Ahzen ~ 2 | Yara

“Dokunma bana! Çek elini üzerimden!” Sesi yüksek, hissettiği beceriksizliğinden bertaraftı. Var gücüyle adamı kendinden uzaklaştırmayı başardığında, aralarında üç adımdan daha kısa bir mesafe vardı.

Yıllar geçtiği hâlde, onu ilk gördüğü günkü gibiydi yüzü. Hâlâ genç, hâlâ yakışıklı ve hâlâ korkunç! Pis bir sırıtış salındı dudaklarında, “Dokunuyorum ve dokunacağım… Peki ne yapacaksın?” sorusu alayla dökülürken. “Çığlık mı atarsın? Peki… beni şimdi uzaklaştırsan… bu gece de seni odanda izleyemez miyim? O küçük göğüslerini saklamaya çalıştığın sütyenine bakamaz mıyım?”

Hakikat bir balyoz gibi iniyordu Ayşe’nin dimağına. Bu kokunun, baharat yoğunluğuyla zenginleştirilmiş parfümün kaynağı ne yazık ki dün gece odasındaydı.

“Nasıl..?”

Bir adım attı, Ayşe’ye doğru. “Odandaki pencere açıktı, şekerparem… evinize bayıldım. Üst katta, çok sık kullanmadığınız ardiyenin ahşap zemininde birkaç delik var…”

Midesindeki bulanma başını döndürüyordu. “Sabaha kadar yukarıdan beni mi izledin?” Sözler kulağına ulaşana kadar, sesli söylediğinin farkında bile değildi, Ayşe.

Adam bir adım daha attı, “Aynen öyle,” derken.

“Yaklaşma!” dediği an, şeytanın elleri arasındaydı kendi cılız kolları. Önce nefesini tuttu, Ayşe sonra güçsüzlüğüne kahroldu nefessiz kalışına yanan ciğerlerinin ihtiyacına aldırmadan. Kapı kırılırcasına açıldığında çığlık atmak üzereydi sonunu hesap edemediği korkusuyla. Genç bir adam, sarı saçlı, soluk mavi gözlü ahlaksızı ayağıyla kapadığı kapıya boğazını tutarak yaslarken, an kadar kısa bir süreydi bütün bu karmaşayı yaşadığı zaman birimi.

“Sen kimsin ulan orospu çocuğu!” Soru değildi adamın boğazını sıkan gencin sözleri. Fısıltı tonuna gizlenmiş bir kükreyişte saklı tehditti. “Küçücük kızı korkutmaya utanmadın mı it oğlu it!” Yine fısıldıyordu. Ayşe, ellerini vücuduna sarmış oradan bir an önce kaçıp gidebilmeyi isterken, suçlunun tuvalet kapısında hesaba çekiliyor olmasıyla kurtulamıyordu bu eziyet dolu hâlden.

“Bırak beni yoksa çok pişman olacaksın!” Tehditlerini savuruyor, onu esir alan genç ise daha büyük bir baskı uyguluyordu karşısındaki adama.

“Ulan senin pedofil olduğunu duyurur, Rizelilerin seni linç etmesini sağlarım, sokuk it!”

Sözleri gençten duyduğu an bilinci yavaş yavaş yerine geliyordu, Ayşe’nin. Ya herkes Ayşe’ye dokunduğunu öğrenirse? Ya tuvalet köşelerinde neredeyse taciz edildiği duyulursa? İçeride Tarık ve sevgilisi, ondan daha önemlisi Feriha varken böyle bir skandal duyulduğunda arkadaşlığı yara alıp, zarar görmez miydi?

“Hayır!” dedi, kilitli kaldığı duvar dibinden hareket edebilme iradesi gösterdi bedeni. “Lütfen, bırakın gitsin! Lütfen…”

Genç adam dönüp gözlerine baktığında, Karadeniz’in yağmura esir düştüğü zamanki griliğini seyretti kısacık bir an gözlüklerin ardından bakan o öfkeli gözlerden. “Sen kafayı mı yedin ufaklık?” Sessiz sözleriyle ürperirken teni, sarı saçlı ahlaksızın verdiği ürpertiyle uzaktan yakından alakası yoktu bu hissettiğinin.

“Lütfen… Arkadaşlarım içeride… Kimse bu rezaleti duymasın.” Birkaç cümlede anlatırken hüsranını, anladığı hakikati daha da kararan gözlerden görüyordu, Ayşe.

Adamın boğazını kavrayan elini geri çekti, sert bir hamleyle kapıya çarptı hayvansı böğürmesinden büyük bir zevk duyarak. “Bana bak göt herif! Bu çocuğa ya da herhangi bir çocuğa, on metreden fazla yaklaştığını görür ya da duyarsam…” sözlerinin sonunu kulağına fısıldarken gencin ne dediğini duyamıyordu Ayşe.

Kanayan başını eliyle tutan şeytan, sarsak hareketlerle açtığı kapıdan kendini dışarı attığında, Ayşe ne kıpırdayabiliyor, ne de konuşabiliyordu. Şok böyle bir hissizlik mi veriyordu insan bedenine, onu da bilmiyordu. “İyi misin?” Sorusunu duyduğu an, açık kapının önünde dikilen genci yeni fark etmişçesine irkildi, Ayşe. “Benden korkma! Sakin ol! Şimdi seni arkadaşlarının yanına götüreceğim, tamam mı?” Sesinin tonunda incitmekten korkan bir şefkat vardı. Sanki az önce adamı serbest bırakmasını istediği için kendisine hiç öfkelenmemiş gibiydi sıcaklığı.

Başını öne eğip, kabulünü sunarken, hissettiği en son duygu bile değildi iyi olmak. Genç adam elini uzattı koluna doğru, insiyaki bir adımla geri çekildi savunmasız, küçücük bir bedenle. Eli havada donduğunda dur işareti yapıyordu. “Dokunmayacağım, tamam.”

“Ben kendim giderim… Teşekkür ederim… Yaptığın şey için yani…” Birkaç kelam daha etmek istiyordu ama gücünün bittiğini titreyen dizlerinde hissederken mecali kalmamıştı. Lavaboya giren iki genç kızın yanından uzaklaşırken, kızların kıkırdayarak kızlar tuvaletinde bıraktığı gence sorular sorduklarını duyabiliyordu.

Birkaç adım sonra döndü, “Adınız neydi?” diye sordu, Ayşe. Neden merak ettiği hakkında en ufak bir fikri yoktu.

“Beni seven bir kadın “Efide” diyor bana,” dedi zorlanarak çıkarabildiği güçsüz sesiyle. Yanındaki kızlara başıyla selam verdikten sonra Ayşe’nin yanına geldiğinde, tam karşısında duruyordu. “Senin adın ne kara kız?”

Hissettiği karmaşaya rağmen bir tebessüm çabası salındı dudaklarında, Feriha’nın annesi Hatice’nin, küçük buzağısına taktığı ismi gencin sözlerinde duyduğunda. “Beni seven bir adam “Ayşe Nur” diyor bana.”

Uzun boylu gencin, haddinden fazla uzun saçları, bir de kalın, siyah çerçeveli gözlüklerinin ardından yumuşacık bir griye dönmüş gözleri vardı, “Pekâlâ, Ayşe Nur… Güle güle…” derken.

Masaya doğru ilerlediğinde kalbi hâlâ deli gibi çarpıyor, gözlüklü genç gelmeseydi başına neler geleceğinin düşüncesiyle elleri tir tir titriyordu. Aradan yıllar geçtiği hâlde, hiç kimseye anlatamadığı derdinin baş rol kahramanını görmenin verdiği dehşetle anlıyordu ki; o gün yaşadığı ne bir kabustu, ne de halüsinasyon.

Çocukluğundan bu yana gördüğü rüyalarının eli kanlı katili gerçekti.

Ve az önce kurtarılmasaydı…

*

Yıllardır gelmediği odada hiçbir eşyanın yeri değişmediği gibi, annesinin elleriyle ördüğü yeşil-gri battaniyesi de hâlâ yatağın üzerindeydi. İlkokulda çizdiği resimler poşet dosyada korunmaya alınmış olduğu hâlde panoda asılı dururken, bu odadan kaçıp gittiği günü dün gibi hatırlıyordu. Bir divan, bir komodin ve ufak bir sedirin sığacağı genişlikteki odanın uzunluğu genişliğinden daha iç açıcıydı. Dere taşıyla örülmüş alt kat ahşap evi sağlamlığıyla taşırken, bir marangoza yuva olmanın avantajını, yıllardır eskimeyen tahtalarında zenginleştiriyordu.

Küçücük pencerenin önündeki yatağına oturdu, odasını seyretti, Fuat. Zahiren değişen bir şey yoktu fakat batınen aynı olan küçücük bir anıyı bile yakalayamıyordu. Bu odada tek başına yatarken, geceleri babasız büyümenin verdiği öfkeyle sabaha çıkmaya çalışır, annesi üzerini örtmek için yaklaşırken, ayak seslerini dinleyerek uyuyor numarası yapardı. Üç yaşında bütün köyün gözünde babasız doğan bir günah tohumuyken, annesinin ilk evliliğiyle şimdiki soyadına kavuşmuş, ardından Rize’ye veda edip Trabzon’a yerleşmişlerdi.

Daldığı düşüncelerden, ağır ahşap kapının zarif tıklanışıyla sıyrılıyordu. Kapıdan başını uzatan annesinin çekingen bakışlarına karşılık veriyordu Fuat. “Gelebilir miyim oğlum?” Çekingen bakışları kadar çekingen de bir ses tonu vardı, Elvan’ın. Başını, kabulünü sunarcasına salladı, rüzgarla savrulan tülün ardından yemyeşil ağaçları görebilme ümidiyle gözlerini pencereye çevirdi. Ama baktığı yerde gördüğü yeşillik değil, annesinin ümit dolu kahverengi gözleriydi. “Oturabilir miyim?”

Derin bir nefes aldı, Fuat. “Anne. Bir şey yapmak için benden izin alman gerekmiyor.”

“Üzgünüm. Sadece… Seni rahatsız etmekten korkuyorum.”

Rahatsız?

Annesinin verebileceği rahatsızlık, gelip yanına oturmaktan çok öncesine, Fuat’ın doğmadığı bir vakitte gerçekleşmişken, bunu tam da bu zamanda kelimelere dökmenin faydasız olduğunu görebiliyordu genç adam.

Annesinin elinin saçlarına uzandığını fark etti önce, sonra kucağına kenetlediğini. “Nasılsın anne?”

Başını aniden çevirince Fuat’a, gözlerini esir alan gözyaşlarının hâkimiyet çabasıydı oğluna bakışları. Titrek olduğu kadar güçlü. “İyiyim Efide’m… Çok iyiyim. Sen nasılsın? Hâlâ sesli konuşamıyor musun?”

Buruk bir gülümseme yayılırken dudaklarına, aklına kardeşi geliyordu. “Sesli konuşmaya çalışırken “Çakma Don Corleone” diyorlar bana.” Ve tabii bir de, “Ne zaman ameliyat olmaya karar vereceksin paşam?” sitemiyle kafasını şişirmesi de vardı tabii.

“Hastalığın… Ciddi bir… Yani… Tedavisi olan bir hastalık mı bu?”

“Reinke ödemi. Sigarayı bırakınca düzelecek.”

Sormak istediği bir sürü sorusu var gibiydi ama Fuat’ın soğuk tavırları Elvan üzerinde olumsuz bir etki bırakıyor, soruları gerginliğinin enkazı altında kalıyordu. “Anladım…”

Sessizlik odadaki oksijeni içine çekerken yine derin nefes alma ihtiyacı hissediyordu, Fuat. “Sabri nasıl?” diye sordu aradan birkaç dakika geçtikten sonra.

“İyi. Her zamanki gibi.”

“Çıkıyor mu hâlâ balığa?”

“Eskisi kadar değil. Ayağı şimdilerde daha çok ağrır oldu. Doktor ameliyat diyor ama yatağa mahkum olmaktan korkuyor.”

Aralarındaki en uzun konuşma, annesinin kendinden yirmi beş yaş büyük kocasının, bel fıtığı ve onun neticelerinden doğan kısıtlı hayatını anlatmasıydı. Sabri, bir genç kız için yapabileceği bütün iyiliği yapmış, Fuat’ın dedesinden kızını, yani Elvan’ı kurtarmıştı. Genç kızken yaptığı hata bütün ömrüne mâl olmuş olsa da Fuat’a, “Sen benim en kıymetli hazinemsin,” derdi her daim.

Neden sonra birden bire, “Onu hiç affedecek misin?” diye sordu.

“Affetmek?” dedi, soran gözlerle baktı annesinin yüzüne. “Affetmeyi öğrenemedim hâlâ Elvan Hanım, üzgünüm.”

Kucağında kenetli ellerine bakarken, gözyaşlarını içine akıtıyordu, Elvan. Birkaç kez arka arkaya yutkunduğunu duyduğunda, Fuat’ın gözleri acıyla kapanıyordu. Annesini incitmişti ve ne yazık ki onu teselli edebileceği sözleri yoktu sabrında.

“İzin verirsen, bir-iki saat uyumak istiyorum. Akşam arkadaşlar beni almaya gelecekmiş.”

Sözleri bittiği an gözlerine ulaşmayan bakışların sahibi kadın ayaktaydı. “Sen dinlen oğlum.” Sesinde titreyen şefkatine kurban olacağı annesi kırgın kalbiyle çıkarken odadan, Fuat’ta giydiği fermuarlı hırkasını çıkarıyordu.

Nisa Hanımdan bir doğum günü hediyesi olan hırka.

Yatağa sırtüstü uzandığında birden bire gözlerinin önüne çikolata kahvesi yumuşacık gözler geldi. Korkmuş ama cesaretini kaybetmemiş, her an saldırmaya hazır olsa da ne kadar çaresiz olduğunun bilincinde olan gözler. O gözleri daha önce de görmüştü. Unutabilen bir hafızaya sahip olmayışını çoğu zaman bir lanet olarak görürdü ancak şimdi hızla koşmaya çalışan küçücük bir çocuğu yerden kaldırırken de korkuyla gözlerine bakan gözleri hatırlayabildiği için rahat hissediyordu. Bu çocuğu uzun yıllar sonra yine görmüşken, birden bire anlıyordu ki; o çocuğun o günkü korkusu bugünün aynıydı… En son aklındaki düşünce; küçücük çocuğa neden annesinin hitabıyla adını söylediğiydi. Sonrası huzursuz bir uykunun sığ sularında geçen bir ya da iki saatti.

*

Elindeki kitabın, yüz ikinci sayfasını baştan başlayıp üçüncü keredir okuyordu. Heyhat ki aklını verip yine ne olduğunu anlayamıyor, gelişen olaylarda kurulan diyaloğu kavrayamıyordu. Odasının camı sımsıkı kapalıydı. Her tarafı didik didik aramıştı. Babasıyla birlikte üst kattaki ardiyeye çıkmış, kaybettiği Kaplan Tigger’i bulma bahanesiyle ortalığa bakınmıştı ancak; hiçbir ize rastlamamıştı.

Bugün yaşadıklarını babasına anlatmasını söyleyen cılız bir ses vardı aklında vicdanını rahatsız eden. Ama hemen ardından babasını ne kadar üzebileceği fikriyle vazgeçiyor, bir daha onu rahatsız etmeye cesaret edemeyeceği tesellisiyle avunuyordu. Telefonu, şarja takılabilmek için isyan ederken, komodinin çekmecesini açtı bembeyaz mendilin yanında duran şarj aletini çıkardı.

Bu mendili neden sakladığına dair hiçbir fikri yoktu.

O gün yaşadıklarının bir kabus olmadığının kanıtı olduğu için mi?

Yoksa bebe mavisiyle işlenmiş görkemli “E” harfine kıyamayışından mı?

El işçiliği olduğu belliydi. Biri o çocuğu gerçekten sevip, ilmek ilmek sevgisini küçücük harfe işlemişti. Bir huzur hissetti kalbine yayılan nereden geldiğini anlayamadığı. Bir annenin, oğluna gösterdiği sevgi olabilir miydi bu huzurun kaynağı?

Işığı kapadı, yatağının güvenliğine sığındı. Tarçınlı süt içmesi rahatlık verirdi, vermedi. Babasının duaları kalbine sükûnet sağlardı, sağlamadı. Dün gece o iblisin bakışları altında soyunmuş olduğunun düşüncesi yenilenirken aklında, ellerini dudaklarından çıkacak çığlığı bastırabilmek için ağzına örtüyordu insiyaki bir çaresizlikte.

Efide… Ya gelmeseydi? Yetişemeseydi? Ne yapacaktı?

*

Karanlık odayı aydınlatan şimşeklere, gökgürültüsü bütün haşmetiyle eşlik ederken açıldı gözleri Fuat’ın. Rüyasında yine aynı kabusu görmek, yılların geçmiş olmasının psikolojisinde en ufak bir iyileşmeye vesile olmadığını gösteriyordu. Yağmurun, toprak üzerinde çıkardığı o dinlendirici sesiyle yapraklara çarpan damlaların huzurunu dinledi kısacık bir süre, ardından yattığı yerden kalktı.

Hiçbir yorgunluk hissetmiyordu vücudunda bugün yaşadığı uzun soluklu cinsel macerasına rağmen. Bir zamanlar okulun en güzel kızı olan Filiz, Trabzon’da olduğunu duyunca akşam gezintisine davet etmiş, ardındanda genç adamı Vakfıkebir sahilinin en ıssız noktasına götürmüştü babasının arabasıyla.

Kızın cesareti, bedenin daha önceden keşfedilmiş olmasından geçiyordu belki de. Hatta öylesine keşfedilmişki, bu genç yaşında vajinal kaslarındaki gevşeklik, tıp okuyan Fuat için şaşırtıcıydı. Arabanın arka koltuğunda hazzı en uç noktada yaşarken genç kız tekrar tekrar orgazm çığlıkları atıyor, Fuat’ın ahlaksız oyunlarıyla daha çok çıldırıyordu.

Yukarıya doğru iterken pencereyi, eski ahşap gıcırtılı bir ses çıkardı. Paslanmaya yüz tutmuş mandalı sıkıştırırken pencerenin köşesine, alabildiğine nefes çekiyordu ciğerlerine yağmurun tazeliğinden. Henüz aydınlanmamış sabahın serinliği çıplak ve terli tenine çarparken derin bir nefes aldı ciğerlerine, dirseklerini yasladı ufacık pencere pervazına.

Bu evden kaçıp İstanbul’a sığındığı gün, dün gibi aklındaydı, Fuat’ın. Ortaokul karnesini almak için evden çıkarken, annesi yanında olabilmek için Fuat’a tabiri caizse yalvarmış, Fuat’ta annesini kıramamıştı. On dört yaşındaki genç, annesinin yanında olmasından rahatsız olsa da bu rahatsızlığın nedeni asla çocuksu bir dalga geçilme korkusu değildi. Sebep; Sabri’nin, kızı yaşındaki karısının bahçe sınırları dışına çıkmasına duyduğu öfkesiydi.

Bütün öğretmenleri Elvan’a, Fuat’taki başarı nedeniyle tebriklerini sunarken, Fuat verilen birkaç başarı belgesini çantasına tıkıştırmaya çalışıyordu. Arkadaşlarıyla vedalaştığında, evin yolunu tuttuyordu anne oğul. “Eve gitmeden önce sana bir öğle yemeği ısmarlamak isterdim…” sözleriyle olmazını anlatırken annesi, Fuat’ın umurunda bile değildi dışarıda yemek yemek. Tek isteği; Sabri kızmadan önce annesinin bir an önce eve gidebilmesiydi.

“Aç değilim. Arkadaşlar futbola bekliyor zaten. Üstümü değiştirip, yanlarına gideceğim.” Bu yalın gerçeklik Elvan’ın parıldayan gözlerinde bir teselliydi. Başını kabulünü sunarcasına sallarken, buruk bir tebessüm salınıyordu Elvan’ın meleksi güzellikteki yüzünde.

Çift kanatlı ahşap kapıyı, tarihi, büyük kilidiyle açarken, İsmet İnönü’nün Cumhurbaşkanlığı yaptığı dönemde de bu evi açan anahtara gözünün ucuyla bakıyordu Fuat. “Kapı kilitli değil!” Sözleri ağzından çıktı, çıkmadı gibi garip bir andı savrularak açılan kapıyla Elvan’ın olduğu yerde korkuyla sıçraması. “Sabri Bey… Siz evde miydiniz?”

“İçeri girin!”

Selam verip içeri girdiklerinde kapıyı kapadı Sabri, anahtarı duvardaki çiviye astı. Evin kendine has kokusunu solurken, biraz ahşap biraz da annesinin lavanta kokusu olduğunu çözümlüyordu Fuat. Sabri, Elvan’ın karşısında durduğunda, genç kadınla aynı boyda gibiydiler. Yaşlı buruşuk elini kaldırdı, Fuat’ın ayakkabılarını çıkarmasını fırsat bilirken Elvan’ın yüzüne indirdi.

Öfke elle tutulabilen bir nesne olsaydı belki de adı Fuat olurdu. Gri gözleri annesine inen tokatı yakacak bir etkiyle bakarken, elindeki çantayı yere savurdu, ikinci tokatı atmak için kalkan eli havada yakaladı. Yaşı küçük Fuat’ın boyu 1.72’ye vardığından, karşısındaki ufacık adamın tepesine bir karabasan gibi çökmüştü. “Anneme dokunmaya nasıl cesaret edersin!” Sabri’nin elini sırtına doğru büktüğünde, yüzü ahşap duvara değecek şekilde etkisiz bırakıyordu yaşlı adamı.

“Bırak beni yoksa ikiniz de pişman olursunuz.”

Annesi kollarına sarılmış, “Bırak Efide’m! Lütfen bırak!” diye yalvarıyordu.

“Sen bırak anne! Bir daha sana el kaldıramayacak!” derken adamın yüzünü daha çok bastırıyordu ahşap duvara. “Kolunu kökünden keseceğim onun!”

“Defol git evimden piç kurusu! Geldiğin bok çukuruna dön! Sana verdiğim emekler haram olsun nankör küçük piç!”

Piç…

Fuat buydu doğduğu günden bugüne;

Piç…

Yıllardır Sabri’nin aşağılamalarına, hakaretlerine, annesine olan kıskanç eziyetlerine nasıl dayanabilmiş, nasıl sabretmişti? Tabii ya… Fuat küçücüktü. Şimdi Sabri’ye karşı koyuşu yaşlı adamı şaşkına çevirirken, küçük çocuğun ne kadar büyümüş olduğunu fark edememesi cılız bir sevinci moral olarak taşıyordu elleriyle kilitlediği adamı tutan gücüne.

“Anneni de geldiği yere yollayacağım seni de! Bakalım deden ya da dayıların sağ bırakacaklar mı sizi!” Tehditlerini savururken ağzından tükürükler saçıyordu.

Titreyişiyle Fuat’ı karanlık kuyularda boğan ses, “Oğlum… lütfen bırak!” diye yalvardığında, Fuat’ın gözleri acıyla kapanıyordu. “Lütfen bırak Efide’m…”

Bıraktı, bir adım geri çekildi Fuat. Öfkeyle arkasına dönerken Sabri, “Şimdi gidiyorum! Ve sen piç kurusu… geldiğimde bu evde olmayacaksın!” diyordu yarısını daire testereye kaptırmış işaret parmağıyla Fuat’ı göstererek. Sözünü bitirdi, üstünü başını düzelttikten sonra evden çıkarken hırsını kapıdan alırcasına üzerine çarptı.

Sağ eliyle saçlarını kavrayıp sıkarken, sinirden titreyerek annesine bakıyordu. “Hadi, hazırlan!”

“Nereye?” Annesinin fısıltısında gizlenen bir umman dolusu endişeyi, tâ kalbinde hissediyordu Fuat.

“Buradan uzağa!”

Birkaç kez yutkunduğunda Elvan, Fuat biliyordu ki buradan kurtuluşları yoktu. “Gidemeyiz oğlum… hiçbir yere gidemeyiz. Sakinleş Efide’m… Sabri de pişmandır şim…”

Sözünü keserken Fuat, gözleri alev alev yanan bembeyaz tenini esir almış tokatın izine takılıydı Elvan’ın. “Yetmedi mi çektiğimiz işkence?”

“Geçecek bir tanem. Ben hata yaptım. Okuluna gelmemeliydim. Onun istemediği bir şey yaptım ve cezayı hak ettim.”

Bir anda annesinin bileklerini ellerinin arasına almış, kadını silkelerken, “Ne demek hak ettim anne!” diyerek içinden damlayan kanı savuruyordu annesinin yüzüne. Geri çekildiğinde, ikinci bir kez daha bakamadı o acı dolu yüze. Yerdeki çanta ve ceketini toparladı, odasına çıkmaya hazırlandı. Basamağa adımını atmadan hemen önce, “Babam kim?” diye sordu, cevabını beklemeden tırmanmaya başladı merdivenleri.

Odasına çıktığı an dizleri tutmuyordu, Fuat’ın. Yatağa gidebilmek için bütün gücünü sarf ederken, başını hâkimiyeti altına alan ağrı, mide bulantısı olarak yankılanıyordu bedeninde. Yatağa çöktü, dirseklerini dizlerine yerleştirip, ellerinin arasına aldı başını. Annesini gitmeye ikna edemeyeceğini bilmek daha çok çıldırtıyor, başındaki ağrı iyice zonkluyordu.

Ne kadar süre o vaziyette kaldığını bilmiyordu, Fuat oda kapısı gıcırdayarak açıldığında. Ellerini çözdü, dizlerinin aradından serbest bıraktı. Elvan, elindeki tepsiyle yanına oturduğunda, sağ yanağına şefkat dolu bir öpücük kondurdu. “Sana mercimek çorbası yaptım, Efide’m…” derken, ufacık doğradığı ekmekleri karıştırıyordu çorbanın içinde.

Başını aşağı yukarı güçsüz de olsa sallayabildiğinde, ağzından çıkabilecek herhangi bir kelime yoktu o an için. Sessizlik içinde bitirdiğinde çorbasını, Elvan tepsiyi kucağından aldı, “Baban…” diyerek söze başladı. İlk kez duyduğu; “Baban” kelimesiyle dönüp annesinin gözlerine bakarken, Elvan devam ediyordu. “Baban Ahmet Ardahan adında benden haberi bile olmayan bir adam.” Sağ yanağı yediği tokatın etkisiyle buram buram yanarken, sol yanağını hissettiği utanç ele geçiriyordu Elvan’ın.

“Liseyi bitirdiğimde İstanbul’a, Çiçek teyzemin yanına gitmiştim. Kuzenlerim Seda ve Eda mezuniyet balolarına beni davet ettiklerinde ne kadar sevindiğimi anlatamam. Hilton’un balo salonunda yapılacaktı; İstanbul Amerikan Robert Lisesi Mezuniyet Balosu. Üzerimde Seda’nın eski gece elbisesi vardı. Amerikalı babaları, benim babama hiç benzemiyordu. Çok rahat ve serbest bırakıyordu kızlarını. O gece kendimi ilk kez özgür hissetmiştim. O gece ilk ve son kez içki içmiştim. Midemin çok bulandığını hatırlıyorum. Biraz nefes alabilme ümidiyle dışarı çıktığımda ılık hava allak bullak zihnimi toparlamama yardım etmişti. Otelin önündeki dev Roma sütununa sol omzumu yasladığımda başım da kendiliğinden yaslanmıştı. Bir arabanın geldiğini, durduğunu, içinden inen neşeli gençlerin sesini duyuyordum ama başımı kaldırıp da bakamıyordum. Bir el hissettim omzumda, başımı kaldırabildim zoraki. “İyi misiniz?” diyen ses öyle naziktiki…”

Öfke mantığını ele geçirmeye başlıyordu Fuat’ın. Sarhoş bir genç kızdan yararlanan orospu çocuğunun tekiydi belli ki babası.

“Midem çok bulanıyor,” demiştim. O ise arkadaşlarına dönüp, “Küçük hanım hasta! Siz geçin ben birazdan gelirim,” deyip, elini alnıma yaslamıştı. “Ateşiniz var! Sizi hemen bir hastaneye götürelim! Gelin,” deyip kolunu belime sararak, bir taksi çağırılmasını istemişti şoföründen. Arka koltuğa oturduğumda, gencin hızlı hareketlerini takip ediyordum. Otelin önünden ayrıldığımızda mide bulantım sona gelmişti. “Lütfen durun!” diye bağırıp, durduğu an arabadan çıkıp, yere, dizlerim ve ellerim üzerine çöküp kusmaya başlamıştım otelin çalıları arasına. Çok utandım, kahroldum. Tanımadığım genç bir adama rezil olmuştum.

“Bana bir şişe su uzatıp, yüzümü, dudaklarımı temizleme imkanı sunmuştu. Tir tir titriyordum ama önceki rahatsızlığımdan eser kalmamıştı midemde. “Daha iyi misiniz?” diye sordu, başımı salladım küçük bir çocuk gibi. “Şimdi sizi bir hastaneye götürelim,” dedi, yerden kalkmama yardım etti. “Ben iyiyim. Beni evime götürür müsünüz?” diye sordum.

“Bu iyi bir fikir değil küçük hanım. Hasta olabilirsiniz. Önce doktora sonra eve gitmeye ne dersiniz?” Sesi de nazikti, sözü de. “Lütfen… uyumak istiyorum sadece.” Beni kıramadı… yeniden taksiye bindiğimizde bana adresi sorarken cevaplarım uykunun ağırlığında ezilmişti. Gözümü açamadım. Ses veremedim. Sefil alkol bedenimi körleştirmişti. Gözlerim açıldığında ilk fark ettiğim tanımadığım gencin kollarında olduğumdu. Bir kafeden içeri taşıyordu beni. “Sıcak bir kahve içeceksiniz. Size iyi gelecek küçük hanım,” demişti.

“Acı kahvenin kokusu hâlâ Ahmet Ardahan’dır benim için. İçtim ve toparlandım. Benden birkaç yaş büyük olduğunu görebiliyordum. O güne kadar kimsede görmediğim göz rengini hayranlıkla seyrederken, “Kaç yaşındasınız küçük hanım?” diye sormuştu, “On sekiz,” demiştim. Bana birçok soru sormuştu ve ben de ismim dahil hep yanlış bilgiler vermiştim. Çok yakışıklıydı ve ben çok gençtim. Özgürlüğü hiç yaşayamamış bir çocuğun büyük şehirdeki tek özgür gecesiydi. Kafeden çıktığımızda arabasına doğru ilerliyorduk kurtarıcımın yanağına bir öpücük kondurduğumda. Durdu, beni inceledi ve, “Sen ayılmışsın artık!” dedi.

“Gri gözlerindeki öfkeyi gecenin karanlığında bile fark edebilmiştim. Beni, hâlâ bekleyen taksiye bindirdi, taksiciye hatırı sayılır bir para verip, “Küçük hanımı istediği yere bırakacaksınız. Bunun iki katı parayı almak istiyorsan seni burada bekliyorum birader,” demişti. Arka koltukta otururken camı sonuna kadar açıp, kupkuru gözlerle bakmıştım yanından uzaklaştığım gence. O ise ellerini cebine sokmuş, gidişimi izliyordu. “Teşekkür ederim!” diye bağırdım, o da başını eğerek kabul etti. Kalbimin nasıl yandığını hâlâ hatırlıyorum. Birkaç dakika sonra çalınan kornayla taksici, aracı sağa çekmişti.

“Kapım açıldığında, “Gel,” dedi elini uzattı. Taksiciye yine bir avuç dolusu para ödedikten sonra beni kendi arabasına götürdü. O gece… ilk ve son kez âşık oldum ve âşık olduğum adamdan bedenime hediye edilen sen oldun. Sabah uyandığımda beni sımsıkı sarmıştı kollarında. Onu uyandırmadan kalktım yanından. Ve… Gittim. Bir not bile bırakmadan.

“O gece bana, “Seni asla bırakmayacağım,” dediğinde, benden alacağını almıştı. Beni baban bırakmadı… ben onu bıraktım hiçbir açıklama yapmadan.”

Anlayamıyordu Fuat. Madem adam onu bırakmak istememişti, neden annesi gitmiş ve adama yaptığının sorumluluğunu yüklememişti? “Neden kaçtın ondan?”

Tepsiyi tutan elleri, mümkünmüş gibi daha da sıkarken plastiği, dolu dolu gözleriyle boş boş bakıyordu ekmek kırıntılarına. “Korktum… Yalanlarımdan… Aptallığımdan… Ama ondan kaçarken, bir çocuğa bu acıları yaşatacağımı bilseydim asla ama asla bu kötülüğü etmezdim. Teyzeme o sabah döndüğümde hiçbir soru ya da kötü bir bakışla karşılaşmamıştım. Ama Rize’ye döndüğümde ve hamile olduğum anlaşıldığında…

“Birkaç kez Seda bana; “Her yerde seni arıyor, Ahmet Ardahan,” demişti telefonda. Onlaraysa yemin ettirmiştim benim nerede olduğumu söylememeleri için. 1984 haziranında sana hamile kaldığımda başıma geleceklerden korkmuyordum. Babam ve abilerimin beni öldüreceğini biliyordum ama sana zarar vereceklerini düşünmek beni kahrediyordu. Hamileliğimde canımın tek çektiği kahveydi. Türk kahvesi… Ahmet Ardahan’ı bana hatırlatan kahve kokusu… Bir şubat gecesi evden kaçtım, İstanbul’a son kez gittim. Sekiz aylık hamileydim o vakit. Ahmet Ardahan’ın beni götürdüğü evin bahçesine bakıyordum bir hareket görebilme ümidiyle. Eve yaklaştığımda iri yarı bir adam bana, “Giremezsiniz hanımefendi. Özel bir davet var,” demişti. “Ne daveti?” diye sorduğumda, “Ahmet Ardahan ve Nisa Özsoy’un düğün yemeği var,” cevabını almıştım.

“Rize’ye geri döndüm. Safiye halam gelmişti evden kaçtığım gün. Beni yeğeninin ellerinden kurtardı, doğuma kadar, hatta doğumdan sonra da o ilgilendi benimle. Ahmet… İyi bir adamdı. Yardımsever ve şefkatliydi. Belki beni bir ömür sevecekti, belki pişman olacaktı… Hatalı olan bendim. Gençtim, cahildim. Yapmamam gereken hatalar yapıp gençliğime yazık etmiştim. Ve tabii sana da…” Cebine uzandığında sağ eli, bir gazete kupürü çıkardı, Fuat’a uzattı. “Geçen hafta Adana’da kurulan tekstil fabrikasının açılışında çekilmiş bir fotoğrafını bulup sakladım. Eğer görmek istersen…”

Eline aldığı gazete parçasını incelerken, annesini teselli etmesi gerekirdi, edemiyordu. Yaptığı haksızlıktı. Hem o adama hem de Fuat’a. “Bunu nasıl yaptın?” dediği an Elvan’ın gözlerinde yanan pişmanlık ateşiyle bir söz daha söylemeyi kendine yasaklıyordu Fuat. Sırt çantasındaki kitapları boşalttı, birkaç parça kıyafetini içine tıktı elindeki gazete kupürünü annesinin kucağına bıraktıktan hemen sonra. Elvan’ın, “Ne yapıyorsun?” sorularını duymazdan geliyordu hırsla toparlanmaya çalışırken.

Bütün tatil günlerinde oto sanayide çalışıp biriktirdiği parayı sakladığı yerden aldığında, annesine bir Allah’a ısmarladık bile demeden çekip gitmişti. O gün ardından feryat eden annesinin acı dolu çığlıkları şu an bile kulağında yankılanıyordu Fuat’ın.

“Efide’m… Bırakma beni!”

Taksim, Tarlabaşı… Annesinden kaçıp İstanbul’a sığındığında, yeni evi sokaklardı. Gündüz birkaç işte çalışıp, gece belediyenin el koyduğu hizbe bir binada kalıyordu kendi gibi sokak çocuklarıyla. Tek kötü alışkanlığı günde üç paket sigarayı tazecik ciğerleriyle solumaktı ama etrafındaki gençlerin çektiği tinerdi, içtikleriyse esrar. Onlara rağmen temiz kalabilmesinin tek nedeni, bulanık bir zihinle kendini koruyamayacak olduğunun bilincindeki fikriydi. Gençlerin anlattığı karanlık hikayelerde her şey ikinci bir esrar ya da tiner parası için yapılan namussuzluktan geçiyordu. Hırsızlık, kapkaç ve… fuhuş.

Bir gece yangın çıktığında ahşap binalarında, dokuz genç yanarak ölmüş, Fuat ise canını zor kurtarmıştı. Sokakta kaldığı bir akşamüstü, biriktirdiği parayı elinden almak isteyen, kendinden bir-iki yaş büyük beş genç etrafını sardığında, en iyi ihtimalle öleceğini düşünüyordu on altısına yeni girmiş genç delikanlı.

Gücünün son damlasına kadar dövüşürken karşısındakilerle yanından geçip gidenlerin umurunda bile değildi dayak yiyerek ölüyor olması. Yüzüstü yere serildiğinde kaburgalarına atılan tekmelerle nefesi kesiliyordu… Bir anda biri çıkagelmiş, kaburgalarına tekme atanı tuttuğu gibi savururken, diğerlerine de aynı anda saldırmaya başlamıştı büyük bir cesaretle. Yerde yatan gence, “Kalksana birader! Vakit yatmana izin verecek kadar geniş değil!” dediğinde, Fuat elini uzatmış, karşısındaki kahramandan cesaret bularak ciğerlerine derin derin soluklar almaya çalışmıştı. Vücudunda ağrımayan kemik yoktu ama yaşadığı öfke, parmaklarına dolan enerji gibiydi. Karşılarındakiler ne olduğunu anlamaya çalışırken, Fuat ve adını bile bilmediği gençle üzerlerine atılıp doğdukları güne lanet edecekleri kadar sanatsal bir beceriyle dövmüşlerdi kendilerinden büyük beş kişiyi.

Hepsi arkalarına bile bakmadan kaçıp gittikten sonra, “Gel seni bir hastaneye götürelim,” diyerek, buldukları ilk acilden içeri sürüklemişti Fuat’ı. Yaralarına pansuman yapılmış, kırık hasarı olup olmadığına bakılmış, hastaneden içeri giren devasa adamın getirdiği çantadan temiz kıyafetlerle donatılmıştı Fuat. Bir saatlik müşahedenin ardından hastaneden çıkarken, “Önce bir şeyler yiyelim seninle,” demiş, Taksim’de önünden bile geçemeyeceği lokantalardan birine sokmuştu Fuat’ı.

“Cevat abi…”

“Cevat, Mete Bey. Buyurun?”

“Peki, Cevat. Seni atlattığımı sanma. Ben sadece arkadaşların yanına yalnız gidip hava basacaktım ama nasip değilmiş. Bu bilgi aramızda kalırsa sevindirirsin bu kardeşini.” Belliydi hâl ve tavırlarından zengin olduğu. Özel arabalar, korumalar, önüne âmâde olan hastaneler ve lokantalar. Bütün dünya küçücük bir çocuğun etrafında dönüyor gibiydi. Balı andıran gözleriyle Fuat’a bakarken, “Ben Mete Ardahan, kardeşim,” dedi, kendini tanıttı.

Ardahan…

Dünya ne kadar da küçüktü. Babasının soyadını taşıyan genç bir çocuk, Fuat’ın bu gece ki kurtarıcısı olmuştu. “Fuat… Fuat Çakıroğlu.”

“Kalacak yerin var mı?”

“Yanmadan önce belediyeye ait terkedilmiş bir binada kalıyordum.”

“Yani hâlihazırda sokaklardasın?” Ukala değildi tavrı, Mete’nin. Aksine anlamaya çalışır gibi bakarken, sipariş verilen yemeklerin servis edilmesini bekliyordu.

“Evet.”

Lokantanın kapanma saati geldiği hâlde iki genç sohbet ediyordu. Cevat yanlarına yaklaşıp, “Mete Bey. Babanızla konuştum, sizi çok merak etmişler. Gitsek mi artık?” dediğinde, rahatlığının buraya kadar olduğunu biliyordu Fuat.

“Her şey için teşekkür ederim,” diyerek, elini uzatmıştı Mete Ardahan’a.

“Rica ederim kardeşim.” O da elini uzatmıştı, “Ama,” diye devam ederken. “Bize gideceğiz. Ailem seni bekliyor.”

Kaburgalarına yediği son tekmeyle belki de ölmüştü. Bu gördükleri de sekerat anında Fuat’a bağışlanmış bir rüyaydı. “Anlamadım?”

“Hadi arabaya geçelim… Yolda anlatırız sana.” Pırıl pırıl parlayan siyah Range Rover’a doğru yöneldiklerinde durum gittikçe daha komik bir hâl alıyordu. Fuat uzun zamandır sokaklarda yatıp kalkan bir serseriydi. Önünde arabadan indiği eve uşak olarak bile alınmamalıydı ama o, tıpkı bir beyefendi gibi karşılanmıştı.

“Hoş geldiniz,” diyen iki kadın vardı kapıda, biri kestane rengi saçların sahibi, ceylan gözlü, tertemiz yüzlü bir kadın, diğeri başı örtülü, nur yüzlü bir anne figürü.

“Hoş bulduk,” dediler, Mete, Fuat’ı tanıştırdı, “Annem Nisa, ikinci annem Emine,” diyerek. İki kadında hayranlıkla bakarken Mete’ye, “Memnun oldum efendim,” diyordu Fuat nezaketle. Ardından elindeki kitapla bir adam gelmişti solda kalan kapıdan yanlarına doğru.

O an nefes alamamıştı…

Ciğerleri alamadığı nefeslere hasretken gözlerini kırpmamıştı…

Kulaklarında uğuldayan sesler, gözlerindeki kararmanın en önemli sebebiydi.

“Babam…” dediğinde, Mete, “Babam, Ahmet Ardahan…” Mete’nin yüzüne bakıp nefes almayı bile unutmuştu, Fuat.

Ve zaman durmuştu Ahmet Ardahan karşısına geldiğinde.

Kendi gözerinin yansıması gibiydi Ahmet Ardahan’ın gri gözleri. Gülümsediğinde gözlerinin kenarında oluşan kırışıklarla uzattı elini, “Hoş geldin oğlum,” dedi Fuat’a.

“Oğlum…”

Toparlanamadığını hissediyor, karşısında babası elini uzatmış ona “Hoş geldin oğlum” diyordu. Kendine gelebildiği ilk an elini tutmuştu, Ahmet Ardahan’ın, “Hoş bulduk, efendim,” diyebilmişti sesinin boğulduğu iç hesaplaşmasından küçücük bir aralıkta.

Eline değen elden şefkati yudumlarken aklından geçen; küçücük yaşında dedesinden yediği aşağılanmalardı. Sabri’nin, “Piç kurusu” diye ettiği küfürler, babasız doğmuş olmanın perişan ettiği ruhuydu.

Yudum yudum içmişti baba şefkatini. On altı yaşındaki bir gencin çaresizliği, hiç bırakmak istemediği babasının elini eğilip öpememesiydi.

Sonra hayatını güzelleştiren bir kardeşin varlığıydı. Liseye başlayıp, Mete ile birlikte öğrendiği yabancı dillerin yanı sıra şimdi girdiği tıp fakültesiydi başarısı. Her şey gelip geçiyordu ama insan yaralarını asla saramıyordu. Ahmet ve Nisa, Fuat’ın annesinin ilk evliliğinden doğan çocuğu olduğunu, ikinci evliliğinde üvey babasıyla anlaşamadığı için evden ayrıldığını biliyorlardı yalnızca.

Yıllardır yanlarındaydı ve yıllardır onların huzuruna halel getirebilecek en ufak harekette bulunmuyordu. Bir yıldır Mete ile ayrı yaşadıkları evlerinde, kardeşinin tabiri caizse koruyucusu gibiydi genç adam…

Ve hayatı bütün sırlarına rağmen güzelliğiyle mutlu ediyordu Fuat’ı.

Ahzen ~ 2 | Yara” için 4 yorum

  • 25 Eylül 2018 tarihinde, saat 20:10
    Permalink

    Rabbim nasılda gönderdi Metemi ….

    Yanıtla
  • 7 Ekim 2018 tarihinde, saat 13:19
    Permalink

    Ahsen candan ote bittikten sonra mi yuklenecek lutfiyemm

    Yanıtla
    • 7 Ekim 2018 tarihinde, saat 14:44
      Permalink

      öyle olcak inşAllah. ikisini aynı anda yetiştiremiyorum ?

      Yanıtla
  • 9 Ekim 2018 tarihinde, saat 01:56
    Permalink

    Merak ve mutlulukla bekliyor olacagim :* <3

    Yanıtla

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir