Ahzen ~ 16 | Firak

Ocak
2008

Hayat… Belirsizliğin hükmünü, kibirli bir efendi gibi üzerinde taşıyan müptezel sevgili…
Uykusuz gecenin kısa notu

Efide’nin, önüne koyduğu iki kişilik doğum günü pastasının üzerindeki mumun titreşen alevini seyre dalarken, kasıklarında hissettiği yoğun sancıyla rengi soluyordu git gide. Bu sancının sebebini bedenindeki işleyişte çıkabilecek herhangi bir sorun olarak bilmek istese de ne yazık ki durum öyle değildi. İki yıldır korkuyla beklediği gerçekleşiyordu. Aynada gördüğü vücut artık bir çocuğa değil, on altı yaşındaki bir genç kıza aitti.

Yaz tatilinde Bodrum’da bikini giydiği vakit erkeklerin bakışlarını fark ettiği, rahatsız olduğu doğruydu. Dedesinin; “Türkiye’de, abazan erkeklerin olmadığı bir plaj maalesef yok ve ben burada birkaç cesedi her an Akdeniz’in sularında boğabilirim!” sözleri, dün söylenmişçesine kulağında yankılanıyordu.

Efide’nin geleceğim diyerek gelmediği Bodrum tatili. Zaman nasıl da çabuk akıp gidiyordu… Şeytan’ın, balayı dönüşü yaptığı iğrenç davranışlar hiç yaşanmamış gibiydi geçip giden vakte baktığında. Aralarında belli bir mesafe varken sadece iştah dolu bakışlarını yakalıyordu ancak sağlığını tehlikeye atacak hiçbir harekette bulunmuyordu.

Tek söylediği; “Senin ilkin olmak için sabırsızlanıyorum,” nevinde boş sözlerdi.

Şimdi Berlin’de olan adam bir hafta sonra geri döndüğünde…

“Sesli düşün!”

Başını kaldırıp Efide’nin gözlerine bakarken, Ayşe’nin yüzünü dikkatle inceleyen bir adam vardı karşısında. “Sesli… Bir doğum günü daha geçti babamın ölüm yıl dönümüyle birlikte. İki yıldır yanımda sadece sen varsın. Ondan önce de babam vardı. Hayatımın bu kadar değişmiş olduğuna inanamıyorum.” Sustuğunda pastanın üzerindeki tek muma üflerken, beş ocaktan artık nefret ettiğini hissediyordu. “Yeterince sesli miydi?” diye devam ederken konuşmasına, Efide’nin elinin çatala uzanışını seyrediyordu.

“Ses iyi, konuşma kısa.” Küçük bir parça aldığı pastayı Ayşe’nin dudaklarına uzatırken, “İyi ki doğdun ufaklık!” diyordu. “İyi ki doğdun.”

Gülümsedi. Pastayla doldurduğu çatalı Efide’nin dudaklarına uzatırken gülümsedi. “Sağ ol be derviş! Sen olmasan ben bu sözü kimden duyacaktım bugün?”

Pastayı kabul ederken o da gülümsüyordu. Önündeki Türk kahvesinden büyük bir yudum aldıktan sonra başparmağıyla alnını kaşır gibi yaparken, bakışlarındaki ciddiyetle konuşuyordu. “Okuldaki kızların yanına yaklaşmasına izin versen, eminim hepsi sana bu sözleri söyler.”

Elindeki çatalın Efide’nin dudaklarından çıkmış olmasının hiçbir önemi yoktu yemeğe devam ederken. “Şikayet mi aldın, hâyırdır?” Kısaca sorduğu sorunun ardından tekrar Efide’ye uzandığında o çatal, büyük bir keyifle kabul etti genç adam. Aynı pastadan, aynı çatalla lezzete varmak, bugün için hissettiği tek mutluluktu.

“Kim cesaret edecek buna?”

Soruya soruyla karşılık veren Efide’ye Ayşe’nin cevabı en yalın hakikatti belki de. “Neden cesaret edemesin birileri? Birileri her sözü söyleyebilecek kadar boş konuşur her daim.”

Yine burnundan bir nefesle çıkıyordu alay dolu gülüşü. “Birileri senin hakkında benim karşımda öyle olur olmaz konuşamaz, merak etme.”

Sol elini gözleri üzerine kaparken, “Utandım be dayı!” diyerek saklamaya çalışıyordu hüzünlü gözlerini. Babasının ardından hayatını güzelleştiren bu gencin varlığı şükür sebebi olmuşken, bir de Ayşe’yi böyle koruyor oluşu kalbindeki acıları silen şifa merhemiydi.

“Utanma ve yemeğe devam et.”

Devam etti… İkisi de devam etti. Küçücük pasta bittiğinde hesabı ödeyen Efide’nin yanında ayrılırken, kafenin önünde bekliyordu gelişini. Hava kararmak üzereyken akşam ezanları yankılanıyordu cami hoparlörlerinden. Belinin üzerinde hissettiği el otoparka doğru yönlendirirken bedenini, “Teşekkür ederim,” diye mırıldanıyordu Ayşe belli belirsiz.

Arabaya yerleştiklerinde deri koltukların soğukluğuyla titrediğini hissetti yine. “Bir gün araba alırsam döşemesi asla deri olmayacak! Bu nedir ya! Kıçımdan başlayarak donuyorum!”

Öksürük sesiyle boğazını temizlerken Efide, ters bakışlarla bakıyordu gözlerine. “Kızım! Benim yanımda küfretmeyeceksin demedim mi, birincisi! İkincisi ise; arabayı araba yapan cilasıyla iki deri koltuğudur! Yaşın ufak ama öğrenmende fayda var.”

Kaşları çatılırken insiyaki, “Ne ufağı dayı! Az önce on altıncı yaş günümün pastasını gömdük,” diyordu. On altıncı yaş günü. On dörtten sonra belki de zaman hiç geçmemeliydi.

“Daha bitmedi. Müziklerine âşık olacağın bir film aldım sana doğum günü hediyesi. Onu izleyeceğiz birazdan.” Otoparktan çıkıyorlardı, Efide’nin yüzüne dalıp gittiğinde. Aradan ne kadar süre geçtiğinin farkında değildi Ayşe, “Bakma öyle dik dik, dön önüne,” diyene kadar Efide.

“Bana hediye mi aldın?”

“Dır dır etmeyeceksin yine değil mi?”

“Yo hayır, edeceğim! Ben sana hiçbir şey almıyorum, sen de hediye alıp durma demiştim!”

Kapıya yasladığı sol koluyla direksiyonu tutarken sağ eliyle vites yükseltiyordu. Cevap vermek yerine yola dikkat kesilmişken Efide, sessizlik hâkim oluyordu arabanın kükreyen motoruna dikkat kestiren.

Köy yoluna girdiklerinde, kapkaranlık pencereleriyle yalnızlığı yaşayan eve takıldı bir an için gözleri. O evde bir zamanlar geçirdiği güzel günleri hatırlıyordu. Tarık’a olan aşkını, Feriha ile olan hayallerini. Hatice’nin anne eli değen lezzetli yemeklerini. Hasan’ın baba otoritesini. Sessiz geceleri ağlayışıyla yırtan Münevver’i. Gözlerine özlem dolarken, “Sen çık istersen, benim eve uğramam lazım,” diyerek hüznünü geçiştirmeye çalışıyordu, Ayşe.

“Beklerim.”

Arabayı park ederken patikanın kenarına, itiraz kabul etmez ifadesine kızmak içinden gelmiyordu Ayşe’nin. “Dışarıda bekleme içeri gel.”

Bedriye karşılarken iki genci, Jülide de yaklaşıyordu girişe, “Hoş geldiniz,” eşliğinde.

“Ben kitaplarımı almak için geldim anne. Efide bana ders çalıştıracak. Saat geç olursa onda kalırım.”

Jülide’den bir itiraz beklemiyordu cevabını da beklemeden odasına çıkarken. “Sende mi kalacak?”

“İzin verirsen… Bugün onun için çok zor bir gün, Jülide.”

Aralarında bir resmiyet yoktu Jülide ve Efide’nin geçip giden yılların ardından. Üst kata vardığında artık sözler anlamını yitirirken, eşyalarını omuz çantasına yerleştiriyordu gelişigüzel. Efide de kaldığında onun tişört ve eşofmanlarından giydiği oluyordu her ne kadar bedeninde emanet gibi dursa da.

Kasıklarındaki ağrı şiddetlendiğinde yatağın üzerine çöküp kollarını karnının üzerinden bedenine sardı insiyaki. Hissizleşmiş gibiydi… Korkması, ağlaması, çığlıklar atarak kaçıp bu evden kurtulmak istemesi gerekmez miydi?

Banyoya gidip çamaşırında lekeyi gördüğü an, ölümcül bir hastalığın pençesinde olma düşüncesi, regl olduğu gerçeğinden daha cazip geliyordu gözüne. Hiç kimse bilmemeliydi bu yaşadığını! Temizlendiğinde çıkardığı çamaşırı bir poşet içine koyup, yanında götürecek, yakarak ortadan kaldıracaktı bedenini çocukluktan çıkaran kanıtı. Çektiği acıyla olduğu yere yığılmaktan Ayşe’yi alıkoyan; acı eşiğinin yüksekliğiydi yalnızca, başka bir şey değil…

Odaya geri döndüğünde dizüstü bilgisayarı açarken titreyen elleri, çektiği sancıda tezahür ediyor gibiydi. Neden açtığının ya da ne yapmaya çalıştığının farkında değildi. Açılan ekranda mail kutusuna tıkladığında arşive kaldırdığı görüntüyü seyrederken buluyordu kendini. Feriha’nın savunmasız çırılçıplak bedenine daha fazla bakacak dermanı kalmadığında bilgisayarın açık duran ekranını hırsla üzerine kapadı.

Çantasını omuzuna alıp aşağı indiğinde Bedriye ve Jülide ile vedalaşarak ayrılıyordu evinden. Sabah babasının mezarındaydı Efide yanına gelip, onu oradan çıkarana kadar. Ziraat’in yokuşunu tırmanmaya başlamadan hemen önce Mustang’i otoparka çekmişlerdi. “Beni acılarımla baş başa bırakmak yerine dondurucu soğukta Ziraat’in yokuşuna vurduğun için çok teşekkür ederim.” Sözlerini duyan gencin ifadesiz yüzü yumuşuyordu Ayşe’nin sitemleriyle.

Şimdiyse gecenin karanlığında rahmetli Safiye’nin, küçük tepedeki evine çıkarken, “Tırmanmalara doyamadık bugün,” diye fısıldıyordu, Ayşe.

“Hasta mısın?”

Yüzünden mi anlaşılıyordu çektiği acı, bilemiyordu. “Değilim.”

“Nefesin titriyor her adımında.” Tespiti duyduğu an adım atmaktan vazgeçip, Efide’nin sırtına kilitlendi Ayşe’nin bakışları. “Durma, devam et!” dese de, nefesini analiz eden gencin dikkati, hareketini engelliyordu. Arkasına döndüğünde gecenin karanlığına rağmen görebildiği bir ciddiyet vardı yakışıklı yüzde. “Sırtıma alacağım bak! Hadisene kızım!”

Tehditten korkmasının nedeni bedenindeki tedirgin eden değişimdi. Hızlı adımlarla tüketirken aralarındaki mesafeyi, “Annem bir şey söyledi mi sende kalmamla ilgili?” sorusuyla değiştirmeye çalışıyordu mevzuyu.

Ayşe yanından geçip öne geçene kadar beklerken Efide keçi yolunda, arkada kaldığı an belini sarıyordu uzun parmakların gücü. O destekle acısı azalırken, Efide’nin gücünden güç alıyordu. “İlla dokunacaksın değil mi? Bana dokunmadan hayatın eksik bence!”

“Bir lokmasın be kızım! Başımın üstünde taşırdım seni de bakma yürümene izin veriyorum.”

Gülümsediğini görmeyecekti… “Lütfuna teşekkür ederim öyleyse.”

*

Filmin DVD paketine bakıp “Good bye Lenin” diye fısıldayan meleksi yüzünde acı çektiğini haykıran derin izler vardı. Şikayet etmek yerine sessiz yaşarken sıkıntısını, hâlâ bir şeyleri Fuat’tan gizliyor oluşuna içten içe öfkeleniyordu. Birazdan bu sorunu ortadan kaldıracak olsa da şimdi ilgilenmesi gereken bir görevi vardı; evi ısıtmak.

Sobanın açık kapağına pürmüzü tutarken tutuşan çalıların çıtırtısı odadaki tek sesti. Fazla uğraşmasına gerek kalmadan alevler sararken odunları, kapağı kapayarak kendi hâline bıraktı sobayı.

Ellerini yıkayıp odaya geri geldiğinde Ayşe’nin önünde yere çömeliyordu ellerini dizleri üzerine koyarak. “Regl sancısı çekiyor olabilir misin?” Pürüzsüz tenine pembemsi bir renk yayıldığında, haklı olduğunu biliyordu Fuat. “Her ay bu kadar zor mu geçiyor?”

Bakışlarını televizyondan tarafa çevirirken, “Ben soruya evet demeden sen teşhis koymaya çalışıyorsun!” diye fısıldıyordu.

“Bundan utanıyor olamazsın, değil mi? Bu doğanın düzeni ufaklık!” Bacakları, kızın iki yanında açık olduğu hâlde çömeldiği yerden kızgın gözlerin sahibine ciddiyetle bakıyordu. “Şimdi cevap ver…”

Önce alt dudağını dişlerinin arasında sıkıştırdı ardından serbest bırakıp itirafını yaptı, “Bu ilk,” diyerek. “Nereden anladın?”

Çömeldiği yerden kalktığında insiyakiydi Ayşe’nin yüzünü avuçları arasına alıp, gözlerine gözlerini kilitleyişi. “Sırtı dimdik kızımın beli bükülmüş. Kasıklarında sancı var belli ki. Şimdi sana ilaç yapacak doktorun…”

“Yaşasın… Çok şanslıyım.” Buz gibi ellerini ellerinin üzerine yerleştirdiğinde itmiyordu Fuat’ın ellerini. Aksine sıcağına sığınmaya çalışıyor gibiydi.

“Evet, çok şanslısın.” Ellerini indirmek zorundayken, “Filmi DVD’ye yerleştir. Geliyorum ben,” diyerek çıkıyordu odadan. Bir bardak sıcak suya hatırı sayılı miktarda bal karıştırırken, Ada’nın ağrılarını bu basit formülle giderdiği için Emine’ye teşekkür etmeyi not düşüyordu aklına. Bir tablet ağrı kesici de alarak odaya geri geldiğinde, Ayşe’nin içmesi için avucuna bırakıyordu hapı.

“Bu işe yarayacak mı?” Bal şerbetinin tadına baktığında keskinliğine gözlerini sımsıkı yumuyordu Ayşe. “Bal kavanozuna bir parça sıcak su kattın galiba doktor…”

“Velev ki öyle! Hepsini bitireceksin.”

Bitirdiğinde uzanması için Ayşe’den izin almadan bacaklarını çekyat üzerine kaldırıp, küçük bedenini yatacağı pozisyona getiriyordu. Üzerine el örgüsü bir battaniye örttüğünde, filmi başlatıyordu nihayet. Piyano dokunuşları yumuşacık notalarıyla odayı doldurduğunda, “Piyano çalmayı özledim,” fısıltısını duydu Ayşe’nin. Televizyonun karşısındaki çekyat üzerinde yatarken Ayşe, tam yanına yere oturdu Fuat.

Sigara içme isteği iradesini zorlarken, sırtı Ayşe’ye dönük olduğu hâlde oturuyordu dirseklerini dizleri üzerine yerleştirerek. “Özlemek yerine çalmaya devam etmelisin.” Saçlarının arasında hissettiği parmaklar ensesine değdiğinde bir ürperti geçtiğini hissetti teninden. Nedeninin sıcaklıktan yoksun kalan parmakların soğukluğu olduğunu düşünse de Fuat, “Alev alev yanan soba görevini layıkıyla yerine getirirken, donmuş parmakların bu başarısını yalanlar nitelikte,” diyerek dönüyordu Ayşe’ye.

Omzunun üzerinden gözlerine baktığı kızın renksiz yüzünde hüzün vardı. “Devam etmek istediğimi sanmıyorum.” Sözleri tamamlarken gözleri televizyondaki iki küçük çocuğa takılıydı.

Karşılık vermek yerine saçlarını okşayan soğuk parmakların düzenli ritmine kilitleniyordu. Az önce sigara isteyen bedeni, her dokunuşun ardından siliyordu ihtiyacını. Aradan geçen sürenin farkında bile değildi Ayşe’nin dokunuşuyla bedenine yayılan huzuru hissederken. “Annesi için bir dünya kuran çocuk… Ne kadar da asil!”

Başını yavaşça çevirirken Ayşe’ye, eli saçlarını bıraktı omzu üzerine düştü. “Acın hafifledi mi?”

Yaşadığı duygular bütün şeffaflığıyla gözlerinden geçiyordu cevap vermek için aralanan dudaklarıyla birlikte. “Daha iyiyim, doktor bey.”

Söylediği sözlerin ardından sessizlik uzayıp gittiğinde film bitmiş, Ayşe uyuyakalmıştı. Battaniyenin dışında duran kolunu yavaşça örterken, yanağına serili saçı geriye alıyordu naif bir dokunuşla. Bembeyaz teni daha da solgun gibiydi. Bu çelimsiz bedeniyle ergenliğe girmek için on altı yaşını beklemiş olması iyiydi belki de. Yatağını açmadığına duyduğu pişmanlık, ne yapacağını düşünürken canını sıkıyordu iyiden iyiye. Uyanmasını, uykusunun bölünmesini istemezken onu rahat ettirme isteğiyle de ikilem yaşıyordu.

Sessizlik çabasıyla açarken çekyatı, uyandırmamış olmanın rahatlığıyla devam etti işine. Ayşe’nin küçük bedenini kollarına aldığında nefes almıyordu Fuat. Yavaşça tertemiz nevresimlerin serili olduğu çekyata bıraktığı beden cenin pozisyonu alırken, yorganı bir koruyucu gibi örtüyordu kızın üzerine. Odanın ışığını kapayıp Ayşe’nin sıcaklığını koruyan çekyatın üzerine uzandığında lavanta kokusu soluyordu saçlarının ardından yastığın üzerinden.

Nadiren bir gülümseme dudaklarına yayıldığında burnunda her daim lavanta kokusu oluyordu çok uzun zamandır.

*

Klasik zil sesinin yoğunluğu uykunun en tatlı yerinde kulağına dolarken, arayan kişinin Jülide olduğundan hiçbir tereddütü yoktu Ayşe’nin. Uzanıp masa üzerinden alırken telefonu, Efide’yi arıyordu gözleri boş odanın sessiz duvarlarını yarı kapalı gözleriyle tararken.

“Efendim?”

Annesinin soprano sesinin naifliği kulağına dolarken, arkadan da tezgâha çarpan tabakların gürültüsünü dinliyordu. “Uyanmış mıydın, ben mi uyandırdım?”

“Sen uyandırdın anne. Hâyırdır sabah sabah?”

“Kahvaltı hazırlıyoruz Bedriye ile. Elinizi çabuk tutun bekliyorum sizi.”

Sesinde hasıl olan neşeden anlaşıldığı üzere bugün geliyordu kocası. “Tamam anne,” derken, içinden geçen tek düşünce o evden, bu şehirden, annesinden, kendinden kaçıp kurtulmaktı.

Yataktan doğrulduğunda kasıklarında çektiği sancıdan eser kalmamıştı. Yorganı kaldırdı, çarşafı katladı. Odadan malzemeler kucağında olduğu hâlde çıkarken, Efide de kalçaları üzerinde tutunma mücadelesi veren havluyla banyodan çıkıyordu.

“Kalktın mı ufaklık?”

Ayşe bakışlarını Efide’den çevirirken, “Annem sağ olsun,” diye mırıldanıyordu.

“Annen?”

Dikkatli bakışlarını üzerinde hissettiğinde aklından geçen tek düşünce; gözlükleriyle banyo yapıp yapmadığı kadar saçma ve gereksiz bir ayrıntıydı Ayşe’nin. “Bizi kahvaltıya bekliyor.”

Odaya doğru gidiyordu, “Neden olmasın,” diyerek kısık sesini zorlamaksızın söylediği iki küçük kelimeyle. Sırtındaki ıslaklık üşütmüyordu onu belli ki. Odanın kapısını açık tutarken, “Bırak elindekileri ufaklık!” sözüyle ayıltmaya çalışıyordu Ayşe’yi. Yanından geçip odaya girdiğinde Efide’nin teninden beyaz sabunun tertemiz kokusu yayılıyordu.

“Üşütmeden giyin artık! Çıplak çıplak gezme ortalıkta!”

Elindekileri divanın üzerine bırakıp çıkacakken bir eli belinde, diğeri çenesini ovuşturan gençle karşı karşıya kalacağını hiç de hesaplamamıştı açıkçası. “Sen utanıyorsun diye ecrini bedenim mi çekecek ufaklık? Utanma benden!”

Yine yanından geçiyordu beyaz sabun kokusunu soluyarak. “Çıplak erkek görmeye alışık olmayan masum, tertemiz bakire gözlerimin beynime yolladığı sinyaller ardan geçtiği için özür dilememi beklemeyeceğini umut ediyorum derviş!”

Ardında bıraktığı Efide’nin alay dolu gülüşünü duyuyordu. “Nefessiz kalmanı beklemiştim ufaklık… Nefessiz…”

Buharla kapanmış aynada bir silüetten ibaretti yüzü. Hayatının iki sene öncesi gibi. Her anı silik, her anı görmek isteyen gözlerine perde… Bazen babasının yüzünü gözlerinin önüne getirmekte de zorlanıyordu. Nedeni neydi? Onunla birlikte uzaklaştığı mâneviyatı mı? Yaptığı planlar mı? Ya da uzaklaştığı dualar mı?

Bilmiyordu ve belki de asla bilemeyecekti.

*

Kahvaltıda da sessizdi şimdi de sessiz. Onun bütün sıkıntılarına derman olmak isterken o hiçbir derdini anlatmıyordu. Oturduğu yerden kalktı, “Ben ıhlamur alacağım kendime. Sana da getirmemi ister misin?” sözleriyle.

“Sancın var mı hâlâ?”

Kısa bir süre gözlerinin tâ en derinlerine baktı ardından bakışlarını çevirdi, “Yok, iyiyim,” derken.

“Öyleyse bana sade bir kahve yap. Sen gelene kadar bilgisayarını kullanabilir miyim ufaklık?”

Alay dolu bir gülümseme yayıldı dudaklarının dolgun kıvrımlarına. Alt dudağını bir-iki saniye ısırdıktan sonra içini çekip cevap verirken, o kısacık anda üzerindeki ölü toprağından silkindiğini hissedebiliyordu Fuat. “Sen herhangi bir mevzu için benden izin alır mıydın hacı ya?”

Onun ukalalığına mukabil, “Çok konuşma da kahvemi yap getir,” karşılığını veriyordu Fuat.

İradesine hâkim bir insanın dudaklarını zorlayan gülümseyişi görmezden gelerek bilgisayar masasına dayalı sandalyeyi geri çekerek oturdu üzerine. Bilgisayar ekranını açtığı an başlatma düğmesine uzanan eli, açık olduğunu anlayarak geri çekildi. Ekranda gördüğü mail kutusunu ahlak sahibi her insan görmezden gelir, sayfayı kapardı ancak Fuat bu meziyetleriyle övünen bir insan değildi.

Hele de “Şeytan” adlı birkaç klasör gözüne iliştiğinde…

Telefonunda kayıtlı “Şeytan” ile buradaki “Şeytan” aynı kişi olabilir miydi?

Birinin üzerine tıkladığında geriye kalan maildeki eklentiyi çalıştırmaktı.

Videoda konuşan adamı daha yakından duyabilmek için bilgisayara yaklaşırken damarlarında akan kanın durgunluğunu sırtındaki ürpertide hissediyordu âdeta. Unutmanın imkânsız olduğu bu yüz birkaç yıl önce Ayşe ile tanıştıkları kafenin kadınlar tuvaletinde suratını dağıtmak üzere olduğu adama aitti.

Ve o adam, yatağın üzerinde çırılçıplak yatan kızla ilgili tehditlerini savururken Ayşe’ye, Fuat anlıyordu; Şeytan dediği adam aslında Ayşe’den hiç uzaklaşmamıştı… Ve bir-iki mail sonra anlıyordu ki; o şeytan, annesinin kocasıydı!

Yapacakları kafasında şekillenirken elleri boş durmuyordu Fuat’ın. Önce açık olan uygulamayı kapadı, ardından öfkesine hâkim olduğu buz gibi ahvaliyle Google üzerinden mail kontrolü yaptı. Ayşe odaya girdiğinde Fuat bilgisayarın başından kalkıyordu.

“Bilgisayarı sen kaparsın ufaklık. Benim acil bir işim çıktı. Bir-iki güne hâlledip geri geleceğim.”

Kalemle çizilmişçesine muntazam olan kaşlar anlamak istercesine çatıldığında naif birkaç kırışıklık burnunu ele geçiriyordu her daim. “Nasıl ya? Kahve yaptırdın ve içmeden gideceksin, öyle mi?”

İnsiyakiydi eğilip derdini sıska bedenine gömmüş küçücük kızın burnuna, tam kırışıkların olduğu o sevimli noktaya bir öpücük konduruşu. “Ben gelene kadar sakla güzelim… O zaman içeceğim.”

Ardında bıraktığı kızın hüzünlü bakışları sırtını delip geçiyordu.

Nasıl söylemezdi Fuat’a?

Tacizlerine devam etmiş miydi bunca zamandır?

Dokunmuş muydu kırmaktan zevk duyacağı elleri, Ayşe’nin bedenine?

“Ah AYŞE!” Öfkesi boş arabanın içinde yankılanırken telefonun diğer ucunda, “Efendim kardeşim?” diyordu Mete.

“Bulmamız gereken biri var ve şu an Berlin’de.”

“Adı ne?”

Kardeşinin varlığı bir kez daha huzur oluyordu Fuat’a her ne kadar çıldırmanın eşiğinde olsa da. “Kemal… Kemal Yardımcı!”

Jülide’den öğrendiği kadarıyla üç gün önce Berlin’e giden kocası yarın geri dönecekti. Ve yine ondan öğrendiği kadarıyla Aleksander Meydanı’na tepeden bakan bir rezidansta oturuyordu. Öğrendiği bilgileri Mete’ye anlatırken aklından çıkmayan tek bir gerçek vardı; Ayşe neden bu adamın tehditlerine karşı Fuat’tan yardım istememişti?

*

Belki de evinde son kez duş alıyordu. Üzerinden akan sular, küvetin giderinde küçük bir girdap olup geçerken süzgeçten, aldığı karardan dönmeyeceğine dair iradesini dinç tutuyordu Ayşe.

Gelişi iyice uzayan adamın yokluğuna sevinememiş olsa da birkaç gün daha onun yüzünü görmemiş olmakla teselli olmuştu hiç değilse. Gereksiz masraflardan kaçarak biriktirdiği paranın hepsine Şeytan el koyduğundan bu yana kaçmaya dair her ümidi suya düşmüşken, musluğu kapamak için uzanan elinin titreyişine acıyordu içten içe.

Artık bambaşka planları vardı…

Ondan kaçmayacaktı! Aksine bedenine yaklaşmasına izin verecek, ardından onu öldürecekti! Ondan kaçmak çare değildi! Ayşe kaçınca, başka genç kızlar o pisliğin korkusuyla titremeyecek miydi yani?

Ayşe ilk ya da tek miydi?

Tek çare; onun ölümüydü, başka bir şey değil!

Havluya sardığı bedeni her an külçe misali yığılabilirdi soğuk taş zemin üzerine.

Bunu nasıl yapacaktı?

Ayşe’yi alıp, hiç bilmediği bir eve götürme olasılığı yüksekti. Çantasında bir bıçak bulundurmak en mantıklı olanıydı ancak düşünmekle eyleme dökmek arasında büyük bir uçurum vardı. Yaşayan bir insana o bıçağı batıracak cesareti olacak mıydı?

Elbette olacaktı, olmalıydı! Sapık bir adinin kaderine yazılmasına rıza göstermeye hiç niyeti yoktu.

Başarısız olursa…

Derin nefesler soluyarak odasına ilerlerken henüz çalmaya başlayan telefonun sesi, Efide’nin sabırsızlığını kulağına ulaştırıyordu. Odaya girdiği an ardından kapıyı kapayışının nedeni umurunda bile değildi.

“Efide” yazan ekrana bakarken birkaç kez yutkunma ihtiyacıyla sesini düzgün çıkarmayı ümit ediyordu. “Efendim?”

“Neredesin be kızım! Şimdi yanına gelecektim açmasaydın!”

“Geldin mi?” Kalbi heyecanla atarken mutlu olabilmeyi isteyen benliği bu ümide tutunmak istiyordu.

“Şimdi geldim. Ne yapıyorsun? Korkmazsan gel bana. Sana anlatacaklarım var.”

Gidebilecek kadar güçlü değildi. “Gelemem… Çok yorgunum. Ve kızgın… İki gün dedin bir hafta oldu gideli!”

Gülüşünü dinlediği gencin kısık sesi, “Gel yüzüme karşı öfkelen ufaklık! Bekliyorum…” derken esasen gitmeye niyeti yoktu Ayşe’nin.

“Abi yeni banyo yaptım ve şu an donuyorum! İzin ver de giyineyim… Görüşürüz.”

Titreyişinin nedeni aklından geçen planlar olsa da ocak soğuğunun da payı büyüktü.

“Of be kızım! Hadi görüşürüz!”

Telefon avucunun içinde olduğu hâlde yatağın üzerine çöktüğünde titreyişi iyiden iyiye artmış, bütün vücudunu etkisi altına almıştı.

Ya başarısız olursa?

Ya onu durduramadan…

Düşüncesi bile bir öğürtüyle elini ağzına kapamasına yetiyordu. Her olasılığı hesaplamalıydı. Önce ona güven vermeli, uysal görünmeliydi. Bıçakla başaramazsa önce hayalarına bir diz atar, o acıyla kıvranırken de kafasına sert bir cisimle vurabilirdi. Bu ona zaman kazandıracak bir eylem olurdu ancak onu ortadan kaldırması şarttı.

Tabii çantasını ve üzerini arayıp, silah taşıyıp taşımadığına bakacak kadar kurnaz bir adam karşısında bu son seçenek daha olasıydı.

Peki Ayşe’ye güvenmek işine gelmezse?

Daha da kötüsü ya elini ayağını bağlayacak kadar sadistse?

O bir şeytandı ve ondan her şeyi bekliyordu.

Efide’ye başındaki derdi anlatıp, birlikte bir yol bulabilmeyi diledi bir an için. Belki yaşının verdiği cahillik, belki de hayatın yorgunluğuydu vazgeçip aklından fikri uzaklaştırışı. Efide’yi bu işe bulaştıramazdı. Zaten Ayşe için tıp fakültesini, İstanbul’u, kurulu düzenini bırakıp Rize’ye gelmemiş miydi? Onun hayatını daha fazla zora sokmaya hakkı yoktu.

Efide’den yardım istemek…

Bedeni ilk ilişki için velev ki tuzağa düşecekse, acı gerçekle yok olup gitmeliydi. Onu öldürmeyi başaramazsa, işler planladığı gibi gitmezse…

Öfke gözlerinden iki damla gözyaşı olup süzülürken tek isteği Şeytan’a bu zevki tattırmamaktı.

İşaret parmağının tersiyle çenesine süzülen gözyaşlarını silerken, “O zevki sana tattırırsam bana yazıklar olsun!” diye fısıldıyor, oturduğu yerden bedenine yayılan hırstan doğan güçle kalkıyordu. “Yazıklar olsun!” Bedenine sarılı havluyla kurulanıyordu. “Yazıklar olsun!” Çekmeceden çıkardığı külodu giyiyordu. “Yazıklar olsun!” Bahtı kadar siyah bir atlet giyiyordu tekrar, “Sana zevk verecekse bedenim işte o zaman bana yazıklar olsun!” derken.

Feriha… Canından çok sevdiği arkadaşı.

Onu korumak için belki tüm hayatını, belki de elinde olmayarak bedenini feda edecekti ancak işler pek de Şeytan’ın istediği gibi olmayacaktı.

Tabii Efide kabul ederse.

Bilmediği her mesele, içinde uçurum olurken o uçurumların kenarlarında seyrediyordu bütün alemi sessizliğin hüznünde.

Giyinirken, evden çıktığında, bakımsız patika yoldan yukarı doğru tırmanırken mırıldandığı tek cümle; “Eğer yanlış yapıyorsam, ona gidemeden ölmek istiyorum,” oldu gök gürültüsünün sesini bile bastıran manevi bir haykırışla.

*

Diş macununun acımsı nane aroması ferahlatırken ağzını, Ayşe’nin, “Hey!” diye seslenen ciddiyetin hâkimi sesini duyuyordu. Banyo kapısından başını uzattığında eliyle girmesi için işaret ediyordu. İçeri girip ayakkabılarını çıkardığı an kapıyı kilitlerken daha önce Ayşe’den görmediği bu hareket karşısında kaşları çatılıyordu Fuat’ın.

Ayşe soba odasının sıcağına sığındı, Fuat ağzını çalkalayarak banyodaki işini bitirdi. “Hoş geldin suratsız ergen!” Odaya girdiğinde perdeyi sıkı sıkıya örten Ayşe’nin sırtına konuşuyordu Fuat.

“Hoş bulduk.”

“Neden kapıyorsun perdeleri, hâyırdır?” Fuat’la karşı karşıya geldiğinde üzerindeki montu çıkarırken yanakları belki soğuktan belki de Fuat’a duyduğu öfkeden kıpkırmızıydı. Şapka ve boğazına sardığı kaşkol da çekyatın üzerine atılıyordu ince uzun parmaklı kızın elleri arasından. “Sessizliğinle mi döveceksin beni ufaklık?”

Fuat’ın yüzündeki alaycı tebessüme zıt bir ciddiyet vardı kırmızı yanaklı kızın yüzünde. “Bu gece bana ufaklık deme!”

Titreyen sesi rikkatine dokunmasaydı eğer itiraz edebilirdi ardında açık bıraktığı kapıyı kapayıp tekrar karşısına gelirken Ayşe’nin. Ancak edemedi. “Pekâlâ güzelim… Hatam büyük… Kölen olmaya razıyım desem?” Aralarında geçen demogojik söylemler her zaman güldürürdü Ayşe’yi ancak şimdi işe yaramıyordu ne yazık ki.

Sobanın önünde, aralarında iki adımdan daha az bir mesafeyle dururken iki genç, söylenemeyen sözler karbondioksit gazı gibi ağırlaşıyordu odanın havasında. Oksijeni yiyip tüketirken bu ağırlık, Fuat sabırla Ayşe’nin gülümsemesini bekliyordu.

“Sen iyi misin? Kapıyı kilitledin, perdeleri örttün. Ne yapacaksın kızım, kesecek misin beni?”

Soruyu duyduğunda bakışlarını gözlerinden kaçıran genç kız nereye bakacağını bilememenin verdiği çaresizlikle etrafta gezdiriyordu gözlerini. “Allah korusun…”

“Amacın ne öyleyse?”

Aralarında mesafe kalmayıncaya kadar yanına yaklaştığında gözlerine tekrar bakabilmek için başını geriye yatırmak zorunda kalıyordu Ayşe. Fuat çok uzun, Ayşe ise ona kıyasla kısaydı. Ufacıktı. Tek eliyle zorlanmadan kaldırabildiği genç kızı yeri geldiğinde muay Thai de yerden yere vurduğu oluyordu.

Fuat’ın aklından geçenler tam olarak bunlardı ancak Ayşe belli ki bambaşka şeyler düşünüyordu. Parmak uçlarında yükselerek yanaklarını buz misali parmakları arasına alan kızın ılık dudaklarını dudakları üzerinde hissetmek, yabancısı olduğu bir heyecanın kalbinde çırpınışıydı.

Önce yanaklarındaki elleri hükmü altına almak istercesine bileklerini tuttu, ardından Ayşe’nin bedeninden uzaklaşmak için kendini geri çekti. Dudaklarındaki dağ çileği misali tada duyduğu açlık vicdanını sızlatırken, “Mantıklı bir açıklaman vardır diye umuyorum… Ufaklık!” diyordu. Bileklerini bıraktığı an sırtını kapıya yaslarken, Ayşe ile arasına koyduğu mesafeyle elini dudakları üzerine kapıyordu Fuat.

Hareketi insiyakiydi…

Mümkünmüş gibi gittikçe daha da kızarıyordu Ayşe. Utandırmak istemese de amacını bilmesi gerekiyordu.

Ne yapacağını kestiremediği kızın dönüp çekyata doğru ilerleyişini seyretmek birazdan bu evi terkedeceği gerçeğiyle karşı karşıya bıraktı Fuat’ı. Gitmesini istemiyordu. Amacını bilmiyordu, evet. Fakat gitmesini asla istemiyordu…

Montunu giyeceği gerçeğine bedeninin verdiği reaksiyon; dudağını hırsla ısırmaktan ibaretti. Başka bir harekete gücü yetmiyordu. Neticede ufaklık dediği ve yıllardır koruyup kollamaya yemin ettiği çocuk… Hayır! Genç kız tarafından öpülmüştü!

Siyah kazağını eteklerinden tutup başının üzerinden çıkarırken omzunun üzerinden Fuat’ın tepkisini ölçüyordu belki de.

Banyoda dişlerini fırçalarken düşüp bayıldı ve kâbuslara gömüldü herhâlde.

Saçına doladığı tokayı çözdüğünde beline inen karada, giydiği atlet kayboluyordu. Belinde oyalanan ellerinden anlıyordu pantolonunu çıkarmaya hazırlandığını. Gözlerini kapayıp öfkeyle solurken, “Kes şunu!” diye hırıldıyordu Fuat.

Cevap ya da tepki yoktu.

Gözlerini açtığındaysa yüzünü Fuat’a dönen Ayşe’nin atletini yavaş yavaş çıkarışını görüyordu ne yazık ki. Çıkardı, ardında bıraktığı kıyafet yığınının üzerine attı. Fuat, Ayşe’nin gözlerinden başka hiçbir yerine bakamıyordu. Yanına yaklaşan kızı, “Yaklaşma!” diye ikaz ederken durmayacaktı, biliyordu.

“Neden yaklaşma? Neden kes şunu? Çirkin miyim? Yoksa benimle yatmak sana zor mu geliyor?” Ellerini kalçaları üzerine yerleştirdiğinde göğüsleri daha fazla kavis kazansa da yanılarak bile bakışları inmiyordu o zarif çıkıntılar üzerine. “Tarık’la mı yaşamalıydım ilk aşkı? Onun hayır diyeceğini hiç sanmıyorum!”

“Yettin SEN!” Sol kolunu avucu içinde sıkarken, Fuat aralarındaki mesafeyi kapamış olduğu gerçeğini görmezden gelerek, gözlerinden taşan manevi alevlerle yakmak istiyordu Ayşe’yi. “Hemen üzerini giyeceksin ve bu saçmalığı unutacağız!”

Tamamı sahte bir gülüş dudaklarına yayılırken Ayşe’nin, gözleri o dolgun kırmızılıklara takılıyordu tamamen insiyaki bir ihtiyaçla. “Unutmak mı? Bakışların aynı fikirde değil… Öpmek istiyorsun aslında, değil mi? Hadi ama… Erkeklerin nasıl düşündüğünü bana öğreten sendin, unuttun mu?”

“Allah benim belamı versin, tamam mı! Şimdi giy şunları!”

“Bileğimi bırak öyleyse!”

Bırakamıyordu. Elinin içindeki pürüzsüz ten mantığını silip götüren taşkın bir çağlayan gibiydi. “Hemen giyin!” Nihayet başardığında aradan en azından bir dakika geçmişti.

“Giyineceğim… Giyinip Tarık’a gideceğim! Senin yerle bir ettiğin gururumu onun toparlayacağından eminim!”

Sabrını deniyordu. Kesinlikle sabrını deniyordu. Ayşe’nin dirseğini kırmak istercesine sımsıkı tuttuğunda yüzünü yüzüne çevirmek için beklemeye tahammülü yoktu Fuat’ın. Bir eli dirseğinde diğeri avucunun içinde kaybolan çenesindeydi. “Kudurdun mu sen? Dayaksa istediğin, öyle bir döverim ki seni insan içine çıkamazsın!”

Dövüş ustasından öğrendiği maharetle dirseğini kurtarırken Fuat’ın elinden, “Ben senden yardım isteyecektim, sende yardım edecektin,” hatırlatmasını yaptı. Kahverengi gözlerinin derinliğinde ihtiyaç parıltıları vardı ancak bu ihtiyaç neyeydi?

“Doğru dürüst bir yardım iste öyleyse!” Bakışlarını aşağı indirdiğinde küçücük bir külodun çıplaklığına hiçbir etki etmediği bedeniyle karşılaşıyordu Ayşe’nin. “Ve hemen giyin!”

Yine göz gözeydiler. Ne bir söz vardı Ayşe’nin dudaklarında, ne de hareket bedeninde giyinmeye dair. Aradan ne kadar süre geçtiğini bilmiyordu Fuat. Kahverengi gözlere baktıkça mantığı kayboluyordu belli ki. Ayşe bir adım atıp başını göğsüne yasladığında, “Lütfen…” diye fısıldarken insiyakiydi Fuat’ın ellerinin Ayşe’nin bedenini sarışı. Onu korumak ister gibiydi bedenini bedenine bastırışı. Ayşe, “Lütfen…” diye fısıldıyor, Fuat daha çok sarıyordu.

“Söyle, güzelim… Neyin var?”

Cevap, “Lütfen,”den ibaretti.

“Gel oturalım…” Ayşe’yi yönlendirirken çekyata doğru, çıkardığı kıyafetlerden uzakta kalan boş alan üzerine oturuyorlardı. Başı, omzuna yaslanmış olduğu hâlde yanında otururken Fuat’ın elleri Ayşe’nin sırtına teskin edici dokunuşlar bırakıyordu.

“Lütfen…” Başını kaldırdığında sesine müsaviydi gözlerindeki yalvaran bakışları. “Lütfen benim ilkim ol.”

Gerginliğe bedeninin verdiği tepki sürekli yutkunma isteğiydi. “Senin aklın başında değil! Ne yedin? Bu kafayı ne yaptıysa sana hemen bırak!”

“Yardım vaadlerin yalandan ibaretmiş yani, öyle mi?”

Zoraki bir gülümseme, dudaklarından dökülen alay dolu sözleri süslerken, bakışları Ayşe’nin gözlerine esirdi. “Kızım… Benim için cinsellik asla yardım değil, zevktir.”

“Öyleyse?”

“Benimle yaşıt kadınlarla zevktir. Yanımda büyüyen bir çocukla değil!”

Bir anda ayağa kalkan Ayşe’nin öfkesini sesinden dinlerken çok yanlış bir yoldan ilerlediğinin de farkına varıyordu. “Ben çocuk değilim, birincisi! İkincisiyse kendi yaşıtım bir ergene teslim olmak daha mantıklıydı belki de!” Hızlı hareketlerle kıyafetlerini giyerken Ayşe, donmuş gibiydi Fuat. Hissiz, kıpırtısız.

Önce odanın kapısından çıktı, ardından bardaktan boşanırcasına yağan yağmura açılan dış kapıdan. İskeleti pelteleşmişti ya da beyni vücuduna hareket sinyali veremiyordu. Ayşe gitmiş, Fuat oturduğu yere çakılı kalmıştı. “Kahretsin!” deyip, düşünme izni vermeden oturduğu yerden kalkabildiğinde Ayşe çoktan patikadan aşağı inmeye başlamıştı.

“Bekle!” diye bağırsa da Ayşe’nin durmaya hiç de niyeti yoktu. Amacı neydi, neden böyle davranmıştı bilmese de böylece çekip gitmesine izin veremezdi. Patikanın yolundan ilerlemeye çalışırken Ayşe, aradaki mesafeyi önüne atlayarak kapıyordu Fuat. Zikzak çizilen yol belki de ilk kez hayatta bir işe yarayacaktı. Omuzlarından tutarak durdurduğunda Ayşe’yi, “Sakin ol!” diyerek debelenmesini engellemeye çalışıyordu. Çakan şimşekle aydınlanan gecede gözlerine bakan gözlerde derin bir hayal kırıklığının izlerini görüyordu Fuat.

O ise, hâlâ kaçmaya çalışıyordu, “Bırak!” emrinde. Duracak gibi değildi omuzuna aldığı kızı yokuş yukarı taşımaya karar verirken. Fısıldayarak, “Bırakmazsan bağırırım!” dese de Fuat’ın umurunda değildi tehditleri.

“Kes sesini!”

Bundan daha garip bir an yaşadığını hatırlamıyordu. Taksim’in arka sokaklarında, kardeşini bulup öz babasının yanına gittiğinde bile. Şimdi omuzundaki kızı soğuk bir ocak günü yağmur altında taşırken henüz çıktıkları eve doğru, sokak lambasının cılız ışığının kayboluşuyla derin bir karanlık kalıyordu geriye. Ezbere bildiği yollarda ışık lazım değildi ancak evden içeri girdiklerinde Ayşe’nin gözlerini görme isteğiyle birkaç mum yakacağını biliyordu.

Kapıyı ardından ayağıyla kapayıp sobanın yanına vardığında indirirken omuzundan Ayşe’yi, “Sakın kıpırdama!” diyerek ayrılıyordu yanından. Ara ara çakan şimşek kısa bir aydınlık sağlasa da hemen ardından zifiri bir karanlık kalıyordu bulutlu gökyüzünden geriye. Mutfak çekmecesinden iki mum ve ocağın yanında duran çakmakla geri döndüğünde, önce mumları çay tabağına yerleştirdi. Elektrik gitmek için daha namüsait bir zaman bulamazdı!

Ayşe ise hiç kıpırdamamıştı olduğu yerden. Kollarını göğüsleri üzerinde birleştirme nedeni, soğuk ve ıslak elbiselerinin bedenini esir alması da olabilirdi, tir tir titreyişini bastırma çabası da. Sobaya attığı odunları alevler yutmaya çalışırken, o Ayşe’nin karşısında tek kelime etmeden bekliyordu. Gözlüğündeki su damlalarından usandığını hissettiğinde çıkarıp çekyatın üzerine attı.

Elleri kendiliğinden uzanmış gibiydi Ayşe’ye. Önce ıslak şapkayı çıkarıp aldı dokunmaya kıyamadığı saçları üzerinden, ardından kaşkolu çıkarıp attı. Mantosu yağmur suyunu emmiş gibiydi ağırlığıyla omuzlarından aşağı indirdiğinde. Kapının arkasındaki çiviliğe astı ardından Ayşe’nin karşısına geri geldi. Bakışlarını yere sabitleme nedeni öfkesiydi belki de ancak umurunda değildi Fuat’ın. Parmakları arasında kaybolan çeneyi tuttuğunda gözlerinin seviyesine ulaşabileceği kadar geriye yatırıyordu Ayşe’nin başını.

Bakışları derin olduğu kadar ifadesizdi de. Ne düşündüğünü ne yapmak istediğini anlamaksa imkânsızdı. Kazağın etekleri bu kez Fuat’ın parmakları arasındaydı. Tuttu, çıkarıp çekyatın üzerine fırlattı. Ne bir söz vardı aralarında, ne de öfke. İki arkadaş değildiler. Abi ya da kardeş değildiler. Spor arkadaşı, sırdaş, eğlenen iki genç değildiler. Fuat sessizce Ayşe’yi soyan, onu ıslak elbiselerinden kurtaran biriydi, o kadar.

Pantolonunun bel kısmına dört parmağını geçirip Ayşe’yi kendine doğru çektiğinde, nefesini tuttuğunu hissedebiliyordu. “Nefes almazsan, bırakırım…” Alnını Ayşe’nin ılık alnına yasladığında teninden yayılan lavanta kokusunu içine çekiyordu hayatına devam etmesinin formülü bu kokuymuşçasına. Kesik kesik nefesler alırken, atletin altında kalan göğüsleri inip kalkıyordu.

Elini pantolon kemerinden çıkardığında düğmesini açmak için uzanıyordu parmakları. Alnı hâlâ alnına yaslıydı. Küçük bir öpücük vuslata ererken Ayşe’nin teninde düğme açılıyordu o öpücükte tezahür etmiş gibi. Düğme, fermuar… pantolonun ıslak paçaları artık üşütemeyecekti Ayşe’nin bedenini. Elleri atletin üzerinden belini kavrarken gözlerini görebilmek için geri çekiyordu başını. Sırtına varan eli bedenini bedenine yasladığında sımsıkı sarılıyorlardı birbirlerine.

İncecikti beline sarılan kollar. Başını göğsüne yaslayan genç kız teslim oluyordu Fuat’ın ellerine. Islak sweatshirtü çıkarmak için başını kaldırdığında Ayşe, gözlerine bakmıyordu. Kot pantolonun belindeki düğmeyi açarken de bakmıyordu.

Kalçalarından tutup kucağına aldığında savunmasızdı elleri arasında ancak belli ki insiyakiydi beline dolanan bacakların hareketi. Fakat yine gözlerine bakmıyordu Ayşe. Sobanın arkasındaki minderlerin üzerine otururken ilk kez burada uyumuş olduklarını hatırlıyordu anılarının berrak görüntüleri arasında.

Ve sessizliği bozuyordu iradesinden taşan sözleri, “Gözlerime bakacak mısın?”

Çocuk değildi. Bir erkeğin bedeninin verdiği tepkileri ona öğrettiğinde bunu birlikte yaşayacakları aklından asla geçmemişti. Burnunu gül yaprağı kadar narin tenini hissetmek istercesine yanağına sürterken Ayşe’nin, içini çekişiyle seğiriyordu bedeni.

Gök gürültüsü, şimşek ve yağmur bütün haşmetiyle devam ederken, Fuat Ayşe’nin boynunu öpüp, burnunu hassasiyetini artırmak için sürtüyordu gittikçe ısınan tenine. Dudakları kavrulsa da ıslak öpücükler sunmuyordu. Ayşe’yi utandıracak hiçbir eylemde bulunmuyordu. Ne atletini çıkarmak için bir hamlede bulunuyordu, ne de göğüslerine dokunuyordu. Sırtını masaj yaparcasına okşasa da hareketi seksüel açıdan bir değer değildi. Aksine romantizmin zirvesiydi her dokunuşu fazla duyarlı karşılayan Ayşe’nin bedeni için.

Yavaş yavaş yanaklarına doğru çıkarken, dudağının kenarında son buluyordu okşayışı. O öpmedikçe dudaklarına uzanamazdı. Eğer gerçekten istiyorsa Fuat ile birlikte olmayı nasıl olsa öpme ihtiyacı hissedecekti.

Derken… Hiç beklemediği bir anda, daha önce duymadığı bir itiraf duydu. “İlk kez… İlk öpücük önemlidir değil mi? Yani her genç kız için…” Fuat cevap vermedi. Ayşe’nin de cevap, ihtiyacı değildi. “Önemlidir… Ben… Beni ilk öpen kişiyi bana unutturur musun?”

Ayrıntısını daha sonra soracaktı fakat şimdi değil.

Şimdi kulağına gelen fısıltıyla gözlerini sımsıkı kapayan genç geriye çekilip, Ayşe’nin kahverengi gözlerinde kaybolmak istercesine bakıyordu kucağındaki muhteşem varlığa. Aralarındaki mesafeyi kaparken dudaklarına yaklaşarak, Ayşe’nin gözleri kapanıyordu belki heyecan belki korkudan. Fuat’ın gözleri ise dudaklarına kenetliydi. Naif sayılabilecek kadar yumuşak bir öpücüğü Ayşe’nin dudakları üzerine bırakıp geri çekildiğinde tepkisini görmek istiyordu.

Tiksindiğine dair hiçbir emare yokken devam ediyordu öpüşmeyi daha önce bir ihtiyaç olarak hissetmeyen adam. Alt dudağına dudaklarını bastırırken, bir eli saçlarının arasına çıkıyordu başını sabitlemek istercesine. Başını sol tarafa doğru eğip dudaklarının her zerresinde var olurken dudakları, karşılığını bulacağı ânâ dair hissettiği sabırsızlığını görmezden geliyordu.

Ve oldu… Çekingenlikle kıpırdayan dudaklar, Fuat’ı taklit etmek için değil de hazzı daha çok hissetmek ister gibiydi. Bunu anlayan gencin kalbi göğüs kafesine dar gelirken bile bedenini kontrolü altında tutmaya çalışıyordu. Araladığı dudaklarından balı andıran tadını yudumlarken kalbi delicesine bir ritimle çarpıyordu. Bacakları belini sımsıkı sardığında elleri saçlarının arasına ulaşıyordu tam o esnada.

Dudaklarından kopabildiği ilk an gözlerine bakmak istiyordu ancak başaramıyordu. Sırtını eliyle destekleyip bedenini yastıkların üzerine yatırken hareketleri yavaştı Fuat’ın. İncitmekten korktuğunu gizleyemiyordu dudaklarından kopamadığı kızın elleri, kolları ve omuzları arasında hareket ederken. Elleri yanaklarını hükmü altına aldığında bir rüyadan uyanmak gibiydi başını geri çekip, Ayşe’nin gözlerinde kayboluşu.

Yaşadığı cinsel hazla ağırlaşan göz kapakları Fuat’ın bedenini daha da zorluyordu. Başparmakları dudaklarını okşarken, “Beni incitmeyeceksin,” diye fısıldıyordu. “Korkma…” Başını kaldırıp Fuat’ın dudaklarına uzandığında kontrol de bitiyordu. Yüzünden indirdiği elleri omuzlarının ardından sırtını takip ettiğinde durduğu yerde boxerın bel lastiği bulunuyordu. Sıyırıp kalçalarından aşağı indirirken iç çamaşırını, mahremi artık serbest kalıyordu.

Nasıl bu hâle geldiklerini ya da kim olduklarını unutmuş iki genç birbirlerinin gözlerinde kaybolduklarında erkekti daha fazla ayrı kalmaya dayanamamışçasına kızın dudaklarına yapışan. Dudaklar, şehvetin önsözüydü. İniltileri gecenin karanlığına, gök gürültüsüne, sobada yanan odunların çıtırtısına karışırken, Ayşe’nin, “Ah…” dolu zevki bütün bedeninden bir titreyişin geçmesine neden oluyordu Fuat’ın.

Yavaşça yattığı yerden kalkıp, Fuat’ı sırtüstü yatırırken hareketlerindeki özgüvende tecrübesiz olan Fuat gibiydi. Atleti hâlâ üzerindeydi ancak dizleri üzerinde durduğu hâlde külodunu çıkarırken bakışlarını bir saniye olsun gözlerinden ayırmıyordu. Ayaklarından çıkarıp attığında üzerine eğildi tereddütten eser olmayan kararlı bakışlarıyla.

Bacaklarını iki yanında açıp bedenine yönlendirirken vücudunun en sabırsız uzvunu, “Acele etme!” sözleriyle engellemeye çalışıyordu Fuat. Duymak istemediği sözlerdi belli ki. Bedeni kabul etmek için sabırsızlansa da kalınlığını, kendini aşağıya doğru bastırdıkça dudaklarını ısırıyordu zorlandığını saklamaktan aciz bir ifadeyle. Bedeninin kontrolü Ayşe’deydi. Şu an hayatı Ayşe’den ibaretti. O nefes aldıkça Fuat’ta nefes alıyor, tuttuğundaysa bedeninde oksijene ihtiyaç bitiyordu.

Daracık bedeni kabul ederken Fuat’ı içine, dudaklarını ısırıyordu Ayşe gözlerini sımsıkı yumarken. Dayanıklıydı. Güçlüydü her zaman. Her zorluğu kendi kendine aşmaya çalışan bir inatçıydı o. Ama bu kez yalnız değildi. Yattığı yerden doğrulup sırtını elleriyle desteklediğinde kristalden bir objeydi Ayşe, Fuat’ın gözünde. İncitmekten korkarcasına hareket ettirirken bedenini, mahremiyetinde sımsıkı sarılıydı vücudunun bir parçası.

“Aç gözlerini karam…”

Ve açtı… Tek damla gözyaşı yoktu kahverengiliğini esir alabilecek. Yavaş yavaş içinde hareket ederken başparmağını diliyle ıslatıyordu Fuat. Islak parmağıyla dokunduğu noktada vücudu şekil alırken Ayşe’nin bakışları aşka dönüşüyordu. Her hareket birbirine uyumla ilerlerken Fuat bir adım daha yaklaşıyordu Ayşe’nin dudaklarına. Aralarındaki kısacık mesafede Ayşe’nin her iniltili nefesi, Fuat’ın teninden bütün bedenine yayılırken o mesafeyi Ayşe’nin sabırsızlığı kapıyordu. Elleri Fuat’ın saçlarını yüzünden uzaklaştırırken, öpücüğüne kavuşmak isteyen ağzı sabırsızdı.

Geri çekildiğinde kasılan bedeninden anlıyordu Fuat, sona yaklaştığını. Parmağı baskısına devam ederken ve hiç ara vermeksizin gidip gelirken bedeni içinde, “Bırak kendini karam… Bana bırak kendini,” diye fısıldıyordu gözlerinin içine baka baka.

Bıraktı…

Daha önce orgazm yaşamamış bir genç kızın ilk tecrübesinde attığı çığlık dudaklarında tezahür ederken Fuat’ın bir tebessüm olarak, “Seni asla bırakmam…” sözleriyle garip bir vaadi fısıldıyordu Fuat insiyaki bir coşkuyla. Sona yaklaşırken bir ömür kalmak istediği yerden geri çekerek dışarıda sonlandırıyordu şehvetin vuslatını. Fuat’ın bedeninde Ayşe’nin, Ayşe’nin bedeninde Fuat’ın izleri varken alnını alnına yasladığı o anda nefes almaya çalışıyordu genç adam. Başını kaldırıp gözlerine baktığında Ayşe’nin, ilk kez aşkı böylesine bir ihtiyaçla görüyordu bir kızın gözlerinde.

Alnından öptüğünde kızı, sırtüstü uzandığı yerde bedeni üzerine çekip şefkatle okşadı saçlarını.

Koltuğun üzerinde duran battaniyeyi gelişigüzel Ayşe’nin üzerine örterken terden sırılsıklam olan vücudunun tek ihtiyacının soğuk bir duş olduğunu biliyordu.

Üzerinde kıpırtısız yatan kız aklını başından almış, nefesini kesmiş, bütün işi kendi yaptığı hâlde benzersiz bir zevki yaşatmıştı. Başını göğsünden kaldırıp gözlerine baktığında, mumun titreşen ışığında, ağlarsa düşüncesiyle gerildiğini hissediyordu Fuat.

Cinsel gerilim nihayet bulduktan sonra sağlıklı düşüncelere kavuşarak yaptığından pişmanlık duyuyor olabilirdi. Bu düşünceyle sinirlendiğini hissederken garip bir tebessüm yayılıyordu Ayşe’nin gül pembesi dudaklarına. “Teşekkür ederim…” dediğinde, daha önce böyle bir durumda teşekkür aldığını hiç hatırlamıyordu Fuat.

Karşılık olarak sadece sarılmayı tercih ederken, “Seninle ilgilenmem gerek, izin verirsen,” deyip kalkmaya niyetleniyordu.

Daha sıkı saran kollar gitmesini engelliyordu. “Hayır. Sadece sarıl.”

Sarıldı. Televizyonun üzerinde duran saat yirmi ikiye yaklaşırken, dışarıda yağmur dinmiş derin bir sesizlik hâkim olmuştu köyün üzerinde. Mum ışığında Ayşe’nin ipeksi tenini okşuyordu naif dokunuşlarla. Atleti hâlâ üzerindeydi ve Fuat’ta çıkarmak için hiçbir hamle yapmıyordu.

Bedeni serbest kaldığında uyuduğunu anlıyordu Fuat. Hem de öylesine güzel uyuyordu ki kucağından kaldırıp rahat edebilmesi için bırakırken yastıkların üzerine kıpırdamıyordu bile. Başının altına yastık yerleştirip üzerine yorgan örterken gelişigüzel çıkarılmış kotunu üzerine giyiyordu.

Sigara paketini bir eline, cep telefonunu diğer eline alıp çıkarken odadan, son bir kez daha bakıyordu Ayşe’ye.

Ve karar veriyordu; evlenmeliydiler.

Bir gün önce Berlin’de, soğuk bir odanın loş ışığında sandalyeye sıkı sıkı bağlanmış adamın ayıldığında gördüğü ilk kişi Fuat’tı. Ardından Dışişleri Bakanlığı’nda üst düzey yönetimde görevli babasının tiksinen bakışları ve tanımadığı üç başka adam daha. “Baba, neler oluyor?” diye sorarken, yakışıklı yüzü korkuyla gerilmişti.

İlk konuşan Fuat, “Sen benim Ayşe’me dokundun!” dediğinde gözleri artık korkuyla değil nefretle bakıyordu Fuat’a.

“Seni tanıyorum! Adi pislik!”

Babasının sert tokadı sarışın yüzünde kıpkırmızı bir iz olarak kalacaktı ilerleyen dakikalar boyunca ancak öfkeli babanın söyledikleri çok daha aşağılayıcıydı. “Küçük kızları korkut diye mi sana bu imkânları sağladım? Sen sapık heveslerinle insanları mahvet diye mi ha, aptal!”

Kemal’in bakışlarında nefret olsa da ağzını açıp karşı da çıkamıyordu.

Fuat, “Tehdit ettin onu! Arkadaşından ayırdın!” derken, o, “Bırakın beni yalvarırım,” sözleriyle çaresizliğini gösteriyordu. Her ne kadar derin bir tatmin hissi yaşatması gerekse de Kemal’in bu zavallı hâli, Fuat’ı daha ziyade sinirlendiriyordu.

Gaffur Yardımcı ile temasa geçmeleri çok zor olmamıştı. Mete’nin, babasına konuyu açması yetmişti. Uzun uzun görüştükleri meselede oğlunu bu kadar serbest bırakmanın ecrini pişmanlıkla yaşayan adama güvenip, Berlin’e hep birlikte gelerek, Kemal’i uykusunda yakalayıp karşısına geçmişlerdi.

“Bu iyi bir dersi hak etti lakin, yaşamasını isterim…” Adama güvence verdiklerinde Gaffur Yardımcı, tecavüz eden, şantaj yapan, Urfa’nın en büyük toprak sahiplerinden bir ağa oğluyla yaptıkları her iğrençliği öğrendiğinde, duyduklarına inanmakta zorlanmıştı. İşin Urfa’ya dek uzaması, Reyhan’ın itirafları ve tanıklığıyla adam büyük bir ızdıraba gark olmuştu.

Cevat’ın cüssesindeki bir adama kıyasla kürdan misaliydi Kemal’in bedeni. Cevat onunla işini bitirdiğindeyse yüzü tanınmaz hâldeydi. Reyhan’ın çocukluğunun katili olduğunu bilmek, Fuat’ın Ayşe’sine de dokunacak olması, körpecik çocuklara hâllenmeleri Cevat’ı daha da celallendirmiş, iki kaburgası da o vesileyle kırılmıştı.

Cevat, cervical spin kısmında altıncı omura bastırdığı an nefesi ciğerlerinden hırıldayarak çıkıyordu Kemal’in ve bu acı dolu sesi zevkle dinliyordu Fuat, Mete ve Levent.

“Dur! Lütfen dur artık.”

Ayşe’ye bir metreden fazla yaklaşmayacağına yeminler ederken acıdan bayıldığında Fuat’ın işi bitmişti artık Berlin’de.

Sigarasından derin nefesler alıp verirken cebinde telefonu titreşiyordu. Arayanın “Emine Abla” olduğunu görmek şaşırmasına yeterken, “Efendim abla?” diyerek açıyordu telefonu.

“Oğlum…” Duyduğu sesteki acıyla elinde tuttuğu sigarayı sıkıyordu insiyaki bir hareketle. “Oğlum… Ahmet… Ahmet abiyi kaybettik…”

Hava buz gibiydi. Ocak soğuğu ağaçların kuru dallarını bile titretirken Fuat’taki tutukluğun nedeni hava değildi… Aldığı haberin acısıydı. “Abla…”

“Fuad’ım… Gelebilirsen hemen çık gel.”

Elindeki sigarayı savururken gecenin karanlığında boğazı yanıyordu dökülemeyen gözyaşlarının acısıyla. “İlk uçakla geleceğim abla.” Telefonu kapadığında Emine’nin son sözlerinin ardından, içi içini yiyordu mesafelere duyduğu sitemle. “Cevat abi.”

Farkında değildi ne yaptığının ancak en mantıklı olanı yapacak kadar akıl emaresi kalmıştı belli ki başında.”Başın sağ olsun kardeşim.”

“Sağ ol abi,” derken titreyen sesi ürkütüyordu Fuat’ı. Babasına bir kez olsun “Baba” diyememiş bir evladın gizli hasretiydi gözlerini sızlatan. “Bana uçak bileti ayarlar mısın abi?”

“Hâlloldu bil, kardeşim. Bileti alıp, hemen saati bildireceğim sana.”

“EyvAllah…”

Sözler dilde kaybolduğunda elde olan en büyük duygu acıydı belki de. Boğazı düğümlenirken babasına seslenemediği vakitlerin çokluğuyla, metin olması gerekecekti. Fuat’a kol kanat geren adam, sevgi ve şefkatini esirgemeden “Oğlum” derken Fuat’a her daim yere baktığında, bilmeden söylenmiş her sahiplik hitabında kalbi bu ayrılığa daha çok kahrolmuştu. Annesine daha çok kızmıştı.

Duşun altında soğuk suya aldırmadan yıkanırken Safiye’nin odasına girdiğinde görüyordu Cevat’ın aradığını. Gece uçağına yetişebilmesi için elli beş dakikası vardı. Rize’den Trabzon’a gideceği elli beş dakika. Islak saçları, toplamaya vakti olmadığı kıyafetleri, gelişigüzel bıraktığı havluyu umursamıyordu bile.

Sobanın ardında uyuyan kızın alnına bir öpücük kondurduğunda teninin kokusunu içine çekiyordu. Ne bir not yazacak gücü vardı, ne de vakti. “Bekle beni karam,” diye fısıldayıp ayağa kalktığında birkaç saniyenin ardından koşarak çıkıyordu evden. Mustang’in motoru kükrercesine çalıştığında gecenin sessizliğini yırtıyordu. Sol dirseği kapıya dayalıydı, dudakları eline. Boğazından çıkmak için en zayıf anını kollayan çığlıkları bastırmak ister gibiydi lisanıhâli.

Ve ne yazık ki gücünün tükendiğini hissediyordu.

*

Gözlerini açmaya korkarken, sessizliği dinliyordu uyku rehavetinden sıyrıldığı ilk an. Yalnız mıydı, yoksa Efide yanında mıydı, bilemiyordu. Elini yan tarafa uzatır gibi yapıp boş yastıkları okşadığında rahatlama hissettiği gerçekti. Efide kahvaltı hazırlıyordu ya da banyodaydı. Gözlerini ovuştururken uyanır uyanmaz onunla karşılaşmadığına şükretti nedensiz. Önceki gece hiçbir şeyden utanmamış olsa da şimdi gün yüzünü gösterdiğinde karanlıkta açığa çıkardığı her gizemden utanıyordu.

Yavaşça doğrulurken uzandığı yerden, üzerine örtülü yorgana buruk bir tebessümle bakıyordu. En iyisi belki de ona yakalanmadan kaçıp gitmekti. Daha sonra nasılsa konuşacaklardı ancak şimdi utanma vaktiydi. Bedeninde hiçbir hassasiyet hissetmiyordu yastıkların üzerinde oturur pozisyona geçtiğinde. Pantolonunu giyip, yorganı katlayıp kaldırırken yastıkların üzerine bulaşan lekeler gözüne çarpıyordu. Artık Şeytan’ı öldürmeyi başaramadığı takdirde o Şeytan canını yakamayacaktı. Bundan daha da önemlisi aklında her ne niyet varsa buna ulaşamayacaktı da. Bu düşünceyle zevk dolu bir tebessüm dudaklarını esir almak istese de iradesine hâkimdi Ayşe.

Parmak uçlarında yürüyerek açarken oda kapısını derin sessizliği dinliyordu kalp atışlarını sakinleştirmek isterken. Banyo sessizdi… Mutfak sessizdi… Esasen evin hiçbir yerinde Efide’den iz yoktu. Sigara içmek için bahçeye çıkmış olabileceğini düşünerek yaklaşırken pencereye doğru, ondan hiçbir iz olmayan bahçeyi tarıyordu gözleri.

Yatak odasına girdiğinde Efide’nin sırt çantasını her zamanki yerinde göremediğinde garip bir sancının kalbinde büyüdüğünü hissetti. Aklının ucundan onun gitmiş olabileceğine dair hiçbir fikir geçmiyorken böylesi bir duyguyu hissediyor olması da garipti. Alışverişe gitmiş olabilirdi. Buz gibi evde serseri gibi dolaşırken giyinip eve dönmeye karar verdi. Efide geri geldiğinde Ayşe’yi göremeyip sinirlenecekti ancak yapabileceği hiçbir şey yoktu. Onunla karşılaşmak istemiyordu.

Kalbinden geçenler karanlık, kasvetli düşüncelerin gölgesi olsa da önemsemeyecekti. Nasıl olsa arayacaktı, nasıl olsa gelecekti.

Gelecekti, değil mi?

*

Anne-oğulun birbirlerine sarılarak teselli bulmaya çalışıyor olmalarını seyretmek acıyla zonklayan başını daha çok ezdiğinde yanlarında durmaya dermanı kalmamıştı artık. Mete’nin bakışlarındaki vicdan azabını görmek babasının acısını gizli gizli yaşadığı ruhuna iyi gelmiyordu.

Baba…

Bu hitabı bir kez olsun sesli dile getiremeyişi asla kabuk tutmayacak bir yarayı yeniden kanatırken, otopsinin ardından temizlenmiş babasına son vedasını edecek bir çocuk gibi hissettiriyordu Fuat’a. Gözleri derin bir uykudaymışçasına kapalıyken, bulunduğu odanın soğukluğu umurunda bile değildi Fuat’ın. Ahmet Ardahan, uyuyordu. Ölü değildi. Tenini esir alan soğuk, vücudundaki hayatı çekip alan ecel, yetimliği en çok bu anda hissettirse de gözlerindeki kuruluk boğazını kavuruyordu.

“Baba…” Fısıltı sessizliğindeki söz dudaklarından dökülürken yalnızlığına seviniyordu. “Daha önce söyleyemedim…”

Her daim otoritenin hâkimiyetini avucunda tuttuğu büyük elleri hareketsizliğiyle kahrederken Fuat’ı, elleri arasına aldı babasının elini. Söylenemeyen sözlerin, gizlenen gerçeklerin, baba hasretinin noktalandığı an bu andı. Kadere bir sitem daha savrulmuyordu benliğinden. Kederi, kadere isyanını noktalıyordu nedense. Mecali kalmadığını hissederken bedeninin, gözlerini sımsıkı yumarak derin nefesler alıp veriyordu.

*

Önceki günden kalma yağmur yerini kar yağışına terk ederken, soğuk beton bütün bedenini üşütecek bir etkiyle kalçalarından vücuduna yayılıyordu. Tekrar tekrar aradığı Efide’nin telefonundan alabildiği tek yanıt, “Lütfen daha sonra tekrar deneyin,” diyen kadının iç bunaltan sesi oluyordu.

Kadının ne suçu vardı ki? İçinde kopan fırtına mantığını bulandırırken o avlunun beton zeminine oturmuş, bacaklarını merdivenlere sarkıtmış Efide’nin yolunu gözlüyordu. Saat on beşe yaklaşırken beklediği kişi tarafından terk edildiğini artık biliyordu.

Başını kucağına eğdiğinde, “Hani bırakmayacaktın?” fısıltısıyla, ellerinin üzerine gözyaşları düşüyordu. Ardına bile bakmadan koşarken patikadan aşağı, sicim gibi gözyaşları akıyordu gözlerinden.

Bir adım daha atmaya niyetlenirken olduğu yerde çakılı kaldı. Rahmetli Safiye’ye de mi hürmeti yoktu? O evi o hâlde bırakamazdı ki… İndiği yolu gerisin geri çıkarken soğuktan donmuş parmaklarıyla gözyaşlarını temizlemeye çalışıyordu. Evden içeri girerken başı ağrıyordu ama aldırmayacaktı. Yastık kılıflarını çıkarıp poşete yerleştirdi, mutfakta kalan bulaşıkları yıkayıp temizledi. Son gözyaşlarının gözünden akmasına izin verirken bir daha ağlamayacağına yemin ediyordu.

“Bir daha asla ağlamayacağım. Bir daha hiç kimsenin beni bu kadar üzmesine izin vermeyeceğim!” Yaşadığı acı öylesine derindi ki, birkaç gün sonra Efide arar ya da çıkıp gelirse kalbinde açtığı yaraya merhem olamazdı. Bir gecede yaptıkları, birlikte geçen yılların güzelliğini silip götürmüştü ne yazık ki. Kapıyı kilitlediği anahtarı her zamanki yerine, pencerenin önünde sıralı saksılardan üçüncüsünün altına yerleştirirken döneceğine dair ümidini kestiği genci uğraştırmama düşüncesiydi.

Soğuktan mı titriyordu yoksa ateşi mi çıkıyordu bilemiyordu elindeki poşete yığdığı yastık kılıflarını makineye yerleştirirken. Boğazı acıyor, başındaki ağrı şiddet kazanıyordu. Küveti sıcak suyla doldurup soyunurken, iradesini zorlayan gözyaşlarına geçit vermiyordu. Bedenindeki acıların müsebbibi neredeydi bilemiyordu ancak ona teşekkür etmeliydi. Kızmak yerine teşekkür… Onu bir külfetten kurtarmıştı ne de olsa.

Bedenini gecenin izlerinden temizlemeye çalışırken bilincinin gittiğini fark edemiyordu Ayşe. Zoraki hareketlerle duştan çıkıp havluya sarınırken, araladığı banyo kapısından Bedriye’ye sesini duyurmaya çalışıyordu.

Bedriye koşarak yanına gelmişti ancak Ayşe o sırada derin bir uykunun kollarına bırakıyordu bedenini. Yorgundu… Terk eden arkadaşına ağlarken üşütmüştü… Ne derdi ne sıkıntısı vardı bilemiyordu ancak hiçbir dert, terk edip gidişini, aramayışını haklı çıkarmayacaktı, bunu biliyordu…

Ve bu gerçeği ömrü boyunca unutmayacaktı.

*

“Ahmet’im… Ahmet’ime ne oldu anlamadım. Sütlaç pişiriyordum ben. Sütlaç istemişti. Gecenin bir yarısı istediği için sitem ettim galiba… Ama o…” Nisa, elleri arasında tuttuğu gömleği ara ara burnuna götürüyor, kokusunu derin soluklarla içine çekip kucağına geri bırakıyordu. Başı öne eğik olduğu hâlde yanında oturan Mete’nin ise ağzından tek kelime çıkmıyordu. “Uyanacağım anı bekler gibiyim… Uyanacağım ve kâbus bitecek…”

Cenazenin ardından kalabalık gazeteci grubu biraz olsun dağılsa da, hâlâ birkaç kişi evin önünde bekliyordu. Pınar ve Reyhan sıcak çay ikramında bulunurken, uzak yakın akrabalar her yanda birbirlerine Ahmet Ardahanlı anılar anlatıyorlardı.

Ada, bir köşede sessiz sessiz otururken renksiz teninden anlaşılıyordu yaşadığı şok. Sabah cenaze için hazırlanırken söylediği sözler Fuat’ı derinden etkilerken, manevi kız kardeşini teskin edecek sözler kayıptı dudaklarında.

“Beni bırakacaklar mı?”

Cevabı olmayan Fuat kızı kolları arasına aldığında sımsıkı sarılmışlardı birbirlerine. Artık çocuk değildi, Ada. Hissettiklerinin boş bir evham olmadığının da farkındaydı. Şimdi sessizlikte olacakları beklerken müphem gelecek kalbini oyuyordu şüphesiz.

Nisa oturduğu yerden kalktı, “Ben… Uyumaya gidiyorum,” diyerek müsaade istedi.

Onun ardından dizlerine dirseklerini yerleştirip başını elleri arasına alırken Mete, Fuat yanına oturarak elini omzuna koyuyordu kardeşinin.

“Fuat… Ben boşluktayım kardeşim.”

“Bana tutun öyleyse,” derken sesi kendine bile yabancıydı.

Acının verdiği his kalbini deşiyordu âdeta. Babasının üzerine attığı toprak, kardeşine verdiği teselli arasında sözleri kaybolan abi…

Çaresizlik, başını omzuna yaslayan kardeşinin acısını yüreğinde yaşarken ağzını açıp; “O benim de babamdı” diyememekti. “Biz artık birbirimize yaslanacağız, kardeşim” diyememekti.

*

Odanın kapısını ardından kapayan kadının sağ eli dudaklarının üzerinde, sol eliyse bedenine sarılıydı elindeki gömlekle birlikte. O gömlek, bugün elinden hiç düşmemişti belki de. Bir adım daha atamazken bulunduğu yerde, sevdiği adamla birlikte yıllarının geçtiği yatağı seyrediyordu. Kalbi acıyı tutamıyor, bütün bedenini esir alıyordu ancak o gözyaşı bile dökemiyordu.

Böylesi bir acı yaşarken neden ağlayamıyordu?

“Ahmet…” Fısıltı kulağına gelene kadar eşine seslendiğinin farkında bile değildi, Nisa. “Ahmet…” Ahmet, sesine cevap olmayacaktı artık. Seslenişleri boşlukta yankılanıp hava zerrelerinde kaybolacaktı. Yalnızlığa alışmaya çalışacaktı.

Yürümeyi başardığında üzerindeki kazağı çıkarıp elindeki gömleği geçirdi önce kollarından. Düğmeleri tek tek iliklediğindeyse dolabın içinden kocasının yastığını aldı kolları arasına. Eliyle yastığın üzerini okşarken kokusunu almak ister gibiydi burnunu yaslayıp derin nefesler çekişi.

“Ahmet…”

Bir yaş süzüldü gözünden yastığın yumuşacık yüzeyine değen, hemen ardından bir tane daha. Pencerenin dibine oturup sırtını duvara yasladığında yastığa yüzünü gömüp zincirlerinden çözülen bir kadın vardı haykırışlarını saklı tutmaya çalışan. Ağlamak rahatlatmıyor aksine ümitsizliği, yokluğu, dönmeyecek kocasını, ölümü daha çok hissettiriyordu.

“Ahmet’im… Hayrünnisam de bana Ahmet’im… Son bir kez daha de…”

Biliyordu ki; ölüm gelmedikçe bir daha kocasının sesini duyamayacaktı.

Bir başka şehirde, bir başka kadın da gözyaşı döküyordu ölen adama ancak hıçkırıklarını bastırmaya çalıştıkça ağrıyan göğsünde ciğerlerinin parçalanacağını hissediyordu çaresizliği ömrüne yoldaş etmiş kadın.

Elvan, “Ahmet Ardahan’ın cenazesi”ni haberlerde duyduğu an dizleri tutmaz olmuştu. Ahmet Ardahan; gizli sevdası, ilk ve son aşkıydı. Kaderine yazılan sevdiği adamın yasını bile gizli gizli tutmaktı. Fuat’ı arayıp durumunu öğrenmek istediğindeyse ulaşamadığı oğlunu teselli edebilme ihtimali ortadan kalkmıştı. Nasıldı, ne yapıyordu hiç bilmiyordu ama hissettiği; oğlunun da acı çektiğiydi…

*

Ellerini cebine sokmuş olduğu hâlde yağmur damlalarını seyrediyordu alt dudağını belli belirsiz dişleriyle ezerken. Babalarını bıraktıkları taze mezar yağmurla örtünürken, sigarasızlığa alışmaya başlıyordu iyiden iyiye. Giydiği kıyafetlerin karası kadar karaydı şimdilerde kalbi. Ahmet Ardahan’ın birden bire geçirdiği kalp krizi mantığını zorlarken üç gündür yemek yiyemeyen Nisa’nın yaşadığı acıyla perişan oluyordu üç genç.

Ada, Mete ve Fuat.

Sırtında bir dokunuş hissettiğinde, Ada başını omzuna yaslıyordu, “Yine yalnızlıklara sığınmışsın,” sözleriyle.

Kolunu Ada’nın omzuna sarıp kızı şefkatiyle sarmalarken yağmur iyiden iyiye hızını arttırıyordu. “Senden kaçamamışım baksana.”

Cevabının öfkesi olacağını bekliyordu. Sessizlik uzadıkça duyduğu tek karşılık hıçkırık, titreyen nefes ve kaskatı kesilen bir bedendi. Başını göğsüne yaslayan kızın saçlarını okşarken söz çıkmıyordu dudakları arasından Fuat’ın. Sadece bekliyordu.

Fısıltısında kaybolmuş bir çocuk vardı Ada’nın. “Beni gönderecekler Fuat… Ben ayrılmak istemesem de gönderecekler.”

Önce Ada’yı kolları arasından çıkarıp koltuğun üzerine oturttu ardından dizleri üzerinde yere çömeldi. “Gözlerime bak bakayım… Seni asla bırakmayacaklar, anladın mı? Bugünleri hep birlikte atlatacağız.”

Gözlerine bakan gözlerde ümit arayışı vardı. “Atlatacak mıyız sahiden?”

“Atlatacağız.”

Geleceğin ne getireceğini elbette bilmiyordu ancak, bu kayıp çocuğun üzülmesine izin vermeye hiç niyeti yoktu.

*

Efide ile sahile geldiklerinde vakit geçirdikleri kaya üzerine oturmuş, elindeki telefona bom boş gözlerle bakıyordu. Bir hafta, her saat hatta her dakika aramasını beklediği adamdan hiçbir ses yoktu. Hasta yattığı iki gün boyunca Efide’nin yokluğu kâbus olup gecelerini tarumar etmişti. Her ne kadar Efide’ye öfke duysa da, sebepleri ne olursa olsun haksız olacağını düşünse de o, bir daha görüşmem olur biter diyemeyeceği kadar değerliydi Ayşe için.

Bu yüzden olsa gerek onu beklemeden kendi arayacaktı.

İsmi ekrana geldiğinde kulağına tutuyordu telefonu, gözleriyse gri çarşafına bürünmüş Karadeniz’i seyrediyordu. Birinci çalış, cevap yok… İki, üç, dört, beş… Açmayacaktı belki de. Telefonu kulağından indirdiğinde duyduğu sesle geri kaldırırken, “Efendim,” diyen kadın sesiyle kaşları çatılıyordu belli belirsiz.

“Efide… Efide ile konuşmak istiyorum.”

“Yanlış aramışsınız. Efide’nin değil bu numara.”

“Peki size mi ait?” Boğazı yanıyordu ancak sebebi soğuk hava değil, öfkeydi!

“Hayır, bana ait değil. Siz kimsiniz?” Ses yumuşacıktı. Duyan kişiye sesin sahibinin çok güzel olabileceğini düşündürecek kadar ahenkli, kendinden emin bir tınısı vardı.

Sevgilisi miydi? Bu yüzden mi kaçmıştı Ayşe’nin yanından? Bu yüzden mi arayıp sormuyordu? Günlerdir çektiği sıkıntının sebebi bu kadın mıydı? “Ne zamandır bu numarayı kullanıyorsunuz?”

“Uzun zamandır.”

“Yani numara size ait?”

“Of be! Bana değil sevgilime ait ya Allah, Allah.”

Hırsla kulağından çektiği telefonla ayağa kalktığında, kolunu geriye çekip öne doğru savururken elinden fırlattığı alet, hayatında bir kez daha dokunmak istemediği lanetli bir nesne gibiydi.

Tekrar çöktüğünde taşın nemli yüzeyine, ellerini gözlerine bastıran ve derin derin nefes almaya çalışan bedenini sakinleştirmeye çalışıyordu.

Ağlamak, eski bir lükstü Ayşe için.

Artık ağlamak yoktu.

Hiç kimse için… Hiçbir şey için.

*

“Arayan kimdi?”

Fuat, kütüphanenin kapısını araladığında Ada’ya doğru sesleniyordu. Telefonunu salona bıraktığını hatırlıyordu ancak Mete’nin yanından kalkıp alma isteği yoktu.

“Manyağın biri yanlış aramış!”

Kapıyı kapayıp kardeşinin yanına geri otururken, vicdan azabıyla kavrulan adama bir teselli verebilmek tek isteğiydi. “Toparlanman lazım evlat.”

Dönüp gözlerine bakan gözlerde ızdırap ateşinde kavrulan bir adam vardı. “Annem beni bekliyordu o gece. Gel dedi ama ben… Babamın yanında değildim Fuat.” Bakışları yere sabitlendiğinde artık kendi kendine konuşur gibiydi. “Bu vicdan azabı hiç silinmesin benliğimden ki; bir daha kendimi unutmayayım.”

“Yiyip bitirme kendini… Annenin sana ihtiyacı var.” Elvan’ın da Fuat’a ihtiyacı vardı. Bir ya da iki günlüğüne Trabzon’a gitmeli, hatta Ayşe’ye de bir açıklama yapmalıydı. Günlerdir telefonda izah edemeyeceği durumdan kaçarken, yüz yüze anlatmanın en iyisi olduğu kararı mantıklı geliyordu.

Gitmesine gidecekti de bunu Mete ya da Ada’ya nasıl izah edecekti? Her şeyden önemlisi Ada, Fuat’a sığınırken onun kendini güvende hissetmesi tek isteğiydi. “Biliyorum… Günlerdir doğru düzgün yemek yemiyor, fark ettin mi?”

“Evet.”

Verdiği kısacık cevabın sorumluluğu çok ağırdı vicdanında. Nisa, değeri maddeyle ölçülemeyecek kadar yüceydi Fuat için. Bir haftada çökmeye başlayan bedenini görmek, ister istemez endişeye düşürüyordu fikrini.

“Ne yapacağımı bilmiyorum.” Sırtını koltuğa yasladığında elleriyle yüzünü örtüyordu. “Aklım almıyor abi… Seni, beni, Levent’i arka arkaya alıp tek yumrukta yere serebilecek bir adam nasıl kalp krizi geçirir abi? Hayatı boyunca sigara içmemiş, alkol kullanmamış, sabah namazından sonra uyumayan, koşan adam nasıl kalp krizi geçirir abi? Kafayı yiyeceğim!”

“Otopside ani tansiyon yükselişinin enfarktüsü tetiklediği saptanmış. Bir sıkıntı ya da bir stresi var mıydı son zamanlarda?”

Fuat’ın sorusunu cevaplarken ellerini yüzünden çekip, kollarını çaprazlayarak göğsü üzerinde birleştiriyordu Mete. “Bildiğim yok. Onu canından edecek kadar büyük bir derdi vardıysa da ben bilmiyorum!”

Sözlerinin sonu, dağ misali bir öfkenin kavruluşu gibiydi. Taziye için gelenleri bildirirken Reyhan, başını sallayarak kabul ediyordu Fuat. Bir-iki dakikalık oyalanmanın ardından misafirlerin yanına giderken, üst katın merdivenlerinden Nisa iniyordu sol bileğinde tutunma mücadelesi veren erkek saatiyle.

Mete ve Fuat’ı yan yana gördüğünde, “Bütün çocuklarım yanımda,” sözleriyle tebessüm etmeye çalışan dudakları vardı. Bal rengi gözleri solmuş, teninin rengiyse hastalıklı bir sarıya dönmüştü Nisa’nın. “Nasılsınız yakışıklılarım?”

Fuat’ı sol koluyla, Mete’yi sağ koluyla sardığında, iki genç de kadının küçücük omuzlarına başlarını yaslıyorlardı. “Anne…”

Fuat geri çekilip seyrederken anne-oğulu, Emine yanlarına yaklaşıyordu. “Bülent Bey ve eşi gelmişler, Nisa. Geçelim mi yanlarına?”

“Geçelim, Emineciğim.” Oğlunun sırtını teskin eden dokunuşlarla okşadığında kollarına girdiği gençlerle salona doğru ilerledi.

Güçlüydü Nisa etrafında insanlar varken. Ne sesinde bir titreme, ne de yaşadığı acıyı belli edecek bir gözyaşı damlası vardı gözlerinde. Nezaket dolu ahvaliyle misafirleriyle ilgileniyordu ancak yalnız kaldığında, odasının kapısı ardında hatıralarıyla baş başayken ne kadar ağladığını ertesi gün görüyorlardı. Ceylan gibi gözler kırmızı, mürdüm eriğini andıracak kadar da irileşmiş oluyordu.

Düşünceler kafasını tarumar ederken dalgınlıkla telefonu bıraktığı yerden aldı Fuat. Arama kaydına girdiğinde Ayşe’nin aradığını görmek kalp atışlarına hız katarken, Ada’nın söylediği sözler aklına geliyordu; “Manyağın biri yanlış aramış!” Müsaade isteyip ayrılırken salondan, Ada’yı mutfakta buldu sessizlik içinde süt içerken.

Fuat sessizce yanına oturduğunda, mavi gözlerini örten sarı sırma saçları alnından geriye itiyordu Ada’nın. “Arayan Ayşe miydi?”

Sorusunu duyduğunda dudaklarına götürdüğü süt elinde dondu Ada’nın. Bom boş gözlerinde hiçbir duygu kırıntısı yoktu. “Bakmadım arayana. Hatta ekrana. Ne oldu?”

“Bir şey olduğundan değil. Merak ettim.”

“Tek derdim susturmaktı galiba ya… Dikkat etmemişim. Kusura bakma.”

İfadesiz gözleri sıkıntıyla gölgelenirken Ada’nın, “Dert etme güzelim. Arayan bir daha arasın,” tesellisini sunuyordu Fuat.

“Zaten yanlıştı… Efe mi Efkan mı ne öyle birini arıyordu.”

Tam ayağa kalkacağı sırada duyduğu sözle olduğu yere çökerken, “Efide olabilir mi?” diye sordu.

“A evet ya! Efide dedi. Hâyırd..?”

Ada sözünü tamamlayamadan Fuat çoktan bahçeye çıkmış Ayşe’ye ulaşmaya çalışıyordu. Beşinci arayışının ardından da aradığı numaraya asla ulaşamayacağını anladığında kötü bir şeyler olduğu hissi kaplıyordu kalbinin karanlık odalarını. İki günden fazlası gerekmiyordu Fuat’a. Hem annesini görecek, hem de Ayşe’de teselli bulacaktı. Babası olan adamı, onu kaybedişini, acısını gizli yaşadığını, kardeşini, annesini anlattığında onu bırakıp gidişindeki kabahatini affedecekti. Gerçekler daima kazanırdı.

Fuat’ın hayatı ise yalanlardan ibaretti.

*

Tarık ile yollarını ayıralı çok olmuştu ancak şimdi gecenin bir vakti vedalaşmak için kapısına gelmişken ve bu vedanın sonunda askerlik varken ona git diyemiyordu. İlk aşk bile unutuluyorken, hiçbir iz kalmıyorken kalpte, Efide’nin açtığı yara nasıl hiç kabuk bağlamıyordu? Hiç bağlayacak mıydı, onu da bilmiyordu.

Gittiğini, dönmeyeceğini anladığında nasıl acıdıysa canı, hâlâ aynı tazelikte acıyordu.

“Nerede yapacaksın acemi birliğini?”

Yeşil gözleri tutkuyla bakıyordu gözlerine. Hızlanan nefesi ateşli bir öpücükle veda etmenin arzusuyla tutuşuyordu belli ki ancak bu söz konusu bile değildi.

“İzmir, Bornova.”

“Kolay olur İnşAllah.”

Sessizlik aralarında uzarken tanıdık bir motor sesi yırtıyordu gecenin karanlığını. Var olmayan bir ses duyduğunu düşünürken bile kalp atışları coşmuş, bedenini bir ateş etkisi altına almıştı. Sese Tarık da dönmüş olmasaydı iyiden iyiye kafasında duyduğuna inanırdı ancak durum farklıydı. Mustang’in farları alt yolu aydınlatırken ve birkaç saniye içinde aracı park edip inerken Efide, gözlerini kalbini söken gençten, karşısındaki gence çevirdi.

Elini Tarık’ın yanağına uzatıp, oradan saçlarına uzanarak başını kendine doğru eğerken tek isteği; kendi yaşadığı acıyı göstermeyip acziyetini maskelemekti. Dudaklarını Tarık’a sunduğu an susuz bir çölde vaha arayan çaresiz gibiydi Tarık’ın öpüşü. İstekli, aceleci ve tecrübeli.

Büyük eller belini kavradığında sırtını kapının ahşap pervazına yaslayacağı şekilde geri itiyordu Tarık. Dili dudaklarının üzerinde içeri girmek istercesine dolaşırken, Ayşe biteceği ânâ duyduğu ihtiyaçla dayanmaya çalışıyordu. Öpüşmekten bir ömür nefret ederse sebeplerden birini de bu gece sayacaktı.

Araba kapısı gürültüyle üzerine çarpıldığında ateşli bir Fransız öpücüğü de son buldu. İkisi de Efide’den tarafa dönerken o çoktan gözden kayboldu tepedeki eve doğru. Ona gücünü göstermek isterken tek yapabildiği öfkelendirmekti belki de.

Ama daha önemli bir sorunu vardı şimdi.

“Bunun bir anlamı olduğunu sanmanı istemem.”

Gözlerine bakan gözler anlamak ister gibiydi. “Bir anlamı? Beni sen öptün… farkındaysan!”

“Evet, farkındayım. Veda öpücüğüydü. Güle güle git, Tarık.”

Bedeninden uzaklaştığında en azından bir dakika boyunca yüzünü inceledi Ayşe’nin, ardından tek kelime etmeden hızlı adımlarla yürümeye başladı. Öfkesini iliklerine kadar hissediyordu hem Tarık’ın hem de Efide’nin. Ancak bunu önemseyecek kız… hayatını kaybetmişti.

Onun enkazından doğan kızınsa hiç kimse umurunda değildi.

*

Toparlayacak çok bir eşya yoktu dolabın açık kapıları önünde düşüncelerini toparlamaya çalıştığı bu anda. Bir eli belinde, diğer eli dudakları üzerindeydi. Gördükleri yüzünden ateş alabilirdi bütün bedeni.

Tarık’ı nasıl öperdi?

Fuat son bir yıldır Ayşe’nin peşinde dolaşmaktan ne başka bir kızla çıkmıştı ne de görüşmüştü ancak Ayşe… Bir haftada Tarık ile görüşecek kadar sadakatten yoksundu. Birkaç tişört, bir-iki hırkayı raftan alıp küçük bir el çantası içine atarken bir daha ne bu eve dönecekti ne de bu şehre. Eşofman ve iç çamaşırlarını da aldığında dolaptan, Safiye’nin üç entarisi salınıyordu askılarında.

Banyodan fırçasını alırken Ayşe’nin fırçasına takıldı gözü.

Sadakatsiz Ayşe’nin…

Buzdolabını boşaltıp fişini çekti, ocak tüpünün emniyetini kapadı. Soba odasında yeni yıkanmışçasına yumuşatıcı kokan yer minderlerine bakmak kalbine bir acının saplanmasına neden olduğunda dizleri üzerine çöküp, sıkılı yumruklarını dizlerine indirdi.

Bir ömür boyu unutamayacağı bir gerçek vardı… O da…

Ayşe’ye âşıktı.

Ve yine unutamayacağı bir gerçek vardı; kadınlar sadakatsizdi…

Ahzen ~ 16 | Firak” için 39 yorum

  • 13 Aralık 2018 tarihinde, saat 21:04
    Permalink

    Off soluksuz okudum herşey aklıma gelirdi de bu şekilde ayrılmaları gelmezdi ben ayşeynin şeytan yüzünden hiç ağlayamadığını sanıyordum meğerse efideymiş sebebi üzüldüm ya 🙁

    Yanıtla
    • 13 Aralık 2018 tarihinde, saat 23:31
      Permalink

      Ama şeytan yüzünden de ağlamıyordu yani onun yanında efide de üstüne tuz biber olmuş gari ?

      Yanıtla
    • 16 Aralık 2018 tarihinde, saat 20:51
      Permalink

      bütün sebepler bir araya toplanmış sanırsam

      Yanıtla
  • 13 Aralık 2018 tarihinde, saat 23:13
    Permalink

    Bir, şeytan kemalin cezasını bulduğuna sevindim hemde nasıl LutfiyEM ? (tabi daha sonra ne yapar bilemem de ? şimdilik seviniyorum iste)
    İki, (varya LutfiyEM hani fuat diyodu ya oyle bir sey yaptim ki affetmez diye az bucuk tahmin etmistim ama biliyon mu) aman be Fuat çok mu zor yani bir not bırakmak msj atmak hadi atamadın ya da not bırakamadın arasana da sonra, kader ya işte olacağı var ya bakalım daha neler olacak neler ayy çok heycannadim şimdi…

    Ahh metem ahhh ….

    Yanıtla
    • 16 Aralık 2018 tarihinde, saat 20:53
      Permalink

      bazı anlar oluyo, insan tükendiğini hissediyo ya… fuatın yaşadığı öyle bi andı. tükenmişti. bazen konuşmak istemediğim oluyo, istiyorum ki duruşumdan beni anlasın millet; bu sessizliğe sığınmış ?

      Yanıtla
  • 13 Aralık 2018 tarihinde, saat 23:43
    Permalink

    hmm şimdi geçenlerde Candan öte yi okuyorum yine yeniden bilmem kaçıncı kez kaçıncı bölümdü hatırlayamadım ama orda metem fuata ayşe seni geçmişte yaptığın şey için affettiyse bunu da affeder demişti umarım yalnış hatırlamıyorumdur(soluksuz yazdım sanırım) bende baya düşünmüştüm fuat ne yapmış olabilir acaba diye aklımın ucundan bile geçmemişti böyle bir şey olacağı.
    ablacım ellerine sağlık bu parantez açma olayı senden bana geçmiş olabilir seviliyorsun ???

    Yanıtla
    • 16 Aralık 2018 tarihinde, saat 20:55
      Permalink

      ??? gözlerim aynen böyle okudu yorumu. hakketen mi ya? çok doğru hatırlıyosun canısı. okuyan o güzel gözlerine sağlık. parantez iyidir =)
      sen de seviliyosun kardeşim

      Yanıtla
  • 14 Aralık 2018 tarihinde, saat 00:02
    Permalink

    Yaa ben hep Fuat in çok haksız olduğunu sanmistim. Ama hic de öyle değilmiş . ah bu kıskançlık gozleri kör ediyo. Soluksuz okuyoruz ablacım hikayeyi . bolum leri dört gözle bekliyorum. Eline yüreğine sağlık seni seviyoruz 🙂

    Yanıtla
    • 16 Aralık 2018 tarihinde, saat 20:56
      Permalink

      ben de sizi seviyorum ? okuyan gözlerine sağlık

      Yanıtla
  • 14 Aralık 2018 tarihinde, saat 00:04
    Permalink

    Eline yüreğine saglik. Bölüm efsaneydi:-)

    Yanıtla
    • 16 Aralık 2018 tarihinde, saat 20:56
      Permalink

      beğenmene çok sevindim ki…

      Yanıtla
  • 14 Aralık 2018 tarihinde, saat 00:52
    Permalink

    Simdi ben bu bolumu akksam trafiginde cevizlibagdan 500T ye bindim edirne kapidan geciyoruzbi umit bakayim dedim sevincten nefesim kesildi baslamisim o kadar kaptirmisim trafik o bicim kavacikta inicektim son anda farkettim geldigimi nasil kapilmisim nasil karmasaya girmis beynim ki hala sonunu getiremedimcogu dugum cozulmus oldu boylece ki belliki julide kocasinin yanina gidicek annesinden tamamen kopmasi neden yoksa yada ayse izini kaybettirecek yoksa fuat onu nasil birakir yada eksikmiyim onuda bilmiyorum (dur bolumu tamamliyimda geliyim :))) evettt kabull sabirsizimm )

    Yanıtla
    • 16 Aralık 2018 tarihinde, saat 20:57
      Permalink

      yau Allah kahretsin bu trafiği!!!
      ben beklerim. oku oku, gel ?

      Yanıtla
  • 14 Aralık 2018 tarihinde, saat 01:44
    Permalink

    Vuhhhhh……..
    Bu neydi boyle
    Anaaaammm yaaa nerde neye sasircagimi bilemedim ya Lütfiyemmm…

    Yanıtla
    • 16 Aralık 2018 tarihinde, saat 20:58
      Permalink

      bu tepkin umarım çok beğendin diyeyidi. hiç açıkda vermemişin a ?

      Yanıtla
  • 14 Aralık 2018 tarihinde, saat 10:20
    Permalink

    Varya LütfiyEM hani sahne bölümünde Ayşe nayinoyu söylemeye başlıyor fuaddd o sevimli başını ağı ağır sahneye döndürüyor ya ? hah orda ne hissettiklerini o kadar çok merak ediyorum ki nerden geldiyse aklıma ?

    Yahu sonra sonra aklıma geliyo Kemali yakaladığını ağzına ….. tığını anlatamadan olaylar olaylar ulan piiiss kemal off bee bu da mi bi şey bakalım metem deki boşluklarda neler olcak daha ama eğlenceli olaylarında olacağı kesin hemi LütfiyEM ??

    Ahhh metem ahhh ??

    Yanıtla
    • 14 Aralık 2018 tarihinde, saat 16:50
      Permalink

      bende dün merak edip o bölüme baktım tekrar tam olarak nasıl tepki verdi diye ama Ayşe tanımadı sanki Fuat’ı çok normal tepki verdi yada bilerek öyle yaptı artık Lütfiye’nin sihirli parmakları ne göstericek :)))) meraktayım

      Yanıtla
      • 15 Aralık 2018 tarihinde, saat 12:50
        Permalink

        Şimdi fuad tip olarak değişti tabi o zamana göre o zaman gözlüklü ve sesinde sıkıntı vardı ya ameliyat falan olması lazımdı falan falan ama tanımış ve hissetmiş olabilir çunkim Ayşem ya da herşeyin üstüne bir sünger hafıza kaybı temaaammm? hiç tanımamış gibi yapabilir yani biz ne desek boş Ümran kardeş bakcaz bakalım LütfiyEM ne edecuk ?

        Ahh metem ahh ?
        Hiç unutturmuyorum dimi LütfiyEM ?

        Yanıtla
        • 16 Aralık 2018 tarihinde, saat 21:02
          Permalink

          hiç unutturma GülayıMM ? ben çok mutlu oluyorum ya

          Yanıtla
      • 16 Aralık 2018 tarihinde, saat 21:01
        Permalink

        sihirli mi parmakları? lütfiyenin mi? yok canım o çatlağın teki.
        ya çok tatlısınız siz ???

        Yanıtla
    • 16 Aralık 2018 tarihinde, saat 20:59
      Permalink

      bir dahaki bölüm daha açıklayıcı olur heralde galiba sanırsam, GülayıMM

      Yanıtla
  • 14 Aralık 2018 tarihinde, saat 15:58
    Permalink

    Nasil merakla bekliyordum ve nasıl bekledigime değdi belli değil hic boylesini tahmin etmemistim vay dedim yani emegine yüreğine sağlık

    Yanıtla
    • 16 Aralık 2018 tarihinde, saat 21:00
      Permalink

      okuyan gözlerine sağlık =)

      Yanıtla
  • 16 Aralık 2018 tarihinde, saat 02:01
    Permalink

    Lütfiyemmmmmm nasıl özlemişimmm bir solukta okudum . Ayşe’ye son bölüm aşırı kızdım Fuat’ım bir tane(meteden sonra) çok güzeldi hiç böyle bir şey beklemiyordum ellerine sağlık yine beni şaşırttın???

    Yanıtla
    • 16 Aralık 2018 tarihinde, saat 21:03
      Permalink

      Zehrammmmmm ? özlettin kendini yauu. okuyan o güzel gözlerine sağlık

      Yanıtla
  • 16 Aralık 2018 tarihinde, saat 02:09
    Permalink

    Lütfiyemmmm hiç beklemediğim gibi gelişti bayıldım ellerine sağlık bir solukta okudum çok heyecanlıyım devamı için. Bazı yerlerde boğazım düğümlendi Allah herkesi böyle şeytanlardan korusun. Çok özlemişim seni okumayı. Şimdi sıra dipnotlarda???? (ben zehraaa unutmamışsındır inşallah?)

    Yanıtla
    • 16 Aralık 2018 tarihinde, saat 21:04
      Permalink

      (ben ZEHRAMı unutmam ki)
      beğendiysen benden mutlusu yok ??

      Yanıtla
  • 16 Aralık 2018 tarihinde, saat 22:34
    Permalink

    Bölümü okuyalı günler günler oldu ama merakıma yenilip gidip candan öteye sıfırdan başladım okumaya burdaki şifreleri çözmek için?? lütfiye’nin şifresi diye film çekem bence??

    Yanıtla
    • 17 Aralık 2018 tarihinde, saat 18:31
      Permalink

      ?? hacı ya… baştan başladın ya. hataları söyle de düzeltiyim bari.

      Yanıtla
  • 16 Aralık 2018 tarihinde, saat 22:59
    Permalink

    Saskinliktan bisey diyemedim ki Lütfiyemmm senin yazdigini benim begenmemem mümkünmü evirip cevirip sikilmadan okutturabilen nadir kisilik heryerde seni takip ediyorumm yaa :))) vatpatten kactun buriya buldum seni bulunca boyle birsuru kelebek salindi yuregimden… acayip meraktayim Lütfiyem azicik irade olaydida bölümleri biriktirebilsem de oyle okusam ama gunde en az 10 defa bakiyorum aceba diye dun gece melegimiz fuata kizginligini dokuyodu ufakta olsa bir hayirdi diye sana kizamiyorum diye simdi sekilleniyo daha renkleniyo olaylar eheheheee ileriki bolumlere ayna ariyorum bennn meraktan :))))

    Yanıtla
    • 17 Aralık 2018 tarihinde, saat 18:35
      Permalink

      yaa ? gözlerim böyle baktı. ne diyim bilemedim. çok tatlısın ya. tanımayı nasip edene şükürler olsun dediklerimdensin canımın içi…

      Yanıtla
  • 17 Aralık 2018 tarihinde, saat 00:17
    Permalink

    Şimdi sol kroşe oldu bu ama . Efide en azından ayşem gitmem lazım de bırak gözlerine baksın kederini görsun oooo .. yıldırıma cok varmı lutfiyem ?

    Yanıtla
    • 17 Aralık 2018 tarihinde, saat 18:36
      Permalink

      Nilgünümm. senden gelen bişileri okumayı özlemişim gözümün nuru ?

      Yanıtla
    • 18 Aralık 2018 tarihinde, saat 14:48
      Permalink

      Yıldırımı bi sevemedim ben Nilgün kardeş azcik da beklesin o ya? iyi hos da bi sevemedim da haci ?

      Yanıtla
      • 18 Aralık 2018 tarihinde, saat 20:45
        Permalink

        yau çok da vardı yıldırıma ya. neyse ki görmicen bi müddet =)

        Yanıtla
  • 17 Aralık 2018 tarihinde, saat 21:23
    Permalink

    Lutfiyem şükür kavusturana?
    Yüreğine sağlık
    Melek gibi bende sormak istiyorum fuad â “nasıl kıydın ayşe me”? diye.

    Yanlışım varsa düzelt beni
    Şimdi sen diyorsun ki reyhan î perişan eden adamın arkadaşı kemal di öyle mi?
    Reyhan î paylaştığı şerefsiz arkadaşı?

    olaylar çözülecek sanırım ilerleyen bölümlerde ama kalp nasıl dayansın? çok üzüyorsun lutfiyem ama seviyorum seni? emeğine sağlık diyorum

    ALLAH â emanetsin

    Yanıtla
    • 18 Aralık 2018 tarihinde, saat 20:45
      Permalink

      okuyan gözlerine sağlık. adım adım gider çözeriz inşAllah ?
      üzmek istemem ki yaa ?

      Allah’a emanet ol kardeşim

      Yanıtla
  • 22 Aralık 2018 tarihinde, saat 11:53
    Permalink

    Yeni gördüm bu sayfayı kaç aydır arıyorum. Bulduğumda gözlerimden ikişer damla yaş düştü. Şu an mutluyum okumaya başlıyorum, hikayeyi çok az unutmuş ve kaldığım yeri hatırlamıyor olabilirim inşaallah en baştan vardır…

    Yanıtla
    • 23 Aralık 2018 tarihinde, saat 10:18
      Permalink

      hoş geldin…

      Yanıtla

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir