Ahzen ~ 20 | Utanç

Rize

Sırtında büyükçe bir çanta vardı Melek’ten hediye. İçindeyse; yedek birkaç kıyafet, her satırından tarih taşan kalın bir kitap, bir kutu deodorant, lavanta esansı, makyaj malzemeleri ve Rize’nin bir günü diğerini tutmayan havaları için kalınca bir hırka vardı.

Melek’ten hediye…

Ayrılalı birkaç saat olduğu hâlde özlemeye başladığı can arkadaşı. Ayşe ne yaparsa yapsın, asla bırakmayan arkadaşı…

Geçen zor ayların, Melek’ten ayrı kaldığı zamanın acısı hâlâ kalbini sızlatırken aldığı yolculuk kararının tek nedeni; güç toplayabilmekti. Ayşe, o meleksi varlığı kaçıran, onu hapseden, gözlerinden yaş akıtan vahşiyi, ömrü boyunca asla affetmeyeceğini biliyordu. Ayşe affetmeyecekti fakat…

Melek… Onu bile affederdi ve etti de.

Melek’in kalbinde kendine bir yer bulduğu için, kalbinde Melek’e yer açtığı için şükrederken Allah’a, sabah namazı için mola veriyordu otobüs Trabzon’un girişinde. Otobüsün açılan kapılarından içeri dolan temiz havayı hissettiği an dışarı çıkmaya karar vermek, nefes almak kadar tabî bir ihtiyaçtı. Mevsim yaz olsa da, dev apartmanların ulaşmadığı bu şirin köyde, hava serindi.

Dönüp baktığı caminin birkaç sıra dere taşı, korumak istercesine sırtlanmış görünüyordu henüz boyanmışçasına yemyeşil ahşabı. Kubbe biçimli pencerelerindeki rengarenk camlar, minaresindeki hoparlörler…

Kendini abdest alırken bulmak ya da hızlı adımlarla camiden içeri dalmak ellerinde titreyen heyecanıydı Ayşe’nin.

Ne olursa olsun, kim olursa olsun, ne kadar günahkâr, ne kadar hatalı olursa olsun kovulmayacağı, geri çevrilmeyeceği, giremezsin denmeyeceği tek kapıydı caminin asırlık ahşap kapısı. İşlemelerinde tek bir toz tanesi bile yoktu sessizce üzerine kaparken. Yirmi dakikası vardı caminin tanıdık kokusunu içine çekip kadınlar bölümüne ayrılan merdivenleri çıktığı sırada. Yeşil-bordo cami halılarının sert tüyleri çıplak ayaklarına batarken bir başörtü aldı katlı durduğu pencere kenarından, bir de etek hemen yanından.

İçindeki yangın bedenini kül edebilirdi biten namazın ardından gönlüne bir ferah düşmeseydi eğer. En son kaldığı Tahiyyat pozisyonunda, ellerini birbirine kenetleyip kucağına bırakmış olduğu hâlde seyrederken kubbenin renkli işlemelerini, bir ömür kalmak istediği tek yerde olduğunu hissediyordu. Tıpkı; cemaati sabah namazına karşıladığı o çocukluk günlerinde hissettiği mutluluğu, seyretmeye doyamadığı bu küçük camide de hissediyordu.

Ayşe, sesiyle para kazanan, görenlerin satanist sandığı siyahlar içinde bir genç kızdı. Babasının masum kızı değildi. Esasen hiçbir zaman masum da değildi.

Ödünç kullandığı etek ve başörtüyü özenle katlayıp yerine bırakırken, hava keraat vaktinin ışıklarıyla aydınlanmaya başlamıştı. Otobüsteki yerini aldı, camiye tekrar gelme sözü verdi kendi kendine.

Birkaç dakika sonra hareket eden otobüsün içi, sımsıcak ekşi mayalı ekmek kokusuyla sarmalanmıştı. Güzeldi, şefkatliydi, insana aileyi hissettiriyordu kokusu. Çay bardaklarında şıngırdayarak şeker eriten çay kaşıklarının sesini ulaştırıyor, o ekmekle yapılacak kalabalık kahvaltı sofrasının hayalini getiriyordu gözlerinin önüne.

Haddinden büyük ekmekleri hiçbir yere sığdıramamış yaşlı kadın ve erkekler kucaklarında taşımaya karar vermiş gibiydiler tâ Rize’ye kadar.

Ayşe’nin elindeyse koskoca bir boşluk vardı. Hareket eden otobüsün camından seyrettiği caminin uzaklaşan görüntüsü, ellerindeki boşluk.

Görünüşü yüzünden meraklı bakışlara maruz kalsa da insanlar üzerinde öyle ürkütücü bir etkiye sahipti ki rakun özentisi göz makyajı, kimse tek kelime edememişti Ayşe ile. Abdestle temizlenen boyaların yerine yenisini sürmeyi de ihmal etmediği için, camiye girişi de çıkışı da ufo etkisi gibiydi fısıldaşan halk üzerinde; merak.

Karadeniz sol yanında uzayıp gidiyordu Rusya kıyılarına kadar görmese de. Hırçın dalgalar Trabzon sahilini döverken, iyiden iyiye aydınlanan günle seyrine doyamadığı yeşilliğe dalıp gitti. O yeşillikle müsavi olan köy evlerinin tabiata saygısı takdir edilesiydi. En fazla iki katlı, ahşap ve taş karşımı evler yıllara meydan okuyordu âdeta.

Beş yıl önceyle beş yıl sonra pek de farklı değildi yol boyunca gördüğü manzarada. Rize’ye girdikten sonra yanından geçtiği otel en karanlık kâbuslarının başlangıcını taşırken zihninin aydınlığına, otobüsün sağ tarafında olduğuna bir kez daha seviniyordu.

Ne kadar uzak, o kadar iyi.

Nihayet Rize otogarına girerken otobüs, kalbinde garip bir çırpınış vardı.

“Ulan bende kalp mi kaldı da titriyor, Yâ Rabb’im!”

Aklı, sessiz fısıltılarla savaş verirken duygularıyla, sırt çantasını eline alıp attı kendini otobüsün dışına. Parlayan güneş otobüsün camlarında, otogarın üzerinde yıllardır düğünlere ev sahipliği yapmış düğün salonunun eski pencerelerinde, Rize simidini doldurduğu ufak tefek el arabası süren simitçinin saçlardan arınmış kafasında ve çocukların ellerinde duran metal içecek kutularından yansıyordu bütün haşmetiyle.

Düğün salonu bile değişmemişti. Yıllar geçtiği hâlde, başını kaldırıp da baktığı pencerelerinde hâlâ aynı renk perdeler asılıydı.

Sırt çantasının geniş sapları omuzlarındaki yerini aldığında, cüzdanından on lira çıkarıp simitçinin peşine düştü. “Dayı!”

Hitabın kendine olduğunu anlayan emekçi, “Ey!” karşılığını verdiğinde kalbi artık titremeyi bırakmıştı Ayşe’nin. Artık rahat bir nefes alabilirdi… Rize’de her şey aynıydı.

“On lira ne kadar simit alır dayı?”

Adamın açık mavi gözlerindeki bakışlar, yüzünü incelerken, “Bir hep iyi alsa sana yarardı. Çok ihtiyacın var gibi,” dediğinde, makyajına değildi eleştirisi. Zayıflığınaydı. Büyükçe bir poşete, alabildiğine simit dolduran adamın niyeti Ayşe’yi doyurabilmekti belli ki.

Gülümseyişini bastıramadı adama parayı uzatırken. Poşeti eline alıp çıkarken otogarın boyası dökülmüş demir sürgülü kapısından, simit olayını abarttığını hissediyordu. Hele ki dolmuş durağına kadar yürüyeceği mesafe düşünüldüğünde!

Adımları sakin, bileğinde simit dolu poşet, parmakları arasında ara ara kemirdiği lezzetine hayran olduğu Rize simidi vardı. Adımlarına müsavi arabaya aldırmadan yoluna devam ederken, ısrarla çalan kornanın sinirine dokunduğunu hissettiği o kısacık anda arabaya dönüp baktığında gördü direksiyona yaslı adamın eğlenen bakışlarını.

Dudağının kenarında simit, gözlerinde şaşkınlıkla karşıladığı adam arabadan inip yanına yaklaşırken, “Simit dokundu herhâlde!” diyordu Ayşe.

Bakışları önce parmaklarının arasındakine, ardından bileğine tutunan poşet içindeki simitlere kaydığında, tekrar gözlerine ulaşması uzun sürmedi. “Bu kadar yersen dokunur be güzelim.”

İfadesi, bakışları kadar sıcaktı belki de ilk kez. Parmaklarıyla ağzına tıkıştırdığı simidin son kırıntıları da boğazından aşağı inerken, ne hissetmesi, ne düşünmesi gerektiğine dair hiçbir fikri yoktu Ayşe’nin.

Çünkü; Fuat tam karşısındaydı.

Karşısındaki adamdan bakışlarını arkasındaki arabaya çevirdiğinde bembeyaz Honda Civic’i görmek gerçekliğe olan inancını zedeliyordu. “Rüya mısın, kâbus musun anlamadım da etkinliğim çok düşük bütçeli. Nerede o masmavi Bugatti sahibi?”

Gülümseyerek başını çevirip ardındaki arabaya bakışı insiyaki gibiydi. Tekrar göz göze geldiklerinde gamzesi yanağını süslüyordu. “Havaalanındaki kiralık araba seçenekleri pek de parlak değil!” Apar topar Rize’ye gelmiş gibi bir hâli vardı. “Bana Rize’de rehber olur musun?”

Yuttuğu simidin ardından kalbi –olmadığını bildiği kalbi- titriyordu. Her ne kadar konuşurken bu titreyişi gizlese de. “Ay sen rica mı ettin? Rica etmeyi bilir miydin? Gel lan! Sana rehber olacağım! Haydi!” Arabanın yanına gitti, arka kapısını açarak çantasını koltuğun üzerine bıraktı. Dönüp baktığı adam kısılı gözleriyle seyrederken Ayşe’yi, “Haydi da, yorgunum zaten!” diyordu ön koltuğa kurularak.

Çapkın gülümseyişiyle başını sağa sola çeviren, gelip yanına oturan, arabayı çalıştıran adamın alay dolu sözlerini duymayı özlediğini itiraf ediyordu hiç istemese de. “Benim nazik mizacım aksine imkân vermiyor güzelim. Benimle takılırken sana da sirayet edecektir bu erdemli davranış.”

Gülmek istese de ifadesi ciddiydi Ayşe’nin. “Olmaz! Yıllardır koruyup kolladığım bir tarzım var! İki rica kelimesiyle bütün başarımı bok edemem!”

Aracı vitese takarken dönüp baktığında yüzüne, “Küfrettin!” deyip başını çevirdi.

Fuat dudağını kemirirken garip bir çekicilikle, konuyu değiştirmek istercesine poşetin içinden simit uzattı Ayşe, “Yer misin? Taptaze,” diyerek güzelliğini övmek istercesine.

Vites değiştirip uzandı eline, parmakları kısa bir süreliğine elini örttü, simidi aldı. “Nereye gideceğiz?”

Hâlâ Rize’ye ait olmasının tek nedeni vardı; babası. Çantasındaki anahtarın ağırlığını anıları ezerken, “Anayola çık, tarif edeceğim,” dedi hissettiği hüzünden tek bir satır damlatmadan sözlerine.

“Simitle kahvaltıyı geçiştirmeyecek kadar sağlığıma düşkünüm. Bil istedim.” Dalga geçercesine söylediği sözlerine, “Nerede yapalım kahvaltıyı?” sorusuyla devam ederken Fuat, şehir merkezine varmışlardı.

Birkaç büyük marketin yer tuttuğu ana caddede, “Birkaç fikrim var,” derken Ayşe, kaldırım kenarına park etmesini istedi. Uzun, ince parmakları arasında tuttuğu simitten ısırık alıp marketin kayarak açılan otomatik kapısına bakarken Fuat, Ayşe araçtan iniyordu. “Sen de mi geleceksin?”

Simitten kalan son parçayı ağzına atıp çiğnerken, ifadesi umursamazdı. “Sen de mi geleceksin, değil! Birlikte gidelim mi, diye sorman lazım!”

Adamın samimiyetine gülmek isterken, sert kız imajını zedelemekten korkarcasına omuz silkmekle yetindi. Gri bakışları, uzun, siyah kirpikleri arasında kalbine işliyordu gereksiz bir sıcaklıkla. “Ağaç yaşken eğiliyormuş ya hacı! Benim öğrenme vaktim geçti.” Başka bir söz söylemeksizin marketten içeri girmek, zeytin, peynir gibi olmazsa olmaz kahvaltılıklardan sadece bir öğünlük almak aklını oyalıyor, yanındaki adamın varlığıyla mutlu olan benliğini sakinleştirmeye çalışıyordu.

Fuat’a baktığında Ayşe’nin tuttuğu sepete bir paket kavurma attığını görmesiyle, elinde olmadan gülümseyişi müsaviydi. “Ne?” dedi, karşılık olarak o da gülümserken. “Et yemeyince doyduğumu hissetmiyorum.”

“Ne diyorsun? Bayağı masraflısın ancak başa gelen de çekilir da ne diyim…”

Gülüşü derinlik kazanırken gamzesi de o derinlikle vurgulandı.

Kasaya geldiklerinde aldıklarını poşete yerleştirirken Fuat’ta yardım ediyordu. Kasiyer gencin söylediği ücreti cüzdanından çıkardı, patronunun verdiği cömert maaşının rahatlığına sığındı.

Fuat’ın, yanındaki kadının cüzdanı olmaya çalışmayan rahat tavrını sevdiğini itiraf ederken kendine, hiçbir pişmanlık duymuyordu. Bunun böyle olmasının hissettirdiği; Ayşe’yi kendine denk görmesi gibi huzur veren bir histi.

Marketten birlikte çıktılar, araca yerleştiler. Araba sıradan, beyaz rengi sıradandı. Araba, “Fuat’ın değilim” diye haykırırken Fuat, “Ekmek almadın,” diyordu.

“Fırından alacağız.”

Ayşe’nin kısa cevabıyla çalışan motorun ardından hareket eden araç hız sınırı bölgesinde yavaşlarken, “Alalım bakalım,” diyen Fuat’a dönmedi.

Birkaç dakikanın ardından sıcacık ekmeğin kokusu arabanın içinde buram buram hissedilirken, kıvrılarak uzayan köy yoluna vurdukları an daha iyi anlıyordu Rize’den asla kopamayacağını. Dağına, taşına, ağacına, çiçeğine, çaylıklarına her daim hayran olacak ve her ne yaşamış olursa olsun bu toprakları sevmekten vazgeçemeyecekti.

“Sağdan içeri gireceksin.”

Köprüye doğru kıvırırken direksiyonu, sessizdi. Bir işaret aradı yüzünde, tanıdık tek bir iz… Ancak ifadesizdi karşısındaki yakışıklı yüz. Başını kucağına eğdi, Ayşe esefle. Artık onun Efide olduğunu iddia etmeme kararını sorgulatacak kadar kendini ona yakın hissettiği her an tehlikeye giriyordu iradesi.

Karmakarışık düşünceleri, araba yolun sonundaki eve varınca sessizliğe gömüldü. Başını kaldırdı, “İşte, geldik,” diyerek evine baktı. Görmeyi beklediği gibi değildi bahçe ve mezarlık. Otların her yanı kapladığını düşünürken, aksine her taraf tertemizdi. Mezarlıkta açmış yediverenler, ortancalar birilerinin Ayşe’nin terk ettiği hayatıyla ilgilendiğinin kanıtı gibiydi.

Arabadan indi, arka koltuğa bıraktığı çantayı eline aldı. Başını çevirip baktığı tepedeki ev, beş yıldır budanmamış ağaç dalları arasında bir silüetten ibaretti artık. Bembeyaz boyasını seçerken gözleri, rahmetli Safiye’nin yaz kış tüten soba dumanını arıyordu insiyaki.

Ancak heyhat!

“Bana birkaç dakika izin verir misin?” Kupkuru gözleriyle baktığı uzun boylu adam anlayışlıydı. Sözsüz kabullenişi başını eğmekten ibaretti. Yazın ılık meltemi saçlarını yalayıp, ağaç dalları arasında kaybolurken, gözlerinin içine bakan gri gözlerin, içinden geçenleri okuduğu hissine kapılıyordu.

Sırt çantasını evin ahşap veranda merdivenlerine bırakırken içinden bir tülbent çıkardı, saçlarına örttü. Sabah namazından kalan abdestin verdiği aziz hisle ilerlerken kabristana doğru, elleri titriyor, nefesi kesiliyordu. Beş yıl… Beş yıldır gelmediği mezarlıkta yatan sevgi dolu babanın kızı, artık farklıydı. Çocukluk bitmiş, genç kızlığıysa hiç yaşamadan arada sıkışıp kalmış gibiydi. Gözlerindeki simsiyah boya, yüzünün geri kalanındaki makyaj… Hiçbiri diz çöküp babasının mezarına doğru, “Selamünaleyküm, baba,” demesini engellemedi.

Bildiği bütün Âyetleri okurken, elleri artık titremiyor, nefesi kesilmiyordu. Gönlüne şifa olan bir tek; babasıydı. Eliyle toprağı okşadı, kuş cıvıltılarına karışan dere şırıltılarıyla huzuru hissetti en saf hâliyle. Toprak, sıcaklığı hissettiriyordu tenine. Gencecik Selim Ferah’ı bağrında saklayan toprak, Ayşe’ye soğuk gelmiyordu.

Yine geleceğini bildiği mezardan mermer taş üzerinde yazan ismi insiyaken okşayıp ayrılırken, hissettiği olumsuzluklar güneşin ziyasında dağılan sis misaliydi yine.

Fuat’ın yanına geri geldiğinde verandanın basamağına oturmuş, sağ dizini kendine çekerek sağ dirseğini üzerine yerleştirmiş, sol dizini uzatarak sol dirseğini bir sonraki basamağın üzerine yaslamış rahat bir hâlde buldu onu. “Rahat mısın?” Yüzünde tebessüm olmasa da, ifadesi sıcak olmasa da, içten içe gördüğü adamın bu rahat tavırları mutlu ediyordu onu.

“İdare ederim.”

Yanında, basamak üzerinde duran çantadan anahtar çıkarıp kapıyı açmaya niyetlenirken, “Bu eve girmek istiyor muyum, bilmiyorum,” deyişi uygunsuzdu.

Nedeni ise; “Bu ev? Ne kadar da sevgi dolusun evine,” sözleriydi.

“Benim evim Melek’in yanı. Burası evim değil… birkaç yıldır.”

Nihayet kapıyı açabildiğinde evden içeri girdiler. Sanki daha dün gibiydi balayına giden çifti uğurlarken şeytanın kulağına fısıldadığı sözler. Yine aynı yerdeydi kapıyı kapayıp, “Hoş geldin,” derken Fuat’a.

Bakışları içinden geçenleri anladığına en büyük delildi çünkü; söz yoktu dudaklarında. Başını eğdi, elindeki poşetleri gösterdi.

“Mutfağa götüreyim seni. Sen mutfak konusunda becerikli misin?”

Ardında yürürken mutfağa doğru, samimiyetten uzak gülüşünü duydu Ayşe’nin sorusunu cevaplarken. “Çok erotik konuşuyorsun, yumurcak. Beni mutfağa götüreceğini söyleyip, becerikli olup olmadığımı sorman da neyin nesi?”

Yüzünü Fuat’a döndüğünde mutfağın penceresini açmış, güneş ışığının yıllardır kapalı kalan duvarlara ulaşmasını diliyordu. “Hayır, her söz de başka başka yerlere çekilmez ki! Mutfakta yemek yapma becerisinden başka nasıl bir beceri var ki erotik bir çağrışım olduğu gerekçesiyle beni utandırıyorsun! Ayrıca bu; soru değil, sitem! Cevap verme sakın!”

Çapkın bir gülücük dudağında salınırken elindeki poşetleri tezgâhın üzerine bıraktı, mutfaktan çıktı. “Cevap yoksa, soru da yok güzelim. Banyoyu kendim bulurum.”

Peşinden Ayşe de giderken az önce kızgın olduğu adama karşı uzun süre dayanamayacağını biliyordu. Güldüğünde yanağını süsleyen gamzesi, dağınık saçları, içine işleyen ses tonuyla bir efsun vardı âdeta üzerinde.

Banyoyu bulmak ellerini yıkamak için yeterli değildi zira yıllardır kapalı olan vana, musluktan akacak suya engeldi. “Vana kapalı. Açıp geleceğim.”

Evin havası ağır, pencereler açılmaya hasret gibiydi. Önce salonun pencerelerini ardından yemek odasının pencerelerini açtı. Açılan pencerelerden eve dolan ışık, kuş sesleri, derenin şırıltısı bir anlığına bile olsa mutlu hissettiriyordu mutlu olmasına imkân tanımayan bu evde.

Önce sigortayı açtı, ardından verandanın altındaki ana vanayı. Böceklerin kuytuya yuvalamış olmaları tiksindirmiyor, ışık girmeyen merdiven altındaki gölgelikte o canlıları rahatsız etmeden işine bakıyordu. Böcekten korkan, tiksinen hatta nefret eden çok insan tanıyordu. Ayşe’de ise durum farklıydı. İnsandan başka bir canlıdan tiksinmeyi mantığı almayanlardandı.

*

Acı çektiği belliydi. Babasının mezarı aile kabristanlığına defnedilmemiş olsaydı eğer bu evi satar belki de yakar, ancak asla evden içeri adım atmazdı. Her adımında çocukluğunun kâbus dolu anlarına geri giderken Ayşe, Fuat hiçbir şey yapamıyor, gizlediği kimliğiyle Ayşe’nin geçmişinden bîhabermiş gibi davranıyordu.

Musluk büyük bir horultuyla karşılarken açılan vanayla akan suyu, ellerini yıkarken aynada yüzüne bakıyordu içten içe kendine olan öfkesiyle. Ayşe sadakatsiz olabilirdi, Fuat’ı beklemek yerine Tarık’ın kollarına koşmuş olabilirdi, Fuat’ı kahretmiş de olabilirdi fakat ne olursa olsun ona yalan söylememeliydi. Efide’ye duyduğu sevgi gözlerinden belliydi… Ve artık çok geçti…

“Havlu bulabildin mi?”

Lavanta kokusu banyoya en saf hâliyle Ayşe’nin sıcak bedeninden yayılırken, karmakarışık düşünceler beynini kemiriyordu Fuat’ın. “Tabii, tabii. Paylaşırız istersen.” Umursamaz cevabı sahte bir gülümseme olarak yayıldı Ayşe’nin yüzüne. Eline bulaşan toprağı yıkarken Fuat mutfağa ilerliyordu ardında bıraktığı kızın sözlerini dinleyerek.

“Çok cömertsin başkan. Her ne varsa paylaşalım. Simit, çay, peynir,” sesini bir perde daha yükseltti Fuat’a duyurmak için, “Zeytin, domates… Duyuyor musun?”

Mutfağın kapısından başını uzattı Fuat, “Duyuyorum!” derken. “Başka ne paylaşacağız?”

“Daha ne olsun?”

Geniş antrenin bir ucunda mutfak diğer ucunda banyo ve o aralıkta iki genç birbirlerini rahat duymak için başlarını kapıdan uzatmış, garip bir biçimde pazarlık yapıyor gibi duruyorlardı.

Fuat, Ayşe’nin çatık kaşlarını önemsemeden konuşurken, eğlendiğini saklama gereği görmüyordu. “Aynı ev, aynı yatak, aynı tabak… Ben hayır demem.”

Beklediği sitemdi. Beklemediğiyse Ayşe’nin banyodan çıkıp, kısacık boyuna ve ellerinden damlayan suya aldırmadan karşısında dimdik durmasıydı. “Bana ne yapmaya çalışıyorsun?”

Gözleri çakmak çakmak bakarken bile en derinlerine işlenmiş hüznü gizleyemiyordu. Yıllar öncesinden bir anı süzüldü zihnine hapsolmuş en net anılardan. Kafenin tuvaletinde bir pisliğin tacizinden kutulan çocuğun utancı, kendine çıkar yol bulabilmek için makyajın ardına saklanmaya çalışan genç kızın beceriksizliği, babası mezarında bile gözleriyle değil, kalbiyle ağlayan çaresizliği… Ayşe, bunlardan ibaretti artık.

Yine de Fuat’ın içinde bir yer, Ayşe’nin utancına şahit olmak isterken kendini tutamıyordu. “Anlayamazsın!”

Başını biraz geri çekip kaşlarını çatarken, “Niye? Geri zekâlı mıyım?” diye soruşu kadar sevimliydi görünüşü. Kâküllerinin ardında kalsa da o kaşlar, çatılışını ezbere biliyordu Fuat. “Anlat, eğer anlamazsam cümle cümle anlatır, öğelerine ayırırsın!”

“Bir şey yaptığım yok be kızım! Takılıyoruz işte.”

Ellerindeki ıslaklığa aldırmadı kollarını göğüsleri üzerinde çaprazlayarak birleştirdiğinde. “Evet, haklısın… Takılıyoruz.” Alt dudağını bembeyaz dişleri arasına alıp yavaşça bırakırken hapsolduğu aralıktan, dolgunluğuna, rengine, pürüzsüzlüğüne dalıp gidiyordu elinde olmadan. Tadını bildiği o dudak serbest kalışında titrerken, Fuat gözlerini kalbinde tezahür eden titreyişle çevirdi Ayşe’nin dudaklarından başka yöne. “Takılmaya dermanım yoksa demek ki…” deyip ayrılırken yanından, yine banyoya dönüyordu.

Ayşe’nin hüzne düşmesini izlemek en zoruydu, “Ben sana derman olurum yumurcak,” diyerek laf atan Fuat’a.

“Yâ Sabır!” sitemini Ayşe’den duymak huzur olurken, öfkenin bir kadına ancak bu kadar yakışabileceğini biliyordu.

İşine geri döndü, tüpün emniyetini açmak için mutfak tezgâhının altındaki dolabı açtı. Çay demledi, kendine kahve yaptı. Masa hazırdı ancak, Ayşe hâlâ ortalarda gözükmüyordu.

*

Merdivenlerin sonunda vardığı kapı, yıllardır içinde uyumadığı her geceye şükrettiği odasıydı. Bakır renginde kapı kolu soğukluğuyla avuç içine işlerken kısacık bir an gözlerini yumdu hemen ardından açtı. Kapıyı da tam o an açtı ardına kadar. Gözlerinin gördüğü ilk nesne, tek kişilik yatağıydı. Bütün saçmalığıyla o yatağı yakma fikri dolarken aklına, evi de o yatakla yakmanın cazibesi işleniyordu kötülüğü yakıştırdığı kalbine.

Ne hatıra vardı o evde, ne de güzel gün.

Babasıyla yaşadığı en güzel hatıralar, şimdilerde kırık şerefesi tamir görmüş köy camisindeydi yalnızca. Dedesinin Jülide için yaptırdığı Amerikan tarzını yansıtan bu soğuk evde değil!

Bavuldan temiz kıyafet ve havlu alıp banyoya girdiğinde, yolculuğun kirini üzerinden atması çok uzun sürmedi. Saçına sardığı havlu, üzerine giydiği tertemiz tişört ve pantolonla yüzünde olmayan makyajla aşağı inmeye hazırdı. Merdivenin yarısına bile gelmeden mutfaktan yayılan menemen kokusuyla midesi gurulduyordu. Yediği simitler yitip gitmişti belli ki.

Sırtı kapıya dönük adam davlumbazı kaparken, “Geçti mi utancın?” diye soruyordu.

“Utanacak biri varsa ben değil, sensin o!” Çaydanlığı eline aldı, bardağını doldurdu. Gamzenin coşkuyla süslediği yanağa gözü takılırken, bakışları o gamzenin sahibi kibirli adama esir oldu. “Ayrıca o kadar sorunluyum ki, emin ol seninle paylaşacağımız yataktı tabaktı, bebek poposu kadar masum kalıyor!”

Attığı kahkahanın kalbine aktığına yemin edebilirdi. Yankısının kalbine ulaştığına, tenini kavurduğuna, o yürekte sevgiyi ateşlediğine… Gülmek en çok Fuat’a yakışıyordu… Efide’den sonra.

“Madem niyetin var, ben otel rezervasyonumu iptal edeyim.” Sessiz gülüşü devam ederken kahvesinden bir yudum aldı. Bakışlarıysa hâlâ gözlerinin derinliklerine kilitliydi.

Yerine oturdu, önündeki tabağa kahvaltılık doldurmaya başladı. Menemen tavasına ekmeğini banarken Fuat’ın sözünü ancak idrak edebildi. “Otel mi? Otelde mi kalacaksın?”

“Artık seninleyim güzelim. Sildim oteli.”

O dalga geçse de Ayşe için ümitti. “Silme! Bana da bir oda bulur musun? Pahalı olmasın! Öyle lükse falan gerek yok.”

Gülen gözleri gölgelendi Fuat’ın. Onun dalga geçişi, ahlaksız sözleri, çıldırtan rahatlığına katlanmak, katlanmak gibi değil eğlenceli oluyordu. Ancak ciddiyetle bakan gözleri tenine işlerken kaçacak hiçbir yerinin olmadığını hissederken nefesi, akciğerlerinde hapsoluyordu.

“Neden evinde kalmıyorsun?”

Menemene batırdığı ekmek lezzet yüklendiğinde ağzına atıp çiğnemeye başladı. Hiçbir zaman çok iştahlı ya da yemeğe düşkün biri olmamıştı ve belki de asla olmayacaktı. Yine de, “Bu eve katlanamıyorum,” derken kopardığı ekmeği tekrar menemenle buluştururken, asla doymayacak bir insan rolünü, başarıyla sergiliyordu.

Bu söz hiçbir şey bilmeyen bir insan için yeterli olmazdı, olamazdı ancak cebinden çıkardığı telefonu birkaç saniye içinde kulağına tutan adam için yeterliydi. “Vahap Bey, merhaba… Sağ olun, bir sıkıntı yok… Evet, Rize’deyim… Sizden bir ricam var. Bir arkadaşım da otelimizde kalmak istiyor. Oda ayarlayabilirseniz çok sevinirim… Teşekkür ederim… İyi çalışmalar, kolay gelsin.”

Karşısına oturdu, sessizlikle kahvesini içmeye devam etti. Hiçbir şey yemeden yalnızca kahve içiyordu. Bir parça ekmek daha kopardı dilimden, yine tavaya batırdı. Fuat’ın dudaklarına uzatırken ekmeği, “Melek yokken yiyemediğimde, sende beni besledin. Sıra bende,” diye fısıldadı. Fuat, en zor zamanlarında hep yanındaydı.

Ekmeği kabul ederken parmaklarına bakıyordu kısılı gözleriyle. Bakışlar ateş olsaydı, Ayşe küle dönerdi Fuat’ın nazarıyla. Elini geri çekecekken bileğini iki kez kaplayabilecek parmakların hükmüne girdi. Ayşe gülerken, o ağzındaki ekmeği çiğniyordu telaşsız, acelesiz. Parmağına bulaşan domates rengiyle müsavi yumurtayı işaret ederken, ağzındaki ekmeği yutmuştu artık. “O da benim olsa gerek… Ben bana geleni geri çevirmem!” Çevirmedi. Bileğini daha fazla çekti kendi eğilmektense, Ayşe’yi eğdi. Ilık dudaklarını başparmağı üzerine yaklaştırıp açtığında, nefesini tuttuğunun farkında bile değildi Ayşe. “Nefes al! Korkma parmağın senin.”

Kimin?

Ayşe’nin olamazdı herhâlde!

Titrek bir nefes aldığında sımsıcaktı parmağına değen dilin verdiği his. Ne tiksinti, ne korku, ne de kaçma isteği. Aksine, “Parmağım sana feda olsun paşam, ne korkusu,” diyecek kadar naif bir sevgiyi hissettirecek kadar mahremdi.

Gülerken Fuat, dudaklarını kapamış olduğu hâlde, parmağının üzerine öpücük konduruyordu. Elini bıraktı, kahvesinden bir yudum daha aldı. Ayağa kalkıp bardaktan son yudumu içtiğinde, “Bu sözü hatırlatırım,” deyip çıkarken mutfaktan, “Makyajın ardına saklanmayınca, pembe yanakların utancını ele veriyor,” sözlerini de ekledi.

Ne yaparsa yapsın kızgın kalamayacağı ya da rahatsız olmayacağı tek insan Fuat’tı belki de. Ellerinin tersini yanakları üzerine bastırırken etkilendiğini saklayamayışına kahroluyordu. Dirseğini masaya, başparmağını dudağına yasladı farkında olmadan. Fark ettiğindeyse daha çok utandı zira Fuat’ın ıslaklığını dudağında hissedişi hayal değildi.

Evin verdiği o karamsar ruh hâli Fuat sayesinde silinip gittiğinde o karanlık anılar silikleşti birden bire. Fakat yine de bu evde bir gece olsun kalmayacaktı. Masayı toparladı, bulaşıkları yıkadı. Salonda değildi, Fuat ya da bahçede. Üst kattan gelen müziğe doğru adımlarken merdiveni, nerede olduğunu anladı. Odaya yaklaştığında önce yatağın üzerine uzanmış adamın uzun bacaklarını, ardından sırtüstü yatan bedenini gördü.

Açık duran bilgisayarda Dido’nun mükemmel sesinden “Thank You” dökülüyordu. O şarkıyı bilgisayarına kaydettiği güne dair hissettiği; dün gibiydi. Aradan geçen süre ne kadar da çoktu hâlbuki. Önce sesini kıstı, ardından pencerenin önüne yürüdü sessiz adımlarla. Seyrederken Fuat’ı, kollarını geniş göğsü üzerinde birleştirişini bir savunma refleksi gibi görüyordu Ayşe.

Hakkında hiçbir şey bilmiyordu. Çocukluğunu, gençliğinin ilk yıllarını. Kenetli duran kollarında damarları gergindi. Uyurken bile tetikte gibiydi.

Neden?

“Nazar etme yumurcak!”

Fısıltısıyla ürkse de belli etmeyecek kadar gururluydu Ayşe. “Uyusana birader!”

Sol omzu üzerine döndü fakat gözleri hâlâ kapalıydı. “Uyuyorum zaten,” dedi, elini yatağın üzerine vurdu, “Gel yanıma birlikte uyuyalım,” diyerek.

Gidebilirdi.

Ayşe Nur olmasaydı…

Bacaklarını sedir üzerinde topladı, “Ben o yataktan nefret ediyorum, başkan!” deyip, gözlerini pencereye çevirdi. Budanmaya ihtiyaç duyan ağaç dallarına rağmen Safiye’nin ufacık evinin beyaz boyalı cephesini görebiliyordu. O evde yanan, o ışığı bir kez daha görme isteği boğazında düğümlenirken yorgunlukla gözlerini kapadı.

*

Aldığı düzenli nefeslerle yatarken küçücük yerde, onu uyandırmak umurunda bile değildi kollarına alırken. Yatağın üzerine bıraktı sağ omzu üzerine dönen kızı, ardından Fuat’ta yanına uzandı. Öğle ezanı okunurken camilerden sol omzu üzerine yattı, Ayşe’yi seyre daldı. Naif bir dokunuşla alnına serili kâkülleri geriye doğru aldığında, yüzü tamamiyle gözlerine sunulan doyamayacağı bir hazineydi.

Gözlerinde hissettiği yorgunlukla belli belirsiz bir gülümseme yayıldı dudaklarına. Ayşe yanındayken uyku eziyet olmaktan çıkıp su misali rahatlatan bir ihtiyaca dönüşüyordu nedense… Yıllar önce de böyleydi, şimdi, lavanta kokusunu o pürüzsüz tenden solurken de. Gözlerini kapadı, biraz daha yaklaştı o tene. Burnu, Ayşe’nin alnına değdiğinde hissetmişçesine sokulurken incecik beden bedenine, insiyakiydi kolunu Ayşe’nin boynu altından geçirerek kızı kolu üzerine alışı.

Beklediği buydu sanki… Daha çok sokuldu bedenine. Eli, kürdanı andıran incelikteki küçücük parmakları göğsü üzerinde, yüzü boynuna yaslıydı.

Hiç bozmadı. Aksine sol elini Ayşe’nin beli üzerine yerleştirip, biraz daha yaklaştırdı bedenine. Bambaşkaydı hisleri, hissettirdikleri. Şimdi saçlarından kokusunu solurken daha çok sokuldu bedenine. Kalbine dokunacak kadar iç çekerken Ayşe, gözyaşı dökemeyen bir kadının içinde biriktirdiği yangını iliklerine kadar hissettiğine yemin edebilirdi.

Gözlerini kapadı, başını Ayşe’nin saçlarına yasladı. Nefes alıp verişini dinlerken kollarındaki kadının, uykuya yenik düştüğünün farkında bile değildi.

*

Karanlık bir sokakta, kalabalık bir grup insan arasında babasını arayıp, “Selim Ferah! Onu gördünüz mü?” diye sormak, sesini duyurabilmek için haykırmak öylesine yormuştu ki bedenini, dizleri üzerine çöküşünü engelleyecek enerjisi kalmamıştı. Karanlık öylesine ürkütücü bir hâl almaya başlamıştı ki, havaya kaldırdığı ellerini bile göremiyordu. “Allah’ım…” diye mırıldanırken bir dua niyetiyle, yavaş yavaş aydınlığa kavuştuğunu görerek buruk bir sevinci yaşadı.

Başını kaldırdı, kendisine uzanan tanıdık ele kilitledi bakışlarını. “Baba…” fısıltısıyla birlikte bir hıçkırık koptu dudaklarından. “Babam…” O eli önce öptü, sonra alnına koydu. Öylesine parlak, öylesine ulaşılmazdıki gördüğü nur dolu yüz, gözleri kamaşarak bilinci aydınlığa kavuştuğunda önce bedeni altında yatan adamın kalp ritmini hisseden parmakları seğirdi.

“Bu ne lan!” Adamın üzerinde, sere serpe uzanmış olduğu hâlde uyuyordu. Kaldırdığı başı, hiç de uzak olmayan bir mesafeden Fuat’ın yüzünü seyrediyordu. Elini göğsüne dayadı, uyandırmaktan çekinmeden doğruldu. Kalçasını henüz kıpırdatmayı başaramadan gri gözler aralandığında, “Senin de ne uyuduğun belli, ne de uyandığın!” sitemiyle durumdan kurtulmaya çalıştı.

Aradan dakikalar geçmedi. Zaman hızlı değildi. Ancak… “Bulunduğun yerde bu kadar kıpırdama güzelim, yanlış anlaşılacaksın,” derken Fuat, saliselerle anabileceği kadar çabuktu adamın bedeni üzerinden kalkışı. O ise bütün pişkinliğiyle yatakta esniyor, “Rahatımı bozdun, yumurcak!” diyerek Ayşe’nin ahvalini saran şaşkınlığı basite indirgiyordu.

“Ben seninle ne yapacağım hacı?” Sorudan ziyade sitem de olsa, Fuat’ın umurunda değildi Ayşe’nin söyledikleri. Sırtını yatak başlığına dayamış, bir dizini kendine doğru çekmiş olduğu hâlde karma karışık saçlarını kaşıyordu. “O yatakta yatmak istemediğimi söyledim! Sen neden demeyle anlayan bir adam değilsin?”

Saçlarını karıştıran eli durdu önce ardından gözlerini buldu kısılı gözleri. “Yatakta yatan bendim be güzelim. Sen, benim üzerime serildin.” Bacaklarını yataktan sarkıttığında dizlerine yasladığı dirsekleriyle hafifçe öne doğru eğildi, o eğildiği noktadan keskin bakışlarla seyretmeye başladı Ayşe’yi.

Şeytan’ın bedenini hatırlıyordu. Vücuduna değen o iğrenç sertliğini. Fuat, hiç mi bir şey hissetmiyordu karşısındaki kadın bedenine karşı da vücudunda bir hareketlenme olmuyordu? İrade miydi ondaki, yoksa ilgisizlik mi?

Her ne olursa olsun, sözleri müstehcen, hareketleri güven veren bu adamdan asla çekinmiyordu.

“Hmm… İyi öyleyse… Senin, altımda olduğunu bilmek içimi çok rahatlattı!” Saçlarını savurarak çıkarken odadan, “Kendimi kullanılmış hissettim,” diyen Fuat’ın, haddinden fazla incelttiği ses tonundan alayını duyuyordu.

Odaya geri geldiğinde Fuat çoktan çıkmıştı. Çantasını toparladı, bavulunu kapadı. Son kez girdiği odaya bir daha dönüp bakmayacaktı… Tâ ki gözü yatağın kenarında duran komodin çekmecesine takılana kadar. Odadan çıkmak yerine komodine doğru yürüdü, önünde bacakları üzerine çökerek çekmeceyi açtı. Üzerine işli “E” harfini okşarken mendili aldığının farkında bile değildi. Mavi işleme, mavi iğne oyası.

Yıllar geçse de hâlâ çok güzeldi.

Çantasına koydu ve odayla işi bitti.

Hatta evle-eviyle.

Kapıyı kilitleyip merdivenden inerken, ne bir özlem vardı kalbinde, ne de terk edişine dair bir burukluk. Babasını da, hatıralarını da kalbinde taşıyordu. Bu beton yığınıysa adını koyamadığı bir soğukluk veriyordu yalnızca, başka bir şey değil.

Başında pembe çiçeklerle süslenmiş tülbent sarılı, yanında üç yaşlarında bir erkek çocuğuyla hamileliğin son aylarına yaklaşmış gibi görünen bir kadın yaklaşırken, Ayşe evin kapısını kilitliyordu. Dönüp baktığı tanıdık gözler, Feriha’nındı. Hep sıcak, hep sevgi dolu.

Donup kaldığını hissederken, yanındaki çocuğun, “Anne, sana çilek toplayabilir miyim?” sözüyle sağ eli insiyaki dudaklarına örtündü.

Verandadan inerken otomatikleşmiş gibiydi anahtarı tutan sol elinin hareketi. Anahtarı çantaya attı, Feriha’nın yanına ilerledi. Ayşe’nin sözünü beklemeden Feriha, “Topla bakalım,” dediğinde, küçük çocuk o izinle bıraktı annesinin parmaklarını. Çocuğun çilek dediği çimenlerin arasında yetişen yabani meyvelerdi. Ayşe’ye döndü, sarılabildiği kadar sıkı sarıldı çocukluk arkadaşına.

Ayşe de sarıldı. Geçen zamanın özlemiyle sarıldı Feriha’ya. Aralarında annesinin karnında çırpınan bebeğin isyanıyla gülüp, garip bir hüzün ve sevinç yaşarken sarıldı Feriha’ya.

“Hoş geldin, Ayşe… Hoş geldin!”

“Hoş bulduk. Nasılsın?”

Biraz geri çekildi Feriha, elini karnı üzerine yerleştirdi, “Epeyce hamileyim,” derken. Daha da güzelleşmişti. Zayıf yanaklarında yer eden pembelik, hamileliğin verdiği efsunla ışıl ışıl gösteriyordu yüzünü.

“Hâyırlı olsun. Ne ara evlendin, ne ara iki çocuk sahibi oldun?” Hayretini gizleyemiyordu. Karşısındaki kadın, bir zamanlar en yakınıydı. Bir duraksamanın ardından sorarken aklındakini, yüzündeki makyajın hislerini saklaması tek temennisiydi. Lisedeki soğukluğunu unutmuş muydu Feriha..? “O… O çocukla mı evlendin?”

“Evet… O…” Kırgın değildi Feriha, birden bire aralarına duvarlar ören Ayşe’ye. Sitemi yoktu düğününden bile haberi olmayan çocukluk arkadaşına. Umursamıyordu geçip giden zamanı belli ki. Şimdi karşısındaki kızın ne kadar değiştiği de önemli değildi. Makyajı ya da giyinişi, görünüşü değildi, Feriha için önemli olan. Onun için önemli olan tek şey, “Sen nasılsın?”

Ayşe’nin nasıl olduğuydu.

Önce yutkundu, ardından, “İyiyim… Çok şükür iyiyim,” dedi. Yanına yaklaşan Fuat’ın huzur yayan kokusunu solurken, “Çok özledim seni,” diyerek tamamladı sözlerini artık hislerini saklama gereği görmeyen olgunluğundan hediye.

Dudakları titredi, gözleri yaşardı Feriha’nın. Duyduğuna inanamamış gibi bakıyordu gözlerine eli dudağı üzerine kapanırken. Gözleri doluluğa dayanamamış olacak, damlalar yanaklarından aşağı bir, iki derken akmaya başladı. Onun o güzel yüzünde, meleksi simâsında gördüğü hüzün-sevinç karışımı ifadeyle, kalbinde derin bir yaranın tekrar kanadığını hissetti Ayşe.

Feriha’yı bildiğinden de daha fazla üzmüş olmanın verdiği azap…

Eli hâlâ dudakları üzerindeydi, hem gülüp hem de, “Ben normalde bu kadar ağlamam ama hamilelikten olsa gerek,” derken. Elini indirdi, Ayşe’ye bir daha sarıldı. O an göz göze geldi Ayşe’nin arkasında duran adamla. Geri çekilip mahcup mahcup gülümserken, “Efide idi değil mi? Kusura bakmayın, Ayşe’yi görmenin sevincinden olsa gerek geç fark edebildim yalnız olmadığını,” dedi.

O an ne kuş sesleri vardı etrafta, ne de gürül gürül akan derenin derinden gelen şırıltısı. Zaman, Fuat’ın gülüşünde donarken, Ayşe’nin gözleri bir emare arıyordu o yüzde. Nasıl bir tepki verecek, Feriha’ya ne diyecekti?

“Fuat ben. Sıkıntı yok.” Çok rahat, bir o kadar kendinden emindi.

Mahcubiyeti giderek artarken Feriha’nın, Ayşe akan zamanı hissetti yeniden. “Utanma lütfen. Ben de ilk gördüğümde… O sanmıştım.”

“Ya… Hoş geldiniz Fuat Bey…”

“Fuat, de lütfen. Hoş bulduk.”

Feriha duyduğuna gülümserken, “Peki, Fuat,” dedi. İfadesi yumuşacık, nispeten rahatlamış gibiydi. “Hemen dönecek misin?” Gözleri yine Ayşe ile buluştu.

“Bir-iki hafta buralardayız.” Ağzından çıktıktan sonra farkına vardı; ikisi adına karar vermişti.

Sevinçle aydınlandı ışıl ışıl gözleri. “Gerçekten mi? Bir akşam yemeğe bekliyorum öyleyse. Fuat, size de uyarsa? Eşim de ben de çok seviniriz.”

Ayşe Fuat’a döndü, Fuat Ayşe’ye gülümsedi başını kabul edercesine eğerken. “Sana zahmet vermek…” demeye çalışırken sözleri ağzına tıkılı kaldı, “İçinde “Zahmet” geçen hiçbir cümle duymak istemiyorum!” sitemiyle noktalandı. “Müsait olduğunda haber ver bak bekleyeceğim.”

Yanına geri gelen oğlunun kucağında küçücük ellerine sığdıramayıp göğsünde desteklediği çilekler vardı. Dudakları, yanakları çilek kırmızısı, bembeyaz tişörtü aynı renkle desenlenmişti. “Anne, bunlar da senin.” Sözünü desteklercesine uzattı elindeki çilekleri. Bir kısmı yere dökülürken, “Eyvah! Düştü!” derken Fuat çocuğun yardımına koştu.

Dökülenleri toplayıp cebinden çıkardığı mendile koyarken, “Sen çok güçlüsün delikanlı! Bu kadar çok çileği nasıl topladın?” sorusuyla çocuğun gönlünü aldı.

“Gücümü çilekten aldım, bak!” derken kaldırdığı kolundan, vücuduna destekli çileklerden birkaçı daha yere düştü. “Eyvah! Yine döküldü!”

Üç yaşındaki bir çocuğa kıyasla ifade kabiliyeti, algısı hayran olunasıydı. Kahkaha atıp çocuğun önünde diz çökerken Ayşe, “Ya senin adın ne?” diyerek yanaklarını avuçları arasına aldı.

“Bilâl… Senin adın ne?”

“Ayşe Nur.” Nur…

Fuat’a döndü, “Senin adın ne?” diye sorarken. Simsiyah gözleri, karşısında yere çökmüş adam ve kadın üzerinde gidip geliyordu.

“Fuat.” Çilekleri mendil içinde toplayıp Feriha’nın güvenli ellerine teslim ederken Fuat, Bilâl’in dikkatli bakışları üzerindeydi.

“Sen de çok güçlüsün. Bir de çok büyüksün. Ben daha kapının kilidi kadar bile büyüyemedim,” derken Bilâl, kahkaha atarak kucağına aldığı çocuğu havaya atarak eğlendiriyordu Fuat.

Küçücük çocuğun kalbi ısıtan kahkahasına Ayşe ve Feriha tebessüm ederken, Fuat, “Otur bakalım şuraya,” diyerek omuzları üzerine oturttu Bilâl’i. “Şimdi herkesten büyük oldun, Bilâl abi!”

“Anne! Sen çok küçük kaldın, baksana bana!” Bilâl’in tatlı dilinde “K” harfi “T” olarak çıkarken, söyledikleri haddinden fazla şirin geliyordu kulağa.

Fuat’ın yanından ayrılmak istemezken Bilâl, Feriha’nın ikna çabalarıyla vedalaştılar iki gençle tekrar buluşmak dileğiyle. İkindinin son ışıkları semâda titreşirken otelin önünde arabadan indiler. Valenin teslim aldığı araçtan bir sırt çantasıydı yalnızca Fuat’a ait olan. Ayşe her ne kadar ikisi adına iki hafta kalacaklarını söylemiş olsa da gerçek öyle değildi belli ki.

Çantasına bakılırsa, Fuat’ın kalmaya pek de niyeti yoktu…

“Nereye daldın gittin, yumurcak?” Sırt çantasını omzuna yerleştirip Ayşe’nin çantasını da eline aldığında otelin önünde sıralanmış taş merdivenleri çıkıyorlardı. Karşılamak için yanlarına yaklaşan adam umurunda görünmüyordu Fuat’ın, Ayşe’yi durdurup, “Neyin var?” diye sorarken.

Gözleri, Ayşe’nin hissettiklerini önemser gibi bir ciddiyetle bakıyordu.

“Hiç,” dedi, kısaca. “Hiç…”

Adamı takip ederken, otele girişini yaptırmak için kimliğini görevliye verirken, odasına kavuşmak için asansörün yükselişini izlerken hareketleri otomatikleşmiş gibiydi. Çok karmaşık düşüncelerle boğuşurken aynı zamanda kafasının içinin bom boş olduğunu da hissediyordu.

Ve böyle hissetmekten nefret ediyordu.

Yan yana odalarda ayrılırken birbirlerinden, Fuat’ın bakışlarını üzerindeydi. “Görüşürüz,” deyip odadan içeri girdiğinde tek isteği; Fuat’tı. Fuat’ın yanında olmaktı. Fuat’tan ayrı kalmamaktı. Yalnız kalınca; kalamadığı evine, o evdeki anılara, o eve karşı hissettiği ne olduğunu bile bilmediği öfke hissinin verdiği nefrete takılıp kalacaktı, biliyordu.

Kart anahtarı yerine yerleştirdi, odanın manzarasını önüne seren pencereye doğru yaklaşırken sırt çantasını yatağın yanına, yere bıraktı. Kayarak açılan kapının ardında ufak bir balkon ve o balkonun önünde uzanan uçsuz bucaksız gibi görünen Karadeniz vardı her daim seyrederken huzur bulduğu. Pembemsi bir renk alan güneş ufukta batmaya yüz tutmuş, dalgalanan Karadeniz ise, o son ışıkları yutar gibiydi.

Hava serin değilse de Ayşe’nin üşümesi için güneşin batışı da yeterliydi. Çantayı bıraktığı yerde diz çöküp içinden kalın hırkayı çıkardığında, 873 sayfalık kitabı da çıkarıyordu. Balkona bırakılmış hasır koltuğun yumuşak minderi üzerinde bağdaş kurup, kitabın 453. sayfasından devam ederken okumaya, kendisini seyreden gözlerin farkında bile değildi.

*

Akşamın hafif meltemi simsiyah saçlarını okşuyordu Ayşe’nin. Elindeki kitaba odaklandığı yüzündeki yumuşayan ifadeden belliydi. Kaşları çatık değil, sert görünmek gibi bir ihtiyacı yok, aslında olmadığı kişiyi göstermesine ise hiç gerek yok.

Yani… Babasının küçük kızıyken, ağzından küfür eksik olmayan karanlık, kötü karakterli bir kadın gibi görünmesi gerekmiyordu. Çünkü; Karadeniz’den kendini sakınmaya ihtiyacı yoktu.

Kısa kollu tişörtün açıkta bıraktığı dirseklerini metal tırabzanın soğukluğuna aldırmadan yaslarken üzerine, artık Ayşe’den gizlenmek istemediği gerçeğine teslim oluyordu. Ona her şeyi anlatmayı. Efide’nin gidişi ardındaki gerçeği, babasının ölümünü… Hatta… Babasını, kardeşini… Gizlediği ne varsa.

Önce sırtını dikleştirdi, ardından odaya girdi masanın üzerine bıraktığı telefon sessizliğiyle titrerken. Telefona bakmakla Ayşe’nin oda kapısına dayanmak arasında gidip gelirken ekranda gördüğü “KARDEŞİM” yazısı bitiriyordu tereddüdünü. Mete, herkesten önemliydi.

“Efendim kardeşim?”

“Fuad… Ben bir halt ettim!”

Sesi çok öfkeliydi ancak en derininde hissedilen bir acı da vardı. “Ne yaptın?” O an aklından türlü türlü kara senaryolar geçerken kalbinin ritmi değişti. Mete’yi üzen, öfkelendiren, canını sıkan ne olursa olsun fikrinden bile nefret etti. “Beni yanına getirmeden söyle, yoksa telefonu kapayıp havaalanına gideceğim!”

Hiç kimse kardeşinden önemli değildi.

“Şerefsizle karşı karşıya gelmesi için organizasyon yaptım!”

Söylerken bile sinirden sesi titriyordu Mete’nin. Melek ve Yıldırım karşı karşıya geldiklerinde ne yapacaktı peki?

“En iyisini yaptın,” derken üzerinden kalkan yükün hafifliğini hissetti. “Melek’in buna ihtiyacı var. İçinde bulunduğu durumu göz önünde bulundurursak…”

Sözünü keserken öfkeli bir küfürle, elinde olmadan gülümsüyordu Fuat.

“İçinde bulunduğu durumu s*kerim…” Derin bir nefes aldı sakinleşmek istercesine. Devam ederken sesi artık daha insancıldı. “Neyse. Sen ne yaptın? Kavuştun mu Karana?”

Gülümseyişi daha da derinleşti yüzünde. “Kavuştum… Oteldeyiz, o yan odada. Esasında şimdi ona gidiyordum. Ona Efide’yi göstermeye…”

“Ulan çabuk git şer gelip engel olmadan! Oyalanma!”

Telefonu kapatan kardeşine son bir söz söyleme fırsatı olmasa da derin bir nefes alarak durumu sindirmeye çalışıyordu Fuat. Telefonu yatağın üzerine attı, uzun adımlarla odayı geçip kapıyı açtı. Tamamen olmasa da bedeni fildişi rengine boyalı, bordo halıfleks döşeli hole doğru meyletmişti Ayşe’nin kapısı önünde duran adamı görene kadar.

Bir eli pervaza yaslıyken Fuat’ın, diğer eli kapının altın rengi topuz misali kolunu sıkıyordu.

Tarık izin isteyip Ayşe’nin odasına kabul edildiğinde, kıskançlık Fuat’ı kemiren açgözlü bir fare gibiydi. Benliğine bıraktığı her ısırığın hasarı, komplike bir tutarsızlığın vücuduna yayılmasından azı değildi.

Yıllar önce karanlık bir gecede ne hissettiyse aynısını hissetti. O gece dizleri üzerine çöküp ellerini sıkan gencin öfkesi aynı ellerde tezahür etti yeniden. Titreyen elleriyle kapıyı üzerine kapadı, kendini yatağın üzerine sırtüstü bıraktı. Sakinleşebilme ümidiyle tek yapabildiği derin nefesler alıp vermekti. Bunun üstündeyse; burada sessizce yatıp, gidip Ayşe’nin üzerine atlamaması vardı!

Başka bir şey değil!

Ahzen ~ 20 | Utanç” için 17 yorum

  • 14 Nisan 2019 tarihinde, saat 17:44
    Permalink

    Yavvv bi bas git ne durup durup çıkıyorsun aradan Tarik misin nesin bunlarin vuslat zor ben anladim e simdi ne diyelim Fuad a ama yazarcan sen de bizi iki arada bi derede birakiyosun simdi de ayse ye catasim var ne alırsın alin adamini odana hic yakışık alir mı????

    Yanıtla
    • 15 Nisan 2019 tarihinde, saat 08:35
      Permalink

      Bak lutfem eğer gene konuşmaz yuzleşmezlerse bu iş turk filmine sarar ben diyim aman aman sen rutine bağla normal turk evladı gibi gidip bağırıp çağırıp hesap sorsunlar

      Yanıtla
      • 15 Nisan 2019 tarihinde, saat 17:54
        Permalink

        ?? san şöyle söyliyim; ilkinde konuşamamaları beş yıllık bir ayrılık gerektiği içindi. sonraki bölümü yazmaya başladım. okuyunca bi aferin alırım belki ?

        Yanıtla
    • 15 Nisan 2019 tarihinde, saat 17:53
      Permalink

      hiiiç darlanma… halledicez =)

      Yanıtla
  • 15 Nisan 2019 tarihinde, saat 09:54
    Permalink

    Cok bekledik ama fuat ve aysenin candan oteden bilmesigimiz cok basbasa kisimlari vardi ben onlari da yazarsin dedim onceki bolumde nefret ediyordu ayse fuata sinir oluyordu hop asik olmus efideyle ayni kefeye koymus.cok zaman atlanmis gibi efideyle ayni kefeye koyacak kadar ne yasadilar. Yuzlesme gerceklerin ortaya cikmasini okuruz insallah.hem daha bu kiz yurt disina cikacak orada piyana hocasi ona evlenme teklif edecek.hikayeni seviyorum kale.ini de oyle ama ayse ve fuat daha cok yer alsin gercekler de ortaya ciksin ya 5 yil olmus artik ve cok ara verme olur mu …..

    Yanıtla
    • 15 Nisan 2019 tarihinde, saat 17:58
      Permalink

      candan ötede Melek’in kaçırıldığı birkaç haftalık süreyi atladım yalnızca. aynı şeyleri yazmak istemediğim için. candan ötede rize kısmı muammaydı direk geçiş yaptım. ayşe fuata karşı öncelikle bir vefa hissediyor çünkü melek yokken onu hiç yalnız bırakmamış bu adam. aşka dair bir his yazmadım bildiğim kadarıyla ? eğer yazmışsam yanlış olmuştur neresiyse hemen de baa düzeltirim =)
      efideyle aynı kefeye koymaya gelince de fuatı efideden hiç ayıramıyo zaten. sürekli kıyaslama halinde.

      hakikaten isteyerek ara vermiyorum. fırsat buldukça yazmaya çalışıyorum. inşAllah çok bekletmeden yeni bölüm yayınlanacak.

      Yanıtla
  • 15 Nisan 2019 tarihinde, saat 14:18
    Permalink

    Yapma be abla tam da oldu derken metemin söylediği şer i koyma araya sanki daha çok yanakacak canımız ki hatırladım fransalar sağolsun

    Yanıtla
    • 15 Nisan 2019 tarihinde, saat 17:59
      Permalink

      o iş bende. rahat ol canısı ?

      Yanıtla
  • 16 Nisan 2019 tarihinde, saat 12:59
    Permalink

    Ablam hoşgeldin sefalar getirdin. Uzun zamandır beklemedeydik seni. Ama değdi bekledigimize çok şükür? ah ayşem ah fuatim ah. Bir türlü vuslata eremeyeceksiniz diye düşünüyorum artık? tarık sen ne ayaksın yırtık dondan fırlar gibi heryerden çıkıyorsun yavrum? Fuatcim sende kardeşini iki dakka bekleteydin de şer sokmasaydın aysemle arana yahu? ama ozaman da hikayenin ne anlamı kalır dimi ama? herşey güllük gülistanlik değil normal şartlarda da. Çokta anormal karsilamamak lazım gidişatı. Rabbim hayırlı sonlar nasip etsin cümlemize inşallah? yüreğine sağlık ablam harika bir bölüm yine yeniden. Emeğine sağlık. ALLAH â emanetsin? yeni bölümü sabırsızlıkla bekliyorum?

    Yanıtla
    • 16 Nisan 2019 tarihinde, saat 13:31
      Permalink

      ?? böyle mutlu mutlu okudum yorumunu. okuyan o güzel gözlerine sağlık. inşAllah sonraki bölümü daha ivedi yayınlicam ? âmin.

      Yanıtla
  • 19 Nisan 2019 tarihinde, saat 20:37
    Permalink

    Fuaddd ne gittin yattın oğlum teallam ya ? hayret bi şe yaaa ….
    Aaaaa LütfiyEM hoşgeldin özledim seni kardeşim ya ?
    Bölüm yine yakıyo harika ?
    Ahh Metem ahhh…..

    Yanıtla
    • 24 Nisan 2019 tarihinde, saat 20:37
      Permalink

      bende seni özledim ki ?

      Yanıtla
  • 19 Nisan 2019 tarihinde, saat 20:49
    Permalink

    Ayy abla bana bi fenalık geldi nerden çıktı bu Tarık
    Valla gelecek bölümde senden şöyle bi okkalı tokat sahnesi bekliyorum Ayşemden fuata

    Yanıtla
    • 24 Nisan 2019 tarihinde, saat 20:40
      Permalink

      hay Allah ? hayal kırıklığına uğramazsın inşAllah

      Yanıtla
      • 25 Nisan 2019 tarihinde, saat 21:17
        Permalink

        Aman ablacım sen ne yazarsan yaz ben seve seve okurum ??

        Yanıtla
  • 4 Mayıs 2019 tarihinde, saat 00:47
    Permalink

    Simdiiii ???
    Bence bu tarik belasini balkona oturtur ve fuad da buna kulak mosafiri olur yillar once kabul etmedin yinr bi firsat vermezmisin gibi biseyler. Mi olur İnsallah veee fuad efendi beyimiz bunlari duyup pismanlik duyar ve cesaretini yitirir bu is fransalara kadar gider hatta melegin fuada tavri vardi ayseden dolayi fuad beni dinlemeden hukum vermesen diyordu meraktan senaryolar ureten okurun :)) özledik Lütfiyemmm

    Yanıtla
    • 6 Mayıs 2019 tarihinde, saat 10:57
      Permalink

      vay beee… esaslı olurmuş ha ?

      umarım okurken hayal kırıklığına uğratmam seni ?

      Yanıtla

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir