Ahzen ~ 17 | Karşılaşma

Eylül
2010

Üzerinde simsiyah bir elbise vardı uzunluğu postal botlarını örten. Simsiyah saçları her hareketinde rüzgara yenik düşercesine dalgalanıyordu etrafında. Çehresi ise; kaldırımın kenarında durup seyrettiği krem rengine boyalı bina gibi hastalıklıydı gözünde. Günlerdir sağlıklı bir uyku uyuyamayışıyla vücudundan hayat çekilmiş olacaktı ki; dünyada güzel olan hiçbir şey yoktu artık seyreden gözlerine.

Otogarın umumi tuvaletinin pas tutmuş aynasında kendine son kez baktığında beyaz yüzü hariç, tamamiyle siyahlar içindeydi… İnsanların çekinerek fısıldamalarına neden olacak kadar siyah!

Tabelasında büyük puntolarla birkaç açıklamanın hemen ardından “Özel Hisar Kız Yurdu” yazıyordu yer yer sıva çatlağı bulunan beş katlı binanın giriş kapısı üzerinde. Şu an için yurdun aidatını karşılayacak parası olmasa da çalışmak zor gelmiyordu gözüne. Yeter ki; kalacak güvenli bir yeri olsun…

Merdivenleri çıkarken eteğini avuç içlerinde sıkarak, tek bir isteği vardı; bu yurtta kendine bir oda bulmak. Boğaziçi kız yurdu için şansı olmayan, civardaki hiçbir yurda kaydını yaptıramayan, nerede kalacağı meçhul bir öğrencinin son çırpınışları gibiydi son basamağa adım atışı.

Kapının sağ yanına çakılı altın yaldızlı pleksin üzerinde “Müdire Suna Şentürk” yazısına gözü gittiğinde belli belirsiz kapıya tıklıyordu. İçeriden duyduğu mezzosoprano sesle odaya girerken, içten içe dua etmeye hiç ara vermeyecekti.

“Hoş geldiniz kızım.”

Seviyeli bir nezaketle, “Hoş bulduk,” derken Ayşe, kadının gözlerinin içine baktı çaresizliğini gizleyen ciddiyetiyle.

“Yeni dönemin başlamasına bir haftadan az bir süre kalmışken, nerelerdeydiniz kızım?”

Şeytanın biri yanından ayrılmamam için her yolu denedi. İzinlerini almaksızın yanlarından ayrılmasaydım, yani kaçmasaydım bir haftadan az bir süre değil, dönem başlasaydı da gelemezdim!

Geçen zamanın anıları zihninin en karanlık odalarından süzülürken, o gün bugündür Şeytan’daki değişime hâlâ bir mânâ veremiyor, o günü ise hiç unutamıyordu… Berlin’den yaralı dönen adama bir zamanlar beddua etmişti, evet. Trafik kazası geçirmesi ya da sokak çetelerinin saldırısına uğraması tek isteğiydi.

Fakat kafasına nasıl bir darbe almıştı ki; “Senden özür dilerim… Feriha ile seni korkuttuğum için de özür dilerim,” diyebilmişti. Kafasında morluklar ve hatta yer yer şişlikler vardı. “Ben… Sadece baban olacağım bundan sonra.”

O söz şeytanın dudaklarında ne kadar da tiksindiriciydi!

“Sen benim hiçbir şeyimsin!” Ona söylediği son sözlerdi.

Ne sözlü, ne de fiziksel hiçbir tacizde bulunmasa da Şeytan, Ayşe’nin bir metre yakınına yaklaşmaktan korkarcasına mesafeyi korurken bile, yanlarından bir an olsun ayrılmasını da istemediğini, Ayşe’nin hiçbir yere gitmesine izin vermeyişinden biliyordu. Jülide üzerinden Ayşe’ye yaptığı baskılardan kurtulmak için Bedriye’den aldığı borçla otobüs bileti alıp İstanbul’a geldiğinde, kazandığı Boğaziçi Üniversitesi’inde iktisat okumaya kararlıydı.

Artık içinde Feriha’ya bir zararı dokunacağına dair bir korku yokken, bu korkudan nasıl kurtulduğuna dair bir fikri de yoktu.

“Şartlar bunu gerektirdi, Suna Hanım. Keyfekeder bir hareket değildi.”

Kadın gülümserken sağ yanağında sevimli bir çukur oluştu gamze etkisiyle.

Tıpkı

Hatırlamak istemediği biri gibi.

Ayşe ile ilgili birkaç belgenin girişini yaparken önündeki bilgisayara, yedek listesinin başında olabilmek için dua ediyordu, genç kız. “İki kişilik bir odamız var. Oraya yerleşen öğrencilerimizden birine ailesi kendi evini tutmayı düşünüyormuş, öyle kulağıma geldi. Bu gerçekleşirse size haber vereceğiz kızım…” Sözüne devam edecek gibiyken kapının tıklanışıyla, “Buyurun,” diyerek konuşmasına ara verdi müdire.

Yüzü kadar sarı saçlı, fasülye sırıklarını andıran genç bir kız odaya girdiğinde, “Merhaba,” dedi, gereksiz nezaketi ve ondan daha gereksiz naif ses tonuyla.

“Merhaba kızım. Geç otur lütfen.”

Lisede müdür yardımcısı kadını hiç istemese de hatırlıyordu. Sert, otoriter ve şefkatten yoksun bir kadındı. Ancak şimdi karşılıklı oturttuğu iki genç kıza bakan kadının gözlerinde ancak vicdan sahibi insanlara has bir şefkat vardı.

“Hatırlarsanız iki hafta önce aramıştım sizi, Adana’dan. Belgelerimle birlikte müracaat etmemi söylemiştiniz.”

“Ah hatırlıyorum. Melek Yakut’tu değil mi?”

Bembeyaz dişleri dudakları arasında parlarken, “Evet,” karşılığını verdi. “Sizi çok rahatsız ettiğimi biliyorum iki hafta boyunca. Kusura bakmayın.”

Artık konu kesinlikle Ayşe değildi ve bu durum gittikçe canını sıkıyordu.

“Şimdi arkadaşınıza da söylüyordum. Kayıt yaptırmak için çok geç kaldınız maalesef. Neden daha önce gelmediniz?”

Gülüşü dudaklarında solarken sarının, Ayşe göz ucuyla seyrediyordu kızı. “Aksilikler yakamı bırakmadı, cevabım var ama mazeret gibi kalacak diye korkuyorum hocam.”

Arama motoruna aptal sarışın yazılsa fotoğrafı görsellerde çıkabilecek görüntüde bir kız, espri yapabiliyordu. Espri yapmasını bir kenara bırakabilirse Boğaziçi Üniversitesini de kazanmıştı.

“Boğaziçi’nde okumak her öğrencinin hayalidir belki de. Siz artık buna sahipsiniz. Eğer bir boşluk olursa size haber vereceğiz.”

Sarının kaydını da girdiğinde müdire, artık beklemekten başka şansları yoktu. Tabii bu odada değil, dışarıda. Aynı anda oturdukları yerden kalktıkları an göz göze gelen iki genç kız, aynı anda da bakışlarını başka yöne çevirdi.

Vedalaşıp kapının önüne çıktıkları an, bir gerçekliğe de adım atmış bulunuyordular; yalnızca tek kişilik yer ya olacaktı, ya da olmayacaktı.

Acelesi varmışçasına bir ivedilikle adım attığında Ayşe, “Affedersiniz,” diyerek durduruyordu sarışın. Bir karşılık vermeksizin dönüp bakarken kızın sarı yüzüne, yemyeşil gözlerindeki tereddütü, yalnızlığı, ümidi okumak gereksiz bir acıma duygusunun kalbine yerleşmesine neden oldu. “Aynı üniversitedeyiz galiba. Bölümünüz ne?”

Arkadaş canlısı olduğu belli olan kızdan kaçıp uzaklaşmasını söyleyen içgüdülerine kulak verecekti. Ama önce rakun misali boyadığı gözleriyle öfkeli bir bakış atıp, bezginlik ifade eden bir, “Of!”lamayla final vermeliydi bu anlamsız çabaya.

Ardında bıraktığı kızı şoka uğrattığını, merdivenleri indiği hâlde yerinden kıpırdamamış olmasına bağlıyordu. En garibiyse; vicdanında en küçük bir incinme hissetmeyişiydi.

Kendi dertleri bir dağ misali önüne yığılmışken, aptal bir sarışının kalbi için endişe edecek değildi! Cebinde bilet parasından artan on lira vardı, o kadar. Dertleri; yatacak yer, parasızlık ve açlık gibi sıralanırken önünde sevgi pıtırcığı bir genç kızı tersleyişi hiç hükmünde oluyordu elbette.

Bugüne kadar arkadaşlarından sadece zarar görmüştü. Bundan sonra hayatında arkadaş istemediğini biliyordu.

*

Cambridge, Massachusetts

Kampüsün dışına çıktığı an arabanın camını sonuna kadar açtı, Fuat. Dokuz dakika kazanabilmek için paralı yolu tercih ederken, Ada’nın hâlâ içeri girmeyip ardından baktığına adı gibi emindi. Ayrılmadan önceki son sözleri kulaklarında yankılanıyordu vites arttırıp otobana döndüğü sırada.

“Türkiye’ye dönmemek için kaç yıl daha okuyabilirsin?”

Haklıydı.

Yüksek lisansın ardından başlamayı düşündüğü doktora ile Türkiye’den olabildiğince uzak kalmak istiyordu ancak işin sonunda yine Mete’nin Fuat’a ihtiyacı varken, nasıl uzatabilirdi okulu, nasıl bırakabilirdi kardeşini?

Artık cismen bambaşka biriydi… Gözlükleri atmış, sigarayı bırakmış, saçlarındaki gereksiz uzunluğu kısaltmış, sesine yeniden kavuşmuştu.

Peki ya ruhu?

Ruhu artık müptezeldi.

Babasının ölümü ardında ağlayan iki kadını bıraktığında, Nisa acısını yaşarken eriyip bitmiş, onun bir tebessümü için ömürlerini feda etmek isteyen Mete, Ada ve Fuat için mutlu görünmeye ancak altı ay dayanabilmişti. Yemek yiyemiyor, yediğindeyse birkaç lokmayı misliyle kusuyordu o zor günlerde. Şimdi dönüp baktığında geçen zamana yaşananların çok zor olduğunu vurgulamak istercesine derin bir nefes boşalıyordu ciğerlerinden. Fuat, Mete’nin annesiyle birlikte günden güne eridiğine şahit olurken elinden hiçbir şey gelmeyişine de kahrolmuştu…

Elvan… Elvan ise ömründe hiçbir hissi doyasıya yaşayamamış, sevincini, hüznünü, aşkını kalbinin en derinine saklamış sabır timsali kadın… Acısını da sessiz sessiz döktüğü gözyaşlarıyla gizliyordu ömrünün geçen tüm yapraklarında.

Mete yüksek lisansı bitirip Türkiye’ye döndüğünde, Fuat aynı sebepten Amerika yolcusuydu. Mezun olduğunda bile Rize’den dönmeyen Fuat için boşa geçen bir yılın ardından İstanbul ve Rize’den üç ayrı profesör, iki öğretim üyesi ayrı ayrı referans mektupları yazıp Fuat’ın üstün zekâsını övmüşler, Harvard’a ayrıcalıklı bir öğrenci olarak giriş yapmasını sağlamışlardı.

Yıllar geçmiş gibi hissediyordu.

Ada, Princeton Üniversitesinde okumayı tercih ettiğinde, Harvard’a mesafesi gözlerinde büyümemişti. Hafta sonları Fuat gitmek için müsait olmadığında, Ada uçağa atlayıp Boston’a gidiyor, o gelemediğindeyse Fuat bir yıllığına kiraladığı Aston Martin’le I-90 üzerinden yaklaşık dört saate yakın bir yolculukla Ada’nın yanına gidiyordu.

Ada’nın Mete’ye olan platonik aşkını dinlemek çoğu zaman kendi sıkıntılarını unutturuyordu nedense. Küçük bir kızın, her daim yanında olacağını bildiği bir adama olan saf ve temiz aşkından da olabilirdi kendi dertlerinden arınışı, karşılık beklemese de Mete’nin yanında başka kadınlar görmeye dayanamadığında ortaya çıkan öfkesinin şirinliği de.

Mete, Ada’ya asla bir kadın gözüyle bakamazdı. Bu gerçeği Fuat kendine saklarken, Ada’ya nasihat etmeyi de ihmal etmiyordu. Aşkını Mete’ye söylediği an, Ada onu kaybederdi. Kardeşini tanıyordu. Annesinin emaneti genç bir kıza asla romantik bir his beslemezdi.

Her meseleyi zamana bırakmak en doğru seçenekti artık. İnsan ne kadar tasalansa da en sonunda her şey olacağına varıyordu.

Yolculuğun sonunda vardığı evin Charles Nehri’ne bakan salon penceresi önünde dizüstü bilgisayarını açarken, hoparlörden “Gelin Havası”nın acı ve aşk dolu nağmeleri yükseldi. Gözlerinin önünde yıllar öncesinden silik bir hatıra canlanırken, türkü dinlemeyen bir çocukla geçirdiği vaktin güzelliği ifadeleşti dudağında bir tebessümle.

Öyle kısa, öylesine pişmanlık hissettiren bir tebessümdü ki; ardından kaşlarını çatacağı kadar haşin bir öfkeyi taşıyordu zihnine. O öptüğü narin dudaklar… İhtiyaçla dudaklarını öpen o tecrübesiz dudaklar gidip başka bir adamı nasıl öpebilmişti?

Gözlerine parmaklarını bastırdığında e-posta kutusunda son gönderilerin sesi yankılanıyordu. Oxford, önceki ay sunduğu tez konusuyla ilgili bir e-posta daha yollamıştı. Geoteknik hususuna ağırlık verdiği teziyle kazandığı ayrıcalıklar birçok insanın hayalini süslese de Fuat’ın gözünde hiç hükmündeydi.

Fuat… Değişmişti… Hem bedenen hem mânen. Türkiye’ye dönmeyi hiç istemese de biliyordu ki; kardeşinin yanında olmalıydı.

Artık hayatında önemli olan yalnızca; Mete ve Ada vardı, başkaysa hiç kimse yoktu.

*

İstanbul

Bavuluyla çıktığı üçüncü katta, kapalı kapı önünde bir-iki dakika şükrederken yurda kabul edilişine, bir gece daha ucuz otel odalarının temizlik kavramından yoksun yataklarında yatmayacağına seviniyordu. Müdire Suna Şentürk lokantayı aradığında, bulaşıklara gömülmüş ellerini nasıl kurulayacağını şaşırmış olsa da cevap verirken ses tonu son derece stabildi neyse ki.

Yatağı otel odasının kapısına dayamak, kafası dahil bedeninde açık hiçbir yer kalmayacak şekilde insan kiri kokan yatağın üzerine uzanmak zorunda değildi artık.

Yanlarından geçip gittiği adamların, “Satanist midir nedir?” fısıltılarına katlanmak zorunda da değildi.

Ayşe öylesine siyah, öylesine soğuktu ki; insanların onu gördüğünde ilk tepkileri çekinme oluyordu. Tam da istediği gibi…

Araladığı kapıyla içeriden genç bir erkek sesi geldiğinde kulağına, kapıyı ardına kadar açarak odada kalabalık oluşturan genç topluluğa bakmaya başladı olabilecek en rahatsız edici bakışlarıyla; sert ve dimdik bakışlarıyla. Koyun tüylerini andıran kıvırcıklıkta saçlarıyla gözlüklü bir gençle, sarı saçlı başka bir genç arkası dönük kızın anlattıklarına kısa cevaplar veriyor, gözlerindeki hayranlıkla kızı seyrediyorlardı.

Ve o kız, Müdire Suna’nın odasında gördüğü sarı kızdan başkası değildi.

Sessizce odaya girip, kendi yatağı olmasına karar verdiği karyolanın üzerinde oturanı oradan kaldırmak istercesine bavulunu önüne bırakırken odadakilerin varlığı umurunda değilmişçesine rahattı tavrı.

Sarı genç, saçlarını sol eliyle alnından geriye alıp, “Aleykümselam,” diye mırıldanırken, Ayşe duymazdan geliyordu bu gereksiz karşılığı.

Sarı kızın da dikkatini çekmişti belli ki. “Hoş geldiniz. Sizin de bu odada kalacağınızı bilmiyordum.”

Çapraz taktığı omuz çantasını başının üzerinden çıkarırken kızın yüzüne bakmıyordu bile. “Öğrendiğine göre, yol almak ister misin?”

Karşılığını beklemeden gardırobun kapısını açıp kendine ait alanı belirlerken Ayşe, kıvırcık çocuğun, “Muhatap olma, imtihan de geç,” sözlerini işitti. Karşılık verebilirdi, mükemmelen küfredebilirdi de ancak nedense uğraşmak istemiyordu.

“Sinan, çok sevindim senin de burada olmana.” Sahiden de sevinmiş gibiydi boynuna sarıldığı arkadaşını sımsıkı kucaklarken. “Nükleer Tıp, tarihinde en yüksek seviyeye ulaşacak senin sayende.”

Karşısındaki genç gülümserken alay doluydu, “Âmin,” diyen ifadesi. “Bir yerden açık bulursam anında senin bölüme geçiş yapacağım. Ya da sana yakın herhangi bir bölüme. Ayrı gayrı kalmayalım.”

Sözlerine gülerken sarı kız, “Sen dert etme birader, ben sahip çıkarım Melek’e,” diyordu koyun kafa.

“Paylaşamazsınız ha bakarsınız!” fısıltısı, bavulundan çıkardığı siyah kıyafetleri askılara yerleştirişinde kayboluyordu. Dolabın kendine ait bölümü taşmak üzereyken neyse ki kıyafetlerin büyük çoğunluğu boşaltmıştı valizden. Sıra iç çamaşırlarına geldiğindeyse artık gençlerin gitme zamanıydı Ayşe için. “Bir görevli falan bulalım, size de bir yatak attıralım bu odaya gençler, ne dersiniz!”

İki genç soru gibi telaffuz edilen sitemle oturdukları yerden kalktıklarında Ayşe’den tarafa bakma gereği bile duymamışlardı. Önce sarışın çocuk, ardından koyun kafalı olanı öylesine bir sevgiyle sarılıyorlardıki sarı kıza, Ayşe’yi yıllar öncesinde kalmış bir şefkat anına götürüyordu görmek istemese de.

“Allah yardımcın olsun meleğim,” derken sarı çocuk, “Ne zaman istersen evimiz sana açık, Melek. Sakın burada kalmak zorunda hissetme kendini,” diyordu koyun kafa.

Onu sevdikleri belliydi. Ayşe gibi şirret bir genç kızla yalnız bırakmayı hiç istemedikleri de belliydi.

“Size bir ara Adana’yı anlatayım mı? O zaman buranın cennet olduğu yönünde kurduğum gerçekliğime hak vereceksiniz.”

Adana’da üvey babası mı vardı?

Düşünmeyecekti! O kıza şefkat duymayı gerektirecek hiçbir ayrıntıya kafa yormayacaktı!

Gençlerin ardından giden sarı kız uzun bir süre dönmediğinde, Ayşe iç çamaşırlarını dolabın çekmecesine yerleştirmişti bile. Karşılıklı duran iki yatak, girişin solunda iki kapılı bir gardırop, iki yatağın arasında bir komodin ve girişin sağında duran bilgisayar masası olabilecek ufak tefek bir mobilyadan ibaretti odadaki eşyalar.

İşini bitirdiğinde günün son ışıklarının kayboluşuna bakıyordu sık dokunmuş keten tülün ardından. Caddedeki trafikte ilerlemeye çalışan araçların farları, sokak lambalarının aydınlığına karışıyor, koşuşturan insanların kalabalığı gözlerine fazla geliyordu. Rize, bambaşka bir memleketti. Elini uzattığında açılan perdeden gördüğü manzara; nâmütenahi bir yeşillikti görmeye alışık gözlerine.

Buradaysa; binaların arasında göğe ulaşamayan birkaç cılız ağaçtan ibaretti beton karmaşasında.

Deniz gören arka cephede bir oda değil de bahtlarına düşen ana caddeye bakan bir odaydı ne yazık ki. Kırmızıdan yeşile dönen trafik ışığının daha ilk saniyesinde klakson çalan sabırsız sürücülerin çıkardığı gürültüler her daim odalarını dolduracaktı belli ki.

Ancak bundan asla şikayet etmemeyi düstur edinmeliydi. Anneanne ve dedesinin gönderdiği para ev kirasına yetmeyeceğine göre elindekinin değerini bilmeliydi. O para eve yetmese de bu yurda bir şekilde -kendi kazanacağıyla birlikte- yeterdi.

Sessizce oda kapısı kapandığında tülün ardından seyrettiği manzaraya ara verdi Ayşe. Temiz nevresim serili yatağa yatmak için can atsa da önce banyo yapmaya kararlıydı. Yerleştirdiği çekmeceden havlu ve pijama, dolabın alt rafından da şampuan aldığında duşa gitmeye hazırdı.

Sıcak suyun bile lüks sayıldığı otelde banyo yapmak aklının ucundan geçmemişti ancak bir haftadır yıkanmamış olmak muasır medeniyetler seviyesinde yaşadığını unutturmuştu Ayşe’ye. Saçını soğuk suyla yıkayabilse de bedeni o suyla ancak donar giderdi, mevsim ne olursa olsun. Suyun altında bedenini ovalarken, sıkıntılarının da akıp gittiğini hissediyordu. Bedeninin kirden arınışı, ümitsizliğin de ruhunu terk edeceğini düşündürüyordu nedense… Bir sıcak su, nelere kadirdi.

Odaya geri geldiğinde sarı kız yastığına sarılmış olduğu hâlde uyuyordu. Fısıltı gibi konuştuğunda uyanmış olduğunu düşünse de Ayşe, kısa bir süre sonra uykusunda sayıkladığını da anlıyordu. Eylül son demlerini yaşarken serinleyen hava, üzerine bir battaniye bile almamış kızı üşütüyordu belli ki. Durup ona üzülmeye hiç niyeti yoktu. Onun üzerini örter ve kız bundan yüz bularak Ayşe ile arkadaş olmaya çalışırsa bunu kaldıramazdı. Hayatı boyunca bir kez daha çok sevdiği bir varlık, onu güçsüz düşürebilecek bir insan istemiyordu…

Bir daha asla…

Havluyu dolabın kapısına asmak için araladığında gözü sarı kızın tarafına kaydı ister istemez. İki gömlek, bir etek ve uzun bir elbise haricinde askıda asılı hiçbir kıyafet yoktu. İki kot pantolon katlı hâlde dururken dolabın zemininde kızın diğer giysilerinin nerede olduğunu merak ediyordu içten içe. Bu kadar az kıyafeti olamazdı herhâlde!

Yatağın üzerine serili tertemiz pikeyi katlayıp kenara koydu, deterjan kokan yorganın içine girip, yastığına sarılı büzülmüş kızı görmemek için arkasını döndü. Sokaktan yansıyan ışıklar odayı hatırı sayılır bir şekilde aydınlatmasaydı bu vicdan azabına vesile görüntüyü de görmezden gelebilirdi.

Tek yapabildiği, “Allah’ım! Uyandır şu aptalı da örtünmeyi akıl edebilsin,” sözleriyle dua etmekti.

*

Kasım

Lokanta her öğlen olduğu gibi yine hınca hınç doluyken, tabakları daha hızlı yıkamaya çalışıyordu Ayşe. Ellerindeki eldivenler sıcak su ve deterjanın tahriş etkisini bastırsa da bulaşık yıkamanın verdiği yorgunluktan koruyamıyordu.

“Ayşe kız, Selma servise geçti. Sen yıkamaya bir ara ver de on tane tabak kurula bana babanın canı için.” Lokantanın sahibi Halil İbrahim, ellili yaşlarının sonunda, başının tepesi saçsızlığa açılmış, geriye kalan telleriyse ağarmış müşfik bir adamdı. Günde iki saat çalışabilen bir öğrenciye verilebilecek en yüksek maaşı öderken, Ayşe’nin, “Daha çok tabak almalıyız bey amca,” sözlerine tok gülüşüyle karşılık veriyordu.

“Tabakları kırmayan bir bulaşıkçı da alabiliriz, değil mi kızım?”

Her ne kadar Halil İbrahim bu sözü tamamı şaka olarak söylese de Ayşe haklı olduğunu biliyordu.

“Hemen kuruluyorum bey amca.” Önce ellerini kurulayıp ardından Besmele çekerek tabakları kurulamaya başladı. Genelde Selma da öğleden sonraki bulaşıklarda yanında olurdu ancak bugün, garson dişçi randevusu yüzünden gelememişti ve Selma onun yerine bakıyordu.

Çalışmak güzeldi. İhtiyaçlarını karşılayabilmek…

Annesinin yanından kaçar gibi İstanbul’a geldiğinde ondan hiçbir yardım görmeyeceğini biliyordu. Çünkü Şeytan, Ayşe’nin Rize’nin dışına çıkmasını istemiyor, Jülide’yi de fikirlerine itaate zorluyordu nasıl yapıyorsa! İlk geldiği gün Suna’nın yanından ayrıldığı an cebinde on lira bulunan genç kızı gece kalacak bir yer bulma telaşı sardığında sırt çantasının ağırlığına eklenen çek çek bavulun hantallığıyla yürüyordu Bebek sahilinden Beşiktaş’a kadar. O gün camekânında “Bulaşıkçı aranıyor” yazısını gördüğü esnaf lokantasından içeri girdiğinde otuz beş yıllık mekân sahibinin sımsıcak sevgisiyle karşılanmış ve hemen işe alınmıştı. Gün sonunda kazandığı 20 lira belki iyi bir otelde kalmasına yetecek bir meblağ değildi ancak hiç yoktan iyiydi.

Ledlerinin çoğu arızalı olan neon tabelada okuduğu “Otel Carmen” yazısının ardından girdiği sigara dumanıyla sararmış lobisinde, gözlükleri burnunun üzerinde bulmaca çözen 60’lı yaşlarında bir kadından almıştı kalacağı odanın anahtarını. Kadının gençliğinde göğüsleri yer çekimine direnebiliyordu belki ancak şimdilerde derin dekoltesinde sarkıklığıyla gören gözlerine acıma hissi veriyordu.

Zaman çok acımasızdı… Her anlamda…

Akşam ezanı okunurken son tabakları da kurulayıp işini bitirdi Ayşe.

“Ellerine sağlık kızım. Al paranı da geç olmadan yurda git.”

Uzattığı elli lirayı almak için uzanırken Ayşe, elini geri çekti, “Bozuk yok mu bey amca?” sorusuyla.

“Para üstü mü vereceksin, zeytin? Annenin ak sütü gibi helal sana. Çok yoruldun bugün.”

Buruk bir tebessümdü dudaklarında ifadeleşen. Anne sütüyle beslenmemişti ki…

“Sağ ol, Halil İbrahim amca.”

Yurtla yürüme mesafesinde olan lokanta ardında kalırken, hızlı adımlarla beş dakika bile sürmüyordu Hanife’nin açtığı kapıdan içeri girmesi. Hâlini hatırını sorduğu kadının samimiyetinden hiçbir rahatsızlık duymazken, bunu kadının olgun yaşına bağlıyordu. Oda kapısı önünde girmek için adım attığı sırada içeriden sarı kızın sesi geldi kulağına.

“Lütfen dede… Ben iyiyim. Hiçbir şeye ihtiyacım yok. Sen üzme kendini.”

Kendi telefonu olmayışının bununla ilgisi olmasa da telefonla uzun uzun konuşan herkesten nefret ediyordu. Her gün Suna Şentürk’e bir gelişme var mı yok mu diye sormak için lokantadan telefon açarken, hiçbir eksiklik hissetmiyordu cep telefonuna dair.

Ayşe odadan içeri girdiği an, elinde telefonla çıkan kızın hayatında sorun istemediği belliydi. Sessiz, sakin, kendi hâlinde bir oda arkadaşı vardı ne mutlu ki… Ayşe’nin ters mizacına saygı duyduğu, telefon görüşmesini odanın dışında yapmasından da belliydi. Üzerindeki deri montu askıya asarken, tek bir isteği vardı; bir an önce uyumak.

İşlerini bitirip yatağa girdiğindeyse saat daha dokuz bile olmamıştı. Kulaklıkları kulağında olduğu hâlde kitap okurken sarı kız, birkaç dakika içinde uyuyacağından hiç şüphesi yoktu Ayşe’nin. Bu sahne her gece kendini tekrar ediyordu nitekim. Uykuya karşı ondan daha dirayetsiz birini daha görmemişti.

Çocuksu bir masumiyet vardı uyuduğunda yanağına kirpiğinin gölgesi düşen sarıda. İnsanın şefkatle korumak isteyeceği bir masumiyet. O da tıpkı Ayşe gibi kâbussuz gece geçiremiyordu. Gecenin bir yarısı sıçrayarak uyandığına şahitti.

Kâbus… Kâbuslar için Ayşe’nin kaybettiği bir dermanı vardı… Kaybettiği, mahvettiği… Ancak belli ki sarının sevgilisi de yoktu, aşkı da yoktu. Tıpkı Ayşe gibi… Görünen oydu ki; bildiğinden de fazlaydı sarı kızla benzerlikleri.

*

Bahçede bekleyen iki gencin yanına koşarak ilerlerken sarı, Ayşe görmezden gelen tavırlarıyla geçiyordu yanlarından. Omuzları geride, burnu havada, sırtıysa dimdikti. Güzel bir arkadaşlıkları vardı üçünün. Ne zaman tanışmışlardı bilmiyordu ancak birbirlerine çok bağlı oldukları her hâllerinden belliydi. Kısacık bir an onlara dördüncü olma düşüncesi geçtiyse de aklından anında bu düşünceyi bertaraf etti.

Yönetime giriş dersi için güney kampüsüne koştururken, mavi kireç taşını yıllardır asaletinde taşıyan binayı seyredecek zamanı yoktu. Doçentlikten profesörlüğe yeni yükselen Jale hocanın, dersine geç kalan öğrencilere karşı pek de sabırlı olduğu söylenemezdi. Onun ters bakışlarına yakalanmak, yeniden lise okuyormuşçasına bir tereddütle suçluluk hissetmesine neden oluyordu. Akıcı İngilizcesinin ardından öğrencilere sorular sorarken öğrencilerin de yabancı dil seviyelerini ölçmüş oluyordu her defasında.

Ayşe’den daha beter durumda olanlar da vardı. Ayrılmaz üçlü sessiz sessiz boş sandalyelere oturduklarında dersi çıt çıkarmadan dinliyorlardı. Orta okuldan sonra hiç böyle bir topluluğun üyesi olmamıştı. Etrafında yaşıtları yoktu. Kızlarla daima mesafeliydi. En yakın arkadaşlarıysa hiç sorun çıkarmayan erkeklerdi.

Ders bitiminde öğrenciler birbirleriyle şakalaşırken derslikte, ses kirliliğine neden oluyorlardı Ayşe’ye göre. O ise sırt çantasını sağ omuzuna asıp geldiği sessizlikle dışarı çıkıyordu. Bir sonraki derse kadar vakti varken soğukta dışarı çıkmak yerine kantine hücum etmiş öğrencilerden kaçmak en mantıklı davranıştı Ayşe için.

Boğaz, yapraklarını dökmüş ağaç dalları arasında bir başka görünüyordu gözüne. Kuru soğuk yanaklarını esir almaya çalışır gibiydi kaşkolunu burnunun üzerine kadar çekerken.

Taş bankın üzerine oturup, kollarını bacakları etrafına sardığında Boğaz’ın çarşaf misali pürüzsüzlüğünde yüzen gemilere takıldı gözleri. Bir sessizlik hâkim gibiydi İstanbul’a. Gri bulutlar semayı arşınlarken denizin rengi de o bulutlar gibiydi; gri.

Tıpkı

“Oturabileceğini kim söyledi?”

Sarı saçları üzerine örttüğü siyah bereyi iyice kulaklarına indiren genç de, umursamaz bakışlarla denizi seyretmeye başladı. “İzin alsaydım eğer, bu söylediğini önemseyebilirdim.”

“Siktir git, tamam mı!” Sesindeki asabiyetten çekinmiş ya da rahatsız olmuş gibi durmuyordu sarı kızın sarı arkadaşı.

“Bana bak başarısız dublör! Melek’in hayatı yeterince zor! Bir de senin kaba gölgenin onun üzerine düşmesini istemiyorum, anladın mı?”

Sözlerinden tek önemsediği “Dublör” olsa da ne demek istediğini sormayacak kadar asildi gururu. “Sen de meleğin de benden uzak durun! Kendi işini hâlledemeyip arkadaşını yollayacak kadar düşmüş bir bebeyle benim işim olmaz! Bu kadar ağlıyorsa bir emzik al kıza! Yazıktır!”

“Zavallı dublör!” diyerek yanından kalkan gencin gidişini elbette seyretmeyecekti!

Hayatı zormuş! Asıl Ayşe’nin hayatı zordu. Annesi para yollamıyordu. Anneannesiyse Jülide’nin yolladığı düşüncesiyle sadece keyfi ihtiyaçlarına yetebilecek kadar bir meblağ yolluyordu. Rize’ye dönemezdi. Gidecek hiçbir yeri yoktu ve artık her ne kadar tacizlerine son vermiş olsa da bir üvey babası vardı.

Üvey kelimesi yanında “Baba” belki de ilk kez buz kestiriyordu bedenine.

O Şeytan üveydi ancak, baba asla değildi…

*

Mayıs

Anneannesiyle en son konuştuğunda, “Ben birkaç ay Haiti’de olacağım…” demişti sesi titreyen kadın. Ayrılmalı, uzaklaşmalıydı duygulardan yoksun kocasından ancak neden Haiti’yi tercih etmişti, bilemiyordu Ayşe. “Paraya ihtiyacın olursa ded… Dedenden sakın çekinme.”

Söz konusu kocası olunca onu tanımlayacak hiçbir sıfat kolaylıkla dökülememişti dudaklarından. “Ben iyiyim, paraya ihtiyacım yok,” demek, yalanlar içindeki en lüks olanıydı belki de. “Ben iyiyim ama sen iyi değilsin. Neyin var anneanne?”

“Başaracak gücüm kalmadı sanırım. Uzaklaşmaya ihtiyacım var.”

Sesi öylesine ağlamaklıydı ki, içinde derin bir acıma hissetmişti Ayşe. “Neden peki? Dedem neden üzüyor seni?”

Hıçkırışı ateş gibiydi. Kalbinin yandığını hissetti.

“Ya evliliği sonlandıracağım, ya da ondan uzaklaşacağım. Bıktım galiba… Nefret dolu bakışlarından, sevgisizliğinden. Görmesin beni… Görmeyim onu. Belki yanında bir kadın yokken iyileşir!”

Bu konuşmanın ertesi günü Haiti’ye giden kadın, bir gün sonra iyi olduğunu haber vermek için aramıştı. Dedesinden öğrendiği kadarıyla, banka kartı ya da yeterli nakit para almamıştı yanına. Gittiği ülkede yaşayabileceği sıkıntılar adamı düşündürse de peşinden gitmeye de hiç niyeti yoktu.

Bütün bunlardan Jülide’nin haberi olsa da tekrar dil dökmesi gerekiyordu annesine. Çünkü; ikinci dönemin okul harcını daha yatırmamıştı!

“Anne… Anneannem ne zaman dönecek belli değil. Bana çok uzun bir zaman belki de para yollayamayacak… Lütfen, lütfen hiç değilse iki yüz lira gönder! Borç olarak yolla ben sana öderim…”

“Ayşe, Ayşe, Ayşe… Beni yapamayacağım bir şey için zorluyorsun. İstanbul’da üniversite okumanın kolay olmayacağını sana söylemiştik. Kemal… Bana çok güveniyor… Onun güvenini beni terk edip giden bir kız için yıkmamı bekleyemezsin, değil mi?”

Boğazı acıyla kavrulduğunda yutkunmaması kaçınılmazdı. Berlin’de, bir eli yağda, diğer eli balda misali, etrafında işlerini yapan yardımcılarla evinde otururken Jülide, kızı umurunda bile değildi… Hiçbir zaman da olmayacaktı.

“Anne, terk etmekte hiç zorlanmadığın kız… Senin kızın.” Uzun süren sessizliğin ardından kontörünün eksiye ulaşmak üzere olduğunu görürken, “Sonra görüşürüz,” diyerek kapıyordu telefonu.

Biriktirdiği yetmiş beş lirayı yanına alıp okulu, yurdu, İstanbul’u ve her şeyi ardında bırakmak en mantıklısıydı belki de. Sarp sınır kapısı açılmışken önce Artvin’e orada bir miktar para kazanıp Batum’a kaçabilirdi. Ankesörlü telefon içinde kontörü kalmayan kartı iade ederken Ayşe kartı almadan hızlı adımlarla yurda koşturuyordu.

Harcın ikinci taksidini yatıramayacaktı demek… Bunu anlamış olmanın verdiği huzursuzluk, planlarını gerçekleştireceği ânâ duyduğu heyecanla bilincinde geriye düşerken derin bir nefes alıp, “Öyle de battım, böyle de!” diye mırıldanıyordu.

Önce yatağın altına attığı bavulu çıkardı, ardından tek tek katlamakla uğraşmadan kıyafetlerini içine yerleştirmeye başladı. Hiçbirini ütülemeden giyemeyecekti belki ama buna değecekti. Kendi kendine, “Asla özlemeyeceğim… Türkiye’ye asla dönmeyeceğim!” diye tekrar ederken, bavulu kapının yanına yerleştiriyordu. Kararmaya başlayan hava güneşin ziyasını söndürürken, cüzdanı, makyaj malzemeleri sırt çantasındaki yerini alıyordu.

Sarı kız içeri girdiğinde hazırlanmış çantaları görmesiyle aylardır aralarında hiçbir söz geçmeyen, birbirleriyle konuşmayan, varlıklarını fark ettiklerine dair hiçbir emare göstermeyen iki genç kız birbirlerine muhatap olduklarını, sarı kızın, “Nereye gidiyorsun?” sorusuyla hatırladılar belki de.

Cehennemin dibine diyebilirdi, seni ilgilendirmez diyebilirdi, kendi işine bak diyerek tersleyebilirdi. Fakat dudaklarından dökülen sözler, “Fakülteyi bırakıyorum,” oldu.

Hiç beklemediği bir anda, daha önce belki de hiç yaşamadığı bir vaziyet yaşıyordu. Her sözü düşünerek söyleyen Ayşe, dudaklarından taşan kelimeleri engelleyemedi.

“Neden?” Gözlerine bakan yeşil gözlerde acıma belirtisi görmek istese de tek gördüğü açıklama bekleyen zeki gözlerdi.

“Harcın ikinci taksidini yatıramayacağım, aptal sarı!” Son söz dudaklarından belli belirsiz döküldüğünde hakaretinin karşısındaki kıza ulaşmadığına emindi. Yoksa böyle bir hakareti duyup da hâlen o masum bakışlarıyla gözlerine bakmazdı herhâlde.

“Yatıracaksın! Yarın bir işim var… Sadece ben gelene kadar gitme, yeter!”

Giyecek doğru düzgün kıyafeti olmayan, henüz girdiği kahve dükkânında yarı zamanlı çalışan bir öğrencinin para bulacağına ihtimal vermese de bu gerçeği sarı kıza söylemeye mecali yoktu. Bir gece daha kalmanın kimseye zararı olmazdı elbette.

Yine sessiz, yine varlıklarını inkâr eden düzendeydi iki genç kız gece boyu. Ayşe kendi yatağı üzerinde kitap okurken, sarı kız da kendi tarafında, elindeki kitabı okuyordu. Ara ara burnunu çekiyor, parmaklarının tersiyle gözyaşlarını kurulamaya çalışıyordu. Ölümlü her erkeğin aklını başından alacak kadar güzel bir kıza kibiri her daim yakıştıran Ayşe, ilk kez bu kadar eziğine rastlamanın anlamsızlığına alışmaya çalışıyordu. Okuduğuna ağlayacak kadar yumuşak bir kalbi varken bu zavallının, üç ya da beş seneye solup gideceğini bilmenin verdiği hüznü karşılayan kalbinin sesini duymak istemiyordu Ayşe.

Hırsla dudağını ısırdığında aklından geçen tek düşünce; kızın durumuna üzülmemeyi kendine sık sık hatırlatması gerektiğiydi.

Kitabı masanın üzerine bırakıp, uyumaya karar verirken, kitabı elinde olduğu hâlde uyuya kalan kızın iç çekişlerini duymazdan gelmeye çalışıyordu.

*

Atatürk Havaalanı’nın VIP salonunda bekleyen Cevat’ın yanına seri adımlarla ilerlerken, gözündeki güneş gözlüğünü çıkardı, gelişigüzel bir şekilde ceketinin cebine iliştirdi sapını. Hissettiği öfke hareketlerine de yansıyor, bakışlarındaki karanlık âdeta Cevat’ta tezahür ediyordu.

“Hoş geldin, Fuat.”

Cevat’ın uzanan elini kabul ederken, “Hoş bulduk abi. Şu işi baştan bir anlatsanıza,” diyerek Levent ile de tokalaşıyordu. Mete’nin sıkıntısı olduğunu telefonda duyduğunda yerinde duramamış, ilk uçakta kendine yer ayırtmıştı.

Kısaca anlattığında Levent, Fuat’ın aklında birkaç tane soru vardı midesini bulandıran. “Bu adamları, o aile daha önceden tanıyor muydu?”

“Ne Davut Bey, ne de Saniye Hanım daha önce görmemişler.”

“Yani bu serseriler maşa mı diyorsun?”

Fuat’ın sorusunun cevabı belliydi esasen. “Öyle,” derken Cevat, VIP alanında bekleyen aracın yanına ilerliyorlardı.

Yapılacak iş belliydi, Fuat için. Mete’nin başı ya beladaydı, ya da belaya girmek üzereydi. Fuat’a düşense kardeşini asla yalnız bırakmamaktı.

Bu iş Türkiye’de kalmasını gerektiriyorsa, ona bile razı olacaktı…

*

Sabahın ilk ışıkları yerini pırıl pırıl aydınlığa bırakırken açılan gözleri sarı kızın yatağına gittiğinde, üstünde hiçbir kırışıklığın olmadığı pike yatağa muntazam bir biçimde seriliydi. O düzenden anladığı kadarıyla; sarı gitmişti.

Bu tatil gününde ne yapacağı, nasıl para bulacağı aklını kurcalasa da düşünecek daha önemli meseleler vardı aklında.

Hazırlanıp çıkmalı, Artvin’e gitmek için hazırlık yapmalıydı.

On beş dakikalık yürüme mesafesindeydi küçük bir otobüs firmasının mütevazı yazıhanesi. Tanınmış hiçbir firmaya fazlaca para ödeyip, lüksü satın alacak imkânı yokken, konfordan yoksun olmayı umursamayacaktı.

Yaşı epeyce ilerlemiş, içtiği sigarayla bıyıkları sararmış bir adam selamını alırken, “Buyur kızım,” diyerek davet ediyordu izmarit kokusu kaplı mekâna, Ayşe’yi.

“Artvin’e bugün gidecek bir araç var mı?”

Ayşe’nin cevabına hiç düşünme gereği bile duymadan, “Var, saat beşte,” cevabını verdiğinde içinde buruk da olsa bir rahatlama vardı Ayşe’nin. Kazandığı okulun tadını çıkaramayacaktı, ülkesini, doğduğu şehri arkasında bırakacaktı ancak en güzeli; tanıdığı her şeyden kaybolacaktı.

“Boş yer var mı?”

Saat beşteki otobüste istediği gibi yer bulabilmesinin tek nedeni; ilkbaharın tadını Artvin’de çıkarmak isteyen pek fazla kimse olmayışıydı. Otobüsün yarısından fazlası boş koltuklarla doluydu.

Yurda geri döndüğünde gözü ister istemez takıldı; üçü on geçen saate. Sarı kız belki de gelmeyecekti.

Otogara gitmek için yavaş yavaş hazırlanırken paldır küldür açılan kapıdan nefes nefese sarı kız girdi odaya. Gözlerini sımsıkı kapayıp açtığında, Ayşe’yi odada bulduğuna şükreder gibiydi ahvali. “Hadi şu taksidi yatıralım!”

Boğazında kaynayan bir alevdi, Ayşe’nin. Kaç kere yutkunduğunu sayamazken, acımasız hissi bertaraf edemiyordu. Gözleriyse, sarı kızın avucunda tuttuğu paradaydı.

Neden sonra toparlanıp, “Bugün pazar… Nereye yatırıyorsun!” çıkışıyla sert kabuğunu giyindi yeniden. Duygular daima düşmanı olacaktı Ayşe’nin, buna hiç şüphesi yoktu.

“Acelem varsa demek ki… Neyse… Bu senin, lütfen taksidi yatır ve fakülteyi bırakmayı aklından çıkar.”

Banyo malzemelerini alarak odadan çıktığında sarı kız, bir kapanan kapıya, bir de avucu içindeki iki yüz elli liraya bakıyordu Ayşe.

*

İçindeki fırtına dinecek gibi değildi gözlerinin baktığı şehre yabancı hissederken kendini. Gece, İstanbul’u karanlığa gömmeye yetmiyordu. Şehrin ışıkları hiç sönmeyen bir ocak misaliydi. Gündüz geceye döndüğü her vakit yedi tepeli şehri aydınlığa boğacak bir ocak…

“Ne düşünüyorsun, birader?” Mete, elini omzuna koyduğunda pencereden seyrettiği manzaraya ortak oluyordu.

“Öyle saçmalıyorum ki, beynimin içini duysan dalga geçersin.” Kalbindekileri gizleyebilen bir alaycılık vardı üslubunda. Son zamanlarda bu alaycı tavırdan güç aldığı doğruydu. “Nasılsın?” Aradan geçen süre sessizlikle uğuldarken kulaklarında, tek merak ettiği bu sorunun cevabıydı. Fuat da babasını kaybetmişti ancak Mete’nin acısına bir de annesinin yası eklenmişti.

Derin bir nefes aldı, omzu üzerinden elini indirip cebine soktu. “İyi değilim, Fuat. Çatıda annemin günlüklerini buldum ve okurken o satırları, hiçbir utanç duymadım.”

Mete’den beklediği; Fuat’ı Türkiye’ye getiren nedenlere duyduğu endişeydi. Adamlarda hiç ses sedâ yoktu ve bu sessizlik iyice sinir bozmaya başlamıştı. Ancak derdi bir değildi ki kardeşinin. Bakışlarını Mete’den tarafa çevirdiğinde, bal rengi gözlerindeki acıyı tâ kalbinde hissediyordu, Fuat. “Ne hissettin peki?”

“Garip şeyler…”

Elleri cebinde olduğu hâlde çöktü ikili koltuğun üzerine. Fuat’ta otururken, “Sen Cevat abiyle çok mu takılmaya başladın, ne yaptın? Ağzından laf alamıyoruz birader!” diye de sitem ediyordu. “Anlat, dinliyorum.” Pınar elindeki tepsiyle çalışma odasına girdiğinde, taptaze kahve kokusu doldu odaya. Mete’ye çay, Fuat’a kahve ikram edip çıkıyordu, Fuat, “Ellerine sağlık, kardeşim,” diyene kadar.

Tertemiz yüzü huzur dolu bir gülümsemeyle aydınlandı genç kızın. “Afiyet olsun.” İki basit kelimeden ibaretti sözleri ancak, altında yatan derin anlamın büyük bir temenni olduğu duyuluyordu.

Kapı kapandığında Mete’nin eli masanın üzerindeki çaya uzandı. Büyük bir yudum içti, masanın üzerine geri bıraktı. “Annem, babamı öyle güzel sevmiş ki, babama öyle bir aşkla bağlanmış ki, adamın elinde kalan o tertemiz aşka boyun eğmek olmuş.”

“Karısına âşık bir adamın anısını boyun eğmek diye nitelerseniz, o büyük sevdaya haksızlık etmiş olursunuz küçük bey!” Yine alay dolu olsa da ifadesi, hakikati hâlen tazeliğini koruyordu zihninde.

“Sevda büyüktü de… Annemde büyüktü be kardeşim. Annemde…”

“Hiçbir şey anlamadım.” Kahvenin tadı, Mete’nin sözleriyle bozulsa da lezzet almaya çalışıyordu.

Mete oturduğu yerden kalktı, çalışma masasının üst çekmecesinden bir defter çıkardı. Fuat’ın dizleri üzerine bıraktığında, çay bardağını eline alarak çıkıyordu odadan. “Bende söz kalmadı. Annem anlatsın sana.”

Dizlerinin üzerindeki neydi?

Ağırlığı bütün bedenini eziyordu.

Sırtından bir ürperti geçerken defter bir kor gibiydi parmaklarının arasından koltuğun üzerinde bıraktığı. Nisa, dünyanın en naif, en şefkatli, en sevgi dolu kadınlarından biriydi. Onun anıları öylesine mukaddesti ki Fuat’ın gözünde, nasıl okuyabilirdi?

Mete’yi anlayabilir miydi okumazsa?

Vefat etmiş bir kadının anıları.

“30. 08. 1984”

Defterin ipeksi kapağını ne zaman açtığının farkında bile değildi, Nisa’nın hayranlık uyandıran el yazısını gözlerine sunana kadar.

“Daha önce bir şeyler yazma ihtiyacı hissettiğim hiç olmamıştı. Yazmak yerine okumayı, susmayı değil de konuşmayı sevenlerdenim sanırım. Ya da yirmi iki yıldır kendimi çok yanlış tanımışım. Bugün benim yazma nedenim içimdekileri kalbime sığdıramayışım ya… Yazmak isteyen herkes bu şevkle mi başlar acaba?

“Küçüklüğümden aklımda kalan görüntüler gözlerimin önüne geldiğinde hep tebessüm ederim. Dedemin kırdığı fındıkları kuzine üzerinde kavuruşu, babaannemin saçlarımı okşayışı. Annesiz ve babasız bir yetimi güldürme çabalarıyla köşkün sımsıcak mutfağında geçirdiğimiz vakitler. Aşçının pişirdiği kurabiyelerin enfes kokusu, dadımın saçlarımı fırçalayışı…

“Güzel anılar unutulmamalı. Yazmak için benim kadar da yaşlanmamalı…

“Bu sabah gözlerimi açtığımda okulu yeni bitmiş, özgür bir genç kızdım. Şimdiyse… Dedemin davetlisi Ahmet Ardahan ile dudaklarımdaki şeftali lekesiyle karşılaşmış olmanın verdiği utancı silebilirsem şayet, Âşık olduğumu yazabilirim…

“Dedem elimdeki şeftali dolu sepeti göstererek “Al, delikanlı. Tadına bak” derken, gözlerimi bulmayan ciddi gözler meyveleri inceliyordu.

“Birkaç saniyenin ardından bakışlarına kavuştuğumda sesini duyduğum kalbimi sakinleştirecek kadar güçlü değildim. O nasıl güzel gözler Yâ Rabb!”

Nisa ile karşılıklı sohbet ettikleri hissi, utanması gerektiği fikrini alıp götürürken elindeki defterle koltuğa daha çok yerleşiyordu. Kahveden dolu dolu bir yudum alıp sonraki sayfaya geçtiğinde, Nisa’nın Ahmet Ardahan’a olan aşkı destanlaşıyordu satırlarda.

“09.02.1985”

“Sağ elimde, yüzük parmağımda Ahmedime beni bağlayan yüzük var!

“Allah’ım bu nasıl bir mutluluk! Ona kavuşacağım… Benim aşkım ikimize de yetecek. Ahmedimi kahredip giden kızın açtığı yaraları ben ellerimle sarıp, aşkımla iyileştireceğim.

“İsterse ona olan aşkı hiç bitmesin. İsterse bir ömür o kıza âşık kalsın. Benim gözlerime sevgi dolu gözleriyle bakması bana bir ömür yetecek… Bir gece yarısı yanından kaçıp giden, bir daha da arayıp sormayan kalpsizin acısını bütün bir ömründe yaşamasına izin vermeyeceğim Ahmedimin…”

Bahsettiği o kalpsiz; Elvan’dı…

Ve babası Elvan’ı hiç unutmamıştı…

*

Bir fısıltı gibiydi, “Anne… Annem…” diye tekrar eden acı dolu yakarış. “Gitmeseniz olmaz mı? Anne… Anne…”

Yattığı yerden doğrulurken Ayşe, sarı kızın huzursuzca kıpırdadığını görüp geri yatıyordu. Karşısında bir yere uzanmak ister gibi ileri atılan kolu elektriğe tutunmuşçasına sarsıldığında, “Gitme!” yakarışıyla yattığı yerde sıçratıyordu genç kızı.

Kolları arasına aldığı yastığa başını gömüp hıçkırıklarını bastırmak istercesine ağlarken, zayıf omuzları titredikçe elinde olmayan bir merhametle kıza sarılmak, “Ağlama kardeşim,” demek istiyordu, Ayşe.

Ancak… Yapamadı.

Sessizce yattığı yerde nefes almaktan imtina edercesine, yastığını kollarına alıp tekrar yatan kızı seyretti yalnızca. Sarı kızın, sarı arkadaşının sözleri geldi aklına gecenin bu saatinde henüz söylenmiş gibi…

“Melek’in hayatı yeterince zor.”

Peki kimin hayatı kolaydı ki…

*

Bir aşk çocuğu olduğunu bilmek miydi gözüne uykuyu haram eden, yoksa annesine anlatmak istedikleri miydi vicdanını sızlatan?

Elvan…

Şu defterin bir satırı bile teselli olabilirdi Elvan’ın gönlüne ancak ne Trabzon’a gidecek isteği, ne de bunu Mete’ye açıklayacak kelimeleri vardı.

Gözlerini bir sıkıntıyla kapadı.

Bazen hayatının daha sade ve apaçık olmasını diliyordu. Kardeşine “Ben senin abinim” diyebilmek… Fakat biliyordu ki; bu mümkün değildi. Defteri götüremese de bildiklerini Elvan’a anlatması, onu doğuran ve yetiştiren anaya borcuydu…

Mete sessizlik içinde beklerken Davut ve Saniye’den bir haber, sabah uçağıyla gidip akşam uçağıyla da geri dönebilirdi Fuat.

Oturduğu yerden süratle kalktığında bir kararın bile ne kadar rahatlatabildiğine şahit oluyordu yeniden.

*

Gözlerini açtığında yatağın üzerinde hazır vaziyette oturan sarı kıza takıldı bakışları. Ümitle Ayşe’nin gözlerini açmasını bekler gibiydi, “Günaydın…” derkenki coşkusu.

Pozitif bir insandı. Bu, her hâlinden belliydi. Karşısındaki insanın ne derece huysuz olduğunu önemsemeden kendi yüreğinin güzelliğini sergileyebiliyordu. Onun bu pozitif bakan fıtratı her ne kadar sinirini bozsa da, yattığı yerden kalkarken, “Günaydın,” karşılığını verdi istemeye istemeye.

“Bankalar açılmıştır. İlk dersimiz on birde başlayacak. Gidip yatırırsak üstünden atabileceksin bu yükü…”

Ne kadar süre Melek’i seyrettiğinin farkında değildi, yeşil gözler hüzünle başka bir yere çevrilene kadar. Ters bir söz beklediği belliydi. Yataktan kalkıp hırkasını giyerken üzerine, başını aşağı yukarı sallayarak kabulünü sunmanın haricinde hiçbir tepki vermiyordu.

Yarım saat sonra hazırdı gitmeye. Cüzdanında üzerini tamamladığı para, yanında sarı kız, hızlı adımlarla bankaya doğru yürüyorlardı. Neden böyle bir iyilik yaptığını anlayamadığı, sormak isteyip de soramadığı ama içi içini yerken kıza karşı sessizliği yaşadığı garip bir andı. İşleri bittiğinde bankadan gönlüne düşen rahatlamayla çıkıyordu Ayşe.

Aylardır kabalığın sınırlarını zorladığı kız, “Ben okula gidiyorum. Görüşürüz,” deyip ayrılırken, teşekkür beklemediği tertemiz gülümseyişinden belliydi.

Birlikte gidebilirlerdi okula ancak daha önce bu konuyla ilgili ona öyle kesin çizgiler çekmişti ki, kız bunu bir daha gündeme getirmeyecekti belki de.

Kampüse ilk varan Melek’i önce koyun kafalı Cengiz, ardından sarı kafa Sinan alıyordu kollarına. Sinan kolay kolay bırakmıyordu her defasında. Öfkeyle bakmaya çalışan sevgi dolu gözlerini görürken Sinan’ın, “Sana bugün indirimden bir kaban alacağız, kaçarın yok!” sözlerini de duyabiliyordu.

“Ah be canım… Geç kaldık. Seneye mart ayını beklesek?”

Samimiydi, sevimliydi, nazikti. Karşısındaki insanlara karşı naifti hareketleri.

Gün boyu uzaktan seyrederken Melek’i, uzun zaman sonra ilk kez bir insanın iyi olabileceğine inanıyordu.

*

Birkaç gün sonra

Pazar gününü küçük bir yurt odasında, elinde kitap, kulağında “Eskiye Özlem” albümünden seçme müziklerle geçireceğini hiç düşünmemişti. Sabah kahvaltısında Bebek sahilinde simit yerken, aldığı simidin yarısını da martılara atmıştı. Yurda geri döndüğündeyse Melek’i, gardırobun kendine ait bölümünü düzenlerken görmüştü. Hâli tavrı hiç de dışarı çıkmış bir genç kız havasında değildi.

İster istemez gözleri Melek’ten tarafa kayarken, bilgisayar ekranından seyrettiği oldukça eski bir Türk sinemasına hıçkırdığını görebiliyordu. Omuzları farklı bir ritimle her sarsıldığında; “Aptallaşma! Alt tarafı bir film!” demek istese de çıt çıkarmıyordu Ayşe.

Film bittiğinde bilgisayarı kaparken, akşamın karanlığı çöküyordu odalarının çift kanatlı penceresine. Sessizce odadan çıktığında Melek, banyoya gittiğinden emindi Ayşe. Sessizce döktüğü gözyaşlarını kimseye göstermeden silmeye çalışacaktı, biliyordu. Onu umursamayan oda arkadaşının, her gözyaşına şahit olduğunuysa belki de hiç bilemeyecekti.

Geri geldiğinde yatağına uzanıp, başının üzerine kadar çektiği pikenin altında kıpırtısız dururken Melek, kulaklıklarını çıkarıp, müzik çaları iki yatağın arasındaki komodin üzerine bıraktı Ayşe. Karnının gurultusuna bakılırsa bugün hiçbir şey yememişti belli ki. Parası mı yoktu, yemek mi istememişti bilmese de o sesi duymak nefret ettiği vicdanını kemiren kurtlara iştah kazandırıyordu.

Yataktan sessizce doğruldu, odanın içini aydınlatan sokak lambasının loşluğuyla dolaptan simsiyah birkaç parça kıyafet çıkardı. Giyinip çıkacağı esnada gözüne bilgisayar masası üzerinde duran belgeler takıldı. Özel olduklarını düşünmeksizin ne olduklarını da merak ederken, Melek’in nüfus cüzdan fotokopisi olduğunu gördü. “28.02.1994” tarihine gözü takıldığında başının Melek’ten tarafa dönüşü insiyakiydi.

On yedi yaşında olduğunu söyleyen kızın amacı, yaşından utanması mıydı, bilemiyordu ancak daha önce sarı kızdan daha tuhafıyla karşılaşmadığını biliyordu.

Ve her nedense kendinden iki yaş küçük kıza merhamet hislerinin kabarmasına engel olamıyordu…

Aradan ne kadar süre geçtiğinin farkında değildi ay ışığı denizde dalgalanırken yollara düştüğünde. İlerleyen saat nedeniyle kapanan kebapçılar sayesinde lahmacun alma hayalleri suya düşüyordu Ayşe’nin. Parlak bir bütçesi olmasa da yiyecek konusunda, pazartesi günü lokantadan alacağı parayla rahata kavuşacaktı ancak şimdi… Birkaç lahmacuna yetecek parasıyla caddede bir aşağı bir yukarı dolanıyordu.

Vazgeçip dönmekten başka çaresi kalmamıştı ki pizza dükkânının led tabelasının yanıp sönen ışığına koşar adım ilerlemeye başladı. Büyük boy, karışık pizzanın iştah açan kokusunu içine çekerken, sabah yediği simitten midesinde hiçbir şey kalmadığını da anlıyordu. On iki saatten fazla süredir hiçbir şey yememiş olmakla sağlığına hiçbir katkıda bulunmadığının da farkındaydı.

“Hanife abla… Sırf üşenmeyip beni beklediğin için cennete gideceksin, biliyorsun değil mi?”

Tombul yanağı gülümseyişiyle aydınlanırken, “Âmin, kuzum. Hadi geç içeri,” diyerek ardından kapıyordu kapıyı. “Bu saatte neden çıktın a kızım?”

“Karnımız acıktı be abla. Bizim sarı kızla bir şeyler atıştıralım dedik.”

Yalan sayılmazdı. Sarı kızın yiyeceği kesindi.

“Afiyet olsun o zaman. İyi geceler size.”

Kadının yanından ayrılıp merdivenleri hızla çıktığında, sessiz ve loş odaya Besmeleyi mırıldanarak giriyordu Ayşe. Önce ayakkabılarını, ardından hırkasını çıkarıp bıraktı bir kenara. Elinde pizza kutusu Melek’in yatağının yanına geldiğinde, “Kalk bir şeyler ye ya! Midenin gurultusundan uyutmuyorsun!” diyerek kutuyu kızın üzerine bıraktı.

Ne olduğunu anlayamadan yattığı yerden doğrulan, odanın loş ışığı altında Ayşe’nin yüzünü inceleyen Melek’in söylediği ilk söz, “Sende otur, birlikte yiyelim,” olduğunda, Ayşe’nin karşı koymak gibi bir düşüncesi yoktu.

Birlikte bitirdikleri bir kutu pizzanın ardından, “Hayatımda yediğim en güzel pizzaydı, teşekkür ederim,” sözlerini duymak, Ayşe’yi adı hüzün olan bir denizde boğuyordu ne yazık ki.

Önce yutkunup boğazını temizledi, ardından oturduğu yerden kalkıp boş pizza kutusunu katlamaya başladı. “Kazandığını bana vereceğine aç karnını doyurmalıydın bence!” Ettiği sitemle kurtulmak istiyordu minnet yükünün ezici baskısından ama nafile.

Öfkesi, sitemi, nefreti dönüp baktığı tertemiz yüzle uçup gidiyordu.

“Aç değilim çok şükür…”

Alayla gülümserken Ayşe, “Miden dilinden daha dürüst,” karşılığını verdi.

Karşısındaki kız utansa da sözünü söylemekten vazgeçmiyordu. Yüzünde kendinden emin, telaşsız bir ifade vardı. “Kazandığımı biriktiriyorum. Sana nasip olansa belki de asla benim değildir! Bir de böyle düşün…” Sözleri asildi… En az yüzündeki ifade kadar da menfaatsiz.

“Çok anlamsız! Bu devirde insanlar birbirine günahını bile vermez!”

Ayşe’nin sözlerine karşılık sitem dolu derin bir nefes aldı, Melek. “Teşekkür et ve sus! Derdin ne? Bana ara sıra amatör defilelere çıkmam için teklif geliyor. Ben kabul etmiyordum ama o gün senin için gittim. Yani senin deyiminle; “Aptal sarı kız” aptal sarışınlığıyla kolayca para kazandı, o kadar.”

Fısıldayışlarındaki her hakareti duysa da umursamak yerine yine de Ayşe’ye yardım edebilmişti.

Ya gerçekten aptaldı…

Ya da bir melekti…

Yataktan kalkıp, çöp kutusu başında dikilmiş, kıpırdamaktan aciz Ayşe’nin karşısına geldiğinde sarı kız, ağlamaktan şişmiş gözlerinde hüzün dolu bir gülümseme vardı dudaklarındakine müsavi. “Aptallık var bende, Ayşe… aptallık…”

Yıllardır gözleri yaşarmamıştı…

Dudakları titememişti…

Acziyet hissetmemişti…

Sımsıcak kolların şefkatine sığınıp ağlamak da istememişti…

Boğazı serbest kalmak isteyen hıçkırıklarla yanarken, “Aptal olan benim…” fısıltısı döküldü dilinden.

“Ben senin kadar istikrarlı, senin kadar özgüven sahibi birini daha görmedim. Ne aptalı?”

İstikrarlıydı evet… Kötülükte istikrarlıydı. Lise hayatı boyunca takındığı kibir maskesiyle kaçtığı kızlar konusunda, kaba davranışları, küfürün eksik olmadığı diliyle evet… Esasında çok istikrarlıydı.

Çok uzun zaman sonra ilk kez bir sevgi kırıntısına tutunmak isteyen kalbi dökülüyordu Ayşe’nin gözlerinden. Damla damla. Çöpe tıktığı katlanmış kartona çevirdiği bulanık gözleri sel misali ıslatıyordu yanaklarını. Yılların acısı çıkıyordu belli ki gözlerinden. Yılların biriktirdikleri çağlıyor, geçip giden zamanda dökemedikleri dökülüyordu.

Kaybettiği babasına…

Çekip giden Efide’ye…

Annesinin sevgisizliğine…

Şeytan’ın çaldığı çocukluğuna ağlayamadığı yıllar dökülürken gözlerinden, kolları arasına aldığı Ayşe’nin sırtını sessizce okşuyordu Melek. Yatağın üzerine oturmuş, sımsıkı sarıldığı kızın şefkatine sığındığının farkında bile değildi.

Başından geçenleri Melek’e anlatmak, uzun yıllar bitkisel hayattaymışçasına soluk alamayan ciğerlerine soluduğu ilk nefesti.

Bugünden sonra değişecek hayatı, ömrünü güzelleştirecek bir kardeşin varlığı olacaktı…

*

Beş yıl sonra

Ortamın loş ışıkları bile gözlerinin içine şehvet dolu kıvılcımlarla bakan genç kızın arzusunu gizleyemiyordu. Sözleri, vücudunu önüne serişi takdir edilesiydi, Fuat’a göre. Buradan birlikte çıkıp bir-iki saat takılarak, hiç bitmeyen sıkıntısına belki de mola verebilecekti.

“Rahatsız etmiyoruz umarım!” Dönüp ardına baktığında, alay dolu gülümsemesi kadar alaycı sözlerin sahibi Mete karşısındaydı. Gözlerinin içindeki mutluluğu görmek, kardeşinin aşkına şahit olmak, derin bir huzuru iliklerine kadar yaşatıyordu Fuat’a.

“Gelmeyeceğinizi düşünmeye başlamıştım. Beklerkenki sıkıcı vakti… Adın neydi?” Yarım saattir sohbet ettiği kıza adını sorma gereği bile duymayışını hangi haklı nedene dayandırabilirdi ki?

Kızın pek de umrunda değildi, kıkırdayıp gülerken. “Ceyda.”

“Ah, evet. Nasıl unuttum. Affet. Ceyda ile vakit geçiriyordum.” Kıza biraz daha yaklaşıp, “Çıkışta görüşürüz tatlım, şimdi müsaadeni istiyorum,” derken, Ceyda gülüşüne engel olamıyordu belli ki. Kalçalarını işveyle sallayıp ayrılırken yanından, omzunun üzerinden bakmayı da ihmal etmiyordu.

“İki dakika boş bekleyemedin mi?” Ettiği siteme zıt bir tebessüm vardı Mete’nin yüzünde.

“Hoş geldiniz. Buranın hangi içkisi meşhurdur diye soruyordum sadece.”

Mete’nin eli, yanında duran kızın beline uzandı, zarif bir gülümsemenin hâkimi tertemiz yüzlü kızı biraz daha yanına çekti. “Meleğim. Bu adam, bütün kötülüğüne rağmen benim en yakın arkadaşım olur. Ve Fuat, meleğim. Canımdan öte olur kendisi.”

Birbirlerine ilk kez tanıştırılan iki gencin bakışları buluştuğunda, Fuat oturduğu yerden kalktı, Melek’in uzanan elini saygıyla sıktı. “Hoş geldin. Sonunda Mete’yi mecnuna çeviren Melek’i tanıyabildiğim için çok memnun oldum.” Zarif tebessümü derinlik kazanırken Melek’in, “Hmm… Mete, divaneye dönmekte haklıymış,” diyen Fuat, Mete’den gelecek darbeyi bekliyordu.

Birkaç saniye bile fazlaydı, Fuat’ın son sözlerinin ardından sırtına inen yumruğun hızını anlatmak için.

Melek, belli ki mutluydu. Yanaklarına hafif bir pembelik de yayılsa, Fuat’tan duyduğu sözlere utanmış da olsa, “Teşekkür ederim Fuat Bey,” derken, huzur saklıydı neşe dolu ses tonunda.

“Fuat de lütfen. Ne lüzum var gereksiz resmiyete?”

Gülüşüyle sağ yanağındaki gamzeyi gösterirken Fuat, Melek, “Pekâlâ, Fuat,” diyerek samimiyetini kabul etti. “Mete senden o kadar çok bahsediyor ki, şahsen olmasa da tanıyor gibiydim seni.”

Kardeşim… O benim kardeşim…

Diyemedi tabii… Bunun yerine henüz kalktığı yere geri otururken, “EyvAllah kardeşimin yâri, hadi oturalım,” diyordu.

Mete, dilinden düşürmediği ve dahi aklından çıkaramadığı kızın tenine yakın olabilmek için yanından bir santim ayrılmazken, kardeşini bu kadar mutlu görmenin huzuru, hissettiği bütün sıkıntıları alıp götürüyordu Fuat’tan. Yaşadığı kayıpların acısını bir çift yeşil gözün nasıl silebildiğiyse tam bir muammaydı Fuat’ın mantığında.

Bir erkek bir kadını nasıl bu kadar sevebilirdi?

Bu soru, Mete’nin Melek’e olan aşkında cevabını buluyordu şüphesiz.

Sevmek… Aşk…

Şimdiden çok uzak bir zamanda sevdiği kızı hatırlatmak isterken kalbi, aklının odalarında kilitli kalan o anılara iradesi hâkim oluyor, aptalca düşünceleriyse bir göz kırpışı kadar kısa bir sürede uzaklaştırıyordu.

Farklı kadın bedenlerinde anlık zevklerde yaşadığı aşkı, bir ömrün sadakatsizliğine ilelebet tercih edecekti.

Sırtı sahneye dönük olan Fuat önündeki bardaktan büyük bir yudum alırken, adını sormadğı başka bir genç kız yeniden yanına gelmiş, kulağına, “Arkaya gelmek ister misin?” sözleriyle ateş dolu nefesini üflüyordu. Sahne alan grubun solisti konuşurken, Fuat yanındaki hatunun şehvetine kilitliydi yalnızca.

“Bana ne vadediyorsun güzelim?”

Kırmızı kiraz misali parlak dudaklarını yalarken, gözlerindeki ışıltı bedenini uyarıyordu. “Hızlı bir sekse ne dersin?”

Cevap vereceği an son günlerde sıklıkla dinlediği şarkının melodisi akmaya başladı başarılı gitaristin dokunuşlarıyla. Karşısındaki kadına gülümsemekle yetindi sadece. Gri gözlerine baygın bakışlarını kilitleyen kıza yalnızca gülümsedi…

Tâ ki…

“Gece gökte yildizlar da dinleyun dertlerumi.”

Sesin kalbini delip geçtiğine yemin edebilirdi. Yüzünü sahneye dönerken kalbi atmıyordu. Nefes almıyordu. Yanında konuşan kızı duymuyordu. Müzik duymuyordu. Sahnede şarkı söyleyen kızın sesinden başka hiçbir şey duymuyordu.

Siyahların içinden bembeyaz parlayan teni, tanıyordu.

Sırtı dimdik, özgüven dolu ahvaliyle şarkı söyleyeni, tanıyordu.

Bedenini esir alan büyülü sesi, tanıyordu.

Sahnede, simsiyah bir elbise içinde, gotik makyajın ardına saklanmış kızı tanıyordu

O kız… Kara‘dan… Ayşe’den başkası değildi…

*

Sahneden indiği an Melek’in yanına koştuğunda sımsıkı sarıldığı kolların sıcaklığı, yıllar önce bir gece yarısı kollarında ağladığı zamanki gibiydi.

Samimiyet ve şefkatin kahramanıydı.

Hele bir de, “Sen annesine, üvey şerefsizine, sevgisizliğe rağmen, yılmadan, pes etmeden hayata tutunmuş, asla zayıflık göstermemişken, lütfen başaramamaktan bahsetme. Senin yaşadıklarının çeyreğini yaşamaya dayanamayan bir sürü antidepresan bağımlısı var, can. Bir de… Önemi var mı bilemiyorum ama.. Senin için gözünü kırpmadan canını verecek bir arkadaşın var,” sözleri dökülürken Melek’in dudaklarından, Ayşe bir kez daha şükrediyordu arkadaşının varlığına.

Boğazında kelimeler düğümlense de, “Candan ötesin be kuzu,” diyecek kadar hâlini gizleyen bir tebessüm vardı dudaklarında gözlerinin içine dek uzanan.

Yıllar geçtikçe; aptal sarı kız hakareti “Meleğime” Cengiz’e söylediği koyun kafa da; “Kuzu”ya dönüşmüşken, o hitaptaki sevimlilik dillerinden düşmez olmuştu.

“Biraz dinlen istersen sonra eve bırakalım seni.” Mete’nin yanına oturduğunda o an fark ediyordu Melek, Ayşe’yi yanlarındaki gençle tanıştırmadığını. “Ah affedersiniz ya tanıştırmadım. Fuat, Mete’nin yakın arkadaşı ve benim canım arkadaşım, Ayşe.” Sözlerini desteklemek ister gibiydi sımsıcak samimiyeti hissettiren elinin, elini sıkıp bırakışı. Sözü basit bir kelamdan ibaret değildi hiçbir zaman. Arkadaşlıktan korkan bir genç kıza, arkadaşının varlığı için şükretmeyi öğreten bir Melek sevgisiydi…

Melek’in adını söyleyerek tanıştırdığı adama baktığında; loş ışık altında tanıştırıldığı kadını pek de umursamayan, gereksiz uzun bir insanın başını hafifçe eğişine, elini göğsüne koyup, “EyvAllah,” çekmesinden ibaretti verdiği karşılık. Kibirinden ses verememiş adama EyvAllah da demezdi ya… Melek’in hatırı olmasaydı arada!

Melek ve Mete ile muhabbetlerinden her ne kadar keyif duysa da Melek’in kapanmak üzere olan gözlerinden gecenin uzun sürmeyeceğini anlayabiliyordu Ayşe. Adana’da geçirdikleri birkaç günün eğlenceli anlarını anlattıklarında gözü ister istemez Melek’in dudağının kenarına işlenen yaraya takıldı.

Melek’in anneannesi olacak dinozoru öldürmekten ne derece zevk alacağını düşünürken, Melek daha fazla dayanamayacağını itiraf ediyordu. Hiçbir zaman uykuya mukavemet gösteremeyecek arkadaşıyla vedalaştığında, “Ayşe’m sen de hazırlan, dışarıda bekleyelim seni. Hem belki ben de açılırım biraz,” diyordu küçük bir çocuk misali uykulu gözleriyle mücadele verirken.

“Gerek yok kuzu. Ben daha üzerimi değişeceğim falan, uzun iş. Taksi…” sözünü yarıda kesen ses, tanıdık değildi. Kim olduğunu bilmiyor ya da önemsemiyordu. Tâ ki; “Aklın kalmasın, Melek. Arkadaşını ben bırakacağım,” derken adı geçen “Melek“in Ayşe’nin canından bir parça olduğu gerçeğiyle karşı karşıya kalana dek.

Hiçbir söz söylemeyecekti, Melek gidene dek. Melek’in bu adama değer verdiği belliydi ve onu utandıracak hiçbir şey yapmayacaktı, Ayşe. Başını aşağı yukarı kibirli bir edayla sallayıp, yüzüne doğru düzgün bakmadığı adamın yanında uğurlarken Mete ve Melek’i gittikleri an kulise gidip adamı ardında bırakıyordu. Neye benzediğini bilmiyordu uzun olduğu gerçeğinin haricinde ancak eğer sabırla bekleyecekse Ayşe’nin üzerini değiştirip ardından giyinişini, uzun uzun bakmak istiyordu beklemekten bunalmış gözlerin bezgin bakışlarına.

Sinan, kapıya tıklayıp odaya girdiğinde, “Dışarıda iki metre civarında bir adam seni beklediğini söylüyor, nedenini sorabilir miyim?” sorusuyla yanına yaklaşıyordu.

Ayşe ise tam o sırada olabilecek en yavaş hareketlerle makyajının fazlasını temizliyordu yüzünden. “Beni yurda bırakacağını sanıyor.”

“Kim ki?”

Soran bakışlarında birkaç yıl önceden kalma şirretsin diyen ifade vardı Sinan’ın. “Sinan! Bakma bana şöyle!”

Bir kahkaha attığında bariton sesiyle neşeyi savuruyordu Sinan, Ayşe’nin neşesizliğine. “Nasıl bakıyorum başkan?”

Engel olamadığı gülümseyişini saklamak için dudağını ısırmak zorunda kaldı Ayşe. Derin bir nefes alarak konuştuğunda ciddiyetin hâkimiyetiydi ses tonundaki güç. “Bak lan! Bak! Evet şirretim!”

Yine gülüyordu Sinan. “Arkadaş ben nasıl bir insanım ya? Bakışımdan süzülen mânâlara kurban olun ey halkım!” Sonra ciddiyetle otururken Ayşe’nin yanındaki sandalyeye, “Ben çıkıyorum, seni de bırakmamı ister misin?” Sorusuyla ekarte etmeye çalışıyordu kırk iki dakikadır kapının önünde bekleyen adamı.

“Adam gerçekten hâlâ bekliyor mu?”

Ayşe’nin sorusuna gamzesini açığa çıkardığı gülümseyişiyle cevap verdi Sinan. “Evet. Ve eğer seni ben bırakırsam çok fena göt olacak gibime geliyor.”

Sağ elinin işaret ve orta parmaklarının tersiyle gamzeli yanağından makas alırken Ayşe, “Senden başka kimim var be kuzu,” diyordu tüm samimiyetiyle. Yüzündeki pudra ve fondöteni temizleyip, göz kalemini tazeledikten sonra elli altıncı dakikanın sonunda giydiği siyah kot pantolon ve siyah tişörtün ardından çıkıyordu soyunma odasından. Sırtı duvara yaslı gencin karşısında eliyle çıplak boynunu okşayan genç kızı çapkın bakışlarla seyreden adamı gördüğü an atacağı adım dondu, Ayşe’nin.

Adam da Ayşe’nin tutukluğunu mu hissetmişti bilinmez, gözlerini karşısındaki kızdan Ayşe’ye çevirdiğinde ilk kez göz göze geliyorlardı. Yanında Sinan yoktu. Kız yoktu. Bardan çıkan insanlar, gürültü, şehrin kakofonisi…

Her şey silikti.

Yalnızca gözlerine bakan adamın yetersiz ışıkta bile nefrete yakın bir ateşle bakan gözleri vardı rengini seçemediği.

Adam kızın kollarını okşayıp izin istediğinde yanına yaklaştı ve Ayşe garip bir şekilde gerilere doğru kaçıp uzaklaşmak istedi.

Asla yapmayacağı bir hareketi düşünmeyi de yasaklıyordu kendine.

“Hazır değilsen biraz daha bekletebilirsin.”

Gözleriyle arasında birkaç santim kaldığında gördü tanıdık bakan gri gözlerin öfke rengini. “Efide…”

Ne fısıldadı güçsüzlüğünü yansıtan bir çaresizlikle, ne de sesi titredi terkedip giden adamın ardında kalan küçük bir kızın beceriksizliğinde. Aksine öylesine güçlü, öylesine pürüzsüz, öylesine özgüven vardı ki o ismi söyleyen seste, karşısındaki adamın dudaklarındaki kibirli tebessüm siliniyordu…

“Memnun oldum, ben de Fuat.”

Fuat…

Fuat…

Özgüveni silinmesin diye kibirle gülümserken, “İsim değişikliğine gidecek kadar mı soğumuştun kendinden?” diye soruyordu Ayşe. Ancak karşısındaki adamın ifadesinde hiçbir değişim, söylediğini kabullenecek bir hareket yoktu. Aksine neyden bahsettiğini anlamak ister gibiydi.

“Bu nefret dolu bakışların sahibi olmadığım için şanslıyım galiba. Gel arabaya geçelim de bana şu Efe’yi anlat bakalım.”

O, değil miydi yani?

Yakınlığını uzaklaştırmak ister gibiydi adamın yanından barın çıkışına doğru ilerleyişi. “Ben arkadaşımla gidiyorum.” Ardından gelen Sinan’ın koluna girerken sesi yabancı gözleri tanıdık adamdan bir itiraz bekliyordu.

Ancak ne itiraz geldi, ne de yabancısı olmayan fakat inkâr eden adam, Ayşe uzaklaşırken.

Dışarıdaki temiz havayı solumak istercesine çekerken ciğerlerine derin nefesler, sakinleşebilmek tek isteğiydi. Ne vücut aynıydı, ne de ses… Ancak onu tanıdığını hissederken dizlerindeki titremeyle Sinan’ın kollarına yığılıp kalabilirdi.

3,285 toplam okunma, 1 bugün toplam

Ahzen ~ 17 | Karşılaşma” için 27 yorum

  • 23 Aralık 2018 tarihinde, saat 12:24
    Permalink

    Aha Ayse tanımadı ? yani tanıdık hissi oldu aynen dediğim gibi e tabi fuatın tip değişti ulen fuat içinde nasıl bir his olmuştur ayşe efide diyince hadi bakalım ama varya aysenin sesini duyunca kalbi teklicek azcik diye düşünmedim diil yani ? LütfiyEM….
    Ama Melekle de az şirret degilmislermis miş anaaa yazamadimya…
    Hadi bakalım eğlence başlasın Ayseynen fuad (tabi kötü hatıraları hatırlamayalım) da ucundan azcik hatirlancek garik

    Yanıtla
    • 11 Ocak 2019 tarihinde, saat 09:48
      Permalink

      Melek değil de Ayşe baya bi şirret ??

      Yanıtla
  • 23 Aralık 2018 tarihinde, saat 15:20
    Permalink

    Bu karsilasma hem melekle ve benim sabirsizliklan bekledigim fuad nan olan di (Ayşe meleğe sırık dediğini di cem ?) wuhuuuu …

    Ahh metem ahhh ??

    Yanıtla
    • 11 Ocak 2019 tarihinde, saat 09:48
      Permalink

      ? yaaaa ama yaa GülayıMM böyle gülerek okudum yorumu

      Yanıtla
  • 23 Aralık 2018 tarihinde, saat 17:16
    Permalink

    Cokkk eğlenecüüükkk yaaaa cok guzelmis :))))

    Yanıtla
  • 23 Aralık 2018 tarihinde, saat 17:38
    Permalink

    Ben de diyorum nasıl tanımaz tanımış kızımız oğlumuz arıza melegim ayrica guzellik katmış emegine saglik

    Yanıtla
    • 11 Ocak 2019 tarihinde, saat 09:49
      Permalink

      okuyan gözlerine sağlık ?

      Yanıtla
  • 23 Aralık 2018 tarihinde, saat 21:41
    Permalink

    Allahim sonunda fuat ve ayseli bolumlere gectik cok sukur.fuat neden efide degilim diyor anlamiyorum aradaki yanlis anlasma aciga kavustugunda neler olacak cok heyecanli????

    Yanıtla
    • 11 Ocak 2019 tarihinde, saat 09:50
      Permalink

      “fuat neden efide degilim diyor anlamiyorum” bence fuat bi parça CİNS olduğundan ?

      Yanıtla
  • 24 Aralık 2018 tarihinde, saat 01:36
    Permalink

    Gelmeyen gelmeyen ve gelince çok hızlı gelen zaman aşımına giren bölğm yazmış lütfiyem? kız bak siteye günde kaç kez giriyorum Allah biliyor bugün bi girdim aha bölüm gelmiş evde misafir var ama dayanamıom gttim tuvalette okudum bölümn yarısını diğer yarısnıda çocuk uyutma bahanesyle okudum ? sayende deli çıkcaz bitene kadar ?

    Yanıtla
    • 24 Aralık 2018 tarihinde, saat 14:14
      Permalink

      Cok yasayin emi Suheyla hanim beni anlattiniz bi ann :))) tek deli bi ben olmamasi iyiymis…

      Yanıtla
    • 25 Aralık 2018 tarihinde, saat 19:37
      Permalink

      ??? süheyla arkadaşım aramıza hoşgeldin delilikte bir numarayla vesselam ?

      Yanıtla
      • 11 Ocak 2019 tarihinde, saat 09:51
        Permalink

        ??? gülüşümü iliştirip gideyim

        Yanıtla
    • 11 Ocak 2019 tarihinde, saat 09:51
      Permalink

      çok geçmiş olsun ? baya bi sıkıntı atlatmışsın =)

      Yanıtla
  • 24 Aralık 2018 tarihinde, saat 17:07
    Permalink

    Dün halının üstünde sere serpe yatarken telefonda ne var ne yok bakıyım bi dedim o kadar hastayım ki üstüne bide migren belası sonra baktım bölüm gelmiş artık wattpad ve site arasında mekik dokumaktan başım dönmüştü. Hasta hasta okudum ama hiç bir şey anlamadım ertesi gün tekrar okudum tabi gece bi daha okumuş olabilirim işte dedim dört gözle beklediğim bölüm şükürler olsun, dedim ki kendi kendime bu iki keçi bizim ömrümüzü yiyecekler ayşem tanımadı ama o fuat varya senin o ayşeme kibirli ve öfkeli bakan gözlerini oymak istiyorum ? neyse ablacım yine ve yine harika bir bölümdü ellerine sağlık ??

    Yanıtla
    • 11 Ocak 2019 tarihinde, saat 09:53
      Permalink

      hiii ? çok geçmiş olsun. migren zordur. wattpadi eledik, artık yalnızca burda olursun inşAllah ?

      okuyan o güzel gözlerine sağlık ?

      Yanıtla
  • 30 Aralık 2018 tarihinde, saat 19:21
    Permalink

    Nerde bu hatunumuz 🙂
    Lütfiyemm..
    Yittun miiii 🙂 yazasim geldi da yaziyom ha Lütfiyem
    Benimki sitem degil merak sevdigin filmde ki reklam arasi gibi biran once reklam bitsede filme devam etsem psikolojisi girip bakip cikiyorum bu defa bos cikmiyayiim dedum bi iz birakayim :))) hehe türkçenun anasini aglattuğum dogridu ahahaaaa seye benzedi benim yazim geliyoruz gidiyoruz sizi eve pulamayruk yada temelun corbasindaki hohol i garsona kibarca demesi gibi hehe taam taam ama hep senin o dipnotlarin bize o yüzü verdi butun suc senin gördünmü :))) ahahaaa sucliyida buldugumuza sugutleyim gidiyruumm :))) seviliyosun sevgili yazan güzel şahsiyet bakk yazar demedum kizaysun bence okadar yazar diye gecinenlerin arasinda fazlasiyla hakenlerdensun o sifati sonuc olarak sen bir hikaye yazarisin hemde bi guzel yaziyosun bu konudada uzun uzun savunma yaparum ama taam sustum yaa bide bunda kelime kisitlamasi varmi aceba nekar ozgur birakiyo bizi bu siteee Allahim farki meraklara daha kaymadan zihnim gidiyom(kelimenun devrikliginin farkindayim ama sanki bole daa manali 🙂 ) yok la gitmiyomm susuyomm :)))

    Yanıtla
    • 11 Ocak 2019 tarihinde, saat 09:58
      Permalink

      Yaseminimm… keşke hep yazsan ki. yorumunu okumak, kafaların aynı olduğu bir arkadaşla konuşmak gibi. şindi saa yazasam “yazar mii? ya park!” bu sondaki parkı gezmelik yer olarak değil de “bırak” fiili olarak kullandığımı bilirsin ? canım benimmm. günler sonra ancak cevap yazabilirken bile güldürebilen bir yorum bırakmışsınız LEYDİMM, teşekkür ederim =)

      Yanıtla
      • 15 Ocak 2019 tarihinde, saat 21:20
        Permalink

        Sebep olmussam ne mutlu bana Lütfiyemmm…
        Ayipsun sen doktür ben feride halalarimun ayişe tizelerumun arasinda yuksek lisans yapmisim :))) ayni dusenceyi (tuaf zihniyeti)paylasan birini bulmak cok guzel ya ben tuafim kabul ettim kendimle baristum :))) . acukk kafam bulanik yoksam gene bir suru kelime dolaniy zihnimede cumle olarak dokemedim nisaa gene gelirim ki ben :))) kovsanda gitmiyen okurr …
        Ahahaaa yigenim geldi aklima uc bucuk yasinda yigenim var emirr sen cok tatlisin dedigimde evettt ben cok tatliyim diyooo baba ozguven akiyo teyze sevsin senii… Ben bunu niye anlattim onuda kestiremedim ya :))) (haaa yuzsuzluklen ozguveni karmasaya sokmusum burda :)))) ama silmicem niye silim dimi ama cumleler ugrasmis yanyana gelmis yazik yaaa kiyilmazzz… Seviliyosunuz efenimmm 🙂

        Yanıtla
  • 5 Ocak 2019 tarihinde, saat 14:48
    Permalink

    15 gün olcak lütfiye’m nerdesin ??

    Yanıtla
  • 8 Ocak 2019 tarihinde, saat 18:28
    Permalink

    Ablacım yeni bölüm ne zaman gelecek? Her gün bakıyorum acaba geldi mi diye.

    Yanıtla
    • 8 Ocak 2019 tarihinde, saat 22:07
      Permalink

      ilk fırsatta yayınlancak ?

      Yanıtla
  • 8 Ocak 2019 tarihinde, saat 18:31
    Permalink

    Yeni bölüm ne zaman gelecek? Hergün bakıyorum acaba geldimi diye.

    Yanıtla
    • 8 Ocak 2019 tarihinde, saat 22:08
      Permalink

      cumaya yetişcek inşAllah

      Yanıtla

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir