Ahzen ~ 21 | Yalan

Sevenler en sonunda bir yerlerde buluşmazlar. Onlar en başından beri birbirlerinin içindedir.
Mevlana

Çocukluk aşkını içeri davet etse de odanın kapısını örtmeye hiç de niyeti yoktu. Tarık’ın, bir zamanlar hayran olduğu yemyeşil gözleri özlemle bakıyordu gözlerine. Zaman her şeyi nasıl da değiştiriyordu… Onun küçücük bir ilgisiyle dağları tek başına delebileceği günler, silik anılardan ibaretti şimdilerde.

Uzun saçlarını alnından geriye doğru tarayarak at kuyruğu yapan, yüzündeki kirli sakalıyla eskisinden de daha yakışıklı görünen adama karşı artık hiçbir şey hissetmiyordu.

“Feriha söyledi burada olduğunu. Ne zaman geldin?”

Ah Feriha… “Sabah indim otobüsten.”

“Neden evinde kalmıyorsun?” Tarık’ın haklı sorusunu duymazdan gelmek tek isteğiydi ancak böylesi bir anda, o güzel gözleri merakla bakarken, masum bir çocuğun duygularına duyduğu saygı cevap vermesi için yeterli bir nedendi.

“O evde huzursuz oluyorum.” Kısa cevabının ardından hâlen açık duran kapıya bakarken insiyaki, “Nasılsın, neler yapıyorsun?” diye sordu, sağ elindeki nişan yüzüğünü işaret ederek.

Parmağında yüzük o an yaratılmış gibiydi elini önüne alıp bakan Tarık için. Garip bir ifadeyle indirirken elini, bakışları Ayşe ile buluştu yeniden. “İyiyim. Önümüzdeki hafta pazar günü düğünüm var.”

“Hâyırlısı olsun. Mutluluklar.”

Ayşe’nin samimiydi temennisi. Kadınlara karşı tutunduğu karaktersiz tavrını, zaman içinde değiştirmişti belki de. “Sağ ol… Bunu düğünde de dile getirebilirsin.”

“Davetli miyim?” Ayrıldıkları geceyi düşünürken şimdi söylediği, zoraki gülümseyişi çok saçmaydı ancak elinden daha fazlası gelmiyordu. Tarık’ın hisli bakışları, yan odada olan Fuat’ın varlığıyla üzerinde hissettiği gerilim mantıklı kelimeleri alıp götürüyordu iradesinden.

“Davetlisin, gelirsen tabii… Neyse… Seni görmek çok güzel.”

Sözü bittiğinde kapıdan çıkarken Tarık, hiçbir karşılığı yoktu Ayşe’nin. Tarık gitti, kapıyı kapadı üzerine. Tekrar balkona çıkıp kitabı eline almaya niyetlendiğinde kapkaranlık semânın haşmetiyle odaya geri döndü. Yatağa paralel duran ikili koltuğa bacaklarını uzatarak oturup devam etmeye niyetlendiği kitaba odaklanamamasının nedeni; Fuat’tı.

Üç kez kapıya tıklayıp beklerken, hareketlerinin kontrolünü elinde tutamadığını hissediyordu. Kitabı elinden bıraktığını, odadan çıktığını, kapıyı çaldığını elbette biliyordu ancak birbirinden karmaşık düşünceler aklını işgâl ederken nasıl sağlıklı kararlar verebileceğini bilmiyordu.

“Kapı açık!”

Sert denebilecek ses buyurduğunda içeri girmekle dönüp odasına gitmek arasında araftaydı. Kapıyı araladı, “Gelebilir miyim?” dedi. Odanın içi kapkaranlıktı. “Vampir misin birader! Bir ışık yaksana karanlıkta ne yapıyorsun?”

Ardında açık bıraktığı kapı kapandığında ensesinde hissettiği ürpertiyle dondu. “Sırrımı ifşa ettin…” Boynuna dökülen saçlar karanlığın sahibi adamın parmaklarında şekillenirken bunu görmüyor, yalnızca hissediyordu. Karanlığın bedenine verdiği refleksle gözleri görebilmeyi istercesine açıktı. Boynunu açıkta bırakacak şekilde ardında tutarken saçlarını, nefesi tenini okşuyor, bu hisle ensesinde varlığından bile haberi olmadığı tüyler ürperiyordu.

Kendi nefesi ise ciğerlerine yetmiyordu. Saçlarını hükmünden kurtarıp Fuat’tan taraf olduğunu düşündüğü yöne döndüğünde, “Aç şu ışığı!” emriyle sakinleşmeyi diledi.

“Hayır!”

Fuat’ın reddine karşılık öfkelense de sesi sakindi Ayşe’nin. “İyi ne hâlin varsa gör!” Karanlığa alışan gözleri kapının silüetini seçebildiğinde, “Bak gidiyorum!” sözü, duyan için gözdağı olarak algılanabilirdi.

Ancak Fuat’ın umurunda değildi. “Ben çağırmadım seni, güzelim

Kabaydı ancak haklıydı da. “Kabahat sende değil hacı, seni merak eden bende. Köyden bir arkadaşım geldi gerildim, yemek yersek toplarım falan diyerek bir niyet ettim ya kabahat bende! Ulan bana ne lazım arkadaş!” Ağzından dökülen son kelime Fuat’ın yanında değil, holün sessizliğinde yankılanıyordu Ayşe’nin. Fuat’ın duyup duymadığıysa umurunda bile değildi.

Odaya girdi, kapıyı kilitledi. Üzerindeki hırkayı çıkarıp pijama giyerken nefret ediyordu Fuat’tan da o an için hissettirdiklerinden de. Saat 21:14’ü gösterirken yeni yıkanmışçasına deterjan kokan yatak örtüsünü katladı, ikili koltuğun üzerine bıraktı. En son İstanbul’da kaldığı otelin temizlik kavramından yoksun pis odasından bambaşkaydı bu odanın hijyeni. Yasemin çiçeğini soluduğu nevresim ve pikeye sarılırken aklında Tarık’ın oda numarasını nereden bulduğu vardı.

Aç değildi ancak asabiyet midesine vurmuşçasına rahatsız hissediyordu kendini. “Aptal! Aptalsın Fuat!” öfkesinde kelimelerle hakaret ederken az önce yaşadığı saçmalığın sahibi adama, pikeyi başına kadar çekerek unutmak istiyordu birkaç dakika öncesini.

Ancak… Unutamayacaktı. Kabalığının nedenini anlayamadığı adamla bozuk olmak için için kemiriyordu kalbini. Sebebiyse; bu tavrı hak etmeyişiydi! Haksızlığa uğramak ise dünyada masum insanların yaşadığı en büyük lanetti!

*

Odanın sessiz karanlığı Ayşe’nin sakin nefes alıp verişiyle bir ritme kavuşurken, elleri birbirine kenetli olduğu hâlde dirseklerini dizlerine yaslamış adamın nazarına muhatap oluyordu. Uykunun en tatlı aralığındaydı Ayşe. Ne onu izleyen adamın farkındaydı, ne de canını sıkan olay umurundaydı.

Yaptığı saçmaydı. Ayşe’nin yanına gelişini sükûnetle karşılamayışı, karanlıkta onu tedirgin edişi, Tarık’ı görüp kuduran benliğinin Ayşe’ye çatışı saçmaydı.

Ellerini yüzüne kapadı esefle. Ya çekip İstanbul’a gitmeli Ayşe’yi bir daha görmemeliydi, ya da bu durumu düzeltmeliydi. Her hâlükârda duygularını dizginlemeyi öğrendiğini düşünürken, kardeşine aralarındaki kan bağına dair hiçbir şey belli etmezken, Ada’nın sır gibi sakladığı aşkına sessizce ortak olurken olgun mizacı kendini gösteriyor, ancak söz konusu Ayşe’nin Tarık’ı olduğunda her işi berbat edecek kadar fevri olabiliyordu.

Yatakta bir kıpırdanma oldu, ellerini yüzünden indirdi. Sağdan sola döndüğünde Ayşe, bulunduğu pozisyondan memnun olmamışçasına bir de sırtüstü yatmayı denedi. Olmadı. Yüzüstü döndü, olmadı. Tekrar sırtüstü yatarken odanın gölgesinde kalmış koltuğun üzerinde oturan adamın varlığından haberi bile yoktu. Elini yatağa vurup, “Of! Neden uyandım ki!” diye sitem ederken tekrar sağ omzu üzerine Fuat’a sırtını döndü.

Nefes almaktan çekinirken Fuat, Ayşe yataktan kalktı, banyoya doğru ilerledi. Işıkla aydınlanan banyo Ayşe’nin pijamalarını aşikâr ederken, Ayşe’ye olan kızgınlığı uçtu gitti. Pijamaları; pespembeydi… Siyaha âşık kızın siyah aşkı, yatağa girinceye kadardı belli ki. Bir ayrıntı daha vardı Fuat’a pişmanlığı hissettiren. Ayşe’nin yastığı üzerinde duran “E” harfi işli mendil. Banyodan yansıyan ışığın loşluğunda bile tanıyabildiği o mendil, nefret bulutunu merhamet güneşiyle aydınlığa kavuşturdu.

Banyodan çıkıp ışığı söndürdüğünde, yatağa geri uzandı gözü pencerede olduğu hâlde. Bir yastık başının altındayken diğerini kollarının arasına alıp kıvrıldı küçücük bir çocuk misali. Fuat öylesine siyah, oturduğu yer öylesine kuytudaydı ki, Ayşe’nin öfkeyle kapalı algısı ulaşamıyordu ne yazık ki.

Yüzü ay misali parlıyordu. Baktığı pencereyle Fuat’ın arasında en fazla iki metre vardı. Dile gelmeli, Ayşe’den özür dilemeliydi ancak içinde bir yer vardı adı gurur olan izin vermedi. Pişmanlığına söz katmadı. Oturdu sadece ve izledi Ayşe’yi. O tekrar uykuya dalana kadar sadece oturdu ve izledi ardından sessizce ayrıldı odadan.

*

Sabahın erken saatinde uyanıp koşmak için hazırlık yaparken, simsiyah spor taytın üzerine giydiği siyah uzun tişörtün arasında fark etti koltuğun üzerinde biri oturmuşçasına oluşmuş kırışıklığı. Üzerini düzeltti, yatağa çöktü.

Olabilir miydi? Gece izlendiğini hissettiği o dakikalarda Fuat yanında olabilir miydi?

Ürpertici olması gereken bu misal Ayşe’yi yalnızca sinirlendirse de farazi bir durum için Fuat’a çatamazdı. Koşu için uygun olmayan spor ayakkabılar giyip odadan çıktığı an, Fuat’ta kapıyı örterek çıkıyordu odasından. Altında koyu gri bir şort, üzerinde siyah kapüşonlu bir yelek vardı başlığını örttüğü. İçine giydiği gri kolsuz tişörtün yakası yeleğin göğsüne dek açık duran fermuarı altından görünüyordu.

Ayşe’yi fark etti, kulağından kulaklığı çıkardı. “Günaydın,” derken ifadesiz ses tonundaki donuklukla, “İyi!” deyip, çekip gidecekti Ayşe.

Ancak aradaki mesafeyi hızla kapayan adamın hükmü altına giren dirseği engeldi gidişine. Kolunu kurtarabilirdi, yapmadı. Konuşmasına izin vermezdi, umursamadı. Dönüp baktığı gri gözlere aynı ifadesizlikle bakmaya çalışırken, hiçbir söz yoktu aralarında. Hâlbuki Fuat konuşmalı, Ayşe’den önceki akşam için özür dilemeliydi.

Öyle olmadı. Yanlarından geçerek odalarına ilerleyen iki orta yaşlı Rus turistin bakışları arasında sessizce duruyorlardı. Ayşe bir şey söyleyecekken işaret parmağıyla susmasını gösterip asansöre doğru çekiştirirken kızı, kayarak açılan kapıların ardından da kabine tıkıyordu tabiri caizse.

Kolunuysa bırakmıyordu. “Bırak artık!” dedi, kolunu çekiştirdi ancak kurtulamadı uzun parmakların güçlü sahibinden. Kurtulabileceğini düşünürken ne kadar da iyimserdi! Bir anda sırtı aynayla kaplı asansör duvarına çarptığında öfkeyle soludu, “Ne yapıyorsun!” sitemiyle.

“Bana huy yapma!”

Asansörü çevreleyen metal tutacak beline batarken Fuat’ın kolları acı çeken belinden çok da uzak olmayan bir mesafeden kuşattı bedenini. Uzundu… Ayşe’den çok ama çok uzundu. Eğik kaldığı pozisyonun da bu ânâ bir faydası yoktu Ayşe açısından. Üzerine eğilen adamdan bir an için bile gözlerini kaçırmadı. Gözlerini kaçırmayı zayıflık olarak gören karakterine ters bu durumun karşı taraf için güç olarak algılanmasını diledi içten içe.

“Benden uzak dur!” Benden uzak dur! Gücümü göstermemek için değil mi bu çaba!

Aklından geçen düşünceler karşısındaki adamın ciddiyetinde kayboldu. “Durmazsam ne yapacaksın?” Kurşun misali keskin bakışları gözlerini delip geçmeye mi, yoksa esir düşürmeye mi uğraşıyordu, Ayşe bilemedi. Yalnızca karşılık verdi.

“Tekme atarım! Bağırırım! Hayır ya! Tekme atarım!”

Yüzünü aynaya çevirmesi, kollarını çaprazlayarak bağlayışı, bacaklarının arasına bedenini hapsetmesi ve bütün bu yaptıklarını aynadan Ayşe’ye izletmesi… Saniyelerin dakikalara ihtiyaç duymadığı kadar kısaydı. “Rahat dur!” deyip emrederken elleri o büyük ellerin hükmü altındaydı.

Kıpırdadıkça kalçası, arkasında duran adamın uygunsuz yerlerine sürttükçe bu eylemden vazgeçmek zorunda kaldı. Put misali hareketsiz kalırken aynadan yansıyan yüzün kibirli sahibine çattığı kaşları ve haddinden fazla öfkeli gözleriyle bakıyordu. “Korkma yumurcak, güvendesin. Senin vücudun benim için bir çocuktan farksız. İkisi de masum, ikisi de dokunulmaz.”

Yani yaptığı hareketler, söyledikleri bir şakadan ibaretti. Neden üzülüyordu? Beğenilmeyişine mi, yoksa romantik hisler beslediği adamın gözünde bir çocuk gibi göründüğüne mi?

Fuat’a karşı romantik hisler beslemeye ne zaman başladığına dair ise hiçbir fikri yoktu.

*

Çocuksu bir bedeni yoktu Ayşe’nin, biliyordu. Ancak onu masum bir çocuk gibi düşünmezse bedenine iradesi hiç hükmünde olabilirdi. Bir karşılık beklerken Ayşe’den, gözlerinden anlıyordu kırgınlığını ve o karşılığın asla gelmeyeceğini. “Barış teklif ediyorum.”

Sadece baktı.

“Dün gece için.”

Sessizce bakmaya devam etti.

“Seni korkuttum mu?”

Fuat’ın aldığı karşılık sessizlik ve duygu dolu bakışlardı. Başı göğsünde, kolları ellerinin hükmündeydi. Yutkunurken Ayşe, herhangi bir söz duyacağına dair ümidi vardı Fuat’ın. Tâ ki başını sağa sola sallayan kızın bakışları gözlerinden kopuncaya kadar. Gözleri, önünde durdukları aynanın köşesinde yer etmiş kir üzerindeydi.

Eğildi, lavanta kokan saçlara engelleyemediği sevgisiyle bir öpücük bıraktı, “Bana huy yapma,” diye tekrar ederken. Elleri kısa kollu tişörtün açıkta bıraktığı kollarını okşayıp serbest bırakırken Ayşe’yi, asansörün kapıları çoktan açılmıştı.

İlk inen Ayşe oldu. Ellerini şortun cebine sokup takip ederken Ayşe’yi, otelin arkasında, yol üzerindeki koruya doğru koştuğunu gördü. Onu incitmeyi istemese de gece ve sabah yaptıklarıyla tam tersi bir durum içerisindeydi. Ayşe önde Fuat arkada olduğu hâlde koruya peş peşe girdiler. Beş dakika boyunca hiçbir söz söylemeden karşılıklı ısınma hareketleri yaparken, Ayşe’nin gözleri önündeki sahil manzarasında Fuat’ın gözleri Ayşe’deydi. Söz olmasa da birlikte hareket edebildikleri bir uyum vardı aralarında.

Yan yana koşarken adımları birbirine müsaviydi. Birbirlerinden geri kalmıyor ya da önde gitmiyordu ikisi de. Spora âşina vücudundaki kaslar gergindi Ayşe’nin. Saçlarından yayılan kokuyla mest olurken Fuat, Ayşe otuz dördüncü turda bankın üzerine bıraktı kendini.

Cebinden çıkardığı suluğu Ayşe’ye uzatırken kabul edeceğini düşünmüyordu. Kürdan misali parmaklar şişeye uzandığı an Fuat’ın gülümseyişi insiyakiydi. Birkaç yudum aldı, şişeyi geri verdi.

Şişeyi şerefine dercesine havaya kaldırıp içerken Fuat, Ayşe’nin kiraz kırmızısı dudaklarının güldüğüne yemin edebilirdi…

*

Haiti

Her gün batımını sahile tepeden bakan cankurtaran iskelesi üzerine çıkıp seyreden kadın, makas görmemişçesine uzamış saçlarını gözlerinin önünden çekme mücadelesi veriyordu. Üzerinde cömert bir bolluğa sahip uzunca bir etek, kollarını bileklerine kadar örten bir bluzla yüzünde hiçbir makyaj izi olmayan bu kadın beş yıl önce onu terkedip giden karısından başkası değildi.

Beş yıl… Zaman âdeta onun gidişinde donmuştu. “Artık bu soğukluğa dayanamıyorum!” deyip gidişiyle donmuştu.

Onu uzaktan izlemek, insanlarla yardımlaşması, her akşam yalnız yediği yemekler, yalnız girdiği yatak… Pervin’i izlerken, onun sadakatine şahit oldukça aşkı daha da büyüyordu Musa’nın. Bazen ona hiç görünmeden birkaç gün aynı şehirde kalıyordu ancak bu akşam öyle olmayacaktı. Burada olmasının nedeni çok uzun bir zaman boyunca beklediği boşanma kâğıtları gelmediği için miydi, yoksa Pervin’e bitmek bilmeyen güvensizliğinin boş çıkışına şükredişi miydi bu gizli seyredişi bilemiyordu.

Esasen Musa, hasretiyle kavrulduğu karısına neden uzak olduğunu kendine de açıklayamıyordu.

İncecik bileğini kaldırdı, gözlerine doğru uzandı eli. Birkaç saniye eli gözlerinde kaldıktan sonra şakaklarına doğru sürüklenen elinden gözyaşlarını kuruladığını anlayabiliyordu. Yavaşça ayağa kalktı, ahşap merdivenlerden aşağı indi. Başı önde olduğu hâlde evinin bulunduğu daracık sokağa doğru yürürken, hissettirmeden takip ediyordu yine.

Sokak, Pervin’in evi gibi harap hâlde birçok evle çevriliydi. Küçük bir otomobil için bile dar olan bu sokak, yıllardır karısı için bir sığınak misaliydi. Sarı boyalı, sıvası yer yer dökülmüş iki katlı evden içeri girdi, ilk iş perdeyi örttü. İçeride yanan sarı ışık pencereden taşarken, Musa’nın artık sabrı kalmamıştı. Dakikalar ilerliyor, Musa aylar sonra Pervin’in karşısına nasıl çıkması gerektiğinin provasını yapıyordu. Kolundan tutup, “Hadi, eve gidiyoruz!” demek, yapabileceklerinin içinde en sakin olanıydı.

Sakin ancak saçma!

Hele ki; beş yıldır dört-beş ayda bir karısının yanına gelip, ondan alacağını aldığı gecenin sabahında Türkiye’ye döndüğü düşünüldüğünde oldukça saçmaydı!

Akışına bırakmak en mantıklısıydı! Küçük çocukların naylon poşetleri birbirlerine sararak yaptıkları futbol topu, küçücük bir alanda oynadıkları oyuna güzellik katarken Musa, kendi hayatına güzellik katan Pervin’den artık ayrı kalamayacağını biliyordu.

Ahşap kapıya iki kez tıkladı, bekledi. Her evin bir kapı zili olması gerektiği, askeri disiplinle yaşayan bir adam için olmazsa olmazlardandı şu an itibariyle! Daha sert bir şekilde tekrar çalarken kapıyı, endişenin mantığını ele geçirdiğini hissediyordu. Ahşap kapıya bir omuz atmasıyla içeride bulurken kendini, taş basamakları pala kilimle örtülü üst kattan Pervin iniyordu elinde küçük bir tabancayla.

Garip bir andı.

Kadın, savaşçı misali gözü kara ifadesiyle üst kattan inerken, adam kırdığı kapıyı üzerine örtmeye çalışıyordu sükûnetle. “İndir silahını!”

Kırdığı kapının üzerine selam verecek değildi!

“Musa!” Sırtı Pervin’e dönükken kapıyla işini bitirdi, karısının şaşkın yüzüne döndü. Silahın emniyetini kapayıp bırakırken masanın üzerine yanına yaklaşıyordu Pervin çıplak ayaklarıyla. “Kapıyı kırmışsın…”

Bakışları Pervin’in yaşlı gözlerine kavuştuğunda süzülen gözyaşını parmağının tersiyle yakaladı. Bu kadına âşık olduğunda on sekiz yaşında askerî liseden yeni mezun bir subay adayıydı. Pervin ise ortaokul son sınıf öğrencisiydi. Uzak akrabalık bağlarına rağmen özellikle bayram ziyaretlerinde gördüğü kızın kendisine olan ilgisini masmavi gözlerinden hissetmesi çok uzun sürmemişti.

Kaçamak bakışları, Musa ile konuşurken haddinden fazla kızaran yanakları. Lisede ilk kez birlikte olduklarında bekâretini hissedişiyle sahiplendiği aşkı…

O günden iki gün sonraydı üç aylık yurtdışı eğitimiyle vedalaştıkları gün. Aldığı ağır eğitimin ardından vatana geri dönüşünde, karnında ikisinden bir parça olan çocuklarıyla bekleyen Pervin, Musa için dünyada bir eşine daha rastlamadığı bir güzellikteydi. Hiç kimse bilmiyordu hamileliğini, işledikleri günahı. Musa, anne ve babasına evlenme isteğinden bahsettiğinde yıldırım nikâhı kararıyla evlenmişlerdi.

“Ağlama…” Yüzünü avuçları arasına aldığı kadının gözyaşları sicim misali akmaya başladığında, başparmakları şakaklarına doğru siliyordu ıslaklığı. Daha çok sokuldu Pervin’in bedenine, çok uzun bir süredir öpmediği dudaklarda buldu kendini. Önce konuşmaları gerekirdi belki ancak tahammülü yoktu beklemeye. Aynı özlemle dudaklarına karşılık veren kadın kollarında titrerken, gittikçe daha da zayıflamış bedeni kucağına aldı, hırıltılı nefesiyle uzaklaştı kadının dudaklarından, “Bu kez ağlama!”

*

Gün boyu Fuat’tan, gözüne soka soka kaçtığı öylesine barizdi ki bundan büyük bir haz duyduğunu da gizlemek gibi bir düşüncesi yoktu. Önce odasından kovmaktan beter edip, ardından asansörde hakaret edişi, kayıp yaşadığında acısını paylaşan adama karşı bile sabır bırakmıyordu Ayşe’de.

Madem Ayşe’yi beğenmiyordu, madem bir kardeş ya da küçük bir çocuktu Ayşe onun gözünde, neden peşindeydi? Neden yalnız bırakmıyordu?

Melek’in kaçırılışıyla perişan olduğunda Ayşe, merhamet duygusuyla mı her an yanındaydı?

Gözleri ilerleyen saatin etkisiyle yorgun düşerken, sonraki güne dair plan yapıyordu kafasında. Sabah erkenden kalkacak, otelden çıkışını yapıp köye gidecekti. Şu an o evde kalma fikri, Fuat ile aynı otelde kalmaktan daha cazipti.

Kitabı komodinin üzerine bıraktı, başucu lambasını söndürdü. Ne kadar yorgun olursa olsun geceden sabaha yaşadıkları tekrar tekrar zihninde dolanırken duyguları hercümerc oluyordu. Sırtüstü yatmış olduğu hâlde ay ışığının izin verdiği ölçüde tavanı seyrediyordu.

Aldığı kararla rahat bir nefes alırken gözlerini yumdu. Sabaha birkaç saat kalmışken huzurla dinlenmeyi hak ediyordu.

*

Tanıdığı ve sevdiği kadınların da, birlikte olduğu kadınların da ne düşündüklerini, nasıl davranacaklarını bilir, ona göre hareket ederdi daima… Esasen sdece kadınların değil, herkesin bir sonraki hamlesini tahmin ederdi ancak söz konusu kişi Ayşe olunca hiçbir hesabı sonuca etki etmiyordu. Bildiği her şey yanlıştan ibaret gereksiz bilgi kirliliği gibi duruyordu.

Ayşe, kızmakta haklıydı. Özellikle ondan etkilenmediği yalanını söylediği için.

Sessizce otururken koltukta, nefes alıp verişinde huzuru hissetmek isterken, gün boyu önemsenmeyişine öfkeleniyordu. Haklı mıydı, değildi!

En çok da haklı olmayışı koyuyordu. Ayşe’yi kıskanmaya hakkı yoktu.

Kollarını yastığın üzerine sermiş uyurken, hırsını almış bir kadının ferahlığını hissedebiliyordu Ayşe’den. Sabah da büyük ihtimalle gülmemek için bakışlarını kaçıracak, birlikte koşsalar da gün boyu yüzünü bir daha Fuat’a göstermeyecekti. Yemeğini odasına söyleyerek, huy yapmaya da devam edebilirdi.

Ya da… Sabah ya da öğlen, çantasını toplayıp kalacak başka bir yer bulabilirdi kendisine.

İlk ihtimalde Ayşe kendini tekrarlardı ki bunu ona yakıştıramıyordu.

İkincisiyse asi mizacına tam uysa da nereye gideceği muammaydı Fuat için.

Kalçasını koltukta öne doğru aldı, başını koltuğa yasladı. Elleri bacakları üzerinde gelişigüzel dururken kafasında tek bir düşünce vardı; Ayşe, nereye gidecekti?

*

1993’ün temmuz ayında, Şırnak’ta girdiği çatışmada omzuna aldığı yaranın izi, hâlâ ilk gördüğü günkü gibi kalbini acıtırken, yanına uzandığı adamı tam oradan, o beyaz izden öperken hissettiği; onu yaşatana ettiği şükürdü.

“Musa…” Sesini duyunca gerilen göğse başını yaslamamış olsa, belki de hissetmezdi gösterdiği tepkiyi ancak heyhat! “Neden geldin?” Uzandığı yerden kalktı, altına sığındığı çarşafı bedenine sardı. Vücudundaki hassasiyet yaşıyla da alakalı olabilirdi, çok uzun zamandır ilişkiden uzak kalmanın gerginliği de.

Cevap beklediği adam, hissiz bakışlarla bakıyordu gözlerine. O da kalktı yattığı yerden, sırtını beton duvara yasladı. Eski bir divandan ibaret yatağın başlıktan yoksun yapısı, sıcak Port-au-Prince akşamında kocasının sırtına serinlik veriyordu büyük ihtimal.

Sessizlik uzadıkça insiyaki bir ifadeyle tırnağının kenarındaki eti kemirmeye başladı. Elli altı yaşında değil de on sekizine yeni girmiş Pervin’in tedirginliği varken üzerinde, gelmeyecek cevaptan yorularak abdest alma niyetiyle yataktan kalktı. Boy abdesti aldı, temizlendi. Temiz iç çamaşırı, namaz kıyafeti giyerken, Musa’nın bakışlarını üzerinde hissediyordu. Sessizlik, seccade serip başını örttüğünde son buldu.

“Ne yapıyorsun?”

Tehlikeli bir sükûnet vardı Musa’nın sesinde. İri pazularında damarlarının gerildiğini görebiliyordu. “Akşam geçmeden kılacağım.”

Yataktan hırsla kalkıp banyoya giden adamın ardından namaza niyet ettiğinde kalbi, kafesinden çıkmak için çırpınan bir kuşun kanatları kadar acizdi. İki aydır namaza her niyet edişinde derin bir huzuru hissediyordu ancak şimdi çok farklıydı. Şimdi hissettiği; O’ndan başka kimsesinin olmadığıydı.

Pervin’in namazı bittiğinde, Musa da banyodan çıkıyordu. Adam kıyafetlerini giydi, kadın seccadeyi toparladı.

“Aşağı gel!” deyip odadan çıkarken Musa, hüzünlü gözlerle bakıyordu ardından.

Oldukça eski koltuğun döşemesi soyulmuş, yer yer süngerleri belli olan kollarına dirseklerini yaslayan Musa, sabırla bekliyordu Pervin’i. Yanındaki koltuğa oturdu, ellerini kucağında birleştirdi. Artık manikür yaptırmıyor, tırnaklarına oje sürmüyordu. Bakımsız görünselerde bu temizliği seviyordu. Vücudun savunma mekanizmalarından biri de tırnak diplerindeki et iken, onu vücudundan söküp attığı günler çok eskilerde kalmış, gittikçe bulanıklaşan anılardan ibaretti şimdilerde.

“Dindar mı oldun?” Ses tonunu analiz edemeyişi, Pervin’in insanları tanımayışından kaynaklanıyordu büyük ihtimal. Musa’nın bu ses tonu içini ürpertse de sonucunun ne olacağından bîhaberdi Pervin. “Duymuyor musun?”

“Duyuyorum…” Söylemek istedikleri kelimelere bürünüp cümle olmazken derin bir nefes aldı, titrek ve çaresiz. “Burada farklı insanlarla tanıştım. Tanımak için çaba sarf etmediğimiz Selim gibi iyi insanlarla…”

“İslamcılar burayı da mı sarmış?”

İfadesindeki tiksinme titrek çaresizliğini alıp götürürken, sesi bir perde daha yükseldi karşısında çekindiği ancak çocukluğundan beri âşık olduğu adam çattığı kaşlarıyla otururken. “İslamcı? İslamcı kimseler tanımadım. Dinini yaşamaya çalışan insanlar tanıdım.”

Kollarını göğsünün üzerinde bağlayan Musa, hâl dilinden; söylediklerinin benim için bir önemi yok, der gibiydi. Dudağını kemirirken bakışları Pervin’i ilk kez görüyormuşçasına bir dikkatle inceliyordu. “Namazı da onlardan mı öğrendin?”

“Nereye varmaya çalışıyoruz?”

Kollarını çözdü, dirseklerini dizlerine yaslamak için öne doğru eğildi Musa. “Karımı geri istiyorum!” Pek analiz yeteneği olmayan biri için bile kat’i bir ifadeydi Musa’nın talebi.

“Ama?”

“Saçma sapan davranmayan karımı!”

Bu kez ellerini kucağından kaldırıp göğsü üzerinde birleştirme sırası Pervin’deydi. “Alkol kullanıp, boyalı bedenimi teşhir edersem mutlu olacaksın, ibadet edersem saçmalamış olacağım! Altmışa merdiven dayadım, Musa! Kaç yıl daha yaşarım-yaşarız? Bir yol buldum ben… Yaşadığımdan beri ilk kez huzuru buldum. Eski Pervin öldü, bil isterim!”

Daima sessiz kaldığı, karşısında konuşmaktan aciz olduğu adama ilk kez sinmedi. Hırsla dudağını ısırırken karşılık vermek yerine sadece seyrediyordu Pervin’i. Saniyeler dakikalara, dakikalar saatlere dönüşmüş gibiydi sessizlik uzayıp giderken. Evin girişinde duran koltuklarla mutfak arasında iki metre bir mesafe varken, mutfak lavabosu içine damlayan musluğun altına koyduğu el tasından dinlediği kadarıyla kap dolmak üzereydi. Yerinden kalktı, dolu kabı temiz bir pet içine döktü, aldığı yere tekrar bıraktı kabı.

“Var mı alet, tamir edeyim?”

Başını sağa sola sallarken, “Yok!” diyerek de destekledi cevabını.

Kapıya ilerleyen adam, “Ardımdan kilitle!” diye emrettiğinde, geride şaşkın bir kadın bıraktığının farkında bile değildi.

*

Sabah ezanları okunurken otelin görkemli resepsiyonundan geçiyordu Ayşe. Hesabı kapamış, otelle işi bitmişti. Karasızlık hastalığına yakalanmış ebleh misali oradan oraya sürükleniyordu. Bir de zeki olduğunu düşünür, benlik duygusunu şişirirdi! Hâline baktığında aptal bir gençten başka bir şey göremiyordu.

Dolmuş durağına sırtında çantayla ilerlerken sabahın en erken vaktinde köyüne dolmuş olup olmadığını bile bilmiyordu. Durağa yaklaştıkça gördü ki; hayat çok da erken başlamıyordu!

Ahşap banka oturdu, sırtındaki çantayı yanına yerleştirdi. Beklemekten başka yapabileceği hiçbir şey yoktu. Başını geriye doğru yasladığında gözlerini de kapadı. Fuat, Ayşe’nin otelde olmadığını görünce ne yapacaktı merak ediyordu. İki gün boyunca sessiz de olsa birlikte koşmuşlardı sabahları.

Önemsemeyebilirdi.

Hayır, Fuat önemserdi…

Yanındaki çantaya uzanan eli hissettiğinde açılan gözlerinin gördüğü Fuat’ın bakışları henüz aydınlanmamış gökyüzü kadar karanlıktı. Ayşe, bir-iki saat uyumuştu ancak Fuat’ın uyku uyuduğunu hiç sanmıyordu. Yanından aldığı çantayı sırtına astığında, “Kalk arabaya gel!” dedi emrivaki bir ifadeyle.

Öyle bir niyeti olduğundan değilse de çantasını geri almak için takip ediyordu beyaz araca doğru ilerleyen adamı. Çantayı arka koltuğa attı, ön kapıyı Ayşe için açtı. Umursamaz bir ifadeyle arka koltuktan çantayı alırken hayatında belki de konuşmak için ilk kez can atıyordu Ayşe.

Durağa doğru geri gidiyordu, “Ne hâlin varsa gör!” diyen adamın öfkesini duyarken. “Senin peşine takılanda kabahat!”

İki günlük sessizliğin ardından konuşma vaktinin geldiğini Fuat’ın isyanından anladı. Arkasını döndü, hâlâ açık duran ön kapıdan aracın koltuğuna kuruldu. Geriye dönüp sırt çantasını arka koltuğa bırakana kadar Fuat yanına oturmuştu. “Bak kardeşim! Peşime takılmanı, peşimde dolanmanı ben söylemedim sana! Sana ihtiyacım olduğu izlenimine nereden kapıldın? Bu mukaddimeydi! Esasa geçersem de; bir şey olmuş belli ki, bana kızmışsın. Yoksa odana geldiğimde karşındakine yüz dolar verdiğin bir kadın muamelesi yapmak yerine, konuşurdun. Bana bir şişe su uzattığın için sana minnet duyup, kul köle olacağımı sandıysan… Ayşe Ferah’ım lan ben! Hadsizliğini iki kusursuz gülüşünle affeder miyim?”

Dinledi… Dinledi…

Aracı çalıştırdığında otele geri döneceklerini biliyordu. Fuat’ın sıradan kimseler gibi düşünmediğiniyse hesaba katmamıştı. “Nereye bırakayım seni?” Bu, kesinlikle beklemediği bir tepkiydi.

“Evime.” Ayşe’nin kısa cevabına tebessüm ederken Fuat, nükteli bir söz duymuş gibiydi ifadesi. “Neden gülüyorsun?”

Dönüp gözlerine bakan gri gözler tâ kalbini buldu. “Ben senin denizin olmuşum… Çok nüktedan!” Haklıydı.

“Bu teşbihte yılan da evim mi oluyor?”

Cevap vermedi ancak gamzeli yanağı Ayşe’yi haklı çıkarırcasına çukurlaşmıştı. Tekrar tarif etmesine gerek olmadığında şaşırmadı, dikkatli bir adam olduğunu biliyordu. Evin yoluna döndüklerinde gördüğü manzarayla vites tutan elini kavradığı adama, “Dur lütfen!” deyişi insiyakiydi. Taksiden inen Jülide ve Kemal’i’ı görmek, “Geri dönelim!” sözlerini beraberinde getirdi.

Ancak çok geçti. Aracı fark eden çift dikkat kesilmiş gibiydi. Taksi yol alırken yanlarından, aracı bahçeye park etmekten başka çareleri kalmamıştı. Fuat’ın, “İyi misin?” sorusundaki şefkatte ezilirken yalnızca başını salladı kabul edercesine.

Arabadan indiği an Jülide yanındaydı. Saçları en az Ayşe’nin saçları kadar siyahtı. Daha önce onu böyle görmemişti. Gözlerindeki kahverengi kontakt lenslerle kesinlikle annesine benzemeyen bir kadından, “Ayşeciğim! Seni özlemişim!” lafını duymayı yadırgadı.

“Anne? Çok değişmişsin!”

“Ah… Bu şapşallığını da özlemişim!” Aralarındaki boy farkına annesinin ayaklarındaki sekiz santimlik stilettoların olumlu bir faydası yoktu. Dizlerini bir parça kırıp üzerine doğru eğildiğinde Jülide, garip bir şekilde sarılıyorlardı birbirlerine.

Annesinin ardında bekleyen Kemal, kolunda sıcaklığını hissedeceği kadar yanında duran Fuat. “Anne, sana arkadaşımı tanıştırayım, Fuat. Fuat, annem Jülide.” Onu, Kemal’den bir-iki dakika da olsa uzak tutan Fuat… Kızgınken bile minnet duyduğu Fuat.

“Memnun oldum, Jülide.”

Annesinin yaradılışından gelen zarafet, elini Fuat’a uzatırken de kendini gösterdi. Bu zarafetin çeyreği bile yoktu Ayşe’de. Aklına gelen ihtimallerden en sağlam olanı; hastanede karışmış olma ihtimaliydi. “Ben de memnun oldum.”

Jülide ile tanışma faslının bitmesiyle Kemal’in Ayşe’ye yaklaşması bir oldu. Tam Ayşe’ye sarılacağı sırada, “Merhabalar,” deyip elini uzatırken Fuat, Kemal ile arasında birden bire bir duvar örüldü. Sağlam, yıkılmaz! Sel, zelzele, hortum, fırtına, yangın, tsunami ya da aklına bile gelmeyen nice âfeti durduracak kadar güçlüydü gözünde.

Gerilerken yaşlanmak nedir bilmeyen adam, “Merhaba,” diyerek elini sıktı karşısında dimdik duran Fuat’ın. “Sizinle daha önce tanışmış mıydık?” Açık mavi gözleri dikkatle inceliyordu Fuat’ın yüzünü.

Fuat, kolunu Ayşe’nin beline sardı, bir parça daha yaklaştı bedenine. Sahiplenişindeki hissiyatı bilmese de şükretmekten de geri durmuyordu bu ilhamı Fuat’a verene. “Kusura bakmayın, çıkaramadım.” Üç kelimeye sığdırdığı sempatiyle karşısındaki adamın ifadesi rahatlamış gibiydi.

Jülide, “Bedriye’ye haber vermiştim, evde olmalı. Gelin birlikte kahvaltı yapalım,” teklifini sunduğunda, midesi öylesine bulanıyordu ki değil yemek yemek, o evden içeri adımını bile atamazdı.

“Babamı ziyarete geldik. Sonra da başka planlarımız var.” Yalandan kim ölmüş ki! Fuat aksini söylemedikçe yalan da sayılmazdı. Yeter ki beline sarılan kolundaki koruyucu tavır hakikat olsun.

O an için Fuat’ın Kemal’e karşı neden, nasıl böyle bir tavır aldığını sorgulayacak kadar şuuru yerinde değildi Ayşe’nin.

“Ne planıymış annenden önemli?”

“Benim çok vaktim yok! Rize’de rehberim olma sözü var Ayşe’nin, izniniz olursa tabii.”

Jülide’nin yüzü asılsa da karşı çıkmak gibi bir niyeti olmadığı, “Benim iznime ihtiyacınız yok,” sözlerinden anlaşılıyordu. Ayşe, çok uzun zamandır Jülide’nin iznine ihtiyaç duymuyordu.

“Sağ olun,” derken Fuat aynı anda Ayşe de, “Sağ ol anne,” dedi. Birbirlerine olan uyumlarının ardından gözleri buluştuğunda, belini saran kolun sıcaklığıyla rahatladığını hissetti yine. O sıcaklık, buz misali bakan Kemal’in gözlerine olan ürperme refleksini silip götürüyordu.

“Neden Rize’desin anne?” Bilerek değildi Kemal’i yok sayışı tamamiyle insiyakiydi.

Başını eve çevirdi, kısa bir süre inceledi yıllarca yaşadığı evi. “İyi bir alıcı bulduk, evin satışı için geldim.”

Ne üzüntü ne de sevinç… Hiçbir şey hissetmedi. Annesi dik bakışlarla yüzünde bir mânâ ararken, Ayşe, “Hâyırlısı olsun,” diyecek kadar kendindeydi.

*

Onu alıp götürdüğü yol boyunca sessizdi. Çenesini eline dayamış, ladin ve çam ağaçlarıyla müzeyyen dağların virajlı yollarından Ayder yaylasına çıkılan yolu seyrediyordu. Dikkatini bozan tek ayrıntıysa dağ çiçeklerinin rengarenk kümelendiği yol kenarlarıydı. O çiçekler gözden kayboluncaya kadar dönüp bakışının haricinde hareketsizdi de.

“Neden kaçıyorsun?”

Yutkunuşunu duydu. Gerçekte hissettiğini söyleme olasılığı yok gibiyken o, tüm sadeliğiyle cevapladı, “Gördüklerinden.”

Başka bir şey söylemedi Fuat. Tepeye tırmandıkça artan sis dağların altında kalırken, treaking için gelmiş grupların hareketliliğinin yaşandığı otellerin önünde arabayı park etti. “Gel biraz yürüyelim. Temiz hava iyi gelir.”

İtiraz etmeden indiği aracın içindeki çantadan kalın bir hırka alıp giydiğinde lisanıhâli hazırdı yürüyüş için. İki kişinin yan yana zar zor sığacağı genişlikteki patikada iki gencin de kolları göğüsleri üzerinde bağlı sessizce yürüyorlardı. Sis otların, ağaç yapraklarının hatta küçük çakıl taşlarının bile üzerine narin bir çiğ damlası gibi örtülüydü. Hava ise tertemizdi. Kayın ve ladin ağaçlarının yıllanmış gövdelerinden, göğe uzanan asil dallarından yayılan koku içlerine çektikçe ciğerlerini açıyordu.

“Babamı kaybettiğimde çok ağladım. Bir de Efide gittiğinde…”

Efide gittiğinde. Boğazını sıkan da neydi? Efide’nin ardından Tarık’a koşan kızın vefasızlığı mı?

“Annemin yanındaki adamın kâbusu bırakmıyor peşimi. Onu annemin yanında görmeye tahammül edemiyorum.”

Yalın hakikati anlatmak yerine babasının ardından gelen kişiye alışamadığına dair bir masal anlatacak olsa da Ayşe, Fuat’ın aklı Efide gittiğinde cümlesinde takılıydı.

“Ben, annesinin yalnızca babasına ait bir kadın olmasını isteyenlerdenim sadece. Benim babama ağladığım kadar annem de ağlasın istedim. Ancak o hayata devam etmeyi tercih etti. Bu garip davranışımın nedeni bu. Yani… Bencilliğim.”

Hakikati anlatmak yerine kendini suçlarken Ayşe, Fuat bir kez daha saygı duydu asaletine. “Ne yaparsan yap, kendine haksızlık etme!” Konunun değişmesini isterken terk edişinin vicdan azabı, baba hasreti olarak gösterirken kendini, birden bire sordu; “Melek ile nasıl tanıştınız?”

Gözlerine bakan gözlere; Melek, dediği an fer geldi. Dudağının kenarı küçücük bir gülümsemenin sıcaklığıyla kıvrıldı. Sesinin tonu, arkadaşına duyduğu sevgiyle yumuşadı. “Yurda kaydolmaya çalışırken.”

“Kaydolmaya çalışmak? Çok mu zor oldu, yumurcak?”

Simsiyah pantolon paçaları, yanlarından geçerken sürtündükleri eğrelti otlarıyla ıslansa da iki gencin bu durumdan rahatsız olduğu söylenemezdi. Ayşe derin bir nefes aldı, “Of of!” diyerek verdi nefesini. “Şu yumurcaktan ne zaman vazgeçeceksin?” diye sorarken ifadesi bezgindi.

Sağ eliyle saçlarını alnından geriye aldı, ardından elini cebine soktu. “Vazgeçeceğimi sanmıyorum. Soruma cevap ver; kayıt zor mu oldu?”

Başını sağa sola salladı, o da ellerini cebine soktu. “Yurt doluydu. Ailesinin yurttan alıp kiraya çıkaracağı bir kız vardı. O kızın akıbeti bizim yani Melek ya da benim yurda kabul edilmemiz demekti. Bir kişilik yer vardı yani. Ben daha şanslıydım, Melek’ten… Daha önce başvurmuştum.”

“Zormuş hakikaten.”

Gelseydin… Ben sana… Hiçbir şey yapamazdım!

“Zordu… Sonra Kader kalemi benim için hâyır yazdı. İki kişilik bir oda boşaldı. Melek ile odaya yerleştik. Başlarda onu tanımaya hiç çalışmadım. Bir gün, okulu bırakıp Gürcistan’a kaçmayı kafaya koyduğumda gerçek anlamda tanıştık…”

“Gürcistan’an mı?”

“Evet.”

“Ne yaptı senin için?”

Gözlerini kaçırdı, alt dudağını üst dişlerinin hükmüne aldı. Utandı mı, çekindi mi anlayamasa da Fuat, tekrar gözlerini bulan çikolata kahvesi gözler yumuşacık bir sevgiyle bakıyordu artık.

“Benim için para kazandı…” Durdu, Fuat’a döndü yüzünü. “Onu yok sayan ben, görmezden gelen ben, aptal sarı diyerek dalga geçen ben, ondan aldığım parayla fakülteye devam edebildim. Ne bir teşekkür bekledi, ne de karşılık. Hayatımdan arkadaş kavramını çıkarmış bana, arkadaşlığı sevdirdi. Cengiz, Hale ve Sinan, Melek’in bana kazandırdıklarından.”

Mutlu görünüyordu. Ancak mutluyken bile gösterebileceği fazladan bir coşku yoktu Ayşe’nin içinde.

Geldikleri yoldan geri giderken yine sakin adımlarla, yanında kalacağından şüphesi bile yoktu Fuat’ın.

*

Musluğu ve kırdığı kapıyı tamir etme nedeni karısından vazgeçişi miydi sormak içinden gelmedi Pervin’in. Musa’yı tanıyordu. Bir; ihanet, iki; gereksiz gördüğü dindarlık tahammül edeceği, sabır göstereceği meseleler değildi.

Birlikte yemeleri için hazırladığı mütevazı sofraya oturan adamın, yanında kalmayıp gideceğini hissediyordu.

Gidene dur demeye ise mecali yoktu.

Kullanılmaktan yıpranmış ağaç masa ve sandalyeler mutfağın muşamba döşeli zemininde her vakit o evin bir parçasıymışçasına uyumluydu. Ev kadar eski, ev kadar bakımsızdı. Cilasız yüzeyini temizlediği her seferinde ufak kırıntılar çatlamış aralıklarda kendine yer edinmeye çalışıyordu.

“Ne zaman döneceksin?” Musa, işini bitirip, bırakıp giden adamlardandı. Kalıp yemek yiyen ya da tamirat yapan bir adam değildi. Pervin’in namaz kıldığını görmüş olması ona ne ifade ediyordu da hâlâ buradaydı?

“Birlikte döneceğiz. Yarın!”

Tabağını sünnet olduğu üzere temizleyip, ağzındaki lokmayı yutana kadar bakışları Musa’yı bulmadı. Bir yudum sudan fazlası değildi içtiği, “Ben gelmeyeceğim!” derken. İfadesi sakin, artık Musa’ya bakan masmavi gözleriyse kararlıydı.

“Sana fikrini sormadım! Yetti bu saçmalık, yıllardır kaçış!”

Pervin ne kadar sakinse, Musa bir o kadar celalliydi. “Zorla mı götüreceksin?”

Önündeki tabağı masanın ortasına doğru itti, dirseklerini yasladı, “Evet!” derken. “Gerekirse zorla götüreceğim! Karımı yanımda istiyorum!”

Daha önce böyle bir an yaşamamışlardı. Musa, Pervin’i asla önemsemez, varlığını hissettiğine dair hiçbir emare göstermezdi. Ancak şimdi gözlerine bakan gözlerde bir şeylerin değiştiğini anlayacak kadar büyük bir kararlılık görüyordu.

“Bir aktivistle tanıştım. İki hafta sonra Filistin’e gideceğiz. Haiti’ye dönmek gibi bir niyetim yok ancak Türkiye’ye gelmeyi de düşünmüyorum.”

“Filistin’e gideceksin! Hem de macera peşinde koşan bir aktivistle! Sonunun Rachel Corrie gibi olmasını mı istiyorsun?”

Öfkenin en soğuk tonunu dinlerken Musa’dan, gülümsedi yalnızca. “Onur sayarım!” dedi, durdu birkaç saniye. Devam ettiğinde artık daha da sakindi, “Bir şey daha var… Başımı da örteceğim!”

Son söylediği mutfağın duvarlarına çarpıp kristal misali buz parçalarına bölündüğünde, “O biraz zor!” diyerek gözdağı veriyordu Musa. “Beynini kim yıkadı senin? İleriye gideceğine geriye gitmişsin!”

Masadan kalkıp hırsla üst kata çıkan adamın ardından da gülümsüyordu Pervin. Yaşadığı bu olaya üzülmüyor, aksine garip bir mutluluk duyuyordu. Çünkü; Allah yolunda çekilen ya da çekilecek her zorluğun kutsal olduğunu biliyordu.

*

Sabahın en erken vaktinde terk ettiği odanın kart anahtarı avucunun içinde duruyordu. Asla ileri gitmeyi beceremeyeceğini hissederken, dönüp dolaşıp aynı yere dönmüş olmak içten içe öfkelendirirken, Fuat’ı ardında bırakıp odadan içeri giriyordu, “Bekle!” diyen adamın tenine işleyen ince sesini duyana kadar.

“Hâyırdır?” Omzunu kapı pervazına yasladı, kollarını göğsü üzerinde bağladı Fuat. Birlikte geçirdikleri gün sinirlerine iyi gelse de Jülide ve Kemal’i görmenin verdiği stresten hâlâ uzaklaşamamıştı Ayşe.

“Arkadaşın bu akşam bizi bekliyormuş.”

“Sen nereden biliyorsun?”

Gülümsedi. Yanağında gamzesi belirginleşirken o, gülümsedi. “Resepsiyona not bırakmış.”

Başını aşağı yukarı sallarken kabul edişi insiyakiydi. “Ben biraz dinleneceğim. Bir-iki saat. Akşama bakarız.”

“Eşyalarını bırak, benimle gel!”

Emir umrunda değildi Ayşe’nin, sebebini merak etmeseydi. “Nereye?”

“Güvensizlik hastalığına yakalanmış sorgucu gençlik!”

İçinden gelmese de gülümsedi, “Tamam ya,” derken. Sırt çantasını açtığı kapıdan odaya bıraktı, “Götür beni gittiğin yere,” diye mırıldandı. Asansöre doğru ilerleyen adamın bakışları üzerine çevrildiğinde şarkının devamını mırıldanıyordu.

Asansör kapıları terasa açıldığı an henüz batmakta olan güneşe tepeden bakıyordu. Deniz sakin, gökyüzü geceye hazırlanıyordu. Batan güneşin ardından dünyaya kalan küçücük güneş ışığı, karanlıkla örtünecekti her akşam olduğu gibi.

Terasın manzaraya dönük tırabzanları cam, zemin siyah karo döşeliydi. Birkaç hasır salıncak ve hamak, akşam manzarasının keyfini çıkarmak isteyen çiftlere özeldi belli ki. Sarmaş dolaş oturanlar, hamak üzerinde yatanlarla sevgililer bahçesi misali bir atmosferde, yan yana duran mesafeli iki gencin birbirlerine bakıp gülüşleri etraftakilerin dikkatlerini üzerlerine çekti.

“Gel şuraya oturalım!” Fuat’ın teklifine itiraz etmedi. Esasen itiraz etmeye ne isteği ne de mecali vardı. Boş hamağa önce Ayşe oturdu, ardından Fuat. Fuat oturduğu an ağırlığın etkisiyle ona yaslanan Ayşe’ye, “Çekicilikte sınır tanımıyorum,” diyordu. Kolunu omzuna sardı, eliyle başını göğsüne yasladı. “Bana çocukluğunu anlatsana.”

Yaslı olduğu yerden kalkmadan çevirdiği başıyla baktığı gözlere yakınlığı, adamın verdiği nefesi soluyuşu kadar sıcaktı. Omuz silkip manzaraya geri dönerken, “Ben çocukluğumu bir kelebeğin kanadına hapsetmiştim,” diye fısıldadı. “Nesini merak ediyorsun?”

Omzunu tutan el saçlarına uzandı. Başından aşağı doğru öyle bir okşuyordu ki saçlarını, sesindeki kibire zıt bir şefkat geçiyordu kalbine o ellerden. Sesindeki kibire zıt bir sevgi. “Anlat işte! En sevdiğin oyuncağı, oynadığın oyunları.” Tutam tutam ayırdığı saçlar parmaklarında şekillenirken Ayşe’nin boğazı kuruyordu sebepsiz.

“Peki… Ben anlatırsam sen de anlatacak mısın?”

Başını çevirip de baktığı adamın gözleri sımsıcaktı, “Çekinecek bir şey yok, yumurcak. Anlatırım tabii,” derken.

Başını yine yasladı Fuat’ın göğsüne. Kalp ritmini dinlerken, “Öyle olsun hacı,” diye mırıldandı. “Kelebeğin ömrü ne kadarsa, çocukluğum da o kadar oldu. Hiç Barbie bebekle oynamadım ya da plastik tencerelerle. Oyuncak tabak çatalım da yoktu. Babama mutfakta ilk kez yardım ettiğimde yedi yaşındaydım. Gerçek tencereler ve tahta kaşıklar vardı çocukluğumda. Babamın evde olmadığı günler okuldan eve geldiğimde yemek yapmak, diğer arkadaşlarımın cesaret edemeyeceği, benimse doyabilmek için yegâne çaremdi.”

Bu hüzün de nereden çıktı!

Boğazı yanarken, kalbi o küçük kıza üzülürken başını yasladığı adamın şefkatli elleri saçlarını okşarken ağlayabilmeyi diledi kısacık bir an. İçinde birikmiş katranı gözyaşıyla çözebilmeyi diledi ancak gözleri kupkuruydu.

“İyi olmuş be yumurcak!” Başını çevirip gözlerine bakan adamın dumanlı bakışları pusluydu. “Yoksa öyle güzel çorba yapmayı öğrenemezdin! Sen mercimek pişir, ben içeyim.”

“Çok mu seviyorsun?”

Gamzesine doğru güldü, “Çok bile az be yumurcak,” derken.

*

Heyecanını belli etmeme hususunda başarılıydı. Üzerinde bir gerginlik olmasa anlaşılmazdı da. Arabayı durdurdukları iki katlı beyaz badanalı evin önünde araçtan inerken kucağında tuttuğu pasta kutusunun kumaş poşetini eline aldı Ayşe. Fuat’ın elinde de Bilâl’e aldıkları yapboz vardı. Üç yaşında bir çocuk için karmaşık ya da biraz fazla parçalı olsa da renklerini beğeneceğinden emindiler.

Feriha’nın evi tepede, Gündoğdu köyünün denize bakan cephesindeydi. Eve ayrılan araba yolundan garaj önüne çektikleri arabanın sesi içeriden duyulduğu an evden ilk çıkan dünya tatlısı Bilâl oldu.

Elinde birkaç Lego parçası, cebinde de geri kalanları koşarak yanlarına gelirken Bilâl, ardında Feriha’nın, “Koşmadan yürür müsün?” temennisi duyuluyordu.

Bilâl yavaşlayıp, “Deneyeceğim!” derken, Ayşe ve Fuat gülümseyerek seyrediyorlardı çocuğun aceleciliğini. Feriha ve eşi, Bilâl’e yetişerek misafirlerini karşılamak için yaklaşıyorlardı.

Bilâl’i kucağına alıp, “Merhaba, Bilâl abi,” dediği an Fuat, çocuğun gözleri ışıldadı, “Anne! Bana yine abi dedi!” diyerek.

“Çok mu hoşuna gitti, Bilâl abi?” Ayşe’nin de aynı şekilde hitap etmesiyle sevinci katlanan Bilâl, annesinin, “Abi olacağı için çok heyecanlı,” sözleriyle coştu.

“Çok hoşuma gitti! Bilâl abiyim ben!”

Fuat çocuğu yanağından öptü, Bilâl Fuat’a sarıldı. Feriha, “Hoş geldiniz,” diyerek sarıldığında Ayşe’ye, yıldızların altında ayaküstü bir tanışmayla tanıştırdı Devrim’i Fuat ve Ayşe’ye. Yıllar öncesinden bir samimiyet var gibiydi aralarında Devrim ve Feriha ile. İkisi de samimi ikisi de sevgi doluydu hanım ve kocanın.

Tanışmanın ardından evden içeri girdiklerinde görmeyi beklediği en son kişi bile değildi Tarık!

Ancak oradaydı! Yanındaki kızıl saçlı kadınla sohbet ediyordu, içeri girenleri görüp ayağa kalkana kadar. Yine tanıdığı biriyle yeniden tanıştırılma anında içten içe sıkılırken, yüzünde mesafeli bir gülümseme vardı Fuat’ın.

Tarık, Aslı diyerek tanıştırdığı kadına, “Nişanlım,” dediği an Fuat ve Ayşe göz göze geldi. “Haftaya düğüne kalırsın değil mi Ayşe?” diye sorduğunda Feriha, “Abin de sağ olsun uğradı, düğünden bahsetti de o kadar kalabilir miyim bilmiyorum,” cevabını verdi Ayşe.

Birkaç dakika sonra masaya geçecekleri sırada dirseğinden tuttuğu kızı yakınına çekmek aldığı nefes kadar büyük bir ihtiyaçtı Fuat için. “Ne zaman aldın bu daveti?”

“Geldiğimiz akşam mıydı neydi.”

“Nerede karşılaştınız?”

Çatılan kaşlarına armağan gibiydi öfkeyle bakan çikolata gözleri. Fuat’ın sorularını gereksiz bulsa da cevap verip kurtulmaya niyetlendiği belliydi. “Anlatayım! Feriha’dan öğrenmiş kaldığım oteli, uğradı. Düğünü olacağından bahsetti, falan filan da ne bu sorgu? Geç hadi masaya!”

“Kapalı kapılar ardında sadece bunu mu konuştunuz?”

“Kapıyı kapadığımı da nereden çıkardın?”

Ayşe’nin çatılan kaşları en güzel cevap olsa da Fuat devam edecekti; “Neden kapamadın kapıyı?” diyerek. Soruyu sorarken gülümseyişini engelleyemedi Fuat. O gülümseme Ayşe’nin kafasını karıştırmış olacak, dalıp gitti dudaklarına, gamzesine… “Öpeyim mi?” sorusunu duyduğunda kızaran kız masaya gitmek için kolunu kurtarırken Fuat’tan, “Avucunu aç, yüzüne yaklaştır, dilini çıkar, boş avucunu yala, tadını bir anlat!” deyip uzaklaştı.

“Avucum mu avucun mu pek anlayamadım. Tercihim senden yana. Senin avucun olsun!”

Fuat kısık sesle söylese de Ayşe’nin duyduğundan şüphesi yoktu. Gülmemek için ısırdığı dudaklarıysa bunun en güzel kanıtıydı.

*

Fuat’ın odasına konuşmak için gittiğinde yaptıkları aklına geldikçe yanında oturan adamın eline çatalını saplama dürtüsüne engel olmaya çalışıyordu.

Bilâl’in anlattıklarını ilgiyle dinleyen adam…

“Mesela; ben şimdi küçüğüm ama on yıl sonra İnşAllah büyüyeceğim.” Bilâl’in küçücük dudaklarından dökülen “İnşAllah”a Fuat, “Tabii, tabii,” derken, Ayşe çatalına karalahana sarması batırdı.

Bilâl, “Sence senin kadar büyür müyüm?” diye sorarken Fuat’a, Ayşe, “Her şey harika olmuş, ellerine sağlık,” diyordu Feriha’ya.

“Basket oynamayı seviyor musun?”

Bilâl coşkuyla cevap verdi, “Evet! Babam bana pota yaptı!” diyerek.

“O zaman beni de geçersin sen abi!”

“Afiyet olsun, Ayşe. Beğendin mi gerçekten?”

Feriha’nın yemyeşil gözlerindeki sevinç, Ayşe’nin kalbindeki yarayı kanatıyordu. “Elinin lezzeti anneciğinden geçmiş gibi.”

Birkaç yıl önce bir kafede tanıştığı, o zaman âşık olduğu adama yakıştıramadığı Aslı, “Görümcem çok marifetlidir,” deyip muhabbete girerken, Bilâl, “Oynayalım mı beraber? Sen benimle takım ol, babam dayımla? Olur mu?” teklifini sunuyordu.

Feriha’nın sözü arasında Fuat’ın kabulünü dinlerken, Aslı’nın sorusuyla koptu Bilâl-Fuat muhabbetinden. “Mezun oldun mu Ayşeciğim? Tanıştığımızda siz OKS’ye hazırlanıyordunuz yanlış hatırlamıyorsam.”

“Doğru hatırlıyorsun. İktisat diye başladım üniversiteye, konservatuvar öğrencisi olarak bitirdim.”

Devrim, “Oğlum, Fuat abin ilk kez geldi evimize. Yemeği yedirip koşturursan ayıp olmaz mı?” derken Ayşe, Bilâl’den gelecek cevaba kilitliydi.

Elindeki çatalı tabağına bıraktı, büyük uğraşlarla babasına yaklaşmaya çalıştı. “Bence olmaz. Olur mu?” Soruyu öylesine masum bir ifadeyle soruyordu ki; o tatlı yanaklarını öpme isteği uyandırıyordu.

Aslı’nın söylediklerinden çok Fuat’ın sözüne kilitliydi, “Bence de ayıp olmaz.” Bilâl’in kulağına eğildi, tebessümüne çukur ekleyen gamzesiyle gülümsedi.

Küçük çocuğun gönlünü öyle bir kazandı ki, o küçük yüreği öyle sevindirdi ki, gözlerinde Fuat’a karşı derin bir sevgi görülüyordu.

Tarık, “Neden Rize’ye dönmek için beş yıl bekledin?” diye sorduğunda masada birbiriyle konuşanların uğultusu, Bilâl’in tatlı gülüşleri, Feriha ve Devrim’in misafirlerini rahat ettirme çabaları vardı.

“Hiçbir fikrim yok… Nasip olmadı herhâlde.” Yalandan kim ölmüş ki?

“Herkes seni çok özledi…”

Masaya hâkim olan sessizlik tam da bu sözü bekliyordu sanki. Aslı’nın gözleri Tarık ve Ayşe üzerinde gidip gelirken, Feriha, “Tatlıya geçelim mi?” diye soruyordu.

“Ben yardım edeyim,” deyip yerinden kalktığında Ayşe, Feriha ile birlikte cilasız ahşap döşemenin gıcırdayan tahtalarında, ayağındaki ev terlikleriyle yürüyordu. Feriha’nın itiraz etmek bir yana, abisinin depreşen aşkını silmek ister gibiydi Ayşe ile mutfağa gidişi.

Dikdörtgen şeklinde cam bir tepsi içindeki baklava mutfak masası üzerinde duruyordu. Tatlı tabaklarını almak için uzanırken Feriha, “Sen uzanma lütfen, ben alırım,” diyerek engelledi Ayşe. “Çok yormuşsun kendini ya, bir sürü şey hazırlamışsın.”

Gülümsedi, güzelliği daha da artmış çocukluk arkadaşı. “Yemekleri kastediyorsan hiç yorulmadım. Devrim çok yardımcı oldu.” “Devrim” dediği an gözleri kocasına duyduğu aşkla parlıyordu Feriha’nın. Bir erkekten bahsederken böylesi güzel bakan bir de Melek vardı… “Baklava annemden. Düğün tatlılarını açıyorlardı bir tepsi de bize ayırdılar. Çok selamı var sana. Ona uğramadan gitme olur mu?”

“Ah Hatice teyze ah! Uğrayacağım, İnşAllah. Ellerine sağlık, ne güzel de yapmış.” Üçer dilim koyduğu tabakları masanın üzerine dizerken, “Çay hazırsa bir de çay içelim,” dedi Ayşe, Tarık kapıdan içeri girdiğinde.

“Sen dinlen Feriha, ben hazırlarım çayı.”

Tarık’ın isteğini reddetmeye hiç de niyeti yoktu Feriha’nın, “Tamam. Ben de Aslı’ya eşlik edeyim,” derken.

Mutfakta yalnız kaldıkları an oluşan gerginlikle gereksiz bir yutkunma isteği düğümleniyordu Ayşe’nin boğazında. Hâlbuki Tarık da işine bakıyordu, Ayşe de. Bardakları çay tepsisine yerleştirmiş dolduruyordu. Tek bir söz söylemeden doldurduğu tatlı tabaklarından yemek masasına servis için gittiğinde gözünün gördüğü ilk kişi; Fuat’tı. Devrim ile keyifli bir muhabbetin içinde görünüyorlardı. Önüne tabak bıraksa da gözleri buluşmadı.

O an için Devrim ile konuştukları, Rize’de en çok ihtiyacın olduğu yapının ne olduğu, Rize’ye neyin gerektiği daha önemliydi belli ki. Devrim’den, Rize’yi iyi tanıyan ve ihtiyaçlarını herkesten daha iyi bilen biri olarak fikir alan adamın tevazusu hayran olunasıydı.

Devrim tatlı için teşekkür etti, Fuat, “Rize’nin yeşiliyle mavisini bir arada sunma fikri birçok turizmciye de cazip geliyor,” diyerek de görmezden geldi Ayşe’yi.

Umursamadan geçti yanından, Aslı’ya da ikram etti. Mutfağa tekrar döndüğünde Tarık’ın çayları hazırladığını gördü. “Birkaç gün sonra evleniyorsun, saçını kesecek misin?”

Neden konuştuğunu anlayamazken mantığı, kalbi fısıldıyordu; Fuat’ın seni önemsemeyişine kırıldın.

Daha neler!

“Sanmıyorum!”

Kalan tabakları eline aldı, “Bence de kesme. Çok yakışmış,” diyerek çıktı. Tarık da elinde çaylarla geldiğinde Ayşe onun için de bir tabak bıraktı masaya.

Aslı ile karşılıklı, Fuat ile yan yana otururken Ayşe, Aslı’nın gözlerini üzerinde hissediyordu. İncecik ses tonuyla konuşurken Aslı, sözlerinden taşan alay rahatsız bile etmedi Ayşe’yi çünkü ona yalnızca acıma hissediyordu. “Boyuna bakınca büyüyememişsin sanki Ayşeciğim ama ne güzel elinden her iş geliyor!”

Boyuyla dalga geçecek kadar kıskanmış olmasını, Tarık’a duyduğu aşka verirken Aslı’ya karşı bir öfke hissetmiyordu. “Takdirini kazanmak büyük şeref Aslı abla!”

Ayşe’nin sükûneti daha da sinirlendirdi Aslı’yı, “Takdir mi?” diye sorarken. “Ne mutlu sana, herkes etrafında pervane. Öyle değil mi Tarık?” Yanında oturan nişanlısının yüzüne karşı bitirdiği cümlenin ardından önündeki çaydan küçük bir yudum aldı.

Kıskançlıkla saldıracak yer arayan kızıl saçlı dilber, Tarık’ın canını sıkmaya çalışan güzel, ona âşık olan kadın birkaç gün sonra o adamla ömrünü birleştirecekti. Tarık yüzünü Aslı’ya döndüğünde, yemyeşil gözlerinde derin bir ciddiyet vardı.

“Ayşe’miz çok değerli, Aslıcığım. Babasının emanetiydi bize. Feriha’nın Ayşe gibi sevdiği başka bir arkadaşı olmadı…”

Tarık’ın sözünü, “Asla!” diyerek kestiğinde Feriha, Ayşe’nin gözleri arkadaşıyla buluştu. Vefasına hayran olduğu arkadaşı, sevgisiyle kalbinde bir sızıya neden oldu. Araya giren yıllara, öncesindeki uzaklığına rağmen hiç kırılmamıştı belli ki, Ayşe’den hiç vazgeçmemişti.

“O bizim için hep değerliydi ve öyle de kalacak!”

*

Küçücük parmaklarıyla tuttuğu yapboz parçasını yerine tereddütsüz yerleştiren çocuk, daha önce aynı yapbozdan yapmadıysa eğer dikkatiyle Fuat’ın bir kez daha hayranlığını kazanacaktı.

“Bu var mıydı Bilâl’de, Devrim?”

Fuat, Bilâl’in karşısına yere oturduğunda Devrim de onlarla birlikte yerdeydi. “Bundan yoktu. Tuhaf bir çocuk be abi!”

Birlikte gülerken Devrim ile Bilâl’in kendinden emin ahvalindeki şirinliği parmaklarının tersiyle sıktığı yanağından seviyordu. “Hep ben yaptım! İstersen bu parçayı da sen yerleştir Fuat amca.” Uzattığı parçayı küçük avucundan aldı, bir öpücük kondurdu eline. “Sakalların gıdıklıyor,” derkenki gülüşleri bir yana bilmiş bilmiş konuşmaları da daha sevimli yapıyordu konuşmasını.

“Bana yardım eder misin, Bilâl abi. Bu şekil nereye uyar acaba?”

Küçük parmağıyla şeklin üzerindeki renkleri işaret etti. “Ben önce renklere bakıyorum, sonra da çıkıntılarına. Sen de bak, bakalım yapabilecek misin!” Ayağa kalktı, Fuat’ın üzerine eğildi. “Çilek yiyelim mi?”

Güldü, kollarına aldı çocuğa sarılırken. Başını omzuna yaslayan Bilâl’e, “Sen mi topladın?” diye sorduğunda, geri çekilip hayal kırıklığıyla baktı Fuat’ın gözlerine. “Yok ya! Annem pazardan topladı!”

Attığı kahkahayla serbest bıraktığı çocuğun kıkırtılarında huzuru dinledi Fuat. “Keşke senin topladıklarından olsaydı ama şimdilik pazardan toplananlardan yiyelim!” Sevinci görülmeye değerdi. Gittiği an Devrim, “Fuat, Bilâl düşmeyecek senin yakandan,” derken, oğlunun hâllerine gülüyordu.

“Düşmesin be kardeşim, onun aklına kurban!”

Kendi kadar büyük bir tasın içinde kıpkırmızı çilekler vardı. Feriha da oğlunun arkasından ayrı bir tabak taşıyordu. “Buna da çöpünüzü koyarsınız, olur mu oğlum?”

“Anne sen de yemek ister misin?”

Feriha oğlunun önünde eğildi, “Ben çay içiyorum Bilâl’im,” dedi, oğlunun yanağını sıktı.

Bilâl birilerinin daha o lezzetten nasibini almasını isterken Ayşe’nin yanına gitti. Bir elindeki çay bardağına, bir Ayşe’nin gözlerine baktı. “Sen de yesene,” deyip Ayşe’nin boştaki elini tuttuğunda, emre imtisal eder gibiydi bardağı bırakıp Bilâl’in sürükleyişiyle ayağa kalkışı.

Fuat’ın yanını gösterdi Ayşe’ye, “Sen buraya oturmalısın,” diyerek, annesinin getirdiği tepsiyi yapboz parçalarının üzerine yerleştirdi. “Çok güzel, hadi Bismillah!” dediğinde Ayşe dayanamadı, eğilip yanaklarını sevgiyle öptü Bilâl’in.

“Bilâl’im! Fuat amcan Besmele çekmeyi bilmiyor, sen öğretmek ister misin?” Alaycı bakışları üzerine döndüğünde Fuat’ın gizleyecek hiçbir sırrı yoktu. Dindar olmadığı ortadaydı. Yine de Ayşe’nin sözünü duymak vicdanında bir sızıya neden oldu.

Sebebini bilmese de.

“Ben öğretirim!” Teyit almak ister gibiydi zeytin misali gözler soran bir ifadeyle gözlerine bakarken. “Gerçekten mi bilmiyorsun?” Başını yaklaştırıp soran çocuğun fıtratına işlenmiş nezaketti. Küçücük hâliyle kendinden büyük birini utandırma fikri hoşuna gitmemişti belli ki.

“Senin gibi şirin bir öğretmenim hiç olmamıştı.”

Fuat’taki isteği görerek şevke gelen çocuğun dilinden dökülenleri tekrar etmek, gece boyu kıskançlıkla içi içini yiyen adamın kalbine şifa oldu. Tarık’tan kıskandığı kadın dizinin dibindeyken ters bir hareket yapıp da üzmemeye çalıştığı kadındı.

Hayatının seyrini bir anda değiştirebilen tek kadındı da.

Okulunu, evini, adını bırakıp onu korumak için şehir bile değiştirmesine yetecek kadar önemlisi olan kadın…

İnce uzun parmaklarıyla bir çilek aldı, Fuat’ın dudaklarına uzattı. “Öğrenme yeteneğinizi kutluyoruz, Fuat amca!”

Kahverengi gözlerindeki sımsıcak bakışla eriyip gideceğini hissetse de, “Kutlamak istiyorsan önce sen ısır, sonra bana ver,” dedi herhangi bir şeyden bahseder gibi.

“Ağzımda yumuşatmamı da ister misin?”

Ayşe’yi duyduğunda Bilâl gülmeye başladı, “Kuş yavrusunu besleyen anne gibi!” diyerek şakırken.

Çocuğun neşesi bulaşıcıydı.

Fuat, “Sakıncası yok!” derken ciddiyetle, Ayşe ucundan küçük bir ısırık aldığı çileği Fuat’a uzattı, Fuat ise tereddütsüz kabul etti. Gözlerine bakan gözlerde gördüğü sevgiydi. Fuat’ın hiçbir şüphesi yoktu. Ayşe’nin zaafını hissediyor, hissettikleriyle onu asla bırakamayacağını biliyordu.

*

Asansörün kapanan kapılarıyla sakin bir müziğin gereksiz notaları en kısık hâliyle yayıldı kabin içinde. “Sanırım Rize’de özleyeceğim tek kişi Bilâl olacak.” Sırtını aynaya yaslamış, kollarını göğsü üzerinde birleştirmişti Ayşe. Beline batan metal profilden tutacağıysa önemsemiyordu bile.

Karşısındaki adamın pozisyonu Ayşe’nin yansıması gibiydi. “Gel kendi çocuğumuzu yapalım.”

Bir söylediği sözü dinledi, bir de dudaklarında yer etmiş çapkın tebessümü seyretti. “Harika bir fikir! Malzeme artarsa Melek ve Mete’ye de yapalım mı?” Her ne kadar utanmış olsa da sesi de yüzü de bu utancı gizleyecek kadar hâlinden beriydi.

Fuat, önce kalçasını ayırdı yasladığı yerden ardından sırtını. Metal profile ellerini yasladığında birkaç santim var ya da yoktu gözlerinin arasında. Bedeniyse… Sıcaklığını hissedeceği kadar yakındı bedenine. Yaslandığı yerden kalkışı, yanına yaklaşması, bedenine sokuluşunu tarif için saniyeler bile fazlaydı.

Elini uzattı solunda duran panele, bastığı tuşla asansörü durdurdu. “Yapma!” deyip, elini tuştan uzaklaştırmaya çalışırken Ayşe, eli Fuat’ın eli içinde kayboldu. Gözleri ellerine kilitliydi Fuat’ın. Parmaklarını kenetlerken parmaklarına, “Fuat, uzak dur benden!” deyip kurtulmaya çalışıyordu kolları arasından.

Heyecan, panik, öfke, şehvet, günah ve itiraf etmek istemese de aşk hâkimdi bütün duygularına. Buna rağmen ondan uzaklaşmaya çalışırken kendine kalan eliyle itmeye çalışıyordu iri yarı adamın bedenini.

“Gözlerin başka söylüyor be güzelim!”

Daha önce bu ses tonunu Fuat’tan duyduğunu hatırlamıyordu; yataktan yeni kalkmışçasına boğuk ve pürüzlü. O sesi duyduğunda gözlerini karşısındaki ağırlaşmış gri gözlerin aklını avlayan sahibine çevirdi. Sımsıcak bakışlarındaki yoğunlukla eriyip gitse de kalbi, “Gözlerimi yumdurma bana! Bırak!” diyecek kadar elindeydi iradesi.

Alnını alnına yaslayan adam, “Korkma benden,” diye fısıldadı. Fuat’ın parmakları asansöre izin verdiğinde Ayşe’nin dizleri, bedenini yarı yolda bırakacak kadar titrekti.

“Sadece senden değil, kendimden de korkuyorum…” deyip açıklama yapıyordu nedenini bilmeden. Garip bir andı… Mantığı kaçıp uzaklaşmasını haykırırken, gönlü o kolların arasına girmek ve orada kalmak istiyordu. Asansörün açılan kapısından ilk çıkan Fuat olurken alnındaki sıcaklıkla gözlerini yumdu birkaç saniye. Çıkabildiğindeyse Fuat çoktan gözden kaybolmuştu.

Ahzen ~ 21 | Yalan” için 9 yorum

  • 6 Mayıs 2019 tarihinde, saat 11:06
    Permalink

    Şuraya kalbimi bırakıyorum?
    İlk başta musa ve pervin kim dedim sonra aydınlandım ?
    Tarıkın evleniyor olmasına rağmen hale ayşeye bakması hiç değişmemiş dedirtti ?Efidenin sakin duruşuna şaşırdım heran kalkıp tarığı yumruklucak dedim ama o bilale odaklanıp beni şaşırttı?
    Biliyorum seninde bi hayatın ve meşgalen var ama lütfen lütfiyem okumaya doyamıyoruz daha sık yazmalısın?
    Hayırlı Ramazanlar❤

    Yanıtla
    • 6 Mayıs 2019 tarihinde, saat 12:39
      Permalink

      canımsın yaa ? her fırsatta ipad elimde yazıyorum. inşAllah en kısa sürede yine yayınlicam yeni bi bölüm (âmin diyorum içtenlikle)

      Hayırlı Ramazanlar canısım ?

      Yanıtla
  • 6 Mayıs 2019 tarihinde, saat 19:02
    Permalink

    Iki sitem edeyim bekledigimiz icin diyorum sonra bölüm geliyor puffff bambaşka seviyorum hikayelerini o kadar tanidiklar ki karakterler sanki cidden varlar emegine saglik hayırlı ramazanlar??

    Yanıtla
    • 7 Mayıs 2019 tarihinde, saat 11:50
      Permalink

      ya insan bana kızmaya nası kıyar ya ?

      okuyan gözlerine sağlık

      hayırlı ramazanlar

      Yanıtla
  • 8 Mayıs 2019 tarihinde, saat 13:25
    Permalink

    efsaneeeee her seferinde efidenin ayşeye güvenmeyip hırpalaması bi son bulur umarım ya anlatsın herşeyi sarsın kızın yaralarını yada az ötede oynasın artık yazık değilmi ayşecime

    Yanıtla
  • 12 Mayıs 2019 tarihinde, saat 13:12
    Permalink

    Hayırlı ramazanlar LütfiyEM….
    Nasılsın iyisin inşallah…

    Hey gidinin Fuatı hey…
    Ayy Aslı apla sahalara dönmüş piss kenafir gözlü nazar değirecek kıskenç…

    Ahh metem ahh diyorum arada böyle ozleyince açıyorum rasgele bir bölüm burda ne olmuştu hah bu olmuştu azıcık hasret gideriyorum LütfiyEM
    Veeee Anneler Günün kutlu olsunnn.

    Yanıtla
    • 28 Mayıs 2019 tarihinde, saat 14:20
      Permalink

      hayırlı ramazanlar GülayıM. çok şükür.

      canımsın ya… her daim; keyifli okumalar canısımm

      Yanıtla
  • 31 Mayıs 2019 tarihinde, saat 01:45
    Permalink

    Günde 10 defa yeni bölüm gelmişmi diye bakanlar derneğine üyeyim? (burası çok güzel sizde gelin??)
    Ordan günde kaç kişinin ziyaret ettiiği gözüküyor mu bilmem ama o benim bil istedim?

    Yanıtla
    • 31 Mayıs 2019 tarihinde, saat 13:42
      Permalink

      tamam ya paylaşıyorum hemen ? utanarak ezilen bir ben var burada

      Yanıtla

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir