktü köy kahvesinin önünde bir masada otururken. O anki heyecanım şimdi de yaşlı kalbimi yormakta. “Sen Halil misin?” diye sordum, oturduğu yerden zorlukla dönüp bana baktı. Ben otuz beş yaşında çoluk çocuk sahibi bir adamdım. Şehirden köye hafta sonu için annesine gelmiş otuz beş yaşında bir adam.

“Evet, oğul. Sen kimsin? Kimlerdensin?” dedi, ellerine sarıldım. “Ben senin oğlun Emin, baba.”

Derin bir nefes aldı, defteri elinden bırakıp közlerini karıştırdığı ocağa iki odun attı. Ortadaki siniyi sobaya yaklaştırdı, Ayşe’nin ıslak hırkasını kuruması için üzerine yaydı. Geri oturduğunda Ayşe sabırla Fuat’ın tekrar okumasını bekliyordu.

“O gün herkes için mutluluk yoktu. Esir düşen adamların esareti bitip karılarına, çocuklarına döndüklerinde gördükleri; büyümüş çocuklarıyla artık başkalarıyla evli olan kadınlarıydı…”

Ayşe, “Çok acı,” diye fısıldarken başını kaldırıp hüzünle bakan gözlerine daldı. Ayşe’nin gerçekliği; bir kadının yalnızca bir erkeğe ait olmasıydı. Bunu artık daha iyi anlıyordu.

“Bu anıları yazmak, neler yaşandığını neslimin de bilmesini istememden kaynaklanıyor. Artık seksen beş yaşında bir adam olarak evlatlarıma herkesin gıpta ile baktığı pastanelerimi, Atamızın en büyük devrimlerinden olan soyadı kanunu ile de Çömlekçi soyadını bırakıyorum.”

Çevirdiği bir başka sayfada bir fotoğraf vardı sepya, yıpranmış ve oldukça eski. Pejmürde giyimli birkaç yaşlı adam ve yanlarında takım elbiseli bir genç vardı. Fotoğrafın arkasında “16 Mayıs 1908”  yazılıydı. Fotoğrafı Ayşe’ye de uzattı.

Uzun uzun inceledi.

Mum ışığından yansıdığı kadarıyla görebiliyordu tenindeki ürpertiyi. Top top olmuş teni soğuğa dayanıklı değildi. Ayağa kalktı Fuat, ıslak gömleğinin düğmelerini çözmeye başladı. Bunu fark eden kız fotoğrafı gözlerinden indirip çattığı kaşlarıyla bakarken Fuat’a, “Ne yapıyorsun?” diye sordu daha ziyade azarlar gibi.

Gömleği çıkardı, “Tahmin et!” derken, yanan ateşin önüne, Ayşe’nin hırkasının yanına bıraktı. Başını başka tarafa çeviren kızın utandığı belliydi. “Fesatsın be kızım! Korkma soyunup üstüne atlamayacağım.” Sedirin toz içindeki yastıklarından birini aldı, penceredeki kırık cama dayadı. Hiçbir şeye yaramaz gibi görünen yastık, rüzgara bütün varlığıyla set oldu.

Daha birçok anının saklı olduğu defteri aldığı yere, büfenin rafına geri koydu. Üzeri çıplaktı. Kotunun paçaları ıslak olsa da gömleği kadar vahim bir durumda değildi. Gazeteyi aldı, oturacağı yerin uzağına bıraktı. Ayşe’nin itirazına fırsat vermeden yanına oturdu, kollarına aldı küçücük bedenini. Koltuğun üstünde tortop bir hâlde otururken kendini Fuat’ın kollarında bulmayı beklemiyordu belli ki.

Uzaklaşacağını, kaçacağını hatta küfredip bağıracağını düşünürken Ayşe hareketsiz kaldı. Başına elini koydu, göğsüne yaslaması için hafif bir baskı yaptı. Direnmeyen kızın çektiği derin nefes, Fuat’ın iradesini de beraberinde çekiyordu âdeta.

Şimdi şu anda itiraf etmeliydi.

“Ayşe…”

Başını yasladığı yerden kaldırmadı, sıcağı daha çok hissetmek ister gibi bedenine iyice sokulurken. Yan yana oturmuş oldukları hâlde Fuat’ın kollarıyla kuşatılmış kızın bacakları ikisinin bedeni arasındaydı. “Efendim?”

“Aferin sana. Aramızdaki hiyerarşiyi vurgula.” Ne söyleyecekti, ne söylüyordu.

Başını kaldırmadı ancak öfkeyle soluduğunu duydu. İşte yine sinirlenmişti. “Abi o değil de, bu akşam Tarık’ın kına gecesi vardı ya… Davete icabet edemedim, kırılırlar mı sence?” Sesinde ciddiyet olmasa da Tarık’ın adını o dudaklardan duymak yetiyordu kalbinin sıkışmasına. O dudaklar, Tarık’a öpücük verdiğinde bedeninden dermanı, kalbinden sevgiyi söküp almıştı.

“Düğüne gidecek misin?”

Yutkunurken cevap vermeden önce, rahatsız olduğu belliydi sorudan. “Giderim herhâlde.” Sessizliği bozan tek şey; ateşliğin içinde çıtırdayarak yanan odunlardı. Oturmak istemediği sedir üzerinde Ayşe için yatmaya bile razı oluşunu garipserken Ayşe’nin sesiyle düşünceleri bölündü. “Hem çıplak hem de sıcak nasıl olunur birader, bana da öğretsene.”

Kollarını daha çok sardı Ayşe’ye, “Soyunmak için bahane mi arıyorsun, yumurcak?” diye sorarken. “Sıcakkanlıyım ben, kızım! Hâlâ anlayamadın mı?” Cevap vermedi Ayşe. Sabah söylediği sözün ardından Ayşe’nin öpüşüne kavuşmuştu yanağı. Yıllar sonra ilk kez. “Gün sona erecek be güzelim. Sen uyurken mi öpeyim? Borçlu kalmak istemem…”

Başı omzunda ağırlaşıp, nefesi düzene girdiğindeyse uyuduğunu anladı. Ne olursa olsun artık uzatmamalı, Ayşe ile yüzleşmeliydi. En doğru anda ve en kısa sürede…

1,555 toplam okunma, 2 bugün toplam

Ahzen ~ 22 | Yağmur” için 22 yorum

  • 31 Mayıs 2019 tarihinde, saat 22:07
    Permalink

    Bir solukta okudum sanırım. Yine ve yine çok güzeldi ablacım ellerine sağlık. Jülidenin kahverengi lens takması kesin şeytanın işidir o değilde benim ilk adım Jülide babam koymuş severek ama ben ayşemi okumaya başladım başlayalı keşke koymasaymış babam ya nefret ettim bu isimden diyorum 😄 affet babacım 🌺

    Yanıtla
    • 31 Mayıs 2019 tarihinde, saat 23:41
      Permalink

      beğenmene çoook sevindim 😍

      bizim jülide çürük, sen tertemiz ve paksın 🌺 nefret etme bence.

      Yanıtla
      • 1 Haziran 2019 tarihinde, saat 14:51
        Permalink

        Yaa çok teşekkür ederim ablacım çok mutlu ettin beni 😍

        Yanıtla
        • 2 Haziran 2019 tarihinde, saat 19:48
          Permalink

          💕💕💕💕 sende beni

          Yanıtla
  • 1 Haziran 2019 tarihinde, saat 01:15
    Permalink

    Ah ne de güzel yazmışsın yine.
    Ellerin dert görmesin
    Kadir geceniz mübarek olsun ailen ile nice kadir gecelerini görmek nasip ettsin Rabbim
    Hayırlı akşamlar

    Yanıtla
    • 1 Haziran 2019 tarihinde, saat 12:27
      Permalink

      Âmin, inşAllah… Hepimize inşAllah.

      Okuyan o güzel gözlerine de sağlık ayrıca =)

      Yanıtla
  • 2 Haziran 2019 tarihinde, saat 16:39
    Permalink

    Ben yine köyde çay yogunlugundayken yorgunlugun baba hallerini yasarken bir bakayim dedim bölüm gelmis hani yorgun olan yasemin yatip uyuycam derken uykum kacti kapildim hikayeye Lütfiyem… Çömlekçi olayi gerçegi yansitiyomu aceba motoloz unda anlami cikmaya basladi yavas yavas safiye diyosa efideye diyodu fuad a nasil basladi aceba sabirsiz insanlariz vesselam merakla bekleniyor kelamlarinizin yaziya dökülmüş hali (bak yazar demedim kizma diye ). 🙂 Velhasilkelam seviliyorsunuz efendim 💕💕💕

    Yanıtla
    • 2 Haziran 2019 tarihinde, saat 19:53
      Permalink

      sen benim canımsın ya (hassasiyetinize hayranım leydimm)

      çömlekçi olayı gerçek anılardan derleme gibi oldu. yengemin büyük anneannesi polonyalı. onlar bu sürgünü birebir yaşamış, o acıları birebir çekmiş insanlar. Allah hepsine selamet versin. Osmanlı-Rus savaşı beni derinden etkileyen konulardan biridir. Kafkaslara uygulanan baskılar, işkenceler…

      böyle eski yazıları hatırlayıp da mukayese ettin ya “motolozun anlamı çıkmaya başladı” diye. ben mest, ben mutlu 😍

      kolay gelsin sana canımın içi. çayı öyle kolay bitirirsin ki inşAllah, farkına bile varmazsın (âmin)

      Yanıtla
      • 11 Haziran 2019 tarihinde, saat 19:05
        Permalink

        Bitti cok sukur cay Lütfiyem güzel yureginin duasi kabul oldu İnsallah… 💕

        Yanıtla
        • 14 Haziran 2019 tarihinde, saat 21:47
          Permalink

          gözün aydın bitanem 💕

          Yanıtla
  • 10 Haziran 2019 tarihinde, saat 14:53
    Permalink

    Hayırlı bayramlar LütfiyEM
    Osmanlı-Rus savaşında göçenlerden biri de benim büyük ninemlerdir kafkas cerkeziyiz biz çok acı çekmişler anlatırdı rahmetli aklıma geldi yazdıklarını okuyunca LütfiyEM….

    Hadi Fuadim başaracan sen bu işi guvenyom ben sana itiraf edecen Ayseye…

    Yanıtla
    • 12 Haziran 2019 tarihinde, saat 10:51
      Permalink

      Yine cok guzeldi ellerine yuregine saglik

      Yanıtla
      • 14 Haziran 2019 tarihinde, saat 21:48
        Permalink

        çok teşekkür ederim =)

        Yanıtla
    • 14 Haziran 2019 tarihinde, saat 21:47
      Permalink

      ninenle karşılıklı konuşmak ahirete kaldı. tanımayı çok isterdim…
      Allah rahmet etsin. Geçmiş bayramını kutluyorum canımm

      Yanıtla
  • 29 Haziran 2019 tarihinde, saat 02:16
    Permalink

    tuzla buz gibiyim doğru
    hem üzgün hem de ummana doğru
    yerli yersiz dağların ardında
    seni orada bulduğum doğru
    bu bir yağmur mu?
    göğsüme doğru
    zehir mi yoksa suya mı yordum?
    şimdi bahçemde çocuklar koşar
    fırlayıp içimden beni de aşar
    ( siteye hee girip çıkmamda bunu söylüyorum sende söyle canısı belki fırtına gibi bi bölüm yazarsın olamazmı olabilir bnce😍😄)

    Yanıtla
  • 5 Temmuz 2019 tarihinde, saat 12:30
    Permalink

    Bölüm ne zaman gelecek gelsin artık ama 😞

    Yanıtla
    • 27 Temmuz 2019 tarihinde, saat 09:30
      Permalink

      3 ayın dolmasını bekliyor lütfiyem 😂

      Yanıtla
  • 28 Temmuz 2019 tarihinde, saat 14:41
    Permalink

    Artik 3 ayda bir mi gelecek bolum

    Yanıtla
  • 10 Ağustos 2019 tarihinde, saat 20:13
    Permalink

    Lütfiyecim bölümden geçtik sen iyimisin bi ses versen 😔

    Yanıtla
  • 10 Ağustos 2019 tarihinde, saat 23:11
    Permalink

    Merhaba bölüm ne sıklıkla geliyor yazarcim merakla bekliyoruz

    Yanıtla
  • 13 Ağustos 2019 tarihinde, saat 12:10
    Permalink

    Ablacım hele bi ses ver nasılsın sağlığın sıhhatin nasıl bölüm ne zaman gelirse gelsin ama senin o güzelim dip notlarını bile özledim 🌸

    Yanıtla
  • 19 Ağustos 2019 tarihinde, saat 20:38
    Permalink

    Bu hatun nerdedir acep kuzucum iyiyiz vakit yok de be gülüm merak ettim iyi ol (olun) beklemek sorun değil

    Yanıtla

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir