Ahzen ~ 18 | Kader

Gerçekten unutmadı mı?

Tanıdı mı?

Yanındaki gencin koluna girmiş olduğu hâlde hızlı adımlarla çıkışa doğru giden kızın ardından bakarken anlıyordu ki; öfkeyle ölünmüyordu. Yaşadığı ömrün hiçbir anında hiç kimseyi Ayşe’yi kıskandığı gibi kıskanmamış, hiç kimseye böylesine nefret duymamıştı.

Nefret

“Beni her gördüğünde… İçindeki şüpheyle kuduracaksın… Ufaklık…” Fısıltısı gecenin karanlığına karışırken arabanın kapısını açmış, şoför koltuğuna kuruluyordu.

*

“Zaman her şeyin ilacı” diyen herkesten nefret ettiği günler şimdiki zamandan çok da eski değildi. Ancak dönüp baktığında o zamanı yaşamış kişi kendi değil de bambaşka biriymiş gibi hissediyordu. Aynada gözlerine birkaç kat siyah far süren, dudaklarını siyaha yakın bordo renginde mat bir rujla kapayan Ayşe ile uzaktan yakından alakası yoktu o çocuğun…

En azından hissettiği buydu.

Sinan’ın, “Ben gitara geçiyorum, ona kadar say ve çık artık,” sözünü duyduğunda oturduğu yerden derin bir nefes alarak kalkıyordu. Heyecan ya da kaygı hissi yoktu. Yanlış yapma korkusu, kalabalığın önünde şarkı söyleme telaşı… Hiçbir şey.

Tâ ki…

Barın loşlaştırılmış ışıklarına inat parlak sahne ışığı üzerine döndüğünde tam karşısındaki masada oturan ve kadehini dudaklarına götüren adamla karşı karşıya kalana dek. Kalbi delicesine atarken, çaresizlik en garip tonunu üzerine seriyordu. Siyah ya da beyaz gibi net değildi görmeyi beklemediği adamın hissettirdikleri. Gri ya da hâki misali arada sıkışıp kalmış bir renk gibiydi titrekliği.

Piyano başında, Ayşe’nin tek bir sözünü bekleyen Mert’in kulağına, “Bana bir sandalye bul, çıkışta sana lahmacun ısmarlamayan şerefsizdir!” derken, dikkatli bakışların sahibi karşısında sendeleme korkusuydu oturma isteği.

“Ayıpsın be Ayşe!” Perde arkasından aldığı sandalyeyi sahnenin ortasına yerleştirdi, merakla seyreden dinleyicileri başıyla selamladı. Mikrofonun boom kolunu oturarak söylemek isteyen soliste göre ayarladığında Mert’in işi de bitmişti.

Ayşe’nin hiçbir giriş cümlesi yoktu bu geceki sahne şovu için. Kafası karıştığı için de olabilirdi, İskoçya’ya giden Melek ve Mete’nin yokluğunda da bara gelmiş adamın dikkatli bakışlarından duyduğu huzursuzluktan da olabilirdi. Sinan’a dönüp, “Ben giriyorum şarkıya siz takip edersiniz,” dediğinde, “Sırayı mı değiştirdin, deli?” Hakaretine maruz kaldı Sinan’ın.

Umurunda değildi…

Giyindun gideyisun, güzelum mendil salla
Giyindun gideyisun, güzelum mendil salla
Aldiler mi sevdani da ağla gözlerum ağla
Oy oy oy oy ağla gözlerum ağla…
O siyah saçlaruni ördün güzelum ördün…”

Şarkı akmaya başladığında akustik gitarın tiz titreşimlerini kalbinde hissediyordu Ayşe. Efide ile gittikleri kafede bu türküyü ilk kez duyduğunda, “Sever misin bu türküyü? Hiç mi dinlemedin? Nasıl Karadenizlisin?” sözleriyle dalga geçmişti Ayşe ile.

O günler çok uzak anılardan ibaretti artık.

Biten şarkının ardından tekrar söylemesi için coşsa da kalabalık, o bir profesyonelin ciddiyetiyle sıradaki şarkıya geçiş yapıyordu. Sırtı dimdikti eline aldığı mikrofondan güç alıp pürüzsüz sesiyle şarkı okurken. Melek ve Mete’nin yokluğunda bara gelen adama bakmamak için gözlerini kapasa da o yüz silinmiyordu bir türlü.

Ve her ne kadar farkında değilmiş gibi davransa da adamın, Efide olduğunu bildiği için miydi bu kaçıp uzaklaşmak isteyen bedeninin verdiği vefasız dermansızlığı?

Gecenin son şarkısı dökülürken dudaklarından, saatin gece yarısını çoktan geçtiğini biliyordu. Dinleyenlere teşekkür edip inerken sahneden, karşısındaki masanın gölgeleri arasından sıyrılarak çıkışa doğru ilerliyordu genç bir kızın beline uzun kolunu sarmış adam.

Efide…

Ya da yabancı…

Her kimse…

Ardına bile bakmadan gidiyordu…

*

Yanında oturan kızın ince uzun parmakları bedeninin her yerindeydi. Kasıklarına yakın alanları pantolonun üzerinden okşarken, dizleriyle arada kalan kısmı da ilgisiz bırakmak istemiyor gibiydi. Ancak Fuat’ın kızla olan beraberliği, onu evine bıraktıktan sonra son bulacaktı. Ayşe’nin sesi beynini delerken gecesini bir başka kadınla geçirmeye ne isteği vardı, ne de öyle bir planı.

Gözlerinin önüne gelen görüntü, yıllar geçse de her defasında balyoz misali yankılanıyordu beyninde nefretin şiddetiyle. Tarık’ı öpen dudaklarıyla şarkı söylerken, genç kızlıktan kadınlığa geçiş yapmış bedenini seyrettiği gece boyunca o dudakları öpebildiği tek gecenin hatıralarında kaybolduğunu itiraf etmeyecekti.

Gece boyunca oturup da bir daha kalkmadığı sandalyede, hâlâ zayıf olsa da kıvrım kazanmış kalçalarını görmüştü giydiği bolluğun sınırını zorlayan sahne kıyafetiyle hemen öncesinde. Siyah saçlı, çikolata gözlü, bembeyaz tenli küçük kız…

O küçük kız… Ne çok acıtmıştı canını.

Arabayı durdurdu, inip kızın kapısını açarak inmesine yardım etti. Elini bırakmadan peşinde sürükleme niyetindeydi tâ ki Fuat’ın yerinde çakılı kaldığını anlayıp dönünceye kadar.

“E… gelmeyecek misin?”

Gözleri hissettiği şehvetle koyulaşmış kadının kırmızı dudakları aralıktı.

“Bu gece değil.” Kadının eli üzerine küçük bir öpücük kondurup şoför koltuğuna geri oturduğunda, ardına bile bakmadan uzaklaşıyordu. Hisar kız yurdu yoluna saptığını fark ettiğinde tek isteği; yıllardır dudaklarına değdirmediği sigaranın ilk nefesini ciğerlerine çekebilmekti. Bıraktığı günden bugüne geçen zamanda hiçbir anın bu derece zor olduğunu hatırlamıyordu.

Ana caddenin gündüz yaşanan yoğun trafiği yerini yanıp sönen sarı ışıkların denetiminde geçen ıssızlığa terk etmişken gözleri yurdun önündeki silüetleri inceliyordu. Arabayı yavaşlattığında, birlikte sahne aldığı sarışın çocuğa sımsıkı sarılan Ayşe’nin görüntüsü de darbe gibi iniyordu benliğine, bedenine.

Başını gencin omuzuna yaslamış ne söylüyor olabilirdi?

Ya da omuzundan kalktığında gözlerine böyle bir sevgiyle baktıran?

Ani bir frenle aracı durdurup ters istikamete döndüğünde, bu görüntünün verdiği öfkeyi Naz’ın kolları arasında dindirmek tek isteğiydi.

*

Sinan, karanlıkta parlayan ışık gibiydi. Varlığı umudu hissettirirken yaşadığı yokluk buhranını siliyordu her daim. Kasvet bataklığında debelenirken yakaladığı yıldızdı. Sıkıntısını anlayıp, ilacıyla yardımına koşan üç kişiden biriydi.

“Eh be kızım… Gel gidelim bize. Bizim hanzolar çoktan uyumuştur. Ben çekyatta yatarım, sen benim odada yatarsın.”

Sesi, bir Melek bir de Ayşe için bu naif tona bürünüyordu. Başını yasladığı omuzdan kaldırıp gözlerinin içine bakarken Sinan’ın, masmavi gözlerindeki gerçek sevgiyle güç buluyordu. Bir erkeğin, bir genç kıza olan tertemiz, masum, kardeşçe sevgisi…

“Sizin ev ahır gibidir şimdi be derviş! Ben kendi temiz odamda uyumalıyım.”

Ve yalnız kalıp ikinci kez barda gördüğü adamın tuhaflıklarını düşünmeliydi.

“Yok be canım,” derken bile hakikat iki gence de âyândı. “Söyleriz en azından havalandırırlar ortalığı.”

“Bırak be Sinan’ım. Sen git. Bu akşam Nebahat teyze bekliyor unutma.”

Saatin biri geçip buçuğa doğru yaklaşıyor oluşuyla derin bir nefes alırken Sinan, “Unutmam kara kuzu, unutmam,” diyerek uzaklaşıyordu Ayşe’den. “Seni üzen meseleyi bana anlatmayışını da unutmayacağım, bilesin.”

Başını aşağı yukarı sallamaktan ibaretti Ayşe’nin kabulü. Fazlasına gücü yok gibiydi. Bir de insanların aklına “Güçlü Ayşe” diye nam salmıştı…

Nasıl başardığıysa şu an muammaydı.

“Allah’a emanet ol o zaman, kara.”

Kara.

Efide’nin Karası…

Hanife’yi arayan Sinan, açılan kapının ardından uzaklaşırken yurttan, ardından el sallıyordu Ayşe.

“Çok yoruldun yine değil mi? Saat kaç olmuş hâlâ ayaktasın be kızım!”

Hanife’nin anaç tavırlarına her zaman hayrandı. Şimdi Efide olduğunu düşündüğü adam başka bir kadının kollarında olduğu fikriyle bedeni dağlanırken dahi. “Güzel yorgunluk be abla. Çok güzel para biriktiriyoruz bu yorgunluk sayesinde.”

“Allah bereket versin kızım, ne diyim. Ben uykuma geri dönüyorum. Sabah görüşürüz.”

“Hakkın ödenmez abla…”

Uykusunu böldüğü kadın esnerken, “Ne hakkı kara kız, helal ettim gitti,” diyordu.

Hayatına giren yeni insanlar ne yazık ki sevgileriyle eziyorlardı Ayşe’yi.

Karanlık odaya adımını attığı an ışığı yakmasıyla, Melek’in bom boş yatağı gözüne çarptı. O yanında yokken, pembe yatak örtüsü bile gözüne renksiz, gülmek ise çok gereksiz geliyordu.

Adana, İskoçya derken yanında olmak istediği birkaç kişiden birine hiç kavuşamayacağını hissediyordu. Böyle hissetmesinin tek nedeniyse; aralarında hiçbir sözün geçmediği Efide ile bir yabancı gibi olmalarıydı.

Melankoli denizinde boğulacaktı.

Gardırobun kendine ait tarafından pijama çıkarırken, Melek’in küçücük bir yer kaplayan kıyafetlerine gitti gözü. Para harcamaktan nefret eden genç bir kızın, elindeki birkaç kıyafetle üniversite bitirişine şahit olduğu beş yılın ardından, hayatında belki de hiç kimseye duymayacağı saygı ve sevgiyi Melek için hissettiğini biliyor ve bu duyguyla mutlu oluyordu.

Yatağa yattığında kolları arasına aldığı yastığa sımsıkı sarıldı. Efide olduğunu düşündüğü adamın bir dahaki sahne akşamına gelip gelmeyeceği fikrinin müphemliğiyle huzursuz bir uykuya daldığında, huzursuz düşüncelerin meyvesi; yabancı bir kadının dudaklarındaki şarabı yudumlayan Efide’nin gözlüklerine bulaşan bordo sıvının ardından nefretle bakan gözlerine dair saçma sapan bir rüyaydı.

*

İçtiği kahve başındaki ağrıyı dindirmek bir yana daha da şiddetlendiriyor gibiydi. Önceki gece yuvarladığı birkaç kadeh, intikamını başından alıyordu… Şüphesi kalmamıştı. Gözlerini her kapayışı, Tarık’ın dudaklarını öpen Ayşe’nin görüntüsüyken kendini bir başka kadının bedeninde kaybetme çabaları boşunaydı. Her ne kadar karşısındaki kadın bu gerçekten bîhaber olsa da Fuat’ın vicdanını rahatsız eden bir durumdu.

Kolundaki saate tekrar gözü gittiğinde dokuza geliyordu fakat yatakta yüzüstü uyuyan kadın için erken bir vakitti belli ki. Bir demet beyaz gül siparişi verip gelmesini bekleyene kadar, içtiği kahve bardağını mutfak tezgâhının üzerine bıraktı. Birkaç dakikanın ardından hatırı sayılır bir bahşişi on beş-on altı yaşlarındaki çocuğa uzatırken, aynı anda gül demetini de alıyordu ondan. Güllerle gelen karta, “Kaçmadım, toplantım var,” yazıp, uykusuz geçirdiği gecede başını yaslamadığı yastığın üzerine bırakarak çıkıyordu daireden.

Site otoparkı her günkü olağan sakinliğinin dışında bir hareketlilik yaşıyordu. Bisikletlerinin üzerinde durup Fuat’ın arabasını seyreden çocukların oluşturduğu kalabalığı görmek önce gülümsemesine, ardından da başındaki ağrıyı unutabileceği kadar büyük bir rahatlamayı sağladı.

“Oğlum sen malsın, mal! Türkiye’de bu arabayı kullanan kişi mafyadır! Kesin bunun sahibi de mafya!”

Yediği hakareti içine sindirememiş gibiydi uzun boylu, kemikleri sayılacak kadar zayıf olan diğer çocuk. “Asıl mal sensin! Mafya mı kalmış lan! Kesin iş adamıdır.”

Bir diğeri tartışan iki arkadaşının sözlerini hiç önemsemiyordu. “Abi ya şuna baksanıza! Dört yüz mü basabiliyor ya?”

“Götünden okumuşsundur sen ne dört yüzü? Dört yüz basılacak yol mu var!”

Bisikletinin dengesini sağ ayağından aldığı destekle koruyan uzun sıska çocuğu dinlerken gülümseyişi derinleşiyordu Fuat’ın. “Ettero’nun Veyron’u üretirken tek düşüncesi oydu zaten cinsin malı! Ben gidiyorum abi! Arabaya salya akıtırken yakalanacağız!”

Bisikletli hızını alıp uzaklaşırken diğerleri de onu takip ediyordu.

Çocuk olabilmeyi istedi kısacık bir anda olsa… Bisikletinin götüreceği kısa mesafelere, cebindeki birkaç bozuk parayla alacağı soğuk bir gazoza, mahalle maçlarında eskiteceği ayakkabılara istek duydu… Kapısını açtığı milyonlar değerindeki aracın şoför koltuğuna otururken her istediğine sahip olamayacağına en belirgin örneğin kendisi olabileceğini anlıyordu. Ne yeniden çocuk olabilirdi, ne de çocukken ömrü bu kadar güzeldi.

Bu gece sahnesi olmayan Ayşe’yi görme imkânı olmayışıyla arttırırken aracın hızını, site güvenliğinin açtığı bariyerden anayola çıkıyordu. Sesini ilk duyduğu günü hâlâ hatırlıyor olmayı garipserken gururu, gittikçe artan bir özgüvenle söylediği şarkılara hayran kalmamak için iradesiyle savaşıyordu.

Hayran değildi, olmayacaktı.

Müziğin sesi yavaşladığında Pelin’in sesi dolduruyordu arabanın içini. “Günaydın Fuat Bey.”

“Günaydın Pelin Hanım.”

Boğazını temizleyip her zamanki çekingen ifadesiyle sorarken soruyu Pelin, bazı insanlara doğuştan bahşedilen ağırbaşlı mizacın takdir edilesi olması gerektiğini düşünüyordu Fuat. “Turizm Bakanlığından gelen elçileri toplantı salonuna aldık. Siz katılacak mısınız?”

“Beş dakikaya oradayım, Pelin Hanım. Bizi zor durumda bırakmayacağım.”

Gülümsediğini duyduğu kadın, “Şüphem yoktu,” dediğinde, olgunluğuyla yine takdirini kazanıyordu Fuat’ın.

Dört dakika henüz sona ermemişken toplantı salonundan içeri giriyordu Fuat elinde son bir yılın bilançosu, başında derin bir ağrıyla. Orta yaşlı iki kadına eşlik eden yirmili yaşların sonlarındaki adam, gelecek yılki turizm sezonunda neler beklediklerini Fuat’tan dinlemeye hazır gibiydi. Bakanlığın, özellikle son yıllarda kuzey ülkelerinden gelen birçok turistin tercih ettiği oteller arasında Ardahan imzası taşıyanlara ilgi göstermesi sebepsiz değildi.

Bu oteller, Türkiye’yi tanımayan birçok insana Türkçe isimlerle hizmet verdikçe, Türkiye’yi de tanıyıp öğrenme ihtiyacını yabancı milletlere de aşılıyordu yıllardır.

Pelin, hâlinden anlamış olacak, bir su bardağı suyun yanına iki tablet ilacı, sağına masanın üzerine bıraktı. Müsaade isteyip yutarken ilacı teşekkür hisleri gözlerinden ulaşıyordu Pelin’e. Bir saat boyunca aralıksız süren görüşmenin ardından varılan kararın, “Hâyırlı olmasını diliyoruz,” şeklinde son buluşuyla toplantı da sona eriyordu.

Ne kadar süre bilgisayar karşısında Los Angeles’teki mimarın yolladığı çizimleri incelediğinin farkında değildi telefonu masa üzerinde titreşerek çaldığında. Gözlerini ovuşturmak istercesine parmaklarını bastırırken, “Efendim,” diyerek cevap verdi Ayşe’nin patronuna.

“Merhaba Fuat Bey, müsait miydiniz?”

Başındaki ağrı aldığı ilaca rağmen devam ediyordu. “Buyurun, Erol Bey.”

“Bu gece program akışımızda bir değişiklik oldu. Ayşe Hanım bu gece de sahne alacak.”

Rahatladığının farkında değildi parmakları gözlerini terk edip, ciğerlerine çektiği havayla dinlendiğini hissederken. “Haber verdiğiniz için teşekkürler. Kaçta?”

Adamdan aldığı bilginin ardından telefonu kapayıp ayağa kalktığında, masmavi bir çarşafı andıran sakinlikteki denizi seyrediyor ve başında artık hiçbir ağrı hissetmiyordu. “Derdim neydi de bitti?” diyerek çenesindeki sakalları kaşırken insiyaki, ne yapmaya çalıştığına dair de hiçbir fikri yoktu.

*

Nebahat ve Kemal’in yanında olmak aile huzuru hissettiriyordu her daim. Cengiz ve ikizlerin üzerlerine titreyişleri, Melek, Ayşe, Sinan ve Hale’yi de içine alarak kocaman bir aile yapıyordu bu küçük topluluğu.

Komiser Kemal’in adı bir şeytanda da vardı ancak fıtratları birbirine zıt iki karakter, birinde ismi yüceltirken, diğerinde yokmuşçasına bir hükümde kalıyordu.

O asla Kemal olamayacak, her daim Şeytan kalacaktı, Ayşe emindi.

“Nasıl gidiyor sizin şu bar macerası?”

Kemal’in sözüne Sinan, “Baba bir gece gel gözlerinle gör de rahatla,” derken, “Mesela bu geceye ne dersin Kemal amca?” diye soruyordu Ayşe.

“Yahu daha ben gelemedim, babamın ne işi var! Yaşlı başlı adam!”

Cengiz’in son sözü nispeten sessiz olsa da Kemal için gayet işitilebilirdi. “Yaşlı sensin kerata!”

“Hadsiz bu çocuk, Kemal amca. Siz bakmayın buna.” Kemal’in sözlerinin ardından Sinan’ın desteği geldiğinde kadınlar gülüşlerine engel olamadı. Tatlı kahkahalar yankılanırken keyif dolu muhabbette, Sinan ve Ayşe için kalkma vakti de yaklaşıyordu.

“Baba senden korkulur. Güvercinin anahtarını ver bir tur atayım desem duymazsında o fısıltıyı nasıl duydun?”

“Haklısın Sinan oğlum. Haddini hiç bilmiyor!” Gülüşü gözlerinin kenarında derin çizgiler oluşturuyordu Kemal’in, geçen yılları hatırlatırcasına. “Hatun, sen ne diyorsun bu işe?”

Nebahat’ın sevgi dolu gözleri bir kocasında, bir de bakmaya doyamadığı oğlundaydı. “Bir güvercini esirgemez benim beyim, diyorum.”

“O… Anne, büyüksün! Yine son noktayı sen koydun!” tezahüratıyla ellerinden öpüyordu Sinan.

“Biz artık müsaadenizi isteyelim,” deyip kalkarken Ayşe, hiç gitmek istemese de para kazanma fikri motive ediyordu.

Üniversitenin ikinci yılında tanışıp asla ayrılmadıkları Hale’yi, Bebek’teki öğrenci evine bırakıp Taksim yolunda ilerlerken Kemal, Ayşe ve Sinan’a nasihatlerini sürdürüyordu. Çok görmüş, çok olaya tanıklık etmiş, emekliliğine gün sayan bir adamın, gençlere olan şefkati bir umman dolusuydu.

Sırf o şefkatti ki; bir gece yarısı korkuyla küçüldükçe küçülmüş bir kızı karakoldan alıp evine götürmüş, ailesinin kollarını açmıştı o kıza… Melek’e… Ayşe’nin canından çok sevdiği kardeşine.

Barın önünde duran araçtan önce Sinan indi vedalaşıp, ardından Ayşe. “Sizin hakkınızı biz nasıl ödeyeceğiz, Kemal amca?”

Ayşe’nin sözlerine aklar düşmüş kalın kaşlar çatıldı, “O nasıl sözmüş öyle!” sitemiyle. “Helal ettik gitti,” derken görünüşüyle asla yargılamadığı kızın gönlünde tertemiz sevgisinin arttığından haberi bile yoktu Kemal komiserin.

El sallarken ayrılan aracın ardından, Sinan koluna girerek adım atıyordu bardan içeri. Bu gece sahne alacak arkadaşları gıda zehirlenmesiyle hastanede serum yudumlarken, hiç beklemedikleri bir programa dahil oluşuyla heyecan hissetmek istiyordu.

Efide ya da Fuat… Her kimse… Onun gelmeyeceğini bilmek garip bir duygu silsilesiyle boğuyordu boğazını.

Bir parça rahatlama hissederken, hüzün de yaşıyordu içten içe.

“Ben hemen hazırlanmalıyım! Çok geç kaldık be başkan!” deyip ayrılırken Sinan’ın kolundan, ardında bıraktığı gencin, “Hemen hazırlanırım, sözün lafta kalmasın!” deyişine gülümsüyordu belli belirsiz.

Kuliste, bu geceye özel hazırlığına yardım etmek için bekleyen Füsun’a selam verip kapıyı kaparken, sırt çantası üzerinden attığı ilk parça oluyordu, Ayşe’nin.

“Çok geç kaldın Ayşe!” Füsun, hiç beklemeksizin paravanın arkasına ittiği kızın soyunmasına yardım ederken, askıdan çıkardığı elbisenin de fermuarını açıyordu.

“Yahu dur be kadın! Yoldun saçlarımı!” dese de Ayşe, Füsun’un çok da umurunda değildi. Giydirdiği morun en koyu tonundaki elbisenin korsajını düzeltirken, “Kökü sende merak etme!” diye de teselli ediyordu.

“Büyüksün hacı, eksik olma!” Gülümseyişini bastıran ifadesiyle ayna karşısına oturduğunda, makyajını kendi, saçını Füsun yapıyordu.

“MaşAllah ipek gibiler be kızım! Ben nasıl kıyarım bunlara!” Hızlı hareketlerle fırçalasa da saçlarını eli öylesine hafifti ki, hissetmiyordu bile.

Ayşe sahneye adımını atmadan önce boğazını temizledi, ardından perdeyi aralayıp iki küçük basamakla sahneye çıktı. Sinan’ın kulağına eğilip, “Hatıran Yeter”in akordu ağır gelir mi sana?” diye sorduğunda, masmavi gözlerin yakışıklı sahibinin küçümseyen bakışlarına maruz kaldı hiç istemese de.

“Bacağım kadar boyu var ettiği lafa bak! Götüm! Kızım sen daha suya “Bu” derken, ben arabesk şarkıları paket lastiğinin akordunda çalıyordum.”

Attığı şen kahkahayla öyle bir rahatlama yayıldı ki bedenine, hissettiği stresin, bir küçük hakaretle yok olup gittiğini hissetti. “O paket lastiğinin kutusu, o kutunun paketlendiği koli o beyaz götüne girsin emi! Gülmekten sesim perişan olacak ya!”

Sinan da Mert de gülüyordu Ayşe ile birlikte. Sinan, “Bu gidişle fabrikayı da bana monteleyecek şu keyfe bak,” derken, Mert, “Coştunuz da mikrofon mu açıktı, millet neye gülüyor?” sözleriyle uyandırdı iki genci.

Gözlerini dinlemek için bekleyen kalabalığa çevirdiğinde Ayşe, hiç beklenmedik bir gösteriye şahitlik eden insanların neşe dolu kahkahalarına gülümserken buldu kendini. Herkes gülüyordu ancak…

Bir kişi hariç; loş ışığın altında oturmuş, sağ ve işaret parmağı dudağına, dirseği masaya yaslı adam.

Ve o adam…

Fuat… Ya da Efide’den başkası değildi…

*

İki sevgilinin birbirlerine yapacağı türden şakalar gibi değil de iki yakın arkadaşın muhabbeti gibiydi Ayşe ve Sinan’ın samimiyeti.

Mikrofonun açık olduğunu fark ettiği an utanmak yerine başıyla selam verip daha çok gülen kızın gülüşünü kıskanırken, kaşları çatılıyordu Fuat’ın. Onu böylesine fütursuz bir neşeye düşürenin kendi olması fikri, nasıl bir şizofreniydi?

Gözleri, Fuat’ın gözleriyle buluştuğunda bütün seslerin kesildiğine yemin edebilirdi. Dudakları üzerinden parmaklarını yavaşça indirirken, sırtını oturduğu iki kişilik koltuğun soğuk derisine yasladı. Kollarını göğsü üzerinde çaprazlayarak birleştirdiğinde en azından başını eğerek selam vermesi gerekirdi ancak yapmadı.

Tek yaptığı; dik bakışlarla sahnedeki kızı seyretmekti.

Ayşe şarkı söylerken insanların hayranlık dolu bakışları ona döndüğünde, tarifsiz bir kıskançlığın sırtını kemirdiğini hissediyordu Fuat. Türkçe, Fransızca ve İngilizce sekiz farklı türde şarkıyı profesyonel bir edayla okurken Ayşe, Fuat yalnızca seyretti.

“Hepinize iyi geceler,” dediği an siyahlar içindeki kız, saniyelerle anılacak bir hızla yerinden kalkıp, bardan dışarı atıyordu kendini Fuat. Yine tek kelime konuşmayacak, yine program bittiğinde orada vakit harcamayacaktı.

Arabasını teslim eden valeye hatırı sayılır bir bahşiş bırakıp Yeniköy’deki evine giderken, ardından çıkışa kadar gelen kızdan haberi bile yoktu.

*

“Kim olursa olsun, insan en yakın arkadaşının sevdiği kızın tanıştırdığı arkadaşına bu kadar dengesiz davranır mı?” Üzerinde sahne kıyafetleri, ayağında yüksek platformlu botlar olduğu hâlde dururken barın kapısında, yanından geçen insanların, “Müthiş söylüyorsun! Hayranım sesine de sana da!” sözlerini dinliyordu.

Başıyla selam verirken küçük hayran topluluğuna, Sinan’ın kolundan çekiştirmesiyle bardan içeri giriyordu yeniden. “Öfkelendiğinde cümle kurmayı beceremiyorsun be kuzu! Git şu salon tülünü çıkar da uykuya kavuşalım.”

Kulis kapısı önünde hırsla dudağını ısırırken, Sinan’ın hakaretiyle kibirli bir ifadeye bürünüyordu ahvali. “Sen benim bu muhteşem elbiseme; salon tülü, deme cesaretini mi gösterdin?”

“Cesaret kelimesini aç, sözlükten anlamına bak bakalım karşılığında ne yazıyor.”

Gülüyordu. Hissettiği bütün strese rağmen, dinlemeye gelip tek bir söz söylemeden giden Efide’ye rağmen gülüyordu Ayşe. “Sinan yazıyor dersen klişene sıçarım bak!” Sözünde sitem olsa da gülen yüzü ciddiyet bırakmıyordu Ayşe’de. Odaya girip kapıyı kapayacağı sırada, “Yok be canım! Ayşe yazıyor, Ayşe,” sözlerindeki neşeyi duydu Sinan’dan.

Yurda gelip, yatağa girebildiğinde loş ışığa rağmen masa üzerindeki küçük saatin 02:35’i gösterdiğini görebiliyordu. Gözlerini kapayıp, dinlenmeyi ümit ederken Efide’nin görüntüsü gitmiyordu hayalinden.

Belki de o gerçekten Efide değildi.

Dudaklarına örtülü uzun parmakları, yapılı vücudu, tarak yüzü görmemişçesine dağınık saçları ve kirli sakallarıyla Efide’ye hiç de benzemiyordu.

Peki ya o fırtına soğukluğundaki gözleri?

Uykusu yine şeytanın dokunuşlarındaki iğrençlikle kâbusa dönerken, huzursuzca kıpırdıyordu yattığı yerde.

*

Sırtını hastanenin soğuk duvarına yaslamış olduğu hâlde beklerken Elvan’ı, gözü yaşlı kadın uzun süren doktor görüşmesinin ardından çıkıyordu odadan. Fuat ellerini cebinden çıkardı, sırtını dikleştirdi. Annesi karşısında durup şefkate muhtaç bir bebek misali bakarken gözlerine, bir anda kollarını beline sardı, başını göğsüne yasladı.

Kahverengi saçlarını okşarken Elvan’ın, “Durum çok mu kötü?” diye sordu Fuat, fısıltı sessizliğinde. Yüksek bir sesin annesini rahatsız edeceği fikrinden imtina eder gibiydi.

“Ciğerleri iyi durumda değil. Nefes alamıyor. O nefes alamayınca sanki bende alamıyorum, Efide’m…”

Annesinin başı göğsüne yaslı olduğu hâlde yönlendirirken oturabilmesi için bankın üzerine, elini elinden bir an olsun bırakmıyordu. Hasta kocasıyla birlikte Elvan da günden güne eriyor gibiydi.

“Anne… Kendine hiç dikkat etmiyorsun. Sen güçlü olmazsan bu adama kim bakar?”

Gözlerine bakan gözler teselliye kanmış gibiydi, “Haklısın,” derken. “Kendimi unuttum galiba.”

Evet… Yıllardır.

Nisa’nın günlüğünde okuduklarını annesine hiç anlatamamıştı. Nedeniyse… Amerika’dan dönme nedeni olan meselede, küçücük bir kızın acımasızca katledilişiydi. Aradan geçen zaman bile Mete’nin içinden vicdan azabını sökmüyor, aksine Saniye ve Davut’un müspet düşünceleriyle daha da derine kazıyordu.

“Gel kantinde bir tost ısmarlayayım sana.” Gözünde yaş, eline kenetli ellerde şefkat vardı. İtiraz etmek istememiş gibiydi başını aşağı yukarı sallayıp kabulünü sunarken.

Elvan’ın kahkahasını hiç duymamıştı… Ya da içtenlikle gülerken neşe dolu bir an yaşadığını. Daima gülümsüyordu ancak o gülümseme hep bir acı taşıyordu. Fuat, her ne kadar annesine artık kızgın olmasa da, Elvan ona yaptığı haksızlığı affedemiyordu.

*

İki gece peş peşe sahne alıp, iki gün dinlenmeyi yadırgarken, Sinan’ın durmaksızın sallanan dizine takılıyordu gözü ister istemez. Hareketleri gizem dolu, ahvaliniyse öfke bulutları kaplamıştı. Sinan olmayan her hareket bugün üzerindeydi.

“Sallanıp duran ayağına sıçtıracaksın ya! Derdin ne senin?”

Farkında değilmişçesine bir ifadeyle sallanan dizine bakıp, “Vücudum benden bağımsız hareket eden organlarla dolu!” derken, sağ elini dizi üzerine koyup, Ayşe’nin gözlerine çevirdi bakışlarını. “Ayağıma değil asıl! Kafama sıçmalısın, kafama!”

Sesinde de sitem vardı, sözünde de.

Ayşe’nin gözlerine bakan masmavi gözlerinde de. “Ne oldu da kabardı benim yiğidim? Söyle paşam, kim kızdırdı seni?”

“Ayşe kızım, ekmekler hazır,” diye bağıran İdris ustaya iki gencin bakışları dönerken, “EyvAllah ustam,” deyip ayağa kalkıyordu Ayşe. “Kurtuldum sanma, anlatacaksın bak s*kerim belanı!”

Saçlarını alnından geriye atarken kibirli bir edayla, “O cenabet ağzıyla nimete ısıracak bir de yer fasülyesi,” diye mırıldanıyordu.

Fısıltısı Ayşe’ye duyurmama gayesi taşımıyordu, ki zaten duyup duymaması umurunda da değildi. Eliyle başının arkasına vurup, “Besmele çeker yerim,” derken, birkaç saniyenin ardından köfte ekmeklerin parasını ödüyordu.

Geri geldi, Sinan’ın ekmeğini uzattıktan sonra elinde kalandan büyükçe bir ısırık kopardı. Martıların sesleri öylesine gürdü ki oturdukları sahil kenarında, arkalarında süren trafik karmaşasını bile bastırıyordu. Sol cihete sıralanmış yatlar ile sağ tarafı yıllardır mesken tutmuş köfteci İdris arasında görünmez bir perde var gibiydi her daim. Bir taraf beyaz ama mutsuz Türklerin, diğer taraf mutlu orta gelirlilerindi yargıyı seven fikrine.

“Ben, yapmamam gereken bir şey yapmış olabilirim!”

Sinan’ın sözünü duyduğu an, kafasında tek taraflı gerçekleşen önyargıları sükûta eriyordu. “Bir mallık yapmadım, de!”

Yüzündeki ifade de, “Ben malım,” diyen sözü de Ayşe’den yana değildi. “Ben var ya, hile katılmamış bir malım!”

“Lan oğlum ne yaptın?”

Hırsla ısırdığı ekmeği aynı hırsla çiğniyordu ağzının içinde. “Şahap hoca tehditle uğraşmayacak, direk kafama sıçacak!” Karşısında kaldırıma konmuş martıya ekmeğin içindeki köftelerden birini çıkarıp atarken, “Al da gaganı kapa!” dese de hayvana etki etmiyordu Sinan’ın öfkesi. Daha fazlası için kanat açıp şahlanırken, leziz köfteyi çoktan midesine yollamıştı.

“Ece’ye mi bulaştın?”

Soru isabetini bulduğunda ekmeğe rağmen ellerini başına yasladı. O başını yasladığı yerden kaldırmaya ise hiç niyeti yoktu. “Onu öldürmeli, eşit parçalara bölüp Giresun dağlarında aç kalmış ayılara hediye etmeliydim!” Başını Ayşe’den tarafa aniden çevirdiğinde gözleri, saçmaladığı fikirle parlıyordu.

Ayşe öylesine umursamıyordu ki Sinan’ın cinayet fantezisini, “Imm… Yahu bu nasıl bir lezzettir,” iniltileriyle devam ediyordu yemeğe.

“Sen şimdi s*kimde değil havalarındasın da… Ben planı sana anlattım. Yani sen benim suç ortağımsın!”

Hâlâ umursamıyordu, Ayşe. “Bunu bitirince bir tane daha mı yesem?” Esasen yeme isteği hatta elindekini bitirme gayreti de yoktu. Ancak Sinan’ı böyle kıvranırken görmek keyif veriyordu günlerdir bozuk olan sinirlerine. “Bu gece Melek geliyor, haber verdi mi sana?”

“Sabah konuştuk.”

Kısa cevabın ardından sessizliğe büründüğünde iki genç, biten ekmeklerin ardından kalkıyorlardı ahşap taburelerden. Oturmak için sırada bekleyen gençler fırsatı kaçırmazken, İdris ile vedalaşıp yürüyorlardı sahil boyu.

“O âşık kızın senden çocuk yapma hayalleri, senin ise cinayet fantezilerin var.”

Ayşe’nin sözünde geçen aşk Sinan’ın umurunda değildi. “Aşkı batsın!” Beddua çok netti. Ece ile alakalı hiçbir söz duymak istemiyordu.

“Ne geçti aranızda?”

“Dün gece ayrıldık ya eve gittiğimde apartman önünde beni bekliyordu. Kızdım ona gecenin bir yarısı karşımda olduğu için. Haspam da bana, “Öküzün önde gideni, bayrak taşıyanı, öküzsün!” dedi. Apartmandan içeri peşimden girdi falan ben umursamıyorum. Evin kapısını açana kadar da bekledi yanımda, içeri girecek! Git işine demek kâr etmez. Girdim içeri kapıyı yüzüne kapadım. Gecenin o saatinde apartmanı başıma yıkacaktı. Nasıl bağırıyor hatırladıkça kuduruyorum. O saatte evden ne diyerek çıktığı da muamma!”

Sessizlik yine uzadığında, “Devam et,” derken Ayşe, Sinan hâlâ sessiz kalmakta kararlı gibiydi. “Kızı darp etmişsen diplomayı unut! Adam bütün Türkiye’yi ayağa kaldırır, bakanlar, başkanlar, dervişlerlerle sana dünyayı dar eder!”

“Çok bağırıyordu ama ya…”

“Oğlum sen harbi malsın! Benim sözüm şakaydı lan! El mi kaldırdın kıza?”

Ayşe’nin hiddeti sönecek gibi değildi. “Yahu yok! Kasti bir şey yok! Açtım kapıyı tuttum kolundan apartmandan dışarı attım! Tökezledi, geri zekâlı düştü kaldırıma! Kolunu alçıya aldılar bir de gece yarısı onunla uğraştım.”

“Ulan! Gözaltına alınmadığına sevin! Konuştun mu bugün, Ece ile? Nasılmış durumu?” Başını sağa sola sallarken ifadesi öylesine bezgindi ki bir an için çaresizliğine üzüldü Sinan’ın. “Arama zaten direk ziyaretine git.”

“Birlikte mi gitsek… Ya elime koluma nası hâkim olamadım da o salağa zararım dokundu, aklım almıyor abi!”

Önünde çiçek sergisi, kaldırımı mesken tutmuş çiçekçiden bir demet beyaz karanfil alırken Ayşe, lisanıhâliyle kabul ediyordu Sinan’ın teklifini. Hayatında aşk ve sevgili istemeyen bir gencin on yedi yaşındaki bir genç kızla imtihanı güldürse de içten içe üzülmüyor da değildi. Babasız büyümenin acısı, harama düşmekten belki alıkoyuyordu Sinan’ı ancak aşkı da istemiyor oluşu üzücüydü. O hisleri yaşamak istemeyişi de üzücüydü.

Elinde karanfil buketi Sinan’ın koluna girerken, “Beyaz karanfil gibisi yok! İnşAllah ucuza kaçtığımızı değil, çok güzel oldukları için aldığımızı düşünür,” diyordu.

*

Yurdun en huzurlu vakti, gece yarısını geçip ilerleyen vakitti. Herkes uyuyor, odalardan ses çıkmıyordu o vakitlerde ancak ondan da güzeli; trafik ışığı sabit renginde yanıp sönerken ne bir klakson sesi yankılanıyordu, ne de ani kalkışla motoru boğan sabırsız sürücülerin acelecilikleri.

Komodinin üzerine, pencerenin önüne oturmuş gördüğü kâbusun etkilerinden sıyrılmaya çalışıyordu. Babasının küskün bakışlarını hatırladığı an başını yine dizlerine yasladı. Küskündü, Ayşe’den uzakta duruyordu ve Ayşe ne kadar istese de babasına yaklaşamıyordu.

Düşüncelerin içinde kaybolamamıştı belli ki gecenin bir yarısı oda kapısı tıklandığında. Yataktan kalkıp kapıyı açtığında görmeyi beklediği; Cemre değildi. “Sen hâlâ uyumadın mı?”

“Esra ile uyuyamadık sohbet ediyorduk. Melek senin yurtta olup olmadığını soruyor, bir bak istersen.”

Eline bıraktığı telefondaki mesaja cevap verip, Cemre’ye teşekkür ettiğinde odaya sığabileceğini hissetmiyordu. Alt kata indi, araladığı kapıdan caddeyi dinlemeye başladı. Havada bunaltıcı bir nem olsa da sırtının giydiği tişörtle üşüdüğünü hissediyordu, Ayşe.

Melek’in nesi vardı? Neden gecenin bir yarısı yurda gelmek istiyordu? Mete’de kalmayacak mıydı?

Gecenin sessizliği bahçeye giren arabanın kükreyişiyle bozulurken, kapıyı ardına kadar açıp Melek’i karşılamak için sabırsızlığını dindirmeye çalışıyordu Ayşe. Telefonla konuşmakla hasret gitmiyor, aksine yanında olabilme isteğini daha da arttırıyordu.

Arabadan çıkmış iki gencin birbirlerine bakışlarında gördüğü duygunun adı; aşktı. Aşkı tarif edebilen, hissettirdiği latif duyguları kelimelere döken insanlardan olmayışı umurunda değildi, Ayşe’nin. Melek ve Mete arasındaki aşk öylesine nesneldi ki; eliyle tutabileceğini bile düşünebilirdi…

*

Barın önünde aracın durmasını bekleyemiyor gibiydi Mete’nin sabırsız hâlleri. Kapısını açtığı an, Ada’nın, “Bir Melek eksikti, liste tamamlandı!” dediğini duyarken, nefretle bakan gözlerine çevirdi bakışlarını.

“Liste gerçekten tamamlandı, Ada. Melek’ten başka kimse eklenmeyecek. Alış buna güzelim.” Fuat, olabilecek en net ifadeyle durumu anlatmak isterken, Ada’nın nefret dolu bakışlarına bir de kırgınlık eklendi.

Başını eğişi, “Öyle söyleme ama…” deyişi medet arar gibiydi.

“Hakikat bu be canım.”

Melek yanına geldiği an utandırmak istercesine konuşurken, Ada ve o kız pespembe yanaklarına rağmen cevap yapıştırırken karşısındaki kibirli kıza, Fuat’ın Ada’yı kendine getirebilmek adına yapabildiği tek şey; bir söz daha söylemesini engellemekti. “Tarihi bir an; Ada cevap veremedi!” Yalnızca Ada’nın duyabileceği kısıklıkta devam ederken sözlerine, kardeşim dediği kızın elini elinin içine aldı. “Lütfen sus ve sakinleş.”

Boştaki eli hayal kırıklığından doğan sinirle titrerken Ada’nın, yalnızca başını aşağı yukarı sallayıp daha çok sokuldu Fuat’a. “Abi… Sakın bırakma elimi.” Gözlerine baktığı masmavi gözler Fuat’ın şefkatine muhtaç gibiydi. Melek ve Ayşe kulise giderken hazırlanmak için, Ada’nın kulağına fısıldıyordu, “Ah be güzelim. Ben seni bırakır mıyım?” ümidiyle.

Ada incecik kolunu beline sardı, Fuat’ın kolu Ada’nın omuzlarını. Güçlü görünme çabası yüzünde yine kibir olarak görünürken içinde kopan fırtınanın şiddetli dalgalarını duyduğuna yemin edebilirdi Fuat. Mete, Melek’i beklemek için ayrılırken yanlarından, Fuat ve Ada, Erol’un onlara özel hazırlattığı masaya geçiyordu.

Ada’nın üzerindeydi genç erkeklerin gözleri ancak kızın umurunda değildi. Sessiz sessiz yanında otururken, Fuat’ın ona özel söylediği şarabı yudumluyordu. Çok gülen, şen kahkahalar atan bir insandı ancak içindeki yaraları bilen Fuat, Ada’nın hiçbir gülümseyişinin sahici olmadığını biliyordu.

*

Sahne perdesini aralayıp dinleyenlerin karşısına çıkmaktansa gerisin geri kaç kurtar kendini diyen mantığının sesini dinlemek üzereydi, Sinan, “Hadi be kuzu! Millet seni dinlemek istiyor artık!” diyene kadar.

Başını aşağı yukarı salladı, birkaç saniye kadar bekleyip Sinan’ın peşinden sahneye çıktı. Tam karşısındaki masa bu gece yalnız bir adama ait değildi! O masada canından çok sevdiği Melek de vardı.

O yalnız adam, barın önünde fısıldaşmalara doyamadığı kızla dip dibe oturduğu yetmiyordu, bir de kolunu kızın omuzlarına sarmış içkisini yudumluyordu.

Ayşe’yi ilgilendirmemeliydi! İlgilendirmeyecekti! İlgilendirmiyordu!

Hüzün, hissetmekten en nefret ettiği duyguydu. “Bu gece bambaşka bir repertuar vardı önümüzde ama şu an söyleyeceğimiz şarkılar kesinlikle bizi coşturacak!” Alkış ve ıslık sesleri yankılanırken Sinan ve Mert ardından takip etmeye başlamış, bir anda coşkulu kalabalıkla uyumu yakalamışlardı

*

Ringe en son birlikte çıktıklarında hayatları ne kadar da farklıydı. Onun yanına yaklaşmaya çalışan erkekler üzerine kara bulut gibi çöktüğü günleri henüz yaşanmışçasına taze anılarla aklında taşıyor olması da neyin nesiydi?

Unutması, hiç hatırlamaması gerekmez miydi?

Şimdi karşısında hissettiği hüzünle başını yasladığı yerde uyuya kalmış kızı seyrederken, hayatına arkadaş kabul etmeye başlamasına da seviniyordu içten içe. Hayatına devam edebilmiş olması takdir edilesiydi… Hele de o küçük yaşında yaşadıkları düşünüldüğünde.

Ada… Melek’i cezalandırmak istediğinden zerre şüphesi olmasa da tutup uzak doğu tekniğiyle kıza acı çektirmesi affedilir bir ayıp değildi. Ada’nın ringe çıkarken ki hâllerinden anlaması gerekirdi esasında. Melek ile karşı karşıya gelebilmek için verdiği mücadeleden.

Mete de bu durumu fark ettiyse; en iyi ihtimalle Ada’yı yurtdışına kaçırması gerekebilirdi, Fuat’ın.

Ayşe’nin uyuyup uyamadığını merak ettiği an düşüncelerinin yine ona kaymış olmasına öfkelenebilirdi ancak, “Kızı yurda götür oğlum. Perişan olmuş zavallı,” diyen Mete’nin sesiyle alaycı tavrına bürünmesi gerekiyordu.

“Beni yer bu be!”

“Kim olduğunu bilse yer…” Mete sustuğunda, Fuat itiraf ettiği gerçeğin ağırlığıyla çevirdi bakışlarını Ayşe’den tarafa. “Şikayet etme kardeşim, hadi! Biz de çıkıyoruz.”

Melek’i kucağına alırken Mete, Ayşe, “Ne yapıyorsun?” diye sordu panik dolu ses tonuyla. Yerinden kalkmış, Mete’nin kucağında taşıdığı Melek’e bakıyordu.

“Sakin ol, şampiyon. Meleğimi evimize götürüyorum.” Mete, Ada’ya gelip gelmeyeceğini sorduktan sonra çıkarken hastane odasından, Ayşe sessizliğe sığınmış gibiydi hiçbir karşılık vermezken.

Fuat yanına yaklaştı, aralarındaki hatırı sayılır mesafeden, “Yurda bırakmamı ister misin?” derken, çikolata rengi gözler gözlerini buldu. Yüzünü belleğindeki görüntülerle karşılaştırma yapıyor gibiydi düşünceli ahvali.

Reddedeceğini düşünürken Ayşe’nin, başını aşağı yukarı sallayıp kabul etti Fuat’ın teklifini. Nedeni yorgunluk da olabilirdi, bu saatte hiçbir vesayet bulamama düşüncesi de.

Her neyse, Ayşe’nin inadını kırmış olması iyiydi.

Hastanenin açık otoparkına yan yana yürüyerek girdiklerinde, aracın yolcu kapısını Ayşe için açtı, kendinden beklemediği bir nezaketle buyur etti kızı. Koltuğa oturduğu an başını yaslayıp gözlerini kaparken Ayşe, bir an için ağladığını sanarak endişelendi Fuat. Neden sonra ciddi ses tonuyla, “Sabah olmadan gider miyiz?” dediğinde Ayşe, ağlamayı kendine yakıştırmadığını anlıyordu Fuat.

Kapıyı örttü, birkaç saniye sonra şoför koltuğuna geçti. Yine yanında, sağında oturuyordu. Tıpkı…

“Ona çok benziyorsun?”

Sol dirseğini yasladığı kapıdan destek alıp saçları arasından geçirirken parmaklarını, bildiği cevabı soruyordu Fuat, “Kime?” diyerek. Başını çevirip baktığı kızın yüzündeki anlaşılmaz ifadeyi çözemese de tekrar yolu izleme mecburiyetindeydi.

Derin bir nefes aldı, “Efide’ye,” dedi. “Vücudun değil ama gözlerin… O, çok zayıftı.”

Çoğu burnundan çıkan bir nefes misali gülerken, “Şişman olduğumu fark etmemiştim,” demek, kısa bir anda olsa mutlu olduğunu hissettiriyordu Fuat’a.

“Değilsin.”

Sözü kısaydı söyleyip de başını pencereye çevirdiğinde. Onunla konuşmayı özlediğini fark etmek yorarken mantığını bir söz daha söylemek istemiyordu artık. İtiraf etmek istemese de; Ayşe’nin yanında olmak, yaşadıkları her ne olursa olsun hâlâ huzurdu Fuat için.

Arabayı yurdun kapıdan yoksun bahçesinden içeri sokarken kucağındaki sırt çantasını giyiyordu Ayşe. “Bıraktığın için sağ ol,” deyip arabadan inmek üzereydi, Fuat, “Rica ederim. Bir arkadaşla olmak gibiydi,” deyip alay edene kadar.

Dönüp gözlerine baktığı adamın kibir dolu ahvali Ayşe’ye de sirayet etti. “Senin adına sevindim! Benim arkadaş kotam dolu zira!” sözleriyle inip kapıyı kapadı. Yurdun giriş kapısı önünde bekleyen kıza son bir kez baktığında bahçeden geri geri çıkmış, gitmeye hazırdı.

Ancak önünde beklediği kapının açılmaya hiç de niyeti yoktu.

Aracı park edip inmek, Ayşe’nin yanına gitmek düşünmeden yaptığı bir eylemdi. “Arayabileceğin kimse yok mu?”

Fuat’ın geri dönmesinden memnun olmadığını görebiliyordu öfkeyle bakan gözlerinde. “Yok! Ayrıca telefonum da yok!”

Cebinden çıkardığı aleti uzatırken Ayşe’ye, “Al bununla ara,” deyip, kollarını çapraz olarak göğsü üzerinde birleştirmekten başka hareket göstermeyen kıza bakıyordu dik bakışlarla.

Gözlerinde tereddüt vardı, başını sağa sola istemsizce sallayan, çantasını sırtından çıkarıp yere oturan kızda. Sırtını yurdun beton duvarına yasladı, ayaklarını uzattı. “Gerek yok. Sabaha ne kaldı ki! Uyanmasınlar benim için.”

Ellerini telefonla birlikte ceplerine sokarken, Ayşe’yi bırakıp gitmekle yanı başında durmak arasında muallaktaydı. “Kalk arabaya geçelim.”

Başını da yasladı duvara gözleri kapalı olduğu hâlde. “Buyur, geç.”

Yanına çökerken ayaklarının üzerine, dudağını kemiriyordu Fuat belli belirsiz. “Bana sen diyecek kadar samimisin madem, kalk arabaya bin!” Gözleri açıldığında Ayşe’nin, Fuat’ı parçalamak ister gibiydi ifadesi.

“Bir ara birlikte ringe çıkalım mı?” Soruyu duyduğu an başını sola doğru çevirip gülüşünü bastırmaya çalışırken Fuat, Ayşe, “Pek başarılı değilsin! Güldüğünü duyabiliyorum!” diyordu.

“Kalk arabaya bin, sonra söz veriyorum beni yenmene izin vereceğim.”

Ayağa kalktı, Fuat’ın karşısında ellerini beline dayayıp dikilmeye başladı. “Sen çok sinir bozucusun! Senin bana izin vermeni gerektirecek bir pozisyon olacağını nereden çıkardın? Öykü’nün hâlini görmedin sanırım! Ringde pes eden ben değil, senin o devasa boyutlardaki arkadaşındı!”

Başını hafifçe kaldırdığında Fuat, “Sen şimdi ayaktasın değil mi?” deyip kalkıyordu çöktüğü yerden. “Boyun kısa diye hiç üzülme! Dilinle aradaki açığı kapıyorsun.”

“Yağmur yağınca ilk önce hep sen ıslanıyorsun değil mi? Kafanın içi küflenmiş senin!”

Öfkeliydi! Gözleri, saçları kadar karaydı şimdi.

Başı omzuna değil, göğüs hizasına bile zar zor ulaşıyordu Ayşe’nin. “Çok saldırgansın! Seninle değil ringe çıkmak…” Eğildi, hafifçe kulağına yaklaştı Ayşe’nin yüzünde kibirli bir gülümseme hüküm sürerken. “İki basamak yukarı bile çıkmam!”

Bir şey söylemesine fırsat vermeden yanından ayrılırken, ardında bıraktığı kızın, “Göt!” hakaretini de duymazdan geliyordu.

*

Kalktığı yere geri otururken hissettiği hırsla dudaklarını ısırıyordu Ayşe.

İki basamak yukarı bile çıkmaz-mış!

“Götüm!” Başını yasladı duvara, gözlerini kapadı yeniden. Kokusu tanıdık kendisi yabancı adamın yakınlığından duymadığı rahatsızlık sinirini bozarken dudaklarını ısırıyordu, Ayşe. Bacaklarını karnına doğru çekti, kollarını etrafına sardı.

Orada öylece bekleyecekti sabaha kadar, Hanife kapıyı açıp, “Kara kuzum! Neden uyandırmadın beni annem?” diyene kadar.

Oturduğu yerde başını kaldırıp kadının uykulu gözlerine bakarken yatağına kavuşma sevinci, hissettiği öfkeyi bir anda sildi. “Abla ya… Ben senin hakkını nasıl öderim?” Oturduğu yerden sıçrayıp çevik bir hareketle kalkarken kalçasını tozlardan kurtarmaya çalışıyordu.

“Helal ettim gitti.”

İçeri girip kapıyı arkalarından kapatan kadınla vedalaşıp merdivenlere ilerliyordu ki bir anda fark etti; “Abla. Beni içeri almak için mi kalktın sen?”

“Evet.” Hanife hayretle yüzüne bakıyordu, “Niye şaştın Ayşe kız?”

“Kapıda olduğumu nereden bildin?”

Bir adımı basamakta, diğeri zemindeydi Hanife’nin cevabını beklerken. “Fuat Çakıroğlu aradı, kapıda beklediğini haber verdi.” Hanife’nin cevabıyla dizleri titrese de yığılıp kalmak Ayşe’ye göre değildi.

“Sağ ol be abla. Sen bir tanemizsin…”

Odadan içeri girdiğinde üzerindeki pis kıyafetlere hatta kıyafetli olduğuna aldırmadan yatağın üzerine yüzüstü yatarken hisleri karma karışıktı. Fuat sayesinde yatağına kavuşmuşken, sözlerindeki hakaretleri de aklından atamıyordu.

*

Sabah kahvesi gibisi yoktu. Hele ki uykusuz geçen gecenin ardından zihnini canlandırmak istediğinde. Çıplak ayaklarıyla çimenlerin üzerinde gezerken, bedenindeki siniri kahve ve çimenle atmaya çalışıyordu.

Ormanın kokusunu derin nefeslerle solurken masmavi gökyüzünde tek bir bulutun olmayışını seyretti tâ ki telefonu çalıncaya kadar. Açmadan önce saate giderken gözü henüz sekiz bile olmamıştı geçip giden vakit. “Buyur kardeşim.”

“Uyanmış mıydın?”

Mete’nin sesindeki tereddütü dinlerken, gözleri yukarıdan baktığı Karadeniz’in azgın dalgalarında geziniyordu. “Uyudun mu diye sormalısın. Hâyırdır sabah sabah?”

“Kızların evi için Ayşe’yi arayıp durumu anlatman lazım. Melek’e bir bahane uydursun da evi görmekten vazgeçsin.”

Duraksadığında ne geleceğini merak ediyordu Fuat. “Ah be birader. Bu kutsal görev için beni mi seçtin?”

Gülerken dünyanın en tasasız insanı gibi, Fuat’a huzur oluyordu kardeşinin neşesi. “Abi… Senden başka kimim var?”

Bir sessizlik çökerken Fuat’ın gönlüne, dudaklarında kardeşinden duyduğu sahiplenici sözlere sevinen bir abiydi. Gülümsüyordu… Bir gün, kardeş olduklarını bilerek bu sözleri söyleyecek mi düşüncesiyle kalbi titrerken, gülümsüyordu Fuat… Çünkü; ümit etmek de yetiyordu.

“İnşaat ekibi gece evi sökmeye başladı. Dekorasyon için Ayşe’ye ihtiyacımız var… Ayşe’ye anlatacak mısın durumu?”

Fuat’ın düşüncelerinden çok farklıydı Mete’nin derdi. Kahvenin son yudumunu içerken, “Ayşe’ye anlatılacak ne kadar çok şey var,” dedi. “Yurda gideyim öyleyse. Başka bir şey diyor musun?”

“Kıza seni anlat, diyorum. Nasıl?”

Mete eğlense de hakikati hiç de eğlendirmiyordu Fuat’ı. “Hadi, hadi! Oyalamadan…” Telefonu giydiği şortun cebine koydu, manzaraya sırtını döndü.

Hazırlanıp evden çıkışıyla yurda gelişi arasında çok da uzun bir vakit yoktu. Gecenin karanlığı sabahın aydınlığına ulaşacaktı neredeyse yurttan ayrıldığında. Yurt görevlisini arayıp kapıyı açtırmak ise vicdani bir olaydı yalnızca.

Yine kapıda karşılıyordu, “Merhaba, Hanife Hanım,” deyip elini sıktığı kadın. Kızaran yanaklarından utandığını anlıyordu.

“Size ne kadar teşekkür etsem az… Torunum çok sevindi.”

Sesinin tonunda hasıl olan minnet, Fuat’ın yaptığı yardımı gölgede bırakıyordu. “Sevindiyse eğer, bu yeterli.” Gözleri dolu doluydu emektar kadının. Damadı, yurtdışında yaşayan, Türkiye’ye dönmek yerine orada bir başka kadınla düşüp kalkarken karısını ve kızını hiç düşünmeyen bencil pisliğin tekiydi.

Kadın hem kira ödeyip, hem de masrafları karşılayamıyor, torununun ihtiyaçlarınaysa yetişemiyordu. Eğitim masraflarını Fuat üstlendiği için ortaokul talebesi küçük kızın yeni başlayacak okul döneminde sapasağlam çantası ve ilk kez yepyeni okul formaları olacaktı. Ve tabii bir de başarılı öğrencinin başarısını arttırmak için sınırsız kitap alma özgürlüğü de sağlanacaktı.

“Ayşe Ferah’ı görebilir miyim?”

Yüzü aydınlandı birden bire, “Tabii, tabii. Siz bekleyin, ben haber vereyim,” derken. Hâlinden belliydi; Fuat bir istekte bulunsun diye bekliyor gibiydi.

Konuk odasında ayakta durmuş, kapıdan girecek kızı beklerken gece aralarında geçen diyaloğun etkilerinin hâlâ Ayşe üzerinde bir afra tafrası var mıydı, bilemiyordu. En mantıklısı hiç kasmadan, oluruna bırakmaktı.

Sabahın bu erken saatinde bile bunaltıcı bir sıcaklık varken, bekleme odasının klimadan yoksun havasına bir serinlik katabilme ümidiyle pencereyi açtı ardına kadar. Martıların sesleri yurdun sessizliğinde yankılanıyor, dalgasız denizin durgunluğuna bakarken dalıp gidiyordu gözleri.

“Neden buradasın?”

Huzur dolu deniz manzarası, huzursuz bir ses tonuyla bozulduğunda gözlerini sımsıkı kapadı ve açtı Fuat. Arkasına döndüğünde gözleri şiş, saçları darmadağın, simsiyah pijama altlığı ve siyah atletiyle gördüğü kızın iticilikle uzaktan yakından alakası yoktu. Aksine o dağınık görüntüsü, vücudunun kontrolünü yitirmesine, gidip onu kollarına almasına yetecek bir basiretsizliğe düşürüyordu iradesizce.

Günaydın ya da hoş geldin olmayan muhabbete, Fuat da kendi üslubuyla giriş yapacaktı elbette. “Sen sütyeni keşfedemedin galiba?”

Kollarını panikle göğüsleri üzerinde birleştiren kıza inat, dudaklarında çapkın bir gülümseme vardı Fuat’ın. Bir adım attı, Ayşe de tezahür etti yankısı. Ayşe geriye gitse de Fuat durmadı, bir adım daha yaklaştı.

“Ne istiyorsun!” diye soran kız geriye attığı ilk adımın insiyaki olduğunu anlatmak ister gibiydi karşısında dimdik duruşundaki lisanıhâli.

Çapkın tebessümü derinlik kazandı aralarındaki üç adımlık mesafeden kızın bedenini seyreden gençte. Ellerini cebine soktu, ayakları üzerinde serseri bir tavırla yaylandı. “Senden bir şey istememi ister gibisin… Bir şey söyleme. Buraya Melek için geldim.”

“Melek” dediği an, Ayşe’nin gözlerindeki yumuşama sımsıcak çikolata misaliydi. Karşısında eriyip giden ise Fuat’tan başkası değildi.

“Anlatacak mısın?” Bir kolunu göğsünden çekip saçlarını kulağının arkasına sıkıştırırken, Fuat arsız bir rahatlıkla seyrediyordu atletin içinde özgürlüğü yaşayan göğüsleri. “Ebeni s*ktirteceksin! Ya gözlerime baksana! Hayatında hiç mi meme görmedin!”

Fısıltısında saklı sitemler çığlık etkisi yapsa da, “Seninkileri görmedim,” diyerek yalan olmayan hakikati söyleyen Fuat’ta bir etki oluşturmuyordu. Ağzı açık kalan, yanaklarından aşağı doğru boynuna dek kızarmaya başlayan kız yepyeni küfürleri sıralayamadan, Fuat konuşmaya başladı. “Isabella, dün baktığınız evi satın aldı. Para bugün ev sahibinin hesabına gönderilecek. Akşam evin içinde tadilat başladı ve zamana ihtiyacımız var.”

Öfkenin yerini merak aldığında, Fuat hayal kırıklığını gizlemeye çalışıyordu. Öfke; Ayşe’de siyah saçları kadar asil duruyordu.

“Melek’in haberi yok, değil mi?”

“Yok. Mete’nin bahsetmeye niyeti de yok!”

Düşünceliydi oldukça eski ve bir o kadar rahatsız sandalyeye otururken. Aralık dizleri üzerine dirseklerini yerleştirmiş Fuat’ı izlerken kaşlarını çatmış, çözümlemeye çalışıyordu meseleyi. “Peki… Sabah sabah neden buradasın?”

Başka bir sandalyeyi alıp Ayşe’nin karşısına yerleştirdiğinde kızın yansıması gibiydi oturuşu, aralık dizleri üzerine dirseklerini yerleştirişi. İçinde kızı kollarına alıp tadına doyamadığı dudaklarda kaybolmayı, daha leziz noktaların da tadına bakmayı haykıran bir avare vardı ancak Fuat onu sessizliğe mahkum edeli yıllar olmuştu.

“Mete, senin yardımın olmadan başaramayacağını söylüyor. Melek’in zevkini, nelerden hoşlandığını biliyorsundur.”

Uzun bir süre yalnızca seyretti. Gözlerinden bir an olsun ayırmadı çikolata kahvesi gözlerini. Konuşmaya karar verdiğinde yine küfrediyordu. “S*kerim ben böyle işi!”

Küfür bir kadının dudaklarına yakışmazdı, nefret ederdi, küfreden kadınları itici bulurdu.

Bulurdu da… Neden Ayşe küfrettikçe uyarıldığını hissediyordu? Ya da o eylemi ona zevkle uyguladığı gece gözlerinin önüne geliyordu?

“Tercih senin.” Ayağa kalkıp çıkışa ilerlerken bir an önce ondan uzaklaşması gerektiğini biliyordu.

Tam kapıdan çıkacağı sırada Ayşe, “Bekle!” dediğinde kum saatinden dökülen kumlar ne kadar bekleyebilirse, ancak o kadar bekleyebilirdi Fuat’ta. Yani; hiç!

Ancak irade insana verilmiş lütuftu. Yanına gelip kolları göğüsleri üzerinden ayrılmış kız karşısında dururken, yüzüne umursamaz bir ifade yerleştirmeyi başarıyordu.

“Melek üzülürse ikinizi de perişan ederim!”

Yaklaştı, eğildi, fısıldadı, “S*ker misin?” Fısıltısı bile büyük gelen Ayşe’nin aralık dudakları davetkâr olsa da, “Küçük bir çocuk değilsin, küfretmeden kendini savunmayı öğrenebilirsin!” deyip ayrılıyordu yanından ve öpemediği dudaklardan.

Hanife ile vedalaşıp çıkacakken, “Teşekkürler,” diyen Ayşe’yi duydu.

Dönüp bakmasa da birkaç fikri vardı teşekküre dair.

*

Hastaneden çıktıkları an hissettiği bütün hüzün, benzin canavarı bir başka araçtan çıkan Fuat’ı görmesiyle eşzamanlı dağıldı. Siyah aracın rengi değişmiş, bir parça da şekil değişikliğine gitmiş gibiydi.

En önemli meseleye dönmesi gerekirse; nedenini neydi bu hissin?

Fuat’ın Efide olmadığına ikna olmaya başlarken, ona şiddetli bir öfke duyarken, söylediği alçaltıcı kelimeleri düşündüğünde onu görmek istememesi gerekirken gördüğünde mutlu olmak niyeydi?

Melek, Mete’nin yanına ilerlerken, Fuat da Ayşe’nin yanına yaklaşıyordu avına kilitli bir çitanın sinsi zarafetiyle. Kulağına eğilip, “Operasyon başlıyor, yardım edecek misin?” diye fısıldadığında genç adam, ondan uzaklaşmak istese de bir adım olsun kıpırdamadı yerinden.

Aksine, “Meleğim üzülürse, kafanıza sıçarım!” tehdidi Fuat’a en yakın noktada ulaştı.

Gri gözleri geri çekildiğinde gözlerine kilitlenirken, Mete’nin, “Fuat, anahtarları ver!” sözüyle bölünüyordu huzursuz bakışmanın etkisi.

Lafı ikiletmedi bile anahtarı teslim ederken Fuat. Melek ve Mete uzaklaşırken aracın içinde, iki genç aralarındaki mesafeyle bakıyorlardı gidenlerin ardından. Melek öylesine mutluydu ki onun mutluluğu dudaklarına insiyaki bir tebessüm yayıyordu Ayşe’nin.

Kendini toparlayıp Fuat’a döndüğünde, “Görüşürüz,” deyip ayrılmaya niyetleniyordu, Fuat bırakmayana kadar.

“Nereye?”

Fuat’ın sorusuna cevabı olabildiğine alaycıydı. “Tam olarak adres ister misin?”

Güldü. Sakalların bile örtmeye muktedir olmayan gamze sağ yanağında çukurlaştı tıpkı; Efide gibi. Güldüğünde daha az tehlikeli, ancak yüksek derecede çapkın bir ahvale bürünüyordu. “Hayran hayran inceliyorsun yumurcak, adresi gönüllü vereceksin belli ki.”

“Efide… Neden kaçtığını, aramadığını ve şimdi de kandırdığını itiraf etmiyorsun?” Fısıltı gibi sözlerinin karşısındaki adama ulaştığı belliydi. Aralarındaki mesafeyi kapayıp ellerini cebine soktuğunda, alt dudağı dişlerinin hükmü altındaydı.

Arkasını dönüp otobüs durağına gideceği sırada ne veda etmek aklındaydı, ne de bir sonraki buluşmalarına dair vakti kararlaştırmak. Yalnızca gitmekti niyeti. “Bu Efe, senin için çok mu önemli?” derken ardında bıraktığı adam, bir kez daha gidemiyordu onu bırakıp.

“Efide… Önemliydin, hem de çok önemliydin.”

Sesinde bir titreme yoktu. Acısını belli edecek bir hüzün yoktu. İlk aşkından yaşadığı hüsrana dair bir iz de yoktu ancak sözleri, anlatılmayanı da anlatır nitelikteydi.

“Bana mı benziyor?”

Ayşe’nin kıpırdamayışını kendi adımlarıyla telafi ederken yine yanı başındaydı Fuat. Başını sağa sola sallayıp kafasını toplamaya çalışırken sağ elinin parmaklarını gözlerine bastırdı istemsizce. “Bilmiyorum!” deyip başını kaldırdığında çattığı kaşlarıyla bakıyordu tanıdık gözlerin yabancı sahibine. “Vücudun değil ama gözlerin. Sesin değil… Sözlerin Efide…”

*

Şu an itiraf edebilirdi sırları. Hem de her şeyi. Otobüs durağına birlikte yürümeye başladıklarında bütün gizlediklerini bir bir anlatabilirdi.

Tâ ki, “O olmaman iyi,” diyene kadar Ayşe. “Hayatım boyunca bir daha görmek istemediğim tek insan.”

“Neden?” diye sorarken sesi olabildiğine ilgisizdi. Tıpkı bir yabancı gibi.

“Nedeni yok. Yarın kaçta buluşuruz?”

Konu değişirken maziye dair seyrinden, içinde kopan fırtınayı gülümseyişinde gizliyordu Fuat. “Esasen yarınımız yok. Evinizde çalışan ekip banyo ve ıslak zeminleri yeni seramiğe hazır hâle getirmiş. Sana düşen de nasıl olmasını istediğini söylemek.”

İtiraz edemeyeceği için geçen taksiyi durdurdu, kapıyı açtı binebilmesi için. Ön koltuğa geçip oturma fikri aklından geçerken, yolcu kapısını kapıyordu ne hikmetse. Yani Ayşe’nin yanına oturmayı mantığı kendine yakıştıramazken, bedeni umursamıyordu bile.

“Ne tarafa?” diye soran şoföre, “Bahçeşehir,” cevabını verdiğinde, Ayşe’nin sıcak bedeni yanı başındaydı.

Lavanta kokusu bir tene nasıl bu kadar yakışır, ya da ona bu kadar öfkeliyken nasıl o kokuyla sakinleşebilirdi?

“Allah aşkına daha yakın bir yer yok mu?”

Sesindeki sitemi duymazdan geldi alaycı tavrıyla, “Bekleyenin mi var?” diye sorarken. Derin bir nefes alıp başını sol tarafa çevirirken, arabadaki tek ses; radyodan duyulan alternatif rock müziğin sert tellerde yankılanan yumuşaklığındaki tezatla bir de sözlerindeki “Kırık cam misali hatalarım acıtır seni böyle mi kaybettim” kırıklığıydı.

Göz ucuyla bakarken Ayşe’ye aklından geçen düşünce yankılanıyordu ıssızlığında; seni böyle mi kaybettim, acımasızlığıyla.

“Arkadaşım bekliyordu.”

Açıklama yapmasını beklemediği kız sözünü söylerken cebinden telefonu çıkarıp Ayşe’ye uzattı. “Arayıp haber verebilirsin.”

Uzun uzun baktı telefona. Almayacak diye düşünürken telefona uzanan eli, Fuat’ın tenine temas ederken, “Sana itaat etmek sinirimi bozdu!” diye fısıldıyordu.

“İtaat? Sana yakışacağını sanmıyorum.”

Fuat’ın alaycı tavrına zıttı, “Nasıl bir itaat ki bu bana yakışmayacak!” derken ki merakı.

Kulağına yaklaştı, “Zevke köle bir kadın olabilir misin?” diye sordu. Kızgın gözler çakmak çakmak gözlerine bakarken açıklama yapmak zorunda kalıyordu. “Hemen kızma… Merak etsen de bazı şeyleri sormamalısın öyleyse.”

“Sende yeni tanıştığın biriyle edepsiz edepsiz konuşmamalısın!”

“Edepsiz? Ben mi?” derken ki ifadesi bir parça gücenmiş, büyük ölçüde de masumiyet içeriyordu. “Sabahtan beri s*ktin, ben tepki gösterdim mi?” Soruyu sorarken fısıltıyı yalnızca Ayşe duyabildi, başkası değil.

Önce yutkundu, ardından biraz geri çekildi. “Tamam ya! Ben küfretmeyeceğim, sen de edepsiz konuşmayacaksın, tamam mı?”

“Bana uyar.”

Başlarını çevirdi iki gençte farklı taraflara. Biri sağ, diğeri sol camdan dışarı bakıyordu sessizlik uzayıp giderken. “Son bir soru sorayım mı?”

Başını çevirip bakarken Ayşe’ye, kahverengi gözlerde eriyip gitmeye hazır değildi Fuat. “Sor,” derken gözleri akan trafikteydi artık, Ayşe’de değil.

“Zevke köle olsaydım nasıl itaat ederdim?”

Tahrik… Hem de ağır tahrik…

Kot pantolonun üzerinde olmayan tozu eliyle silkelerken, lalettayin bir meseleden bahseder gibiydi. “Ettiğin küfürlerden sonra, önümde diz çöküp, “Beni cezalandırın, efendim” demen lazım…”

Sesli yutkunuşu, elinde tuttuğu telefonu yeni fark etmişçesine numarayı tuşlayan parmaklarıyla eşzamanlıydı. Dönüp gözlerine bakan gözler sözündeki erotizmi anladığına kanıttı. Öfke, hırs ve gizlenmeye çalışılan bir korku! “Senden bunu isteyen hiç oldu mu?”

Korktuğu hâlde burnu kibirli ahvalinden güç alırcasına dimdikti. Biliyordu ki; Ayşe o kibirli başını hiç kimseye eğmezdi.

“Bazı kadınlar acıyı sever. Ancak… Önümde diz çöken bir kadın bana pek de cazip gelmiyor!”

Yine yutkundu. Telefonu kulağına yaklaştırdığında, “Sinan, benim Ayşe… Counter’i iptal edelim… Hiç zorlama gaza gelecek müsait alan yok… Bizim evi tadilata aldılar… Aynen… Birkaç düzenleme için bugünden seçmem gereken bir şeyler varmış… Geç kalırım ya… Hiç bekleme… Tamam… Başka bir gün kapışırız… EyvAllah, görüşürüz!”

Telefonu geri verdi yine sessizliğe sığındı. Onun teninin sıcaklığını hâlâ üzerinde taşırken telefon, Serdar’ı arayıp buluşma yerine varıp varmadığını öğrendi. En azından dönüş yolunda artık taksiye mecbur değillerdi. Giden Veyron’un yerini alan Chiron’u ilk kez bugün trafiğe çıkarmışken kardeşinin heyecanına feda etmek asla nefsine zor gelmemiş, aksine hoşuna da gitmişti.

Ancak iş taksi ya da toplu taşımaya geldiğinde herhangi bir arabaya bile razı olmak mantıklı geliyordu nedense.

Yolun sonu Fuat’ın tarifleriyle geldiğinde, ücret ödeyip taksiden indiler. Misafirlerini kapıda karşılayan adam hürmetlerini sunarken, Ayşe’nin yüzündeki sıkıntıyı görebiliyordu.

Sessizdi. Düşünceliydi. “Sıkılma!” diyen Fuat’a, Ayşe’nin alay dolu gülümseyişi karşılık olarak gelse de sessizliğine çare olmuyordu birçok modelin yanından hızla geçerken. Yalnızca bir kombinasyon ilgisini çektiğinde duraksadı teşhir edilmiş banyo önünde. Bembeyaz karo zemini, yine beyaz fayans duvarları olan banyonun en dikkat çeken detayı; quartz tezgâhın iki yanında şerit hâlinde inen ayna misali görüntüyü yansıtan kelebek figürleriyle süslenmiş fayanslardı.

“Melek bunu çok sever, eminim.”

Ayşe’nin sözü yeterliydi, “Uğur Bey, bakar mısınız!” deyip işlemi bitirmek için. Mağaza müdürünün on beşinci yılıydı ve patronları olarak Mete de Fuat da adamdan çok memnundu.

Baktığı her şey Melek içindi. Hiçbir şeyi kendi için seçmemişti. “O evde sende yaşayacaksın. Neden sadece Melek’e aitmiş gibi davranıyorsun?”

Cevap vermeyeceğini biliyordu, Ayşe’nin. Gözlerine uzun uzun bakarken tanıdık bir iz görmek için, ümidi kesmişçesine başını sağa sola salladı. Her ne söyleyecek idiyse vazgeçip, “İşimiz bittiyse ben gitmek istiyorum,” dedi. Üç dönüm arazi üzerine kurulu fabrikanın teşhir sergisini gezmek, yoğun ışığa maruz kalmak belli ki yormuştu cılız bedenini.

İşleri bitmişti. Ürünler seçilmiş, adres verilmiş, sabah ezanıyla eve götürülmesi kararlaştırılmıştı. Teferruatla ilgilenmek Cevat’ın işiydi. Fuat, üzerine düşeni yerine getirmenin huzuruyla ayrılıyordu Ayşe ile birlikte.

Park yerinde bekleyen simsiyah aracın şahlanmış at figürlü arması önünde, “Kapını açmamı ister misin?” diye soruyordu Fuat. Bir itiraz gelmeyeceğini biliyordu zira saat bir hayli ilerlemiş, ayakta durmaya mecali kalmamıştı genç kızın.

“Açmalısın! Normal bir arabanız yok mu sizin?”

Yanından geçip yolcu kapısını açarken, “Hiç nazik bir insan olmayı düşündün mü?” dedi, kibirin hâkimi ses tonuyla. Söylediklerinin yanlış olduğunu, Ayşe’nin sessizce küfredişinden anlayabiliyordu. Yolcu koltuğuna oturduğunda, bir centilmen edasıyla kapadı kapıyı. Yerine geçip, yola çıktıklarında, Fuat, “Yurda mı?” diye sorarken aracın içinde hüküm süren sessizlik sinirini bozmaya başlamıştı.

Sağ tarafa dönmüş, pencereden seyrederken geçtiği yerleri yalnız olduğunu düşünmeye çalışıyordu belki de. “Evet.” Kolunda duran yılların yıprattığı saate bakarken ifadesi sıkkındı. “Kırk dakika kalmış! Sen beni bara götür en iyisi.”

Yavaşlarken önlerindeki kırmızı ışığın etkisiyle gülümsüyordu Fuat. “Yetişememekten mi korkuyorsun?”

“Yetişemeyeceğimi biliyorum. Erol Beyin tepkisinden korkuyorum.”

Göz göze olsalar da uzun sürmedi bu durum, “Kemerini bağla,” deyip yeşil ışığın yanışıyla sol açıktan öne geçmesiyle. Aracın sesi daha da yükselirken, huzursuz araç sahipleri küfürlerini kornalarıyla ediyor, Fuat ise umursamıyordu. Müsait şeritlerde soldan sağa, sağdan sola ilerlerken, Taksim’in ara sokaklarına varmaları çok da uzun sürmedi. Birkaç kestirme sokakla barın bulunduğu caddede aracı durdurduğunda, “Korkman gereken bir şey kalmadı,” dedi Ayşe’nin ifadesiz yüzüne bakışlarını çevirip.

Söylemek istediği çok şey olan bir insanın derinliğinde baksa da gözleri, “Eksik olma,” deyip inmeye niyetleniyordu, Fuat durdurana kadar.

“Bekle!” Kapıyı açmak için uzanan eli durmadı. “Sesinden mahrum mu bırakacaksın beni?”

*

İçten olmasa da güldü. Gözlerine baktığı adamın hesapçı bakışları bedenindeki tüm enerjiyi emerken yalnızca güldü. Konuşmaya hâli yokken nasıl şarkı söyleyeceğini bilemese de, “Bunu asla istemem,” deyip benzin israfı araçtan indi.

Valeye teslim ettiği arabanın ardından bakmıyordu bile. Aksine Ayşe’nin yanında bardan içeri giriyordu. Erol, haberi almış gibiydi karşılamaya gelirken Fuat’ı. Ayşe hazırlanmak üzere küçük, mütevazı soyunma odasına giderken düşüp bayılmaktan korkuyordu.

Bu kadar yorgun, bu derece bitik hissetmesinin nedeni saatlerdir hiçbir şey yememiş olması mıydı, yoksa stres miydi?

Dizleri titriyor, midesi bulanıyordu. Yaz günü hasta olamazdı herhâlde…

Odadan içeri girdiğinde, Sinan koltukta oturuyordu gözleri kapalı olduğu hâlde. Kapı sesi rahatını bozduğunda gözleri açıldı. “Sen neredesin be kızım?” derken oturduğu yerden kalkıp gerindi yorgunluğunu atmak ister gibi. “Hani rekabetçide patates edecektik zibidileri?”

“Sinan… Melek nasıl insanlara bulaştı ben anlamadım.” Nefesi yetmiyor gibiydi konuşurken kurduğu cümleye. Sinan’dan boşalan koltuğa oturup ayakkabılarını çıkarırken, karşısındaki gencin sabırsızlığına uğrayıp devam etmek zorunda kalıyordu. “Adamlar evin muhtelif yerlerine çimento döküp, onu kurutup, fayans dizecek hâle getiriyor. Bir arabalar var uzay mekiği ne kadar arabaysa, onlar da o kadar araba benim gözümde! Herkes bunlara âmâde gibi. Hacı bunlar nasıl insanlar ya?”

Hâlâ ayaktaydı Sinan eğilip Ayşe’nin yanaklarını avuç içlerine alana kadar. “Erol Bey de o Fuat efendinin âmâdesi gibi, bilesin.” Eğilip alnına sımsıcak bir öpücük kondurduğunda daha ziyade ateşini ölçer gibiydi. “Ateşin yok ama iyi görünmüyorsun, kuzu… İstersen bu gece çıkma!”

“Olmaz öyle. Sahneye bu akşam birlikte çıkalım.”

Ayşe’nin sözüne gülerken, “Elinden tutmamı da ister misin?” diye soruyordu. Ne kadar dalga geçmeye çalışsa da ettiği endişe sesinde âyândı Sinan’ın.

“Kardeşim… Elimi hiç bırakma isterim.”

Gizleyemeden gözlerinin dolduğunu, alelacele odadan çıkıyordu Sinan, “Hadi bekliyorum,” diyerek. Melek ve Sinan… “Kardeş” kelimesine en değerli anlamdı Ayşe için.

Giyindi, makyajını tazeledi. Sahneden indiğinde yemek yemeği unutmayacağına dair midesine söz verirken Sinan’ın desteğiyle çıktı platform üzerine. Kalabalığın hınca hınç doldurduğu barda tam karşı masada oturan yalnız adam da dahil herkesi selamlayıp sahnenin ortasındaki sandalyeye oturdu. Mikrofon standının önüne doğru uzanan boom kolunu görmek istemiyordu. Mikrofonu eline aldı, Sinan akustik gitar nağmelerini döktürmeye başladı.

Önceki gün karar verdikleri listede ilk parça “Sensiz ben”di ve ne tevafuktur ki; o şarkı arabadayken de çalmıştı. Karşısında yoğun bir aşk tutkusunda dans eden gençleri görmek seçtikleri şarkının haklılığını da gösteriyordu.

İkinci slow şarkının ardından hareketli şarkılara geçmek için ne yazık ki ayağa kalkması gerekiyordu. Kalktı da. Karşıdan gören biri için enerji dolu, bedeninin içinde ölüydü ruhu. Sinan, Erol ile konuşurken Ayşe müsaade isteyip üzerini değiştirmek için ayrılıyordu yanlarından.

Yüzündeki fondöten, pudra, far ve ruj ağırlığını temizleyip yerine yalnızca gözlerine sürme çekerken, bembeyaz teninde simsiyah göz makyajı tehlikeli bir ahvale bürüyordu  simasını. Hissetmese de şu an için, hava sıcak olmalıydı. Üzerine aldığı hırkayı kapıdan çıkarken giymeye çalışıyordu.

Karşılaştıkları ilk gece, sırtını duvara yaslamış hiç acelesi olmayan bir kızı sabırla beklediği yerde bekliyordu yine. İçine derin bir huzur yayılırken garip bir rahatlama da hissediyordu. “Neden bekliyorsun?”

“Odaya dalmayışımı takdir et! Hastasın ve hasta hasta çıktın bir de şarkı söyledin!”

İnsiyakiydi mecalsiz gülüşü ve hatta güldüğünü hissederken yadırgayışı. “Endişelenme, iyiyim. Yatıp dinlenince hiçbir şeyim kalmaz.”

Fuat yanına yaklaştı, kolunu uzattı destek olmak için. “Hadi koluma gir.”

Reddini başını sağa dola sallayarak gösterdiğinde barın önünde bekleyen aracın yanına yan yana yürüdüler. Yine aynı his vardı arabaya otururken. İki kat yerin dibine girmek gibiydi 458 İtalia’nın koltuğuna oturmak. Derinin işlemeli yüzeyi sırtına masaj yapılıyormuş hissi verse de rahatlığın tadına varamıyordu.

Başı ağrıyor, midesi bulanıyordu. Belki de susuz kalmıştı. Hem aç hem de susuz ve çokça uykusuzdu.

Araç durduğunda uykuya daldığının farkında bile değildi. Sıçrayarak kalktığında Fuat’ın sesiyle kendine geldi, “Sakin ol!”

Arabadan inerken, “Tamam,” diye fısıldadı. Sessiz yürüyüşü, Fuat’ın peşinden geldiğini duyduğu ânâ kadardı. Dönüp bakmaya karar verdiğinde tökezlerken, düşüp bayılmak, bitmek bilmeyen günü sona erdirmek istiyordu artık.

Ancak düşmedi. Kollarına yığıldığı adamın pazılarını sıkıyordu!

Gözleri çok yakındı.

Dudakları çok yakındı.

Nefesi çok yakındı.

Ellerinin sıcaklığını hissetmesine giydiği kıyafetler engel olmuyordu. Bedenini sabit tutmaya çalışırken bakışları dudaklarına kitliydi. “Öpecek misin güzelim, ne yapacaksın?”

Fuat’ı itip kolları arasından çıkmaya çalışırken, “Hani edepsizce konuşmayacaktın?” diye sitem etmeye çalışıyordu. Gücü olmasa da ayakları üzerinde dururken, Fuat ile aralarına mesafe koydu. “Bu ne samimiyet? Bir siktir git! Sabah da gelme çünkü seninle alışverişe falan gelmeyeceğim! Ne alıyorsanız alın, umurumda değil!”

Ciddi ifadesiyle sessizce dinlerken, kısılı gözlerine bakmak yoruyordu Ayşe’yi. Gitmesi gerekirken göz göze kaldığı adamdan ayrılamayışı sinirlerini bozarken, adamdaki tanıdık huzurdan kopamadığını anlıyordu.

“Kızma bu kadar… Söz veriyorum sana beni öpmek istediğini kimseye söylemem.”

Yumruğunu sıktı, kaldıramadı. Gözleri kararırken tek hissettiği; kusma isteğiydi.

*

Kollarına aldığı kızı yurt odasına taşırken, gecenin köründe uykusundan uyandırdığı kadının Ayşe’nin durumuna olan endişesini görebiliyordu. Bazı kadınlar anne olmak için var gibiydi sanki. Sadece kendi evlatları için değildi şefkatleri. Etraflarındaki herkes içindi.

Ayşe’yi yatağı üzerine yatırıp nabzına bakarken, en son ne zaman yemek yediğini merak ediyordu. Aynı konuyu belli ki Hanife de merak ediyordu. “Bu kız bugün bir şey yedi mi? Siz gördünüz mü?”

“Gündüz yedi mi bilemiyorum. Biz birlikteyken görmedim.” Bir pişmanlık kapladı içini, sinsi ve sarsılmaz gibi. Ona aç olup olmadığını bile sormamış, sabah uykusundan uyandırıp sözleriyle de utandırmıştı. Ne yapmış olursa olsun ona böyle davranması gerekmezdi.

Saçlarını yüzünden çekerken yıllar sonra ilk kez o tene dokunmanın verdiği etki miydi nefesini kesen?

Öyleydi…

Nefes alamadı ciğerlerinin oksijene muhtaç olduğunu hissetse de. Ilık tenin kadifemsi yumuşaklığına muhtaç gibiydi dokunan parmakları.

“Ben bir süt ısıtıp getiriyim.”

Hanife’nin sözünü duyana kadar parmakları Ayşe’nin teni üzerindeydi. Hanife gitti, Fuat ayağa kalktı. Nabzı normaldi. Nefes alıp verişi düzenliydi. Hanife’nin getireceği sütü içince toparlayabilirdi kendini. İnsiyakiydi eğilip alnına dudaklarını bastırışı.

Sonucuysa; hataydı.

Çünkü… Onu çok özlemişti…

Ahzen ~ 18 | Kader” için 17 yorum

  • 11 Ocak 2019 tarihinde, saat 21:10
    Permalink

    Son iki boluma kadar Fuad a bu kadar sinir olabilecegimi düşünmezdim ne guzel is ya hem ortada birak git hic bir aciklama yapmadan(bu arada sanki bir not bırakmıştı ne oldu o)ki oyle bir gecenin sabahinda hem arama sorma sonra yillarca kin güt simdi de kizla oyna pissslik

    Yanıtla
    • 11 Ocak 2019 tarihinde, saat 22:04
      Permalink

      birlikte gömelim pis herifi ?

      Yanıtla
      • 13 Ocak 2019 tarihinde, saat 00:11
        Permalink

        Yok şimdi o kadar sey yapmayalim da (sen de harbiden gömdün bu arada) ama sürünsün bence yapar bunu Ayse ve sanki Fransiz piyanist şantör kardeş yardimci olur

        Yanıtla
  • 11 Ocak 2019 tarihinde, saat 23:15
    Permalink

    Pis değil ya pis değiiil yanlış anlaşılmalardan, ayrılıklardan ve üzerinden geçen zamandan nefret ediyorum, acıta acıta kavuştur onları ablam. Bugün çok duygusalım yaa? ??? Fuat’ı çok seviyorum

    Yanıtla
  • 11 Ocak 2019 tarihinde, saat 23:52
    Permalink

    Bölümün başlığını okudukça kader diyemezsin sen kendin ettin söylüyorum?

    Yanıtla
  • 11 Ocak 2019 tarihinde, saat 23:54
    Permalink

    Bidaki bölümüde bi ay sonra yazarsan yandık lütfiyem acı bize acı ??

    Yanıtla
  • 12 Ocak 2019 tarihinde, saat 02:17
    Permalink

    Dua ederek girdim bloga allahım lütfen lütfiyem bölüm atmış olsun dedim ve ta daa nasıl mutlu oldum bilemezsin sabırla bekleyişteyim kalemine sağlık

    Yanıtla
  • 12 Ocak 2019 tarihinde, saat 17:33
    Permalink

    Anaa insan bi sorar ya da sorma kardeşinden de mi feyz almıyorsun fuad efendi oturt bi yere yedir kıza bi şeyler bu Keremden fena meşe çıktı iyi mi ….
    Valla fuad iyi oynuyon ha Ayşenin sinirleriyle hadi bakalım nereye kadar, patlıcak ya korkarim seni de patlatmasin Fuaddddd ?
    LütfiyEMMM nassın canım kardeşim….
    Ahh metem ahh Fuad da sen gibi mayanız mi böle sizin yahu ?

    Yanıtla
    • 17 Ocak 2019 tarihinde, saat 00:52
      Permalink

      Kerem ne ya Metem yazcaktım ??

      Yanıtla
  • 20 Ocak 2019 tarihinde, saat 02:38
    Permalink

    Ya lütfiye’m nerdesn bu kadar ara çok değilmi koptuk gittik ayşemle fuad’dan??

    Yanıtla
    • 23 Ocak 2019 tarihinde, saat 18:52
      Permalink

      ne desem bahane kalacak ?

      Yanıtla
  • 28 Ocak 2019 tarihinde, saat 22:00
    Permalink

    Lütfiye Abla sıkıştırmak gibi olmasın ama bölüm gelmeyecek mi? Özledik de

    Yanıtla
    • 31 Ocak 2019 tarihinde, saat 16:32
      Permalink

      bende özledim. ama yetişemiyorum

      Yanıtla
    • 31 Ocak 2019 tarihinde, saat 16:32
      Permalink

      oyyy… kurban olsunlar sizi verene

      Yanıtla
  • 6 Şubat 2019 tarihinde, saat 17:48
    Permalink

    Lütfiye Abla daha bölüm gelmeyecek mi? Özledik be abla

    Yanıtla
    • 7 Şubat 2019 tarihinde, saat 10:59
      Permalink

      gelecek… ümidi kesmeyin benden yaaa ???

      Yanıtla

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir