Ahzen ~ 19 | Vefâ

Güneşin ziyası İstanbul semâlarını bulutlardan temizlercesine parlakken, asfaltın üzeri geçen arabaların etkisiyle kararıyordu. İnsanların telaşlı koşturmaları, minibüs şoförünün aracını doldurma çabasıyla ara sokaklarda yolcu ararken yavaşlayışıyla ardında pirinç misali yığılan arabaların korna sesleri… Siyah beyaz alacalı tüyleriyle iri yarı bir kedinin kaldırım üzerinde yemleyen kuşlara olan iştah dolu bakışı…

Bir insan sevdiği herkes için ne kadar fedakâr olabilirse, Ayşe de şu an o yüksek seviyeye ulaşmıştı belki de. Melek için olmasaydı burada bekliyor olur muydu?

Asla!

Kaldırım taşı üzerinde kollarını birbiri üzerine kenetlemiş caddeden geçen arabaların plakalarıyla ülke isimleri seçmeye karar verdiğinde, kuşlar kediyi hezimete uğratırcasına havalandı.

“ZB” ile ne kadar da çok seçenek vardı!

Zimbabve

Zambiya

“İki tane miydi ya?”

“KR” belki de şehirleri de katmalıydı oyuna çeşitlilik kazandırma adına.

Kahramanmaraş

Karaman

Karabük

Kahire

“Ya Sabır!”

Hâlbuki gün ne kadar da güzel başlamıştı! Hanife’nin şefkatli sesiyle uyanmış, sımsıcak süt içmişti. Hava sıcak ya da soğuk olsa da hiç fark etmiyordu; sıcak sütü her mevsim seviyordu.

Banyo yapıp ayrıntılarını hatırlayamadığı gecenin son anlarına kafa yormama kararıyla rahat bir nefes almaya niyetlendiğinde yine aynı şefkatli sesin sahibi Hanife, “Ayşe kızım, Fuat Çakıroğlu seni almaya gelecekmiş. Dokuz buçuk gibi hazır olmanı rica etti,” dedi ve güne dair bütün ümidi kaybolup gitti…

Sadece Melek için sözünü çiğneyip Fuat’a yardım etmeye karar vermek, hazırlanmak ve kaldırım üzerinde 09:20’den şu an itibariyle 10:05’e dek beklemek-bekletilmek… Hayatına arkadaş kabul etme kararını sorgulamasına yetecek kadar bezgin bir hâletiruhiyeye atıyordu benliğini.

Kol saatinin kordonu iyice yıpranmış, simsiyah hasır yapısı deforme olmaya başlamıştı. Buna rağmen ne kordonunu değişiyordu, ne de başka bir saat alıyordu. “UR”

En Şanlısından Urfa

Ukrayna

Uruguay

Babasından elinde kalan birkaç eşyadan biriydi bu erkek saati. Ve o kıymetli saat artık 10:09’u gösteriyordu. Eğer kasten bekletiyorsa Fuat, hak ettiğini Allah’tan bulması tek temennisiydi. Yok, çok önemli bir işi vardıysa da geciktiyse, bir an önce hâlletmesini diliyordu içten içe.

Bu alışveriş saçmalığını bitirebilmek için başka çare yoktu, artık biliyordu.

Kollarını indirdi bağlı oldukları yerden, ellerini cebine soktu. Abartılı bir egzoz sesi caddede boylu boyunca yankılanırken, kaldırım kenarına oturmaya niyetlenmişti. O gürültüye sahip kaç araba olabilirdi? Ellerini cebinden çıkarmadan beklerken simsiyah arabayı görmesi de çok uzun sürmedi.

Araba yavaşladı, tam önünde durdu. Bir adım atacağı sırada Fuat’ın arabadan inmesini beklemediği bir gerçekti. Kibar bir yapısı olmadığını anlamak için dâhi olması gerekmiyordu.

Araba kadar siyahtı giydiği gömlek ve pantolon. Dirseklerine kadar kıvırdığı gömlekte açıkta kalan kollarında belirgin damarları gergindi. Alnına dökülen karmakarışık saçlarını parmaklarıyla geriye aldığında gri gözlerinde yumuşak bir bakış vardı ilk kez. “Saçma sapan bir sitede, saçma sapan bir habere takıldım. Seni beklettim. Kusura bakma!”

“Haberin ne olduğunu söylersen…” İnanacağından değil! Yalnızca barda onu beklettiği ilk geceye misilleme yaptığından emin olsa da bir bahane ardına saklanmasına gerek olmasa da, amacını merak ettiğindendi, başka bir şey değil.

Cebinden telefon çıkardı, birkaç saniyenin ardından Ayşe’nin görebileceği şekilde uzattı. “Gizemli Külkedisi” başlığı ilgisini çektiğinde telefona uzanan eli, Fuat’ın tenine temas ettiği an geri çekildi. Göz göze geldiği adamın ahvali ciddiydi. “Korkma! Aşk için bu dokunuştan fazlası gerekir,” deyip geri çektiği elini boştaki eliyle tuttu, telefonu Ayşe’nin avucuna bıraktı.

“Korkmadım!” Gerçekti söylediği. Bir anlık boş bulunmaktı, o kadar. Haberi hızlıca okurken öfke sicim misali boğazını sıkıyordu. “S*ktir! Bu ney lan! Pezevenklere bak sen!”

“Haklısın.”

Hissettiği sinirle ağzından çıkanları engelleyemediğinde, bir daha küfretmeme kararı da deliniyordu ne yazık ki. Ayşe’den duyduklarına mukabil destek verirken Fuat, telefonu geri uzatıyordu Ayşe. “Ne olacak şimdi?”

“Mete’nin haberi yok şimdilik. Öğleden sonra haber vereceğim.” Yaklaştı, elini beline yerleştirdi. Arabaya yönlendirirken bedenini, “Dünü telâfi edeceğiz,” diyordu etkileyici ses tonuyla.

“Telâfi derken?”

Kemerini bağlayıp, motoru çalıştırdığı hâlde cevap verecekmiş gibi durmuyordu. Aradan uzun bir süre geçmişti ya da geçen süre Ayşe’ye çok uzun geldi. Fuat, “Daha iyi görünüyorsun,” dediğinde Beşiktaş artık çok uzaktaydı.

“Bir sıkıntı yok, iyiyim.” Ve artık Boğaz köprüsü de uzaktaydı. Şile tabelasından saptıklarında saat 10:42’yi gösteriyordu. “Sizin için yakın kavramı yok mu, Fuat Bey?”

Başını çevirdi kısa bir an için Ayşe’ye bakarken, ardından yolu seyre devam etti. “Sıkıldın mı?”

Sessizlik arabada hâkim, yollar boş, hava güzeldi. Fakat yine de bir şeylerin rahatsız ettiğini yadsıyamıyordu. “Ne kadar çabuk biterse işimiz, o kadar iyi.”

Asfaltın bittiği yerde başlayan Arnavut kaldırım, köyün girişinde “Hoş geldiniz” der gibiydi. Birçok aracın park ettiği ağaç gölgelerinin altında susarken 458 Italia’nın motoru, etraftaki türlü türlü kuşların cıvıltısı doluyordu arabanın içine. Fuat’ı beklemeden kapıyı açtı, arabadan indi.

Sığır sürüsünü otlatan köylü, caminin kamelyasında oturmuş ihtiyar adamlar, ip atlayan çocuklarla göğüs kafesinin içinde kalbinin titrediğini hissetti Ayşe. Elinin dudakları üzerine kapanışı insiyakiydi. Fuat yanına gelip seyrederken simâsını, aldırmıyordu Ayşe nasıl göründüğüne dair.

“Hadi kahvaltıya geçelim.”

Dönüp baktığı gözlerdeki ilgiye kitlenmeyecekti. Aksine, “Kahvaltıya mı geldik?” deyip düştüğü hasret bataklığından kurtulacaktı.

Evet, Rize gibiydi.

Evet, Rize’yi çok özlemişti.

Evet, artık Rize’ye gitmeliydi…

“Bugün seninle çok işimiz var. Yine düşüp bayılmanı istemem.” Fuat’ın sözleriyle düşünceleri bölündüğünde düşünmeme kararı aldığı geceye dair anlar gözlerinin önündeki köy güzelliğini istila etti.

“Ben bayıldım mı? Hiç haberim yok!”

Takip ederken Fuat’ı, küçük bir dere üzerine kurulu beton köprü üzerinden karşı çayırı mesken tutmuş Van minibüsün olduğu yere yürüyorlardı. Tabiat böylesine güzel, böylesine kusursuzken, söğüt ağaçları, çınar ve kavak ağaçları ayrı güzelleştirirken köyü, beton bir köprüyü kim yakıştırıp da yapmıştı bu köye?

Fark etti ki; Melek’in anlata anlata bitiremediği, bir gün birlikte gelme hayalleri kurdukları yerdeydi Ayşe. Fuat selam verirken mekân sahibine, Ayşe boş bulduğu tabureye oturdu anladığı hakikati sindirmek istercesine.

Nezaketten yoksun Fuat, Ayşe’yi Mete’nin Melek’i getirdiği yere mi getirmişti yani?

İnanılmazdı.

Fuat’ta karşısındaki tabureye oturduğunda, bakışlarını üzerinde hissettiği hâlde dönüp bakamıyordu Ayşe. Elini belinde hissedip de tiksinmediği adam, edepsiz edepsiz konuşarak utandıran, her gece başka kızlarla yatıp kalkan adam önceki günü telâfi etmek istercesine Şile’ye, Şile’nin bu güzel köyüne, Melek’in hayranlıkla anlattığı kahvaltı mekânına Ayşe’yi getir-miş.

“Beğendin mi, beğenmedin mi?”

Baktığı adam başını hafifçe sağa doğru eğmiş, kıstığı gözlerinin altında oluşan hafif şişliklere dudağındaki çapkın tebessümü iliştirmiş, Ayşe’nin cevabını bekliyordu.

Yüz hatları sertti. Burun çizgisine hizalanmış gibi duran kaşları iki yanından başlayıp devam ederken yoluna, kalınlığı yalnızca gözlerini vurgulamak ister gibiydi. Göz bitiminden sonra da devam eden kıllar sertlik katıyordu bakışlarına. Burnu kalın değildi, kemerli ya da ince değildi. Kusursuz bir yaradılışla yüzüne hediye edilmişti belli ki. Sakalların hizalandığı aralık dudakları normal bir kalınlıktaydı. Bişektomi yaptırmış insanlar kadar abartılı olmasa da yanaklarındaki zayıflık, tehlikeli bir sertlik veriyordu simâsına.

Fuat’ın sorusuna cevap değildi Ayşe’nin söylediği. “Efide kadar yakışıklısın.”

Başını çevirip gülerken, haddinden büyük parmaklarıyla saçlarını geriye alıyordu. “Çok beğendiysen, senin olayım mı?”

İfadesi ne alaycı, ne de lakayıttı. Aksine samimi bir ifadeyle şaka yaptığı belliydi. “Olabilir mi, bilmem ki! Nasıl yapsak?”

Ayşe de gülümsüyordu tamamen insiyaki. Kuş cıvıltılarına karışan dere sesinden de olabilirdi mutluluğu, pişen tostlardan yayılan enfes kokudan da. Esen rüzgarın etkisiyle söğüt ağacının narin yaprakları sağa sola salınırken, mutlu olduğunu itiraf ediyordu kalbi.

“Daha iyisin.” Soru değildi söylediği. Buz gibi bakışların sahibi adam sımsıcaktı şimdi.

“Bir Çaykur çayı gelsin, bak daha da iyi olurum.”

Yine gülümsedi yanağındaki çukuru belirginleştirerek. Karşısındaki bu sevimli adamın önceki günlerde kaba davranışlar sergileyen karakterle alakası yok gibiydi. Öylesine sevimliydi ki; onunla alışverişe çıkmama kararındaki kesin ifadeyi hiç düşünmediğini sayıyordu.

“Çayı çok mu seviyorsun?”

“Evet,” deyip başını çevirdiğinde, “Çay sevilmez mi?” küçümseyişiyle bitirdi sözünü. Hele de taze demlenmiş Rize çayı… Daha güzel bir içecek yoktu Ayşe için.

“Ben sevmem.”

“Al bir benzerlik daha!” diye mırıldanırken Ayşe, büyükçe bir tepsi taşıyan on iki-on üç yaşlarında bir çocuk geldi yanlarına. Önce tabakları, ardından Ayşe için çay, Fuat için kahve bıraktı ufak masanın üzerine. Fuat çocukla şakalaşıp, hâlini hatırını sorarken, dünyanın en kibar insanıydı aksine şüphe vermeyecek bir samimiyetle.

Çocuk gitti, Ayşe önündeki tostu eline alıp küçük bir ısırık aldı. Hiçbir zaman yemeğe düşkün biri olmamıştı. Ölmemek için yemek yiyen insanlardandı fakat bu yediği tost bambaşkaydı! İçindeki kaşar peyniri erimiş, közlenmişçesine bir lezzette buluşmuş domates ve bibere bulanmıştı. Her ısırığın ardından uzayan kaşar peyniri zor anlar yaşatsa da umursamadan yiyordu yemeğini.

Karşısındaki kusursuz adamdan utanması, çekinmesi ve rahatsız lokmalarla yemesi gerekirdi belki de. Ancak umurunda değildi. Hiç doymayacakmış gibi başladığı tostun daha yarısına bile gelmeden doyduğunu hissediyordu. Tabağa bırakmadan evvel güzelce sardı ve bıraktı. Bardağında kalan çayı yudum yudum içerken dikkatli bakışların üzerinde olduğunu biliyordu.

“Bu kadar az yemek yediğin için gücün yok! Yesene be kızım!”

Azar tonundaki sesine mukabelede bulunacakken, vazgeçti. “Şimdilik bu kadar yeter. Artık kalkalım, akşam sahnem var benim. Hem bunu yanıma alacağım, acıkınca yerim.”

Hiç acelesi yoktu yavaş yavaş çiğnediği lokmalarla yerken yemeğini. Kahvesini yudumluyor, ânın tadını çıkarıyordu. “Seni tanımasam, benim yanımda olmaktan rahatsız olduğunu düşünürdüm.” Kahvenin son damlasını ziyan etmekten imtina eder gibiydi bardağı uzun uzun dudaklarında dikleyişi. Bitirdi. Dudağında kalan ıslaklığı diliyle hafifçe yaladı ve ayağa kalktı.

Aklından geçen düşünce; hiç, bir sakarlık sonucu bu kusursuz davranışları yara alıyor mu, gibi hastalıklı bir merakken, söylediği, “Beni tanıman ne kadar da iyi,” oldu. Artık Fuat’ın Efide olduğunu iddia etmeyecek, bu düşünce aklına geldiği an fikri bertaraf edecekti.

Geldikleri yoldan geri dönerken gözleri bu güzelliğe henüz doyamamıştı. Etrafı seyrederken arabaya hâkim olan yine; sessizlikti.

*

Radyonun sesini bir perde daha yükseltirken, aracın hoparlörleri şarkıyı daha net yankılıyordu artık. İzzet Yıldızhan’ın biten yüzyılda kalan şarkısı, tazeliğini acısında saklıyordu ki, şarkıyı bilmeyen genç kız sözler geldikçe huzursuz kıpırdanışlarla varlığını belli etmeye başladı.

“Ben bende değilim, meçhullerdeyim
Beni böyle bırakıp gitti birisi
Ağlıyor bir zaman gülen o gözlerim
Hâlimi perişan etti birisi

Her şey yalan unuttu gitti bir günde
Pembe hayallerim soldu elimde…”

“Şarkı dokundu mu?”

Başını çevirip yüzünü incelediği hâlde Ayşe, Fuat dönüp de bakmıyordu. Karşılıklı oturduklarında da yüzünü inceliyordu âdeta; görüntüleri kıyaslamak istermiş gibi. Rahatsızlık hissetmeyişi yavaş yavaş Efide olmadığını anlamış olmasınaydı belki de. Ya da hiçbir zaman Ayşe ile alakalı bir meseleden rahatsız olamayacağı gerçeğiydi. Sebep her neyse, bir önemi de yoktu.

“Repertuvarıma mı alsam, diye düşünüyorum.”

Verdiği cevaba gülümsedi Fuat. “Pembe hayallerin solmasında…”

Neşeden yoksun gülüşü kulağında yankılandığında gelecek alay dolu sözlere hazırdı Fuat. Fakat hiç beklemediği bir şekilde, hiç beklemediği bir esefle, o güçlü ses tonuna ve yıkılmaz sözlerine rağmen içe işleyen bir acının ifadeleri döküldü dudaklarından. “Pembe hayalim mi var sanıyorsun? Karşıdan bakıldığında hayalperest mi duruyorum? İmajım için çok tehlikeli! Hemen kendime çeki düzen vermeliyim.” Fuat’ın bir sözü olmasa da o devam ediyordu. “Çocuklukta kurduğumuz hayaller sayılacaksa, ben oynamıyorum!”

Sesi titremiyordu Ayşe’nin… Titreyen Fuat’ın kalbiydi. Ayşe’ye “Peki neden beni beklemeyip, Tarık’a koştun?” diye sormak isteyen kalbi.

Güçlüysen, öfkeliysen, yakışıklı ve kibirliysen kalbinin olduğunu unutman çok kolaydı. İnsanların sana biçtiği role uygun davranıp, yaşayıp gidiyordun. Beşer kiloluk dumbelle bir buçuk saat antreman yaparsın kasların yana yana, ancak ağlayan bir kadına tahammül bile edemezsin. Neden; sen güçlüsün! Herkes yaşadıklarını aşabilmek için güçlü olmalı, değil mi?

Aşılmıyor ne yazık ki… Tarık’ı öpen o dudakların görüntüsü aşılmıyordu.

“Çok uzun zaman geçmemiştir üstünden. Hadi hayallerini anlat!”

Fuat’ın alaycı sözleri Ayşe’yi öfkelendirmiş olacak, “Sen bana çocuksun mu diyorsun yoksa?” sözleriyle hesap sormaya başladı. “Ben katlanılmaz olduğumu düşünüyordum, kendime haksızlık etmişim! Meğer bir çocuk gibi; mükemmelmişim!”

Öylesin.

“İyi kızı komşusu, kötü kızı annesi över. Hâyırdır, seninki hangisi?”

Yine kızmasını bekliyordu ancak Ayşe fütursuz bir neşeyle kahkaha attı. Garipti. Birkaç saniye önce öylesine öfkeliydi ki, Fuat’ı parçalayıp yiyecek gibiydi. Ondan önce de neşeden yoksundu kahkahası. Şimdiyse…

“Annem beni övecek… Lan ben harbi mükemmelim lan! Beni Rize’de komşulara sor! Methiyeler düzerler adıma!”

Ayşe’nin neşesi, Fuat’ın hüznü oldu. Jülide’nin nasıl anne olamadığını da unutmamıştı.

Dudullu’da, on dönüm arazi üzerine kurulu mobilya fabrikasının showroom otoparkına arabayı park ederken, “Seni Rizeli komşularından dinlemek için, ne zaman gideriz?” diye soruyordu.

Sadece gülümseyen kızın verdiği başka bir tepki yoktu.

Mağazadan içeri adım attıkları an tasarımcılarından olan Sude eşlik ediyordu iki gence. Hem yeni trendlerden bahsediyor, hem de verdiği fikirlerle Ayşe’ye kılavuz oluyordu.

Mutfak seçimi alınan ölçülerle yapılmaya başlarken, salon ve hole gerekenleri seçmeye geçiyorlardı. Zarif bir televizyon ünitesinin yanına zarif de bir koltuk takımı olmasına karar verdiğinde, “Minimalistiz biz, bence bu kadarı yeterli,” dedi, ses tonundaki kararlılıkla.

Her yeri düşünmüş, hiçbir ayrıntıyı atlamamıştı ancak… Kendi odası hariç!

“Peki… Sen nerede yatacaksın?”

Dalgındı koltuğun kırlentleri için döşemelik kumaş seçerken. Belli belirsiz, “Bulurum bir yer,” derken, yanlarından bir saniye olsun ayrılmayan Sude’ye seçtiği kumaşı gösterdi. “Bu olabilir.”

“Sude Hanım, bize biraz izin verir misiniz?”

“Tabii, Fuat Bey. Nasıl isterseniz.”

Başını eğip gülümserken kadına, uzaklaşmasını sabırla bekliyordu Fuat. Uzaklaştığı an ise, Ayşe’nin gözlerine kavuşmayı bekliyordu.

Kavuşmak…

Ayşe’nin gözlerine bakmayı, demek daha doğruydu belki de.

“Yatağın var mı?”

Cevabı netti, “Şimdilik yok.”

“Seçmeye ne dersin.”

Gözlerine çevrilen gözlerde duygu yoktu, kibirle bakan kızgın bakışlar vardı. “Benim bildiğim bir mobilyacı var. Sizinkiler yeterince kazanmış, biraz da o kazansın.”

Bir karşılık verebilir, imkânlarıyla onu ezebilirdi. Şu dakika o odayı bir saray odasına çevirebilirdi ancak yapmayacaktı. Bunun yerine evlerinin eksiği her neyse onları hâlledeceklerdi.

Aradan geçen üç saatin ardından yorgunlukla kanepenin üzerine çöken, çantasından çıkardığı soğuk tostu yiyen kızın umursamaz tavrına gülebilirdi. Ona kızgın olmasaydı…

*

Kurukahveci Mehmet Efendi’nin buram buram kahve kokusu daracık çarşı yolunda telaşlı adımlarla yürümeye çalışan kalabalığı büyülerken, kahveden nefret eden bir insanı bile aromasıyla cezbediyordu. Koku öylesine güçlüydü ki âdeta hava zerrelerine kahve işlenmiş gibiydi.

Mısır çarşısının hasırcılar kapısından çıkma fikri kalabalığa bakıldığında pek de iyi bir fikir gibi görünmüyordu gözüne ancak kahveyle yaşayan bir adamla dolaşırken adımlarının buraya varışı da insiyakiydi.

“Madem Tahtakale’ye çıkacaktık, neden hasırcılar kapısından çıkıyoruz?”

Kokuyu derin derin solurken alaycıydı Ayşe’nin ifadesi. “Tahtakale kapısından çıksaydık, bu kokudan mahrum kalacaktın.”

Adımını kalabalığın içine atmaya niyetlendiği an hiç beklemediği bir anda, hiç ummadığı bir sıcaklığa doğru çekildi. Yanlarından geçen insanlar, “Ortada dikilmeyin” dercesine çarpıp geçerken, Ayşe başının yaslı olduğu göğsün sahibine dönüp bakmaya çalışıyordu. Yetmemiş olacak bir de eğildi, “Bu kalabalıkta ezilmeni istemiyorum,” açıklaması geldi Fuat’tan.

Çilekli sakızın şekerli kokusu Fuat’ın dudaklarından ulaşırken Ayşe’ye, “Buraya ilk kez gelmiyorum birader! Sal beni,” diyebilecek kadar kendindeydi. Çantasında taşıdığı çilekli sakızı kollarıyla sarmalandığı adama ikram ettiğinde, gamzesini açığa çıkaran bir gülümsemeyle gülmüş, ardından, “Daha önce çilekli sakız çiğnediğimi hatırlamıyorum, bu ilk olacak,” deyip kabul etmişti.

Ayşe ile bir ilk yaşıyor olmasını garipserken, o yumuşacık kokuyu solumak şaşkınlığa vesile bir mutluluk veriyordu.

Fuat’ın ise umurunda değildi. “AVM yerine Tahtakale dediğinde kabul ettiysem, sen de,” deyip ellerini Ayşe’nin ince beline yerleştirdi, “Bu korumayı kabul edeceksin!” İtiraz edemeden kalabalığa giriş yaptıklarında, uzun boyuyla tepeden baktığı insanların arasındaydı Ferrari’den inen ukala adam.

Kalabalığı ufak adımlarla aşıp, nispeten rahat yokuş yoluna vurduklarında Fuat, Ayşe’nin sözünü beklemeden çekti ellerini bedeninden. Hava da sıcaktı, Fuat’ta.

Ancak hava bunaltırken, Fuat huzur veriyordu.

Tahtakale’nin muhtelif züccaciye dükkânlarının birine girdi, diğerinden çıktı. Daha önce Melek ile görüp beğendikleri yemek takımını bulduğu an diğer eşyalar kolaydı ancak altı mağaza gezdikleri hâlde yoktu!

Önünden geçmekte oldukları dükkânın camekânını süsleyen dantel misali desenlere sahip inci renginde porseleni görüp heyecanlandığında, bastığı yere bakmıyor olması hataydı. “Bu işte!” derken tökezlemek, düşeceğini anlayan beyninin kollarını ileriye uzatma refleksini de beraberinde getirdi…

Ancak düşmedi.

Haddinden uzun parmakların gücünü kalça kemiklerinde hissederken, ensesinden yuvarlanan ter damlası göğsüne doğru süzülüyordu. Başını yavaşça çevirirken Fuat’a, gri gözlerini esir almış bir endişe vardı uzak bakışlarında. Eli beline doğru yavaşça çıktı, Ayşe’nin bedenini düzeltmesine yardım etti ve, “Önüne bak ufaklık!” sözüyle göz kırpıp ellerini çekti.

Ufaklık.

Ufaklık dediği an ellerini itme düşüncesiyle dişlerini sıktığında Ayşe, yine “Efide” demek istediği adamın kollarına sığınmak istiyordu. Fuat, Efide olmasa da, bırakıp gittin, deyip yaşattığı acıyı anlatmak istiyordu. Efide’nin açtığı yaraları, Fuat kapasın istiyordu.

Ancak sözleri bambaşkaydı. “Seni denedim birader! Harbi koruyucusun! Yarın bir gün ünlü olduğumda korumam olur musun?” Yumruğunu Fuat’ın geniş omzuna şakayla karışık indirip, cebinden çıkardığı telefonla onu baş başa bıraktığında, tabiri caizse koşar adımlarla mağazadan içeri attı kendini.

Mağazayı serinleten klimanın buz gibi havası, fondöten ardına gizlenmiş sımsıcak yanaklarını soğutmaya yetmezdi. Kalp çarpıntısını sakinleştirmez, karmakarışık zihnine düzen getiremezdi. Klima, dünyayı bir parça daha felakete sürüklemekten başka hiçbir işe yaramazdı.

Yanına orta yaşlarda bir adam yaklaşırken Ayşe’nin, o inci parlaklığındaki tabakların zarafetine kilitliydi. Melek’in sevdiği gibiydi. Dantel misali işlemesi kendinden desenliydi.

“Yardımcı olabilir miyim?”

Satış görevlisi ince ses tonu ve nazik ifadesiyle yardıma gelmişken geri göndermek haddi değildi. “Bu takımı almak istiyorum.” Yanındaki nakit para yalnızca bu tabaklarla tükense de yeni evlerine alacakları ilk eşya; yemek takımı olacaktı.

“Tabii, nasıl isterseniz. Şimdi götürecek misiniz, kargo mu yapalım?”

Bir 458 Italia ne kadar depolama alanı sunar bilmezken, “Stokta varsa hemen götürmek isterim,” sözleri döküldü dudağından.

Adam stok kontrolünü yaptı, Ayşe’ye bilgi verdi. Eminönü kalabalığına, sıcak havaya, paketin ağırlığına aldırmayacaktı. Hâlihazırdaki yemek takımını evlerine götürecekti.

Fuat, hâlen dışarıdaydı. Endişesini yüzünden okuduğu adam telefondaki her kimse ona dil döküyordu belli ki. Telefonu kapayıp bakışlarını kaldırdığında Fuat, göz göze gelmeyi beklemiyordu. Kasanın camekânın hemen ardında olması ve o camekândan seyrettiği adama yakalanmak gününü güzelleştirmeyecekti. Hızlı adımlarla yanına gelip, kara bir fırtına bulutu gibi yanında dikilmesiyle durumun daha da sıkıntılı bir hâl alacağını hissediyordu.

“Sen ne yaptığını sanıyorsun?”

*

Mete’yi sakinleştirmeye çalışıp başarmak ne kadar zorsa, Ayşe’ye parasını kendisine saklaması gerektiğini anlatmakta o kadar zordu. Kahverengi gözlerini gözlerine dikip, az önce kendisini izleyen kişi değilmişçesine bir umursamazlıkla bakmaya başladı.

Efide’den bir iz bulabilmeyi hâlâ ümit ettiği belliydi.

“Alışveriş yapıyorum.”

Magazin sitesinde yazanlar, Mete’ye bu sıkıntıyı yaşatanlar, kalabalık, sıcak derken stresle gözlerini sımsıkı kapayıp açarken Fuat, “İnsanı delirtirsin!” diye fısıldıyordu. İçinde kopan fırtınadan taşan bir su damlası gibiydi genç adamın tepkisi.

Kesilen faturayı umursamaz hâliyle çantasına koyup Fuat’a döndüğünde soğuk ahvaline zıt bir sıcaklık vardı bakışlarında. “Evimize tabak aldım ya! Hem de kendi paramla! Takar mıyım sence ben huysuz tavrını?”

Takmazdı. Ayşe’nin herhangi bir kimseyi takacağını da hiçbir zaman düşünmezdi herhâlde. “Ben bir takacağım sana…” Edepsizliği bırakacağına dair bir anlaşma yapmışlarken ağzından çıkan ahlak dışı kelimeyi sessizliğe gömüp devam etti. “Öyle olsun bakalım. Lazım olan her şeyi bak, beğen.”

İstemese de itiraz da etmedi. Su bardakları, tencere ve tava çeşitleri. Fuat oturduğu koltukta, mağaza müdürünün Ayşe etrafında pervane oluşunu seyrederken ikram edilen Türk kahvesini yudumluyordu. İki saat boyunca Fuat, Mete’den bir haber beklerken, Ayşe’nin işinin bitmesini de bekliyordu.

Siyahlar ardına saklanmıştı yine. Simsiyah saçları her hareketinde sırtında nazlı nazlı salınırken, her bir tutamın ayrı ayrı parmaklarında şekillenişi geliyordu gözlerinin önüne. Kahveyi yudum yudum içerken, bir tarçınlı süte hüzünlenen gözleri bir de… Yanında değilken, yalnız uyuduğu odanın penceresinde onun silüetini görme çabaları da vardı bir zamanlar. Onun huzur veren kokusuyla sakinleştiği… Dövüş sonrası mindere serilip sık nefeslerinin sakinleşmesini beklediği geceler…

Ayşe’yi ne kadar özlediğini… Sevdiğini… Onu gördükten sonra daha iyi anlıyordu.

Her parçayı titizlikle seçerken Ayşe, Fuat geçmişin küllerini silkeleyemiyordu üzerinden. Nihayet alışveriş bittiğinde ödemeyi yapmak için kasada yanındaydı Ayşe’nin. Sımsıcak teninden huzurun kokusu yayılırken, endişesi de ulaşıyordu Fuat’a Ayşe’nin.

“Gururuna yediremiyorsun, değil mi?”

Kolları göğüslerinin üzerinde çapraz olarak birleşmiş kızın tavrı konuşmaya kapalı olsa da, “Ha şunu bileydin!” diyecek aralığı bırakıyordu kendine.

“Bu Melek ve Mete arasında. Senin yaptığın tek iş; Mete’ye yardım, başka bir şey değil.”

Kollarını çözdü, alnına dökülen saçları parmaklarının arasına alarak geriye doğru itti. Bezgin ifadesinde huzursuzluğun yorgun izleri de vardı. “O işler o kadar kolay olmuyor, efendi! Melek bana kırılırsa eğer, göm beni şuraya!”

Ayşe’den duyduklarına öfkelense de tek söylediği, “Abartma!” idi cüzdanından çıkardığı kartı müdüre uzatırken. Müdür de muhasebecisine aracı olmuş gibi bırakıyordu kredi kartını genç kızın elline.

Daracık Tahtakale sokaklarında, züccaciye dükkânının önüne yanaşan Vito’nun dörtlü flaşörleri, caddeyi kullanmak isteyen araçlardan özür diler gibiydi. Serdar bekleyen şoförlere durumu izah ederken, mağaza çalışanları da bir mutfağa her ne lazımsa Vito’nun içine taşıyorlardı.

Dükkândan çıktıklarında Ayşe, “Bitti artık, değil mi?” diye sorarken, Fuat gülümsüyordu bıkmış, bezgin ve yorgun görünen genç kıza. “Hass… Hass… Hassas diyorum! Mevzu çok hassas!”

Edeceği küfrü geçiştirme çabası, Fuat ve Mete’ye olan kızgınlığını bastırıyordu belli ki. “Küfredememek ne kadar da yakıştı sana.” Sözleri dökülürken dudaklarından, gözleri Ayşe’ye kilitliydi.

Belki sinirden, belki düşman olarak görmeyişinden artık, Ayşe de gülümsedi. O bembeyaz yanakları, gülümseyişini ipekmişçesine karşıladı bütün büyüsüyle. “Beni azat edersen, geceye kadar dinlenmek istiyorum.”

İkindinin son ışıkları İstanbul semâlarını aydınlatırken, giden araç içindeki Serdar’ı başıyla selamlıyordu Fuat. Akşam karanlığına kalmak istemeyen kalabalık nispeten dağılmış, gürültü yoğunluğuysa huzurun dinletisine kavuşmaya başlamıştı; sessizliğe. “Bana balık ekmek ısmarlar mısın?”

Başı sola eğik, dudaklarında tembel bir gülümseme, elleri cebinde, göğüs hizasındaki kızdan gelecek cevabı bekliyordu. Karşılaştıkları ilk güne kıyasla şimdi gözlerine bakan gözlerdeki ifade yumuşacıktı. Sırtına astığı çirkin çantayı sağ omuzunda tutarken içinde cüzdanını arayıp buldu. O cüzdanı hatırlıyordu. İçinde taşıdığı fotoğrafı da. Babasının vesikalık fotoğrafı. Açtığı cepte yıllara meydan okurcasına duruyordu naylon muhafazasında. Cüzdanı da en az çantası kadar eski ve çirkindi.

Çirkindi fakat elinde tuttuğunun Louis Vuitton ya da Prada olduğu hissini uyandıran bir özgüveni vardı. Fuat’ın daima hayranı olduğu özgüveni.

“Lan hâlâ param var, ben ne bereketliyim!” Cüzdanı geri koydu, başparmaklarını sırt çantasının saplarına taktı. Belli ki aldığı tabaklarla sıfırı tüketmemişti. “Eminönü’ne yürüyebilecek misin? Arabandan bayağı ayrı kaldın.”

Dalga geçerken bir yandan da yürüyordu Fuat ile birlikte. “Araba benim değil, Mete’nin.”

“Mete’nin alıp götürdüğü araba mı senindi?”

“Evet.”

Başını çevirip Fuat ile göz göze geldiğinde, “Arabalarınız bilimkurgu filmlerinden ilham alınmış gibi,” dedi. Kısa boyunun avantajıydı belli ki çevik bedeni. Yokuş aşağı indikleri yolda adımları hızlıydı.

“Araba kullanmayı biliyor musun?”

“Bilmiyorum.”

Verdiği sade cevap, umurunda değil gibiydi. “Hiç mi lazım olmadı?”

Alaycı ifadesinden taşan, “Olmadı beyim,” sözleri geçeceği dalganın önsözüydü. “Babam vefat edeli yıllar oldu. O öğretecekti, kısmet değilmiş. Önceliklerim değişeli de yıllar oldu. Siz, her güne farklı arabayı kıravatınızın rengiyle kombinleyin. Beş yıl sonra doğacak çocukların oksijeninden de çalın! İki adım atmaktansa bilmem kaç beygirlik motorlarla salın yırtık atmosfere egzoz gazını! Birbirinize hava da atın. “Türkiye’ye bu arabadan beş tane geldi, birini ben aldım” diye gururlanın! Yarın bir gün çocuklarınız olduğunda da o arabanın içinden seyrettirirsiniz yağmur damlalarına saklı asit salgınını.”

Elleri ceplerinde olduğu hâlde dinlerken Ayşe’yi, sitemi bittiği hâlde konuşmuyordu Fuat. Mısır Çarsısı’na Tahtakale kapısından girdiler, Balıkpazarı kapısından çıktılar. Alt geçitten geçmek yerine Yeni Cami’ye doğru takip ederken Ayşe’yi, “Sirkeci’de mi ısmarlayacaksın balık ekmeği, hâyırdır?” diye sorarak sitemden başka söz bekliyordu Ayşe’den.

“Balık ekmek Eminönü’nde yenir. Şuradan karşıya geçeceğiz.” Parmağıyla yoğun araç trafiğinin yayalara kapalı olduğu alanı işaret ederken, yüzünde kibirli bir gülümseme vardı. “İnsanların duş ve deodorant kavramından yoksun kalmış vücutlarıyla kirlettikleri alt geçitten geçmeyi reddediyorum!”

Laf yerine gelmişken, atlamayacaktı bu ayrıntıyı. “Beş dakika boyunca iki ciltlik duyar kasıp, sıkıştırılmış gazların tahrip ettiği atmosferi umursayarak deodorant kullanmayan insanları eleştirmekle tezata düşüyorsun, güzelim. İşine gelince çevreci, işine gelmediğinde titiz mi olacaksın yani?”

Başka biri aldığı kapakla sinerdi ancak Ayşe… O gülebilecek güce ve sonsuz bir cesarete sahipti.

“Harbi lan! Kendi açtığım çukura düştüm resmen! Hâlbuki on dakika boyunca etkisiz hâle getirmiştim çeneni. Nasıl düştüm ben bu tongaya?” Kahkaha atarak gülerken, dünyanın en tasasız insanıydı o neşesiyle. “Hadi karşıya geçelim şimdi.”

Neşe bulaşıcıydı. Çocuksu bir masumiyetle, “Olmaz!” derken Fuat, omuzlarını da silkiyordu. “Yayalar bu yolu kullanmasınlar diye belediye hizmet sunmuş, parmaklıklarla yolu bölmüş. Ben bu kuralı delemem!”

İfadesindeki dalga geçişi anlayabilecek kişinin gelişmiş bir mizah anlayışı olmalıydı. Tıpkı Ayşe gibi.

“Tasa etme hacı! Götündeki plakadan evine cezayı yollarlarsa, itiraz ederiz. Kapalı alan korkumuzdan bahsedip, belediyeyi suçlar, şuncağız yere yıllardır bir üst geçit yapmadıkları için telef olan gençliğimize tazminat isteriz.” Kolunu, eli cebindeki kolundan geçirdi, “Bak yine iyisin! Hâkim benim şahitliğimde sana tazminatı çatır çatır ödetir!” deyip yürütmeye başladı Fuat’ı.

Ne kadar yakınında olduğunun farkında değildi belki de Fuat’ın nefesi alnına değinceye kadar. Burnuna soluyordu kokusunu derin derin. Araç yoğunluğunda geçtikleri ana caddenin karşı kaldırımında kolundan ayrılırken söz âdeta bitmişti aralarında.

İkindi güneşi yerini akşam karanlığına bırakırken buldukları boş masaya kurulmuş, söyledikleri ekmeğin hazır olmasını bekliyorlardı.

Esasen Fuat’ın yemek umurunda değildi. Kalbi kaynıyordu. Soluduğu koku yılların özlemine kor gibiydi. Bakışları kızın bembeyaz teninde dolaşmak için iradesini zorlarken, gözlerini durgun denizde kıyılara vuran çöplerde tutmaya kararlıydı.

“Yarın dönüyorlar, değil mi?”

Ayağını taburenin desteğine yerleştirip kolunu dizine doğru uzatırken de bakışları Ayşe’de değildi. Bir bakarsa bir daha kopamayacağını itiraf etmeyecekti. “Evet.”

“Ne yapacağız?”

“Yemekten sonra birkaç halı seçebilirsen, programa kadar dinlenmen için seni rahat bırakacağım.”

Kolundaki saate baktı, “Saat sekiz,” dedi. Ekmekleri almak için kalkıp geri geldiğinde tükenmiş olsa da hızından hiçbir şey kaybetmemişti. Göz göze gelmek istemese de bedenini seyretmek nefes almak kadar büyük bir ihtiyaçtı Fuat için. “Öyleyse; hızlı!”

Ekmeğin kâğıdını açıp ısırırken Ayşe, Fuat’ın bedeninde yankılanıyordu etkisi. Koyu renk rujun ardına sakladığı dolgun dudaklarının tadını bir kez daha tadabilmek için çarpan kalbini sakinleştirme çabasıydı önündeki soğuk suyla dolu şişeyi dikleyip bir nefeste bitirmesi.

*

“Kuzu, ne coştun öyle… Aferin sana kız!”

Sinan’ın sımsıcak kollarıyla sarmalandığında yorgunluktan düşmek üzereydi. Dizleri her an pes edip, Ayşe’yi yere serecek gibiydi. “Yorgunluktan biterken bu kadar enerjik olmak gizli güçlere dahil olsun!” Giydiği kıyafetlerin rahatlığında sarıldığı arkadaşının kollarından ayrılıp koltuğa atarken kendini, “Ece’ye veda et, çıkalım. Buradan al beni,” diyordu Ayşe.

Ece’nin kırılan kolu, babasının şefkat hislerini coşturmuş olacak, kuzenleriyle birlikte, Sinan ve Ayşe’yi dinlemesi için bara gitmesine izin vermişti. Gece boyunca aşk dolu bakışlarla Sinan’ı seyreden genç kızın o melül bakışları, bütün yorgunluğunu unutturmuştu Ayşe’ye.

Ece ne kadar âşıksa Sinan’a, Sinan da o derece nefret doluydu Ece’ye…

Esneyip dururken iki elini başının altına yerleştirdi, ayaklarını koltuğun üzerine toplayıp, yarı cenin pozisyonuna aldı kendini. Şu tekli koltuk bile ne kadar rahattı! Hiç tatmasa da efsanesini duyduğu ana kucağı bile olabilirdi bu rahat ve şefkat dolu sıcaklığıyla.

Güçlü kollarla sarmalanmak ayılmasını gerektirse de gözlerini açamıyordu. Aksine, “Sinan ya… Sen yorulduğunda da ben seni taşıyacağım,” deyip kollarını arkadaşının boynuna dolayarak, kucağına daha çok yerleşiyordu.

Güldüğünü duydu, gözleri kapalıydı.

Bir araba koltuğuna bırakıldı, gözleri kapalıydı.

Kemeri bağlandı, gözleri kapalıydı.

Geri çekilen adamın parfüm kokusu Fuat’ı hatırlatırken bile gözleri kapalıydı. Bilincini uykuya teslim ederken Fuat’ı özlemiş olabilmek ya da gün boyu kokusunun burnuna işlemiş olma olasılığı arasında gidip geliyordu en son.

Ne arabanın kükreyen motorunu duydu, ne de Hisar Kız Yurdu’na varmayan yolları gördü. Yeniköy’de, Fuat’ın evine, Fuat’ın kollarında taşındığındansa asla haberi olmadı çünkü; bir bebeğin masumiyetinde uyuyordu.

*

Yatmak için evine gidip, sabah geri gelen mükemmel insan Ayla’nın serdiği tertemiz, ütülü nevresimlerin serili olduğu yatağın üzerine bırakırken Ayşe’yi, o tenden ayrılıp doğrulamıyor, kollarını o bedenden çekemiyordu. Genç kızın aralık dudaklarıyla arasında birkaç santim vardı. Nefesi dudaklarını yalıyor, kalp atışlarını normal ritmin çok ötesine taşıyordu.

Eğilse, o yumuşacık dudakları öpse… Ne olurdu?

“Ah..!” Geri çekildi, alnını yatağa yasladı. Ne kadar süre öylece kaldığının hesabını yapabilecek kadar kendinde değildi. Önce ayakkabılarını çıkardı Ayşe’nin ardından çoraplarını. Cebinde telefon sessizliğiyle titrerken kalbinin yansıması gibiydi ısrarı. Yerinden kalktı, odanın kapısını örtmeden hemen önce yine seyretti kalbini paramparça eden kızı.

“Çağatay?” diyerek açtığı telefondan taşan müzik gürültüsünün içinde hislerini, düşüncelerini ve tüm duygularını yitirebilmeyi diledi kısacık bir an.

Çağatay sesini duyurabilmek için bağırırken, Fuat telefonu kulağından uzaklaştırmak zorunda kalıyordu ister istemez. “Fuat! Acayip bir parti var toparlan buraya gel!”

“Gelemem, misafirim var.”

Gitmeye de ihtiyacı vardı.

“Gel be oğlum, burada âlâsı var. Irmak artık seninle tanışmak istiyor!”

Çağatay’ın iş ortağıyla tanışma fırsatı bulamamışlardı nedense. Fuat ikilinin gece kulübüne gittiğinde Irmak’ın orada olduğu bir geceye rastlayamamıştı hiç. “Irmak’a selam söyle. Bir gece onun için geleceğim.”

Telefonu kapayıp mutfağa girdiğinde, Ayla’nın demlemeye hazır bıraktığı kahve makinesinin düğmesine dokundu. Kahve demlenirken üzerindeki kıyafetlerden kurtulup soğuk suyla duş almanın vücuduna iyi geleceğini ümit ediyordu ancak boşunaydı bu iyimserliği.

Hiçbir işe yaramadığını ıslak saçlarından damlalar tişörtünün yakalarına dökülürken daha iyi anlıyordu. Hasır salıncağın üzerine oturmuş elindeki kahveden yudumlar alıyor, bir ayağı yerde, çıplak olduğu hâlde hafif bir itişle sallandırıyordu bu gece vakit geçireceği rahatlığı.

Gözünün karanlıkta kalan yatak odası penceresine takılışı ise insiyakiydi.

Ayşe…

Ayşe yine yanındaydı.

*

Boğazındaki kurulukla gözlerini karanlık geceye açmak, tanımadığı odanın, bilmediği yatağın verdiği huzursuzlukla silinip gitti. Pantolonu bacaklarında, tişörtü hafifçe yukarı sıyrılmış olsa da üzerindeydi. Yataktan doğruldu, ayaklarını zeminle buluşturdu. Ayaklarında ne ayakkabı, ne de çorap vardı. Kapalı kapının altından süzülen ışığa doğru gidip kapıyı araladığında, inceden duyulan müziğe doğru yürüyüşü insiyakiydi.

Sade ancak zevkle döşenmiş evin kime ait olduğunu hissetmesiyle kalbi sakinliği unutuyordu. Fuat’ın evinde olduğunu bilmiyor ancak hissediyordu. Belli ki yorgunluktan uyuya kalmıştı. Nerede uyuya kalmıştı, daha da önemlisi buraya nasıl gelmişti?

Ses artarken salonun gri ve beyaz ağırlıklı renklerinin içinden geçip, Fransız kapıların ardına kadar açık olduğu bahçeye yaklaştı. Taş zeminin verdiği ılık karşılık, çıplak ayaklarına tiksinti vermiyordu.

Antika gibi görünen gramofondan dupduru bir ses;

“Ben bir küçük cezveyim, elden ele gezmeyim
Verin benim yârimi, boynu bükük gezmeyim
Gülen az, ağlayan çok, gülen az…” diyordu.

Çimenlerin üzerinden hafif bir destek alıp salıncağa ritim veren ayağın sahibi, “Uyandın mı?” deyip sere serpe oturduğu yerden kalkarken, hissettiğinin gerçekliğiyle karşılaştı; Fuat’ın evindeydi.

“Burada ne işim var?”

Tam karşısında durana kadar yaklaşan, dizlerini açık bırakan şortun, soluk gri bir tişörtün sahibi, gün boyu yanında olan adamdan başkası değildi. “Çok yorgundun. Yurda bırakmaktansa…”

Cümlesine devam etmeyecekti, belliydi. “Ayakkabılarım nerede?” diye sorarken, saate bakıyordu. Sabah olmak üzereydi.

“Güvende.” Dalga geçercesine verdiği cevap, yanağında gamze olarak ifadeleşti gülümseyişinde. “Hadi, git uykuna devam et.” Dağınık saçlarını gözlerinin önünden çekmek için avuç içini kullanırken Fuat, giydikleriyle bir adamın ne kadar değişebileceğine bir kez daha şahit oluyordu Ayşe. Gündüz giydiği gömlek ve pantolonun verdiği tedirginliği, eski bir şort ve tişört yok ediyordu.

“Yurda gitmek istiyorum. Adamlarına söylesene bıraksınlar beni.”

Sımsıcaktı gülüşü, “Adamlarım?” diye soruşu.

“Gülme ya!” dese de, Ayşe de gülüyordu. “Etrafında pervaneler. Nasıl hitap edeceğimi düşünmedim.”

“Gitmekte kararlıysan ben götürürüm seni.”

Kararlı değil, mecburum.

“İyi olur.”

Kâbuslardan uzak bir uykunun güven veren hissinden uzaklaşmak için tek bahanesi; yanlış olduğuydu. Bir akrabası değildi Fuat. Arkadaşı ya da tanıdığı da değildi. Tanımadığı bir adamın evinde kalmayı vicdanında esamesi kalmış eski Ayşe yakıştıramıyordu kendine. O herkesi eleştiren, kendinden başka kimsenin düşüncelerini önemsemeyen, kendi doğrusunun en doğru olduğunu düşünen küçük Ayşe…

*

“Hanife Hanım, uyandırdım kusura bakmayın… Sağ olun, sağ olun… Evet, kapıdayız.”

Kaldırımın kenarına yanaşıp duran araçtan, “Teşekkür ederim,” deyip inerken Ayşe, “Bekle!” diyerek durduruyordu Fuat.

Bir an önce uzaklaşmak ister gibiydi aceleci tavrı. “Sabah kaçta uyanırsın? Kaçta alayım seni?”

“Bitmedi mi ya? Yine mi alışveriş!”

Onun bezgin ifadesine karşın Fuat’ın rahatlığı rahatsız edici olsa da bu tavrından vazgeçemiyordu genç adam. “Bitmedi. Tül ve perde seçmedin, unutma! Hadi git dinlen. Evinizi düzenlemek için de sana ihtiyaç var.”

“Hay Allah’ım ya… Bir bitmedi a*ına ko…” Küfrettiğini fark ettiği an alt dudağını dişleri arasına alıp, Fuat’a dönüşü insiyakiydi. “Yorgunluktan da yorgunluktan! Hadi görüşürüz!”

Kendini tutmasa kahkahalarla gülerdi Ayşe’nin bu alışılmadık aceleci tavrına. Kemeri çözdüğünü sanıp arabadan çıkmaya kalktığında koltuğa geri çarpışıyla dudağı seğirirken Fuat’ın, “Korkma, seni utandıracak bir şey söylemeyeceğim,” sözleri ciddiyetiyle döküldü dudaklarından.

Kemerini açtı, Ayşe’nin yanaklarına yayılan pembeliği seyretti. Araçtan inip Hanife’nin yanına koşarak giden genç kızın, birkaç yıl önce koruyup kolladığı o küçük masumdan hiçbir farkı yoktu.

Peki… Tarık’ı öpen o kız, şimdi neredeydi?

Fuat ve Tarık’tan başka sevgilisi olmuş olsaydı da bu kadar utangaç olabilir miydi?

Kapıyı örtmeden hemen önce bakarken Fuat’a, artık bir yabancı olduğunu kabullenmiş gibiydi.

*

“Şu kolileri indirelim abi, hadi! Var mı başka?” Cengiz’e cevabı Hale, “Hayır! Çekin şunları ayak altından da ortalık açılsın!” sözleriyle veriyordu.

Sinan yeni yıkanan tülleri asarken, Ayşe mutfak dolaplarını yerleştiriyor, Cevat, Melek’in mobilyasının montajıyla ilgilenirken, Fuat’ta yardım ediyordu. Herkes bir koşuşturmacanın içinde, bir işin ucundan tutmuş harıl harıl ev yerleştirirken, Melek gelmeden önce bütün işlerin bitmesine uğraşıyordu. Odaların zeminini son bir kez daha temizleyip, önceki gün seçilen halılar serildiğinde görülen manzara; saray misaliydi.

“Cevat abi. Su tesisatından anlıyorsun, elektrik de elinden kurtulmuyor. Yaptığın etli bulgur pilavıyla mutfakta da yetenekli olduğunu biliyoruz. Marangozluğun da varmış… Abi senin hatun yaşadı, yaşadı! Evlendirelim seni artıkta, bir kadının daha yüzü gülsün.”

Ağırbaşlı ahvaline belli belirsiz tebessüm izleri yayıldı. Kafkas atalarından yadigar gibiydi her daim çatık duran kaşları ortasına yer edinmiş derin çizgi. Hayatın verdiği ağır yükün altında hiç ezilmemişse de kahkahayla gülmeyi edepsizlik saymış cengaver!

“Ben gülmekten acizken, bir kadını güldürebilmeyi hafsalam almıyor kardeş.”

Fuat çalışma masasının dolap kapağını tutarken, Cevat vidayı, şarjlı tornavidayla yerine monte ediyordu. “Hafsalanda fazla yüklenme var. Bir kısmını silsen rahatlarsın belki.” Çalışma masası, sandalye, komodin ve şifoniyer sabah ezanları okunurken teslim edilmişti. Ceviz ağacından yapılan mobilyaların eski olduklarını duymuş olmasa, ihtimal bile vermezdi Fuat. Hâlâ sapasağlam, hâlâ taş gibiydi yapısı.

O mobilyalarla birebir uyumlu gardırobun kurulumunu yapan marangozlar da gittiğinde, evde yalnızca gençler, Fuat ve Cevat kalmıştı. İşler bitti, çaylar içildi. Cevat müsaade isteyip kalkarken Ayşe’nin arkadaşları da ayrılıyorlardı. Hepsi yorgun, hepsi mutluydu. Ayşe ve Melek için yorulmak hayatta başlarına gelmiş en güzel olaymış gibi davranıyorlardı.

Vedalaşıp gidenlerin ardından evdeki son düzenlemeleri yaparken Ayşe, Fuat kararan havayı seyrediyor, okunan akşam ezanlarını dinliyordu. Sokak lambalarıyla aydınlanan şehir, bir geceyi daha karşılamaya hazırdı.

Tanıdık motor sesini duyduğu an mavi-siyah Chiron’un sahil yolundan yaklaştığını gördü. “Ayşe… Geldiler!”

Yanına koşarak gelen, heyecanını gizlemek istercesine kollarını bedenine saran kızın endişesi yüzünden okunuyordu. “Gelsin artık…” Aradan birkaç dakika geçmişti kapının zili çaldığında. Kameradan gördüğü Melek’in şaşkın ifadesiyle, Ayşe’nin, “İnşAllah bana kırılmazsın meleğim,” fısıltısı müsaviydi.

*

Kapıyı açtığı an gözlerine hasretle baktığı yemyeşil gözlerin ferinin gittiğini fark etti önce, ardından sararan yüzündeki hastalıklı ifadeyi. Melek’in, gözlerini hiç ayırmadan yerdeki halıyı seyredişi asırlar kadar uzun gelirken Ayşe’ye, “Hoş geldin kuzu,” diyebilecek kadar küçük bir aralık verdi vicdan azabından.

Önce yutkundu, ardından mecali yokmuşçasına söyledi, “Hoş bulduk… Ayşe’m!” sözlerini. Mete’nin elini bırakıp salona ilerleyen, ardından salondaki kapıdan balkona geçen kızın da çıtı çıkmıyordu geri kalanlarında.

Ayşe’nin henüz boş olan odasına, kendi odasına baktı. Banyoya bakmak yerine, “Sonra görüşürüz!” deyip daireden kaçarcasına çıkan kızın Ayşe’nin bedeninde yankılanan etkisi; kalbine saplanmış bir kazıktı, eksiği değil.

Elini kalbinin üzerine koyduğunda kalçasıyla duvardan destek almaya çalışıyordu zira diğer eli de dizi üzerindeydi. Birkaç yıl önce görmeye tahammül edemediği, şimdiyse canından daha değerli olan arkadaşını, kardeşini, en çok sevdiğini kırmış olmanın kavuran ateşinde yandığını hissediyordu.

İstanbul sıcak değildi… İstanbullular sıcak görmemişti.

Karşısına geçen adam çenesini ılık parmakları arasına aldığında, Ayşe’nin gözlerine ulaşabilmek için eğiliyordu. Gözleri çakmak çakmaktı, nedenini bilmese de. Çenesinden kollarına uzanırken elleri, kendiyle birlikte Ayşe’yi de dikleştiriyordu.

Yine küçücüktü karşısında! Üstelik şimdi bir de çaresizdi!

“Kalk ve toparlan! Sen yanlış bir şey yapmadın! Onun için yaptıklarına kızıp gidebiliyorsa…” Bir şey söyleyecekti de vazgeçmiş gibi duraksadı. Bakışlarındaki alev şefkate büründüğünde, Ayşe’nin tek isteği o şefkate sığınmaktı. “Gel!”

Elini eline aldı.

Holün spotları hariç bütün ışıkları kapadılar. En son salonun ışığı kaldığında Ayşe’yi koltuğun üzerine oturttu, onu da kapadı.

Yanına oturdu.

Kolunu omuzlarına sardı, başını omzuna yaslaması için büyük eliyle destek verdi.

Ayşe, Fuat’ın tavrındaki emrivakiyi önemsemiyordu.

Kupkuru gözleriyle zevkle döşenmiş salonun binlerce lira ödenmiş kanepesinde, yanında edebiyle nam yapmamış edepsiz bir adamla otururken, “Her şey boka sardı,” diyordu küfrettiğini önemsemeden. “S*ktiğimin evine ne lazımdı düzen!”

O küfrettikçe haddinden büyük el, saçlarını okşuyordu.

“Her şey boka sarmasa da ben boka battım!”

Okşamaya devam ediyordu.

“Alıp başımı gitmeliyim ya… Dünyada değer verdiğim bir Melek’ti, onu da hayal kırıklığına uğrattım.”

El durdu.

Diğer el yavaşça yüzüne yaklaştı, yine çenesini buldu. Bu yakınlık, bu samimiyet, bu başını döndüren sıcaklıkla adamın yüzüyle karşı karşıya kaldığında, “Bana memelerini göstermeden gidersen… Fazla uzağa gidemezsin, bilesin,” diye fısıldıyordu.

Adama tokatı basmak yerine elini çenesinden itip başını sert omzuna geri yaslarken, “Memelerim var ya… Öyle böyle değiller… Accayip güzeller!” diye mırıldanıyordu.

Bazen bir insanı sevmek, yanında huzuru hissetmek, güven duymak, konuşmak, şakalaşmak çok kolaydı… O kişi günlerce karşısında sesini dinleyip, bir selam bile vermeden çekip giden kibirli adamın teki olsa da!

“Şimdi bakamam, merak uyandırma! Eminim güzel olduklarından fakat vakit; teselli vakti!”

Başını geri yaslarken vicdan azabı kalbini kemirse de, omzunda yattığı adamın varlığına şükrediyordu…

Birkaç dakika süren teselli, “Mete’ye bakmalıyım,” dediği ânâ kadardı.

Fuat gitti, Ayşe vicdan azabıyla baş başa kaldı. Ne yapacağına dair hiçbir fikri yoktu ancak, Melek’in kırdığı kalbini tamir edeceğine yemin ettiği bir gerçekti.

7,057 toplam okunma, 1 bugün toplam

Ahzen ~ 19 | Vefâ” için 22 yorum

  • 12 Şubat 2019 tarihinde, saat 12:18
    Permalink

    dün okuyamamıştım yine çooook güzel olmuş yazılanın kalbe ulaşması zordur ve sen bunu başarıyorsun merakla devamını bekliyorum geç olsun güç olmasın? kalemine yüreğine sağlık…

    Yanıtla
    • 12 Şubat 2019 tarihinde, saat 14:45
      Permalink

      okuyan o güzel gözlerine sağlık ?

      Yanıtla
  • 12 Şubat 2019 tarihinde, saat 17:03
    Permalink

    Biliyor musun candan öteden daha iyi buluyorum artık kalemini.Bir de şu bir aylık bekletmeler olmasa ahhhhh ahhh

    Yanıtla
    • 12 Şubat 2019 tarihinde, saat 17:28
      Permalink

      inşAllah öyledir, ne diyim ?

      Yanıtla
  • 13 Şubat 2019 tarihinde, saat 09:09
    Permalink

    Ellerine saglik guzel bir bolumdu….

    Yanıtla
  • 13 Şubat 2019 tarihinde, saat 16:51
    Permalink

    Ya ben bu kizlara cok uzuluyorum melek e ayri simdi ayse ye ayri ama guclerine hayranim da erkekler az bucuk arıza yalniz fuat mete ye tur bindiriyor elbette cok begenerek okudum emegine saglik

    Yanıtla
    • 15 Şubat 2019 tarihinde, saat 19:39
      Permalink

      ? “tur bindiriyor”u okudum, koptum. hala gülüyorum

      Yanıtla
  • 14 Şubat 2019 tarihinde, saat 11:20
    Permalink

    Ya umarım bu sefer beceririm yorum bırakmayı . Hadi bismillah. Şimdi bu bölümde içim Kıyıldı ya bi sorun hesabı bi verin hesabı bi rahata erek sonra gene kavga dövüş sürsün

    Yanıtla
    • 15 Şubat 2019 tarihinde, saat 19:40
      Permalink

      ?? canımsın ya…

      Yanıtla
  • 18 Şubat 2019 tarihinde, saat 00:49
    Permalink

    Aklın mı kaldı o memelerde Fuad efendi ? ??
    Ahh metem ahh ?
    LütfiyEM nasıl özledim seni yahu biliyon mu sen…

    Yanıtla
    • 18 Şubat 2019 tarihinde, saat 14:51
      Permalink

      kaldı kaldı ?

      şimdi bildim GülayıM bilmukabele =)

      Yanıtla
  • 20 Şubat 2019 tarihinde, saat 17:10
    Permalink

    Emeğine yüreğine sağlık ablam harika bir bölüm ? ne olacak fuad imla aysemin hali bilemiyorum ama Rabbim kavuştursun onları inşallah ?

    Yeni bölümleri dört gözle bekliyorum ablam …

    ALLAH â emanetsin ?

    Yanıtla
    • 20 Şubat 2019 tarihinde, saat 18:21
      Permalink

      canımsınn. sen de Allah’a emanetsin ?

      Yanıtla
  • 10 Mart 2019 tarihinde, saat 21:56
    Permalink

    Kavuşmaya tahminen kaç zaman var ? ?

    Yanıtla
    • 14 Mart 2019 tarihinde, saat 14:23
      Permalink

      inşAllah kısa bir süre vardır ??

      Yanıtla
      • 24 Mart 2019 tarihinde, saat 11:30
        Permalink

        Ayy net bir zaman yok mu bir ayı da geçti ama

        Yanıtla
  • 25 Mart 2019 tarihinde, saat 00:41
    Permalink

    bugüne kadar her saat başı kontrol ediyordum bölüm gelmemişse bir daha bakmıycam dedim içimden ve hala yok evet kişisel problemleriniz olabilir belki yazmak istemiyorsunuzdur bunların hepsine eyvallah fakat açıklama olmadan belirli bir gün olmadan ne kadar devam eder ki yılda bir şu gün bölüm atıcam deseniz yok yere bakmaya girmeyiz ben umudu kestim ayşemin hikayesi burda bitti benim için.

    Yanıtla
  • 27 Mart 2019 tarihinde, saat 17:25
    Permalink

    Kaç kez okudum saymadım, yeni bölümü sabırsızlıkla bekliyorum.?

    Yanıtla
  • 8 Nisan 2019 tarihinde, saat 14:25
    Permalink

    Ablacım biliyorum ki sen bizi bu kadar bekletmezsin eminim önemli işlerin vardır inşallah bir an önce bize geri dönersin ne zaman dönersen den ben hep burda olacağım

    Yanıtla
    • 8 Nisan 2019 tarihinde, saat 18:42
      Permalink

      anlayışına kurban olduğum Baharım. desteğin benim için çok değerli… en kısa zamanda bitirip yayınlayacağım inşAllah.

      Yanıtla

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir