Ahzen ~ 15 | Zaman

Şubat
2007

Zaman, büyümekten korktuğu çocukluk döneminde uzun bir süreçti dönüp baktığı maziden aklında kalan. Baba sevgisiydi ya da en içten, en sıcak. Zaman, en çok; ölümün soğukluğuydu ellerinde. Belki de son kez çıktığı minarenin tamir görmüş şerefesine kollarını yaslarken, önünde uçsuz bucaksız yeşilliği sorgusuzca örten kar tanelerinin beyazlığı gibi kuvvetliydi, zaman.

Kuvvetliydi… Ayşe’den daha kuvvetli.

Yumuşacık kar taneleri birleştiğinde koskoca dağlar bile kar altında silikleşiyordu. Bacası tüten bir evin çatısı ne kadar beyazsa, haşmetli dağlar da o derece beyaz oluyordu. İçine çektiği nefesin buharı gecenin soğuğuna karışırken, anneannesinden duyduğu sözler aklında tekrara düşüyordu.

“Ayşe… Benimle gel. Annenin yanında kalmak zorunda değilsin.”

Bu teklif daha önce geldiğinde babasının mezarından, Rize’den, arkadaşlarından ayrılmak istemiyordu ancak şimdi bir adım öteye bile gitmesine izin vermeyecek bir adamla aynı evde yaşayacaktı.

Giderse, Feriha da gidecekti. Her ne kadar Feriha’nın gidişi acıklı bir metafor olsa da gerçekliği Ayşe’nin gözlerinden damla damla akıyordu nasılsa.

Elbisesine yapılan kesenin içinde telefonu titreşirken gecenin sabaha varmak üzere olan bu saatinde, açacak gücü yoktu Ayşe’nin. Efide olduğuna emindi tüm sessizliğine rağmen. O en yakınıydı ancak, annesinin düğününden hiç bahsetmemişti. Sömestre tatili için gittiği İstanbul’dan erken dönme olasılığı korkuturken Ayşe’yi, çareyi dudalarda buluyor, Şeytan’ın varlığının her daim bir sır olarak kalmasını istiyordu Efide için.

Kurtuluşa dair planlarının temelini oluşturan tüm para artık Şeytan’ın ellerindeydi. Yani artık içinde “Kaçmak” geçen hayalleri de yoktu.

Hiç durmadan akan derenin üzerine dalları uzayan bir çınar ağacının yaprağıydı Ayşe. Sonbahar geldiğinde, yapraklar bir bir suya döküldü. Sürüklenirken cılız varlığı suyun akışına göre, ne bir taşa tutundu, ne de tutunmaya isteği vardı.

Artık bir kabullenişi yaşıyordu yalnızca.

Soğuk havayı ciğerlerine çekerken, üzerindeki gülkurusu elbisenin koluna gözyaşlarını kuruladı. Karlı dağların, akan derenin, yeni başlayan kar yağışının, uzaklardan duyduğu çakalların ve okunan sabah ezanlarının varlığıyla yeni gün başlayacaktı fakat Ayşe için hiçbir anlamı olmayacaktı.

Soğuk kemiklerine işlese de titremiyordu.

Jülide, Selim’den hatıraların saklı olduğu eve Kemal’i getirmişken benliğine katılan acıdan başka her şeye hissizdi Ayşe. Şehir merkezinde satın aldıkları evin tadilatı bitene kadar kalacakları bu evde, Ayşe için artık umut yoktu.

Şerefenin hoparlörleri namazın uykudan daha hayırlı olduğunu söylerken meâlen, son kez kuruluyordu gözyaşlarını. Geldiği sessizlikle inerken karanlıkta, sessiz çığlıklar boğazını kanatsa da aldırmadan yürüyordu.

Hayat ilk kez zor gelmiyordu ona. Bulunduğu yerden geri dönüp bakarken geçen zamana anlıyordu ki; ne son zorluktu bu gördüğü, ne de olacaktı…

*

Saçma sapan bir rüya huzurun olmadığı uykusunu böldüğünde, Ayşe’yi aramaktan başka yapabileceği hiçbir şey yoktu. Her saat konuşmaya alışkın olmak bir rahatlıktı ancak ulaşamamak agresif bir ruh hâlini açığa çıkarıyordu.

Bir daha uyuyamayacağını bilirken yatmak külfet geliyordu gözüne kalkıp mutfağa ilerlerken. Kahve makinesinde demlenen kahveyi bardağa döktüğünde, kokusunda bile zihnine berraklık sunan bir duyguyu hissediyordu. Gördüğü rüyada acı çekerken Ayşe, gözyaşları dökülüyordu beyaz bir mendile damla damla.

Neden ağlıyordu, mendil neyin nesiydi bilemeden yanına çekmeye çalışırken Ayşe’yi, “Bana dokunma!” uyarısıyla olduğu yerden kıpırdayamamıştı.

Dua eden, duaya ihtiyaç duyan bir çocuk vardı ortaokul son sınıfta terk ettiği… Ne yaparsa yapsın o çocuktan geriye hiçbir haslet kalmamıştı benliğinde. Her nasılsa şimdi o çocuğun sesini duyar gibiydi kulaklarında. Tatilini erken bitirip, Rize’ye dön ilhamı o sesle kulaklarına doluyordu.

Sabahın köründe elinde kahve olduğu hâlde odasına geri dönerken, birkaç kot pantolon ve hırka yerleştiriyordu çantaya. Mete yanına gelip, uykulu gözlerle bakarken ne yapmaya çalıştığını anlamak ister gibiydi.

“Rüyanda mı gördün pantolonları, hayırdır?”

Kahvenin son yudumunu alıp masanın üzerine bıraktı bardağı. “Nisa Hanıma özürlerimi iletirim Rize’ye varınca. İlk uçakla yolcuyum kardeşim.” Açıklaması da niyeti kadar sadeydi Fuat’ın. Tatil vakti bitiyordu Fuat için. Nisa Hanımın davetinin ardından gidecekleri partide kendini genç bir kızın bedeninde kaybetme hayalleri de bitiyordu. En son adam akıllı bir cinsellik yaşadığında cevizli baklava sürpriziyle karşı karşıya kalmıştı.

O günden sonra sorumlu ebeveyn misaliydi Ayşe’nin her an yanına gelip, onu utandıracak herhangi bir davranıştan Fuat’ı uzaklaştıracak tavrı. Onu kollarında uyuttuğu gece, zor zamanlardan geçen gencin birkaç acısını silecek kadar büyük bir huzuru bağışladığında, cinsel açlığın sükûta dönüşünü bilmüşahede anlamıştı.

Vedalaşırken Mete ile, “Sana bir hâller olmuş ya… Hadi hâyırlısı!” diyordu kardeşi.

Söyleyecek sözü olmadığında bir daha sarıldı Mete’ye. Bir taksinin ön koltuğuna kurulup, “Atatürk Havaalanına çek kaptan!” derken, gözleri elindeki telefondaydı.

*

Kapkara bir ejderhayı anımsatan araba bahçeye girerken, Jülide ve Kemal’i karşılamak için alt kata iniyordu. Düğün gecesini lüks bir otelin balayı süitinde geçiren çift, birlikteliklerini resmiyete döktükten sonra ilk kez Ayşe için babasının hatıralarının saklı olduğu evden içeri gireceklerdi.

Bu uğursuz günde, yan yana duran çifti hem karşılayacak hem de uğurlayacaktı. Balayı gezilerine gitmek üzere bavullarını almaya gelen yeni evli çiftin yüzündeki gülümseme, midesinin kasılmasına neden oluyordu.

Kapıyı Bedriye açtığında önce Jülide giriyordu evden içeri, “Merhaba,” diyerek. Saçlarının yeni rengi olan kuzguni siyah, olduğundan daha genç bir hava verirken Jülide’ye, sesindeki coşku da yıllara meydan okuyordu âdeta.

“Merhaba, anne. Hoş geldin.” Birbirlerine sarılırken, söyleyemediği her kelime yuttukça siliniyordu içinde. Sözü de yoktu annesine, sitemi de. Sadece gerçeklik vardı, “Çok güzel görünüyorsun…” derken.

“Teşekkür ederim Ayşeciğim.” Bedriye’ye dönerek, “Çantalarımız hazır, değil mi? Kar yüzünden havaalanına daha erken gitmemiz gerekiyor,” bilgisini veriyordu.

“Hazır, Jülide Hanım. İstediğiniz her şeyi yerleştirdim.”

Kemal içeri girip Ayşe’nin yanağını parmaklarının tersiyle okşarken fark ediyordu… Artık tiksinmediğini ve bir kabullenişi yaşadığını. “Anneni biraz özleyeceksin ama bizim adımıza mutlu olacağına eminim.” Kolları Jülide’nin belini sarıp bedenine doğru çekerken kadını, dudakları şehvet dolu öpücükleri bırakıyordu tenine.

Bedriye iki bavulu kapının önüne indirdikten sonra diğerleri için de çıkarken üst kata, Jülide hülyalı gözlerle bakıyordu kocasına. “Hiç sorun değil… Yalnızlığı severim. Hatta Bedriye’ye de izin vereceğim.”

“Yalnız kalmanı istemiyorum Ayşeciğim!”

Jülide’nin karşı çıkacağını elbette biliyordu. “Anneanneme gitsem daha mı iyi?”

İncecik kaşlarını anlamak istercesine çatarken Jülide, “Bununla ne ilgisi var?” diye soruyordu.

Bedriye diğer bavullarla yanlarına gelirken umursamaz bakışları hatırı sayılır büyüklükteki bavullar üzerindeydi, Ayşe’nin. “Bence alakası çok.” Aradan uzun bir süre geçmişçesine yorgun hissediyordu dudağından dökülen kelimelerin. “Anneannem ailem… Bir yabancı değil. Zaten sürekli ısrar ediyor Ankara’da yaşamamla ilgili. Dün vedalaşırken yine teklif etti.”

Jülide bir itiraz daha edecekken, “Kızımız artık büyüyor, sevgilim… İzin ver bu yaşlarının tadını çıkarsın,” sözleriyle Ayşe’nin gidişine dair öfkesini gösteriyordu yine. O keskin bakışlarında, tehlikeli derecede incelen ses tonunda, dudağına yayılan öldürücü tebessümde… Öfkenin saf hâlini tanıyordu artık, Ayşe.

“Peki… Bedriye Hanım… Biz dönene kadar izinlisiniz. Dönüş tarihimizi size bildireceğiz.”

Kalbinin üzerinde çöreklenen kaya daha da ağırlaşırken evden ayrılan çiftin arkasından bakıyordu görmeyen gözlerle. Jülide aracın ön koltuğuna yerleştiğinde el sallıyordu önemsiyor göründüğü kızına. Sahte ilgisi Kemal’in övgülerini kazanmaktan ibaretti…

Son bavulu almak için yanına yaklaşan Kemal, “Biz dönene kadar regl olman için dua edeceğim şekerparem,” derken, donuk bakışlarıyla karşılık veriyordu Ayşe.

Jülide için kısa bir el salladığında araba bahçeden çıkmak üzereydi. “Gitmem gerekmiyor, Ayşe. Seninle kalabilirim.” Bedriye’ye dönüp baktığında yanında ve yakınında görmek istemediği kadını bir-iki hafta da olsa evinden uzaklaştırmak tek isteğiydi ancak o, Ayşe’nin bu düşüncelerinden bîhaberdi. “Yalnız kalma bu köy yerinde.”

Verandanın korkuluklarına dirseklerini yasladı, “Yalnız kalmak istiyorum,” dedi henüz yağmaya başlayan kar tanelerini karşılamak istercesine başını göğe kaldırırken. Bulutların aldığı renk, iç dünyasının bir yansıması gibiydi.

“Neden?”

Gözlerini kapayıp, kar sessizliğini dinledi bir müddet. Uzun zamandır sormak istediği soruyu sorarken kendi sesini duymak hiç düşünmediği bir anıya duyduğu özlem gibiydi. “Kemal’e mi çalışıyorsun sen?”

“Anlamadım?”

Başını Bedriye’den tarafa çevirip gözlerini aralarken, “Kemal’e mi çalışıyorsun?” diye tekrar etti. Artık merak istemiyordu hayatında bilmediği meselelere dair.

Tedirgin bakışları Ayşe’ye karşılık verirken, nedenini çözemediği şefkat dolu bir acıma vardı o bakışlarda. “Maaşımı Kemal Bey ödüyor, biliyorsun.”

“Bu evde olanı biteni ona rapor ediyor musun?”

Soğuktan titrerken kollarını bedenine sararak başını hızla sağa sola sallıyordu. “Hayır! O nasıl söz? Neden böyle bir şey yapayım?”

Bakışlarını tekrar gökyüzüne çevirdi, “Bana soru sorma, Bedriye… Sadece cevap ver,” derken. Bezgindi… Hayattan da insanlardan da.

Evin kapısını üzerine alıp yanına yaklaştığında gizem dolu hareketlerinin yanında bir de fısıltı sessizliğinde sözleri vardı Ayşe’nin aklına şüphe tohumları seren. “Seni koruyabilmek için kaç gece boyunca uyumadığımı bilseydin, beni ispiyonculukla suçlamazdın belki de.”

Başını çevirip Bedriye’nin gözlerine baktığında su götürmez bir gerçek vardı; yalan söylemiyordu.

Başını aşağı yukarı sallarken, “Teşekkürler öyleyse… Şimdi lütfen beni yalnız bırak,” diyordu sesine hissettiği hiçbir duyguyu yansıtmadan. Üzgündü, annesinden görmek istediği korumayı yabancı bir kadından görüyor, şefkat hissini kendinden birkaç yaş büyük bir erkekten tadıyordu.

Bedriye’nin gidişinin ardından yalnızlığın sessiz huzurunu, şömineye attığı çam odunlarının sesinde dinliyordu. Kararmaya başlayan havaya rağmen odanın ışığını açmadan elindeki çay bardağından yudum yudum çay içiyordu. Yemek yemesi gerekirken çaya sarılması iyi değildi ancak yemek yiyebilecek bir iştah yoktu midesinde.

Kar yağışı hâlâ devam ederken tanıdık bir taksinin sesi yankılanıyordu bahçelerine doğru yaklaşan. Görebilmek için ayağa kalkıp elindeki bardağı masanın üzerine bırakırken, bütün hüznüne rağmen gülümsüyordu. Kapıya vardığı zaman gördü taksiye ücretini ödeyerek inen Efide’yi. Verandanın merdivenlerinden inerken yağan kar taneleri saç tutamlarına tutunuyordu.

Çantasını sırtına asıp, elindeki siyah poşeti bir elinden diğerine geçirerek cüzdanını cebine sokan gencin bakışları gözlerine ulaştığında görüşemedikleri günlerin yorgunluğu birden bire çıkıyordu Ayşe’nin üzerinden. Taksinin gidişinin ardından Ayşe’ye doğru yaklaşırken, “Telefonuna neden bakmıyorsun?” diyerek sitem ediyordu.

Cevap vermek yerine karşısındaki gence, “Hoş geldin,” derken, koluna girerek eve doğru yönlendirdi Efide’yi. Kar soğuğu iliklerine işliyordu titreyişini engelleyemediğinde. Akşam ezanı yakın ve uzak camilerden okunurken, Efide’nin nefes alıp verişindeki sitemle, “Homurdanma, huysuz!” diyerek kolunu sıkıyordu.

Evden içeri girdiklerinde ağır çantasını halıdan uzak, seramik zemin üzerine bıraktı Efide, poşeti Ayşe’nin ellerine. Üzerindeki deri montu, siyah bere ve kaşkolu çıkarıp uzatırken Ayşe’ye, gözlüklerini cebinden çıkardığı mendille temizliyordu. “Anlatacağım sana huysuzu!”

“Babamın birkaç parça kıyafetini saklamıştım. Üzerini değiştir.” Pantolonu kardan nasibini almak istercesine sırılsıklamdı.

“Yanımda yedeğim var onları giyerim de sen bir kahve pişir donuyorum soğuktan!”

Poşeti aralayıp baktığında gördü koca koca kestanelerin iştah açan görüntüsünü. Poşeti mutfağa bırakıp geri geldiğinde buz gibi parmaklarını ellerinin arasına alarak üst kata yönlendiriyordu Efide’yi. Banyoya temiz havlu bırakırken, “Duş alana kadar, kahveni hazırlayacağım,” deyip çıkmaya niyetleniyordu Ayşe, kolunu tutan elle olduğu yerde kalırken. Parmakları, cılız kolunu iki kez sarabilecek kadar uzundu.

Diğer kolu da parmaklarının hükmüne esir olurken, “Bana bak!” diyordu Efide. “Neyin var senin?”

Bir şey yoktu… Hiçbir şey yoktu…

Başını kaldırıp baktığında Efide’nin gözlerine, derin bakışlarının kalbinde gizlediklerini ifşa edeceğini hissediyordu. Tavana gömülü led ışıktan rahatsız edici bir cızırtı duyulurken başını Efide’nin göğsüne yaslayıp boğazında biriken hıçkırıkları salıvermek istiyordu. Gözyaşlarını görüp; “Ağla şekerparem… Bu gözyaşlarına âşığım” demek yerine şefkatle sırtını okşayan Efide’ye yaşadıklarını anlatmak, birlikte bir çözüm yolu bulmak istiyordu.

“Yok bir şey. Annem balayında… Sanırım bu fikir yordu.” Kollarını kavrayan gencin omuzlarına ellerini yerleştirip, buruk bir gülümsemeyle ayırırken bedeninden sıcaklığını, “Aşağıdayım ben,” diyerek çıkıyordu banyodan.

Bıraktığı çay bardağını eline alıp mutfağa götürürken soğumuş çayı tek yudumda içti israf etmekten imtina edercesine. Kar devam ederken hiç yağmamışçasına bir şevkle, mercimek çorbasını ocağın üzerine koyuyordu ısınması için. Bir yandan kahve demlenirken makinede, diğer yandan acı biber turşusu çıkarıyordu yaz sonunda elleriyle kurduğu.

“Sen bana neden sarılmadın?”

Baget ekmeği dilimlediği sırada duydu saçlarını kuruladığı havluyla mutfağa giren Efide’nin sesini. Gözlerinde yine sorgulayan ve gizli kalmış her sırrı açığa çıkarmak isteyen o delici bakışlar vardı. O bakışlar, beyninin şeffafmışçasına önünde açıldığını düşündürüyordu nedense. Aklından geçen her düşünceyi okuyacakmış gibi. Elindeki işi bıraktı, Efide ile arasında mesafe kalmayacak kadar yaklaştı genç adama. “Şuursuzluğuma ver be derviş!” deyip başını göğsüne yasladığında, kollarını da sımsıkı beline doluyordu Efide’nin.

“Şuurun tartışılır be ufaklık!” Tam başının üzerine, saçlarının kokusunu içine çekerek sımsıcak bir öpücük kondurdu.

Kalın telli saç tutamları o sıcaklığı hissetmesine engel olamazken mümkünmüş gibi kolları daha da sıkı sarılıyordu Efide’ye. “Hadi geç otur. Acıkmışsındır.”

Kollarından uzaklaştığında artık havayı kokluyordu Efide. “Mercimek mi kokuyor?” Islak saçları ensesinden aşağı iniyordu kürek kemiklerinin başlangıcına kadar.

“Evet. Ben yaptım.” Tasa çorbayı boşaltıp Efide’nin önüne servis ettiğinde, kendine çay doldurup karşısına geçti. “İki hafta daha kalacaksın sanıyordum.”

Ekmekten küçük parçalar koparıp çorbanın içine attı. Dudağındaki sakin gülümseyişinin verdiği huzuru seyrederken Ayşe, çorbanın tadına vararak içen gencin dünya üzerindeki en tasasız insan olabileceğini düşünüyordu. “Sabah rüyamdaydın. Kalktığımda çantamı hazırladım, havaalanına gittim. Rötar yapan uçak, zor hava şartları, biten aküsüyle çalıştıramadığım arabama rağmen sana geldim.”

“Herkes gitse de sen hep yanımda olacak mısın?” Belli belirsiz mırıldanışı kendi kulağına yabancıyken, Efide hiç zorlanmadan duymuştu belli ki. Gri gözleri, gözündeki gözlüğün ardından şimşekler çakarcasına ele geçirirken korkularını, Ayşe bakışlarını kaçırmak zorunda kalıyordu pürmelalini gizlemek istercesine.

“Olacağım dersem inanacak mısın bana?” Kaşığı, çorbanın içine attığı ekmekleri karıştırırken sessizliği cevap bekliyor gibiydi.

“İnanmayacağım… Ama sen yine de söyle.”

Efide’nin ısrarıyla yemek yemeye çalışırken önceki gece, annesinin düğün gecesinde yaşadıklarının ağırlığı üzerinden kalkıyor gibiydi. Ettikleri sohbet o kadar ciddiyetten uzaktı, öylesine sadeydi ki, o sıcaklıkla dudaklarında beliren gülümsemenin farkında bile değildi Ayşe.

Efide koltuğun üzerinde uzanmışken elinde çay ve kahve taşıdığı tepsiyle yanına geldi Ayşe. Koltukların ortasındaki alanı lüzumsuz genişliğiyle işgal eden sehpanın üzerine tepsiyi bırakıp mutfağa geri giderken Efide’nin, “Gel otur artık!” dediğini duydu.

“Oturacağım! Bir daha da kalkmayacağım…” Yere serdiği örtü üzerine nihale yerleştirdi onun üzerine de sımsıcak fırın tepsisini. “Yattığın yerde rahat gibisin ancak kalkman lazım… Kestane tepsi başında yenir.”

Uzandığı yerden çevik bir hareketle dikleştiğinde, kısılı gözleriyle gözlerini inceliyordu. “Bilmez miyim…” Devamını getirmediği sözlerindeki derin anlam rahata kavuşmuş benliğinde ağlamaya olan ihtiyacını depreştiriyordu. Unutmayışı, ilgisi, sevgisi, şefkati. Duygularını kilitlediği dolabı kırarak açıyordu âdeta bu hasletleriyle. Kahve kupasından büyük bir yudum aldı, tepsinin içine geri bıraktı bardağı.

Her ne kadar konuyu değiştirmek için söylese de gerçekliği kalp yakıyordu sözlerinin. “Kestane bana, Safiye halayı hatırlatıyor artık.”

Ölümünün ardından geçen zamanda Safiye’ye olan sevgilerinde hiçbir eksilme olmadığı gibi iki gençte de özlemi gittikçe artıyordu. Ölümün acısı hafiflese de, özlemenin yerini hiçbir duygu almıyordu.

“En sevdiğin meyve, değil mi?”

*

Bakışlarında hasıl olan hüznü seyrederken, “Evet,” deyişindeki sıcaklığı hissediyordu. “Unutmamışsın.”

“Ben unutabilenlerden değilim ufaklık!” Sıcaklığı yüzünden yavaş yavaş yemeğe çalışırken, iştahının son bulmasından endişe ediyordu Fuat. “Ben yokken sen yine yemeği bıraktın mı?”

Hesap sorarken Fuat, alt dudağını dişlerinin arasına almış kemiriyordu Ayşe. “Sen olmayınca beni yemeğe zorlayan kimse olmuyor.”

“Bu açığı kapamak lazım öyleyse,” derken elindeki kestaneyi Ayşe’nin ağzına tıktı. Gülümseyerek kabul ederken ikramı, gülüşünde hiçbir derinlik olmadığını üzülerek fark ediyordu. “Ah be kızım! Gülüşün solmuş senin! Bu kadar mı üzüyor seni annenin evliliği?”

Gözlerini kaçırırken sorulardan da kaçmak ister gibiydi. “Yok be dayı! Yorgunluk var herhâlde…”

Üstelemedi, anlatması için sıkıştırmadı da. Yalnızca yorgun gözlerini seyretti Ayşe’nin karanlık gökyüzünde görmeyi ümit ettiği bir yıldızı arıyormuş gibi. Ve o gözler gözlerinden kaçarken sıcak kestaneyi tutabilme çabası kalıyordu ellerinde Fuat’ın dudağında bir tebessüme vesile olan. Bağdaş kurduğu pozisyonda dirseklerini dizlerine yerleştirirken, incecik parmakların kavrayışından kurtarıyordu meyveyi.

“Sen bırak ufaklık! Ben yedireceğim sana…” Yedirdi de… Bir Ayşe’yi, bir de kendini besledi. Başını kaldıran genç kızın gözleri kalbine ulaşırken yağmur damlasıyla irkilen bir yaprak titrekliğinde, sağ gözünden akan gözyaşı yanağından çenesine doğru izliyordu teninde belirlediği yolu.

Nispeten çökük avurduna avucunu yasladığı an daha fazla gözyaşını karşılayan eliydi. “Efide…” Narin dudaklarından fısıltıyla dökülürken adı, Fuat’ın hüznü söz olamadan tekrar ediyordu Ayşe, “Efide…” sıcaklığıyla. “Doğum günümde bana ne söylediğini hatırlıyor musun?”

Gözlerini gözlerinden ayırmadan cevapladı Fuat, “Evet!”

“Bir gün senden ne kadar saçma, senin mantığına uymayan bir şey de istesem bu isteğimi asla geri çevirmeyeceksin-çevirmeyeceğim!”

Kulağa ant gibi gelen cümle farklı ses tonlarından aynı kelimelerle döküldüğünde değişen tek söz; sonunda durum bildiren fiildi. Gözleri kapandığında Ayşe’nin daha fazla yaş akıyordu göz pınarlarından.

“Seni öldürmek dışında ne istersen yaparım!”

Bu garip ruh hâlinde ne isteyeceğini bilmediği bir kıza temkinli davranıp, içinde büyüyen hiddeti, şefkatiyle ezmeye çalışırken tek yapabildiği; beklemekti.

Gözlerini açtığında dudağında emanet olduğuna şüphe duymadığı bir gülümseme yayıldı kısacık bir an ardından hemen silindi. “Bu sözünün arkasında dur yeter…” Yanağına yaslı el üzerine elini yerleştirip indirirken, “Yüzümü yıkayıp, yanına geleceğim,” diyordu. Ahvaline hâkim olan rahatlamayı hissederken bir sözle nasıl bu kadar değişebildiğine de anlam veremiyordu.

Doğum günü sabahında babasının mezarı başında bulmuştu Ayşe’yi. Soğuğa aldırmadan, saatlerce, yerinden hiç kıpırdamadan Kur’an okurken, sessizce seyretmişti onu. Ne zaman ki kutsal kitabı kapayıp, ellerini açarak dua etmeye başlamıştı o zaman yanına yaklaşmış, yanına diz çökerek duasını bitirmesini beklemişti. Dönüp boğazına sarıldığında soğukta üşüyen buz gibi burnunu boğazına bastırarak, “Zaman durmuyor, Efide… Zaman acı çektire çektire geçiyor…” demişti.

Tatilden önceki son hafta İstanbul’dan yola çıktığı Mustang’in kapısını açıp Ayşe’yi oturttuğunda araca, kupkuru gözleriyle pencereden Rize’yi seyrediyordu, gözleri kadar kuru bir ocak vaktini. Kafenin en ücra köşesinde Ankara’ya gideceğinden bahsederken sömestre tatili için, “Sen de benimle gelmek ister misin?” diye sormuştu.

Ancak Fuat’ı bekleyen bir erkek bir de kız kardeşi vardı. Klosters tatili için manevi ailesine katılması gerekiyordu. “Bu isteğini yerine getiremesem de telafi edeceğime yemin ederim!” Ve bu, bugün bile unutmadığı o söze önsöz olmuş, Fuat’ı şimdi tedirgin eden bir cenderenin etkisine alıyordu.

Geri geldiğinde Ayşe, tepside kabuğunun içinde hiçbir kestane kalmamıştı. Gülümseyip karşısında bağdaş kurarken, tazelenmiş gibi dursa da teni, gözlerinin feri sönmüş bakışlarını ferahlatabilecek hiçbir su olmadığını görüyordu, Fuat. “Sen de ye hepsini ben bitiremem.” Parmaklarının arasında tuttuğu kestaneyi dudaklarına uzatırken, Ayşe gözlerinin gözlerine ulaşmasını bekliyordu yalnızca.

Gözlerine ulaşan kahverengi bakışlar sükûta kavuşmuşken, dudaklarını aralayıp ikramı kabul etmemesi mümkün değildi.

*

Varlığı bile yetiyordu derin bir huzurun bedenine yayılmasına. Şeytan ile artık aynı evde yaşayacak olması bile bozmuyordu moralini. Kafasında şekillenen planda güvendiği tek kişi; bir pazar sabahı, kar kış demeden yola koyulan Efide’den başkası değildi. Dişlerini fırçalarken yanına gelen gencin, üşümek nedir bilmeyen bedenini seyrediyordu aynaya yansıyan. İşini bitirip banyodan çıkarken, “Benim yatağımda yatmak ister misin?” diye soruyordu Ayşe.

“Olur,” kabulünde anladığı harflerden çıkardığı sonuçla odaya doğru ilerlerken böyle bir gecede yalnız kalmadığına şükrediyordu. Bedriye’yi kendi isteğiyle göndermiş olsa da yalnız kalması hiç de mantıklı değildi. En son ne zaman yattığını hatırlamadığı yatağa tertemiz çarşafı özenerek serdiğinde, yumuşatıcının çiçek yoğunluğunu sunan kokusunu katları arasında saklayan nevresimi de yorgana geçiriyordu.

Odaya giren Efide, önce gözlüğünü çıkarıp komodinin üzerine bıraktı ardından saçındaki lastiği çıkardı. “Kuaföre gitmeyi mi unuttun ne yaptın? Saçların neredeyse ben kadar olmuş.” Kılıf geçirdiği yastığı yatağın üzerine bıraktığında parmakları Efide’nin saçlarına uzanıyordu Ayşe’nin. “Yumuşacıklar…” Tarak misali şekillenirken parmakları saç tutamları arasında, dudağındaki tebessümü fırsat bilircesine şekilleniyordu gamzesi yanağında.

“Öyledir…” Yatağa çevirdiğinde bakışlarını, gözlüklerden yoksun gözlerinin soran bakışları, kalbini ele geçirmek ister gibiydi. “Yatağını bana mı vereceksin?”

Gardırobun çekmecesinden pijamalarını alıp çıkıyordu kısacık cevabını verirken, “Evet.” Banyonun mahremiyetinde giyinip geri geldiğinde pencere önünde ayakta duruyordu kar yağışını seyreden genç. “Sende kaldığımız gece bana tarçınlı süt hazırlamıştın. Ben ne hazırlayayım sana? Ne seversin?”

Burnundan çıkan bir nefes gibiydi gülüşü daha ziyade. Geçip yatağın üzerine oturduğunda, “Seninle birlikte yattığımız geceyi hatırlıyor musun?” diye sordu gözleri hâlâ sokak lambasının ışığı altında titreşen kar tanelerine takılı olduğu hâlde.

“Hatırlıyorum…” Yanına otururken kollarını göğüsleri üzerinde birleştirip o da seyretmeye başladı kar tanelerinin zarif dansını. Uçuşan kelebek misali narinken, bir çığ toplayabilecek kadar da yıkıcı o kar taneleri şu an ikisi içinde hayattaki ehemmiyet taşıyan tek güzellikti belki de.

“Galiba en son o gece deliksiz uyudum.”

Bu kez de Ayşe’nin gülüşü nefesten ibaretti, “Sana bir sır vereyim mi?” diye sormadan hemen önce. Efide’nin bakışlarıyla buluştuğunda gözleri, “Seninle uyuduğumda kâbus görmüyorum,” sözlerini mırıldanıyordu.

Hayat; bir saat sonrasını hesap edip, o hesabın bir kelebeğin kanat çırpışı kadar basit bir eylemle yok olabileceği kadar müphem bir buhranı içinde taşırken, kasırgaların, yangınların, depremlerin, sellerin, kuraklığın, açlığın, acıların geçip gitmesini beklemekten ibaretti.

“Yine benimle uyu öyleyse…”

Işığı kapayıp yanına yaklaşırken Efide, gözleri karanlık odanın dışarıdan gelen loş ışıkla aydınlanmasını bekliyordu. Elini tuttu, ayağa kaldırdı bedenini. “Burada değil de misafir odasında yatsak olur mu?”

Yüzünü, mimiklerini, gözlerini göremiyordu. Hissettiği sımsıcak eli parmaklarına kenetliyken, “Yolu göster öyleyse,” diye fısıldayan sesindeki şefkatti. Misafir odasındaki yatak örtüsünü açıp, yorganı da açarken geriye doğru, itiraz etmek aklının ucundan bile geçmiyordu Ayşe’nin. Sağ omzu üzerine uzanırken, Efide de sol omzu üzerine yatarak seyrediyordu gözlerini. Alnına dökülen perçemleri parmaklarının arasına alarak kulağının arkasına sıkıştırdığında, “Sana masal anlatmamı ister misin?” diye soruyordu alay dolu bir tebessüm dudaklarına yayılırken.

“Anlat…” Neden sormayıp isteğini yerine getiren bu gence hayrandı.

Fısıltısına, “Öyleyse gözlerini kapa,” karşılığını verirken Efide, “Gözlerin ölümlü akıllara unutkanlığı hatırlatıyor ufaklık…” dedi, bir de. Sözlerinin devamı bu cümleyle geldiğinde gülümseyişine engel olamadı Ayşe. Başını Efide’nin omzuna yaslayıp, soğuyan ayaklarını sıcacık tenine bastırırken, duyduğu güzel sözlere karşılık vermeye hiç niyeti yoktu.

Beklediği masalın gelmeyeceğini anladığında tıraş losyonu ve beyaz sabunun dinlendirici kokusuyla uykuya dalıyordu.

*

Kıpırdadıkça asi saç tutamları kirpiklerine takılıyor, her defasında incitmekten çekinircesine bir naiflikte alnından geriye alıyordu gece karası telleri.

Lavanta kokusuna bağımlı olmuştu belki de uyku bilinci. Eğer bu gece de uyursa -hiç değilse bir saat- Ayşe’nin yanında olmadığı vakitlerde kendini bu kokuyla avutmaya çalışacaktı. Bir gece uykusu kaç kez bölünebilirdi en fazla? Bir, iki? Uykuya dalışlarının ardından gözlerini açtığında saate her bakışında otuz en fazla otuz beş dakikalık bir kaybediş oluyordu vakitten o kadar.

Ama şimdi… Burnunu Ayşe’nin alnına yaslarken gözlerini kapıyordu dinlenmeye hasretmişçesine. Birkaç dakikanın ardından kendini huzura teslim ederken, Ayşe’ye söylediği sözün gerçekliğiyle gülümsüyordu. Gözleri öyle güzel, bakışları öylesine içten ulaşıyorduki gözlerine tarifini yapamayacağı garip bir duygunun bedenini felce uğrattığını hissediyordu Fuat.

“Uyu, karam… Uyu. Ben seni korurum…” Eğilip alnına dudaklarını yaslarken insiyakiydi o narin teni öpüşü. Sevgi dolu öpücüğün ardından uykunun sıcaklığını hissederken üzerinde, ne yaptığına dair hiçbir fikri yoktu.

Sadece bir şeyden emindi… O da; Ayşe’nin isteyipte Fuat’ın yapmayacağı hiçbir şey yoktu artık.

*

Elektrikli battaniye ile sarmalanmışçasına bir sıcaklık hissettiğinde gözleri yeni güne açılıyordu. Efide’nin kolu üzerinde ne vakit yatmaya başladığını hatırlayamazken, diğer kolunun beline sarılı olması yataktan kalkmasını imkânsız kılıyordu. Dudakları alnına yaslı olduğu hâlde uyurken Efide, başını geri çekmesi hiç de mantıklı bir hareket sayılmazdı. Bu hareketle aralanan dudaklarıyla arasında mesafe yok gibiydi.

Bütün bu olumsuz şartlarla korkması, kaçması belki de çığlık atması gerekirdi. Ancak Ayşe ne korkuyor, ne kaçıyor ne de çığlık atmayı aklının ucundan geçiriyordu. “Efide… Efide… EFİDE!” Seslenişleriyle uyandırırken genci, “Öpüşmek istediğimi sanmıyorum!” diyerek gülümsüyordu.

İşaret ve orta parmağı sağ gözünü ovuştururken, başparmağı sol gözünü ovuşturuyor, “İnsan dediğin böyle uyandırılmaz ufaklık!” diyerek de sitem ediyordu.

Yattığı yerden hızla kalkıp üzerine hırka giyerken, kalbinin delicesine çırpınışını hayra yormak istiyordu. “Bir daha olmaz dayı, affet! Ev çok soğuk, sobayı yakacak vaktim de yok! Okula geç kalıyorum…” Odadan alelacele çıkıp birkaç dakika sonra geri geldiğinde ihtiyacını gidermiş, dişlerini ve saçlarını fırçalamış olarak okul formasını giymeye hazırdı.

“Acele etme be kızım, ben götürürüm seni.” Sesini duyurabilme çabası mıydı bilinmez, Ayşe odasından aldığı etek ve gömlekle banyoya ilerlerken Efide de hole çıkmıştı.

“Sen bence kal burada. Sobayı yak, yat dinlen. Kimse rahatsız da etmez. Bedriye izinli.” Cevabını beklemeden yine banyoya gidip üzerini değiştirdiğinde kahvaltı yapmaya bile vakti yoktu. Omuz çantası, kaban, kaşkol ve şapka aldığında bahçeye giren taksinin sesini duyuyordu.

“Hasan abi bırakacak seni.” Kapının önünde uğurlarken Ayşe’yi, “Benim eve çıkmam lazım. Sobayı yakar, evi ısıtırım. Geldiğinde ara beni ya da bana gel,” diyordu.

“Bakarız.” Merdivenlerden koşarak inerken, postallarının kara batıp çıkıyor olması umurunda değildi. Yol henüz temizlenmişken, devam eden karla yeniden örtünüyordu. Aracın camından seyrederken omzunu kapı pervazına yaslayan genci, yanından kaçıp gittiğine inanamıyordu.

“Nasılsın Hasan amca?” Üzerindeki kahverengi kruvaze paltosunun düğmelerini çözmeyişinden anlıyordu adamın ne derece üşüdüğünü. Sünnete uygun bıraktığı sakalların arasında gülümseyişi, Feriha’nın gül yüzünün silüetini taşıyordu Ayşe’nin gözlerine.

“İyiyim kızım, iyiyim… Sen nasılsın nikâhtan sonra?”

Anneannesi, Almanya’dan Suzan, annesinin halası Leman ve birkaç arkadaştan ibaret kısa bir kokteyldi Ayşe’ye zorla gül kurusu renginde bir elbise giydirdikleri. Annesinin dudakları arasından çıkan; “Bütün kalbimle evet!” sözleri kalbine giren kazığın, tenine sapladığı yüzlerce kıymık parçasının kanattığı acımasızlığıydı.

“İyi değilim amca… Ben, annemin bir ömür babama ait olması için ömrümü feda ederdim galiba.” Virajlı köy yolunda aracı ustalıkla kullanan Hasan yutkunurken kelimelerin kifayetsiz kaldığı bu anda, Ayşe ancak o an anlayabiliyordu söylediklerini. Baba kokusu muydu dilini çözen bilemese de artık geri alamayacağı sözlerden pişman değildi. “Artık kışlar çok ıssız geçiyor köyde amca… Siz alışabildiniz mi şehre?”

Feriha’nın okula gidip gelişini kolaylaştırmak için Hatice’nin babasının okulun iki arka sokağındaki kiralık dairesine yerleşirken aile, birkaç bavulu arabaya yüklediklerini pencerenin ardından seyretmişti Ayşe. Boğazında kaynayan alevlerin bedenine yayılışı iki ay gibi bir süre geçtiği hâlde hâlâ kavurabiliyordu küskün benliğini.

“Yok be kızım! Kırk dört yaşındayım, sadece askerlik için ayrı kalmışım köyümden. Feriha’nın sıhhatini düşünmesem yine kılımı kıpırdatmazdım da sabredeceğiz da yapacak bir şey yok.”

Şefkat dolu bir babanın şefkatli sesiydi Ayşe’nin gülümsemesine vesile. Her şeye rağmen dünyada iyi, sevgi dolu insanlar hâlâ vardı. Aralarındaki sohbet devam ederken okulun önünde iniyordu araçtan. Cüzdanından çıkardığı parayı uzatmaya kalktığında, “Torunum demeyeceğim döveceğim bak! Hadi git dersine, Allah zihin açıklığı versin,” diyordu Hasan.

Mahcubiyet, hislerin en zor olanıydı Ayşe’ye göre. “Siftah olsun öyleyse Hasan amca. Bereketi Allah’tan.”

Yirmi liralık yeşil banknotu gösterirken Ayşe, “Varsa bir lira at o zaman kızım! Siftahsa onu kabul ederim,” sözleriyle başka şans bırakmıyordu Ayşe’ye.

Taksi gözden kaybolduğu hâde hâlâ ardından bakarken Burak’ın sesiyle kendine geldi. “Kanka ne haber ya?”

Dönüp gencin yüzüne baktığında koluna girerek okula doğru yürüyordu Burak’ı da yanında sürüklercesine. “İyidir başkan. Hafta sonu annemi evlendirdim şimdi de polinomlardan bir ordu kurup, trigonometrik açıları dağıtmaya hazırlanıyorum.”

Önce gülerken Burak, dişlerinin beyazlığını sunuyordu kar misali. “Tutarsız bir amacın olsa da aynı davada kader arkadaşı olabiliriz!” Kısa süren sessizliğinin ardından, “Beni neden sürüklüyorsun başkan? Şunun şurasında şu bahçedeki son birkaç ayım,” diyordu sesindeki yarı eğlenen yarı özlem tonunu gizleme gereği duymadan.

Önce güldü, ardından kolunu daha sıkı tutmaya başladı Burak’ın. “O benim problemim değil! Ben nereye, sen oraya!”

Kolundaki kıza dönüp alayla baksa da Burak, gözlerinin içine dek yayılmış bir sevgi de vardı. “Ayşe… Lan tam bir baş belasısın da çok da sevimlisin be kızım.” Sessizliğin ardından hep Çetin’in adı geçiyordu uzun zamandır. Bu, yine değişmedi. “Çetin ile konuş artık.”

Dönüp bakmadan yoluna devam ederken, artık Burak’ı özgür bırakmıştı Ayşe. Çetin ile tanıştığı ilk gün gözleri önünden geçiyordu. Hatimesi ise; “Ben senden çok hoşlanıyorum,” diyerek arkadaşlıklarını mahvedişiyle bitiyordu.

Öğretmenin ardından sınıfa girdiğinde zil henüz çalıyordu. Feriha’nın bakışlarını görmezden gelip arka sıraya geçerken nefes alıp vermek gibi doğaldı süregelen bu alışkanlığı. Kırk beş dakikalık ders diliminde tek yaptığı öğretmenin anlattığı mikrobiyolojik varlıkların gizemini ilgileniyormuş gibi dinlemekti, başka bir şey değil.

*

Telefonu ısrarla çalarken, sobanın son kontrollerini yaparak bodrumdan çıkıyordu Fuat. Mutfak masası üzerine bıraktığı telefon birkaç kez çalıp kısa bir sessizlik bağışlamasının hemen ardından yeniden dönerken çalma turuna, dayanamayarak kimin aradığını görmek için ekrana bakıyordu.

Gördüğü isimle kaşlarını çatarken, “Şeytan”ın kim olduğunu öğrenmesi için nefsi bir mücadelede buluyordu kendini. Kendi telefonu çaldığında bir başkasının açmasından nefret ederken Ayşe’nin telefonunu açmayı gururuna yediremiyor, “Şeytan” kim olursa olsun edeceği merakla kalmaya niyetleniyordu.

Telefona dokunmadan ellerini tezgâha dayamış olduğu hâlde seyrederken renkli ekranı, kapının çalan ziliyle Ayşe’nin, “Kimse rahatsız etmez,” sözünü yalanlayan misafir fikrine kızıyordu. Kapıyı açtığı an karşısında görmeyi beklediği kişi Birgül değildi.

“Birgül?”

“Merhaba…”

Bir eli kapıyı tutarken diğeri kapı pervazına yaslıydı Fuat’ın kadını karşısında görmeyi beklemediği bu anda. “Burada ne arıyorsun?”

“Ah Fuat! Hava çok soğuk… Beni içeri davet etmeyecek misin?”

Tereddüt bile etmiyordu, “Hayır!” derken. “Burada ne arıyorsun?”

“Seni…”

Alt dudağını dişleri arasında sıkıştırıp, “Bekle burada!” dedi, kapıyı kapayarak Ayşe’nin odasında bıraktığı eşyalarını toplamaya çıktı. “Bu şimdi nereden çıktı!” diye söylenirken, öfkeyle tıkıyordu çıkardığı yatak kıyafetlerini çantasının içine. Uzun bir süre değildi esasen Birgül’ü kapısında bulduğu gün. O gün de onu göndermişti, bugün de gönderecekti ancak onun, Ayşe’nin evine gelmiş olması bile sinirlenmesine yetiyordu. Çok değil, bir yıldan biraz fazla süre önce bu kadın gecenin bir yarısı odasına tırmandığında yapmaktan zevk duyduğu eylemler vardı bedenini harekete geçiren.

Şimdiyse…

Tek isteği onu göndermekti.

Sırt çantasını omuzuna taktığında odadan çıkmaya hazırdı. Şifoniyerin üzerinde duran küçük parfüm şişesine uzandığı ânâ kadar. Sabaha varana dek soluduğu kokunun kaynağı elinde tuttuğu cam şişe içindeydi. Gözleri bir anıda takılı kalırken kapının zili ısrarla çalıyordu. Korkmuş gözler gözlerine bakarken; “Beni seven bir adam Ayşe Nur diyor bana,” diyordu. Sıcaklığı hâlâ aynı etkiyle öfkelendirirken bileğine sıktığı parfüm şişesini yerine koyarak ayrılıyordu Ayşe’nin odasından.

Gece kollarında uyuyan o gün kurtardığı çocuk değildi artık.

*

Okul çıkışında gelir diye beklediği Efide evde de yoktu. Sobayı yaktığı için kalorifer petekleri de evde sıcacıktı. “Peki sen neredesin?” Telefonu evde bırakma kararı aptalcaydı eline aldığı ekranda gördüğü aramaların çokluğuna baktığında fark ettiği.

Aramalar, mesajlar…

İlk mesajı okuduğu an eli dudakları üzerine insiyaki bir hareketle kapandı.

“O adamın kollarında uyuduğun için, geldiğimde ilk işim; Feriha’yı altıma almak olcak!”

Telefonu elinden kasten bıraktığında tekrar çalmaya başlıyordu şarjı bitmek üzere olan alet. “Şarj bitmek üzere! Ne söyleyeceksen çabuk söyle!”

“Seni pişman edeceğim…”

“Pekâlâ.”

Kısa bir sessizliğin ardından gülüşünü duyarken, tek isteği; kalbinin delicesine çırpınışlarını gizli tutabilmekti. “O adamla nerede yattın? Verdin mi kendini ona?”

Yattıklarını biliyor ancak ne yaptıklarını bilmiyordu.

“Kendimi sana saklıyorum, merak etme…” Telefondan ses kesildiğinde şarja takmak istemediği hâlde başka şansı olmadığını da biliyordu.

Ve artık bir yerlerin dinlendiği sır olmaktan da çıkıyordu. Bedriye’yi suçlarken gözden kaçırdığı ayrıntıları hiç önemsememişti ne yazık ki. Nasıl bir hastalıklı ruh taşıyordu Kemal? Evi dinlemek, odasını ve kimbilir başka nereleri dinlemek nasıl bir şizofreniydi?

Nasıl daha önce anlayamamıştı da suçu günahı olmayan kadını vebal altında bırakmıştı?

*

Birgül’ün ardından girdiği banyoda ayna karşısında yüzünü incelerken, morali bozuk, gözlerindeki bakışlar öfkeliydi Fuat’ın. Sebebini bilemediği bir mesele kalbini cenderesinde ezerken en ufak bir ümit, sevgi ya da nefret hissetmiyordu bedeninde.

Yalnızca derin bir boşluk vardı.

Kocaman ve derin bir boşluk.

Kime karşıydı bu vicdan azabı?

Birgül’ün kocasına mı? Fuat ilgilenmiyordu kadının kocasına olan sadakatsizliğini.

Kendine mi? Dindar bir insan değildi ki bu neyin vicdanıydı?

“Ayşe…”

İsim dudaklarından döküldüğünde gözleri kapandı istemsizce. Beline sarılı havluya sırtından süzülen su damlaları tutunurken derin derin nefesler alıp veriyordu. Hazırlanıp evden dışarı attığında kendini, henüz kararmaya başlayan günün son ışıklarını seyretti kısacık bir an ardından devam etti kar yığınları arasında yürüyüşüne.

Kapının önüne vardığında iki basamak kala açıldığında, ardından kapıyordu kapıyı sessizce. Yüzünde hissettirmekten çekindiği belli olan tedirgin bir ifade varken elinden tutup verandadan uzaklaştırıyordu Fuat’ı, Ayşe. “Evde kim var ufaklık?”

İşaret parmağını dudakları üzerine koyup, “Şi..!” dediğinde, kaşlarını çatışı insiyakiydi. “Kim olacak! Erkek attım!”

Kaşlarını çatarken, öfkesini gizlemek umurunda bile değildi Fuat’ın. “Şakasını bile yapma, ufaklık!”

Tedirginliğini gizlemek içindi belki de samimiyetten uzak gülümseyişi. “Sessiz ol lütfen! Hiç kimse yok, ders çalışıyordum.”

Başını çevirip eve bakarken, neler döndüğünü anlamak istediği bir gerçekti. “Evde kim var, Ayşe!” Eve sevgilisini davet edecek tipte bir kız olmasa da düşüncesi bile çıldırmaya vesileydi.

“Beni dinlemiyor musun? Hiç kimse yok dedim ya!” Sesi fısıltı gibi olsa çattığı kaşlarındaki öfkeye müsavi bir sinir yayılıyordu etrafa Ayşe’den.

“Öyleyse neden içeride değil de dışarıda konuşuyoruz?”

“Ses çıkarmayacaksan, konuşmayacaksan hadi buyur!” Başını eğdiğinde Ayşe, hüznünü görmeseydi eğer öfkesi devam edebilirdi Fuat’ın ancak belli ki onun için bu gizem önemliydi.

Parmakları, kızın küçücük çenesini kavrayıp yukarı kaldırdığında gözleri gözlerine kavuşuyordu yine.

Kavuşmak

“Hadi…”

Odasında, Pierre Hugo’nun “Eskiye Özlem” albümünden piyano dokunuşlarının naif notaları duyulurken, henüz başından kalktığı kitap ve defterleri açık duruyordu çalışma masası üzerinde. Ağzını açıp bir söz söylemeye niyetlendiğinde, lavanta kokulu eller dudakları üzerine kapandı. Sırtı bu şiddet karşısında duvara yaslandığında Ayşe’nin bedeniyle aralarında hiçbir mesafe yoktu.

Kalbinin çırpınışlarını hissettiğine yemin bile edebilirdi. Sol eli dudakları üzerinden ayrıldığında, işaret parmağı kendi dudakları üzerinde ifadeye büründü sessiz olmasını istercesine. Geri çekilirken bedeni üzerinden, çalışma masasına yönlendiriyordu Fuat’ı. Kâğıt üzerine, “Ödevim bitmek üzere, beş dakika bekler misin?” yazdığında, sadece başını aşağı yukarı sallıyordu Fuat.

Pencerenin önüne geçip ellerini cebine sokarken düşündüğü evi dinleyen birinden çekindiği gibi absürt bir fikirden ibaretti. Sırtına dokunan Ayşe’nin soğuk elini, hırkanın kalınlığından bile hissettiğine yenin edebilirdi. “Ödevim bitti.” Notu buruşturup cebine tıkarken, Fuat bir başka not kâğıdına, “Eşyalarını al, bana gidiyoruz!” yazdı.

İtiraz etmeden okul çantasına birkaç kitap ekleyip çıkarırken, okul formasını koyuyordu poşetin içine. Pijama almadığını fark etse de hatırlatmak aklının ucundan geçmiyordu. Yarım saat bile dolmadan indiği yolu geri çıkarken, önünde yürüme mücadelesi veren kıza sorma ihtiyacı hissetmeden kızı kollarına aldı.

“Derviş ne yaptın sen ya! Hem çantamı taşıyorsun hem beni… Şımaracağım, haberin yok!”

“Sus, bacaksız! Donmadan önce eve gidelim. Serçe adımlarınla yolumu tıkadın!”

Evinden ayrıldığı an rahatlayan ahvalinde hasıl olan neşeyle gülümsüyordu gözleri Ayşe’nin. “Hakaret olarak alır mıyım lan ben bu sözleri? He dayı he, benim adımlarım serçe… Senin kartal adımlarınla tüket dağların yollarını.”

Gülümsemekle yetinirken, fark ediyordu; Ayşe mutluysa, sebep aramadan Fuat da mutlu oluyordu…

*

“Bu yaz anneannemle Bodrum’a gideceğim, kesin kararlıyım… Sıcak bir iklimde iki ay tatil yapmak istiyorum.” Sobanın arkasında, minder üzerinde oturup ellerini ısıtmaya çalışırken, yaza dair hayallerini anlatıyordu Efide’ye. Parmakları sıcağı hissetmeye başlarken karşısındaki gencin inceleyen bakışlarından kaçabilmek tek isteğiydi.

“İki ay görüşemeyeceğiz yani, öyle mi?”

Umursuyor muydu, anlayamıyordu ifadesiz yüzünden. Elindeki kahve kupasından büyük bir yudum kahveyi içerken, Efide gözleri haber spikerinin anlattığı abartılı haberin ayrıntılarını seyrediyordu.

“Neden görüşmeyelim… Yanıma gelmek istersen sana gelme mi derim?”

Saçları bir lastiğin hükmüyle başının arkasında bağlıydı. Dönüp gözlerine bakarken, “Demezsen gelirim,” dediğinde kibir dolu bir gülümseme yayılıyordu dudaklarına. “Zaten senin iki ay bensiz kalabileceğine ihtimal vermemiştim.”

Başını sağa sola sallarken gülümseyerek, dalga geçtiği hakikatten gocunmuyordu Ayşe. “Doğrusun dayı!” Aradan birkaç saniye geçtiğinde boş midesinin isyanını bastırması artık mümkün değildi. “Ben çok acıktım, biz ne yiyeceğiz?”

Ayağa kalkıp, “Buluruz bir şeyler,” dediğinde Efide, “Yemek olmadığında söylenebilecek en yalın hakikat,” karşılığını veriyordu Ayşe. Efide’nin peşinden mutfağa gittiğinde, Safiye’nin ölümünün ardından geçen süreye baktığında evde değişen hiçbir şey olmamasıyla duygulanıyordu. Su ısıtıcıyı saymazsa, tezgâhın üzerindeki bulaşık süngerinin yeri, bakır tavanın asılı durduğu çivi aynıydı. Hayatı yalnızca bu küçük evde olduğu gibi kalıyordu. Değişmeden, yormadan, usandırmadan zamandan.

Buzdolabından çıkardığı kaşar peyniri ve sucuğu tezgâhın üzerine bıraktığında, “Çok fazla seçenek yok,” diyordu Efide.

“Sucuk kokar be dayı! Makarna yok mu? Bulgur ya da pirinç?”

Kiler görevi gören plastik çekmeceyi açıp burgu makarna paketini çıkarırken, “Tarihi geçmiş olmasın! Rahmetliden kalma bu paket,” diyerek son tüketim tarihine bakıyordu Efide. “Önümüzdeki ay sonmuş.”

Tezgâhın üzerindeki dolaptan bir tencere alıp soba odasına giderken Ayşe, “Makarnadan öleceğimizi sanmıyorum,” diyordu. Tencereye doldurduğu sıcak suyu kaynaması için yerleştirirken ocağın üzerine, Efide sadece seyretti. Kavanozdan tencereye dökülen rende domates konservesinin mest eden kokusu mutfağa yayılırken, pişen makarnanın buharı mutfak camını buzlu cam gibi gösteriyordu karanlık gecede.

Yarım saat sonra sobanın yanına kurdukları sofrada yerken Ayşe’nin emeğiyle pişen makarnayı, “Aferin sana çocuk!” diyerek övgüde bulunuyordu Efide.

“Sen şimdi güzel bir söz söylediğini sanmıyorsun değil mi?”

Çatalına batırdığı makarnalar eşliğinde bakıyordu Ayşe’nin yüzüne umursamaz bir ifadeyle. “Sanmıyorum, biliyorum! Herkes takdir etmeyi bilmez!”

“Aman hacı ya çok sağ ol. Afiyet olsun sana.”

Neşesi yerindeydi. Feriha’nın düşüncesi aklına gelene kadar iştahı da yerindeydi. Şeytan’dan Feriha’ya bir zarar gelir mi diye düşünürken bir anda yemeğe olan ihtiyacı kopup gidiyordu bedeninden.

“Ne geldi aklına yine?”

Zorla bir lokma daha çiğnemeye çalışırken başını sağa sola salladı hiçbir şey olmadığını gösterircesine. Dikkatli bakışlar üzerindeyken aklına ilk geleni söyledi Ayşe. “Sabah Burak, Çetin ile konuşmamı istedi. Galiba arkadaşımı özlüyorum.”

Gözlerini esir alan fırtına bulutlarını andıran bakışları inanmış gibi bakmıyordu. “Öyle olsun ufaklık.”

*

Günler geçip giderken durdurmak istediği yalnızlığında, balayından dönen çifti karşılamak zorunda kalıyordu içi kan ağlayarak. Zaman, istenmediğinde çok hızlı geçiyordu ne yazık ki…

“Hoş geldin anne.” Sımsıkı sarıldığı kadının bronz teni ışıl ışıl parıldıyordu. İki haftadan daha uzun bir süredir görmediği kadın annesiydi ancak ne özlemişti, ne de özleyebilecek kadar bir sevgi vardı Ayşe’nin içinde. Fark ediyordu ki; annesiyle artık tamamen kopmuştu duyguları.

“Hoş bulduk Ayşeciğim… Sana çok güzel hediyeler getirdik.”

Jülide’nin ardından Kemal alırken Ayşe’yi kolları arasına, dizini adamın kasıklarına geçirme dürtüsünü bastırmaya çalışıyordu. “Özledin mi bizi güzelim?”

Boğazı, bastırdığı çığlıkların acısıyla şişerken, gözlerinde bir yanma hissediyordu sımsıkı kapayışından mütevellit. “Özledim,” deyip ayrılırken Kemal’in kolları arasından, uzaklaşabildiği kadar uzaklaşmanın derdindeydi yalnızca.

Bedriye bavulları üst kata taşıyordu sessiz sedasız. Acı dolu bakışlarını gitmeden hemen önce yakalarken, dudağını ısırdığı da gözünden kaçmıyordu Ayşe’nin.

“Saat farkı yüzünden başım çatlayacak gibi. Ben bir duş alıp biraz dinleneceğim sevgilim.” Zarif hareketleri kocasına cilve yapan kadının dayanılmaz güzelliğini sergilese de, “Bana katılmak ister misin?” diye sorduğu adamın umurunda bile değildi.

“Imm… Bu harika olurdu ama birkaç görüşme yapmam gerek. Çok işim var. Sen dinlen bebeğim.”

Jülide’nin gözlerine yayılan hayal kırıklığını gördüğünde Ayşe, ona karşı sebebini anlayamadığı bir acıma hissetti. Salondan çıkarken, kocasına son bir kez daha bakmayı ihmal etmiyordu.

Jülide, Kemal’e sırılsıklam âşıktı…

Şöminenin sımsıcak ısıttığı salonda yalnız kaldığı adam yavaş yavaş yanına yaklaşırken, uygunsuz bir pozisyonda annesine yakalanmak tek isteğiydi. Annesinin ardından oturduğu kanepeden kıpırdamaksızın öylece dururken, karşısındaki adam önünde ayakta duruyordu. Ayşe’nin gözleri çam odunlarının közlerine takılıyken, Kemal’in hırıltılı nefesini duyan kulaklarını tıkayamayışıyla kapanıyordu.

“Başını bana çevir ve bak!”

Yutkunmak hep mi bu kadar gürültülü bir eylemdi yoksa tedirgin olduğunda bedeninin verdiği zayıf çaresizlik miydi bilemese de dönüp baktığı adamın gözlerindeki şeytanî parıltıda vardı özeti. Neler hissettiğini, neler hissettirdiğini biliyordu. Bakışları belden aşağısını işaret ettiğinde kot pantolonunun önünde beliren kabarıklık, vücudunda deveran eden kanı kurutacak kadar ürkütüyordu Ayşe’yi.

“Şimdi bunu senin o küçük ağzına yerleştirmek… Ah…”

İniltisi, tenine asit misali etki ettiğinde utancı yanaklarında yanıyordu Ayşe’nin. Gelir gelmez yaptığına bakınca, hayatının ne yönde gideceğini az çok anlayabiliyordu. “Hiç korkmuyor musun anneme yakalanacağından?”

Eliyle hizaya sokmak istercesine okşarken pantolonunun önünü, şömine önündeki pufun üzerine oturup belli bir mesafeden Ayşe’yi seyretmeye devam etti. “Senin korktuğunu, utandığını hissediyorum… Görüyorum… Buna rağmen bana meydan okumaların yok mu…” Gözlerini kapayıp dudaklarını şehvet etkisiyle yalarken ayağa kalktı. “Şimdi yine annenle avutacağım bunu.” Sözleri, kendini okşayan elleri… Midesini bulandırsa da onu sevindirecek hiçbir harekette bulunamıyordu Ayşe’nin felce uğramış bedenine rağmen bilinci.

Bedriye holden mutfağa doğru geçerken, Şeytan üst kata çıkıyordu. Dirseklerini dizlerine, başını ellerine yasladı. Çaresizlik, üzerine giydirilen demir bir gömlek gibiydi. Kızgın çöl güneşi altında erirken ilikleri, gücü yoktu bedeninden o ağırlığı söküp atmaya.

Odasına çıkarken yorgun adımlarla, Efide ile geçirdiği iki haftanın güzelliği teselli oluyordu sıkıntılı ruh hâline. Sabah olana kadar uyku uyuyamayacağını bilse de cumbanın önüne uzanıyordu boyu izin verdikçe. Bedeni yorganın içinde, gözleri karşı tepedeki kulübedeydi. Telefonuna gelen mesajı okurken kupkuru gözlerinin acısını ovuşturarak gidermeye çalışıyordu.

“Uyudun mu?”

Efide’nin sorusu ironik olsa da hâlini belli etmekle savaşan iradesi ciddiyetin hâkimi bir cevap yazmaya itiyordu Ayşe’yi.

“Uyumadım.”

Ondan gelecek cevabı beklerken onun yanında olma isteği gözlerini sımsıkı kapamasına yetiyordu.

“Annenler geldi mi?”

“Evet.”

“Artık tanıştırırsın beni cici babanla.”

Harika bir fikirdi belki de… O zaman tüm dertleri bitebilirdi.

Ya da daha zor dertler başlayabilirdi.

Cevap vermek yerine zihnini meşgul edecek başka şeyler düşünmek istiyordu, Ayşe. “Ben yokken uyuyamadın değil mi?”

“Kafa zehir ufaklıkta!”

Dalga geçişinde bile bir şefkat hissettiriyordu Ayşe’ye nasıl olduğunu bilemese de.

“Öyledir. Bence bir sevgili yapmalısın kendine.”

Yazıp gönderdiği mesajı yazmak sinirlendirse de bundan geri durmuyor oluşuyla kanıtlamaya çalıştığı belki de kendi mantıksızlığıydı.

“Var mı önerebileceğin adaylar?”

Yok!

“Var üç-beş kişi.”

Efide’den gelecek cevabın ne olacağına dair hiçbir fikri yoktu. Geldiğindeyse öfkeyle dudaklarını ısırıyordu.

“Nasıl yapacağız? Gurup hâlinde mi dalayım aralarına?”

“Edepsiz!”

“Rakam veren sizsiniz küçük hanım, hatırlatırım.”

Ukala oluşuna kızmak yerine bu berbat ruh hâlinde bile gülebiliyordu.

“Vazgeçtim! Yok sana kız-mız!”

Birkaç dakikanın ardından cevap gelmediğinde karanlık düşünceler yeniden ele geçiriyordu mantığını. Kapısının açılması korkusuyla uykuya dalarken, beklediği cevaptan ümidi kesiyordu artık.

Korkuyla beklediği adam bu gece odasına gelmeyecekti çünkü; Bedriye’nin bu gece bu katta işi hiç bitmeyecekti.

*

Arabanın kaloriferi buğulanan camlarda hakimiyet kurmaya çalışırken, Ayşe’nin gelişini bekliyor, Jülide yerine kızı yola koyan yardımcıya sımsıkı sarılırken Ayşe, yüzündeki yorgunluğu görebiliyordu Fuat.

Kapıyı açıp yanına otururken, “Yaşıyor olmana çok sevindim,” diyerek kemerini bağlıyordu.

“Ben de…”

Hiçbir derinliği olmayan gülümseyişi solgun yüzüne yayılırken, insiyakiydi Fuat’ın parmaklarının ipeksi tene uzanışı. İşaret parmağının tersi okşarken Ayşe’nin elmacık kemiğini, şaşırmış gibi bakıyordu çikolata kahvesi gözler gözlerine. Birkaç saniye daha kendine bu izni verirken bu masum hareketi izleyerek çıldıran bir adamın varlığından bîhaberdi genç adam.

Erimeye yüz tutan kardan geriye kalan manzara güneşin doğuşuyla buluşurken okul bahçesinden içeri giriyorlardı Mustang’in kükreyen motoruyla.

Yanaklarında pembe bir gülün rengi hüküm sürerken işaret parmağıyla yanlarından geçen kızı gösterdi. “Adı; Işık. Senden çok hoşlanıyor. O da son sınıf öğrencisi. Sevgi’nin başarısızlığını duyduğundan beri yanına yaklaşacak cesareti yokmuş.”

Gözlerini gözlerinden kaçırarak anlattıkları umurunda değildi Fuat’ın. Yanağını gölgeleyen saçı kulağının arkasına sıkıştıran parmakları yine izin almaksızın okşuyordu Ayşe’nin pürüzsüz tenini. Ellerine kenetli bakışlarını görebilme ümidiyle tutarken kızın çenesini, başını yaklaştırdı kızın kulağına.

“Bana bak!” Ayşe’nin kulağına fısıldadığı sözlerin ardından geri çekilse de parmakları küçücük çenesini bırakmaya hiç de niyetli görünmüyordu. Gözlerine ulaşan gözlerde gördüğü çaresizlik, barut dolu bir odaya düşen küçücük bir kıvılcım kadar yakıcıydı Fuat için. “Utandın mı?”

Elinin tersiyle teninde huzur bulan parmaklarını iterken Ayşe, “Ne utanacağım ya! Hayret bir şeysin!” sözleriyle öfkesini dışarı atıyordu.

“Bal gibi de utandın! Yanaklara bak kızarmaya başladı.” İttiği eli pişkinlikle makas alırken zayıf yanaklarından, gülüşü şekilleniyordu dudaklarının narinliğinde.

“Dik dik baktığın için kızarıyor yanaklarım! Yok sana Işık-mışık! Bak başının çaresine!” Emniyet kemerini çözüp inerken araçtan, “Allah’a emanet ol… Çıkışta görüşürüz,” diyordu.

“Görüşeceğiz elma yanak, görüşeceğiz.”

Gözlerini sımsıkı kapayıp açtığında karşılık vermek için aralanan dudaklarını ısırmayı tercih ettiği, sessizliğe gömülü sözlerinin yokluğundan belliydi. Ayşe’nin ara ara dönüp baktığı Fuat, aracın içinde tek başına otururken etrafındaki gençlerin kendi elleriyle tamir ettiği arabaya hayranlıklarının farkında bile değildi.

*

Spor dönüşü, Jülide ve Kemal’den edebiyat sınavına çalışma bahanesini göstererek izin istediğinde, bir zamanlar babası yaşıyorken uzandıkları koltukta annesinin yanında Şeytan’ı görmek hesapsız gelen öfkeyle titretiyordu Ayşe’nin bedenini. “Fareler ve İnsanlar”ın elli dokuzuncu sayfasını ikinci keredir okuduğu hâlde yine aklını kitaba veremediği için satırlara dair hiçbir şey yer etmiyordu kafasında. Dizlerine yasladığı kitabı boş gözlerle incelerken, bu evden kurtulmanın türlü türlü yollarını düşünerek yine kaybediyordu mantığını.

Kitabı kapayıp, kollarıyla sararken uzanıyordu sedir üzerinde. Üstüne aldığı yorganın içinde ısınan bedeni, cama vuran yağmur damlalarıyla metanet veriyordu Ayşe’ye. Aradan on dakika geçti geçmedi, kaçış planları nedense sabah arabada tenine yayılan ateşin esrarına dönüştü birden bire. Damla sakızının kokusu her kelimesinde burnuna dolarken, uzun ince parmaklar tenini okşuyordu.

Eğer normal bir hayatı olsaydı, erkek cinsinden nefret ettiren bir şeytan hayatına musallat olmamış olsaydı, ümidi ve sevinçleri olsaydı, her genç kız gibi sevebileceği birinin hayalini kursaydı… Efide’yi sadece sevmezdi belki de. Bu kadar sıkıntı başındayken böyle aptalca bir şey düşünebildiği için bile hâlâ çocuk sayılırdı.

“Utandın mı?” Sesi her zamanki kısıklığında olsa da asla uzak ya da mesafeli değildi. Teninde hissedebiliyordu sıcaklığını. Eğilip kulağının altına öpücük kondururken Efide, “Utanma benden!” diyordu Ayşe’nin utancını önemsemeden.

“Ne yapıyorsun?”

Dili dur diyecekti fakat gönlü durmasını istemiyordu. Dili; kahramanlık yapmanın derdindeydi… Ya gönlü?

“Seni öpüyorum… Öpeyim mi?” Cevap veremediğinde başını omzuna yaslıyordu Efide’nin. “Bunu evet sayarım bak, haberin olsun!” Başı, biraz daha sokulurken tenine, sıcak parmakları çenesini kavrıyordu izin almaksızın. Ilık dudakları dudaklarına değdiğinde tiksinmiyordu ıslaklığından. Kaçıp saklanmak ya da ayrılmak istemiyordu Efide’nin dudaklarından. Ağzını açarken sebebini anlayamadığı bir ihtiyaçla, boşluğu fırsat bilen dilin içeri girmesiyle bedeni şoka giriyordu.

Rüyanın en can alıcı yerinde gürleyen gök gürültüsüne gözleri açıldığında terden sırılsıklamdı teni. Yattığı yerden kalkıp ellerini gözlerine kaparken, “O neydi?” sorusuyla eziyet ediyordu benliğine.

En kötüsü de; sabah Efide’nin yüzüne nasıl bakacağını bilemiyor oluşuydu belki de.

*

Yüksek dağlarda erimeyen karların serinliği ilkbahar gününü buza kesse de, toprakta renklenen menekşeler mora boyuyordu Rize’nin yeşile hasret çıplak örtüsünü. Dirseğini cam kenarına, yanağını eline yasladığında Ayşe, sessizlik anlaşmasının sözsüz kabulü gibiydi iki gencin hâli tavrı.

Baharın ihtişamını seyretmek, yüzüne bakamadığı gencin varlığından utandığı gerçeğini maskeleme çabasından ibaretti. Ara ara bakışlarının kendine döndüğünü fark etse de Efide’den tarafa bakmamaya kararlıydı. Okul sokağına girdiklerinde ilk önce rahatlamayı hissediyordu Ayşe.

Tâ ki okul bahçesinde Efide de araçtan çıkıncaya kadar. “Kâbuslu bir gece geçirdiğini farz ederek uzak duruyorum senden. Okul çıkışına kadar toparlan!”

Kâbus değildi ki gördüğü… Güzeldi aksine. Hem de… Güzel olabileceğine inanmadığı bir eylemin…

“Daldın gittin be ufaklık! Neyin var senin?”

Düşünceleri bölünürken dudaklarına dalıp gittiği adamın sesiyle belki de ilk kez ne diyeceğini bilemiyordu Ayşe. “İyiyim… Zor bir geceydi, hepsi bu.” Mantıksızlığın kol gezdiği aklında sağlam kalan bir odadan dökülmüştü belli ki bu sözler. Vedalaşıp ayrılırken Efide’nin yanından, ardında bıraktığı gence son bir kez daha bakmak istediğinde etrafında toplanan kızların sayısına öfkeleniyordu içten içe. Efide; bal, etrafındaki kızlar sinekti Ayşe’nin gözünde.

İkinci kat merdivenlerinin açıklığında sırtı duvara yaslı Feriha’nın, yanındaki son sınıf öğrencisine hülyalı gözlerle baktığını görmek, gencin Feriha’nın saçını kulağının arkasına sıkıştırması Ayşe için bütün düşüncelerinin uçup gitmesine yeter kuvvetteydi. Feriha ile Devrim adlı öğrencinin sevgili olduklarını duymuş olmakla görmek çok farklıydı.

Öyle bir aşk vardı ki Feriha’nın gözlerinde, aynı aşkı Devrim’in gözlerinde görmek de mümkündü. Seviyorlardı birbirlerini. Aynı okul, aynı apartman derken belki de evlenip aynı evde yaşamaya başlayacaklardı. Hızlı adımlarla geçip giderken Feriha’nın yanından, evlenip bu şehirden uzak bir yere gitmesine ne kadar çok sevineceği gerçeği geçiyordu aklından.

O zaman neyle tehdit edecekti Şeytan, Ayşe’yi?

Ahzen ~ 15 | Zaman” için 9 yorum

  • 7 Aralık 2018 tarihinde, saat 20:27
    Permalink

    Ayşem o nasıl bir rüyadır gözlerimden kalpcikler fışkırıyor ??
    Ayşeme sarılan kolların kökünden kopsun inşallah şeref yoksunu seni hele sen Jülide kızını görmeyen gözlerin kör olsun desem ileri gitmiş olurmuyum ablacım?

    Yanıtla
    • 10 Aralık 2018 tarihinde, saat 10:27
      Permalink

      öyle bir anne için bence az bile demiş olursun kardeşim…

      Yanıtla
  • 8 Aralık 2018 tarihinde, saat 02:53
    Permalink

    8 aralık 02.42-tarihe dipnot? şu saate kadar ders çalışıp bölümü okumuşum ayşe ile efidenin kalp çarpıntılarıyla kalbim çarpmş mis gibi uyuyabilirim ama pis şeytana sövmekten uyuyamıyorum deyyus rahat bırak ayşemi senin o pis şeyini kopartıp vercem ağzına en son??
    Lütfiyem..çok güzel yazıyosun be amma velakin nasıl yazıyosun okurken gerçekmiş şuan rizede varlarmş hissine kapılıyorum gidip ayşeyi kurtarmak isteği hasıl oluyo bende ayşe ve efide’nin o tertemiz aşkını nasıl anlatıyosun ve en kötüsü böyle bi şeytanı yazarken ne hissediyosun
    günde bin defa bölüm gelmşmş dye bakıyorum ama hak veriyorum da yazmakta kolay değil okumak sindirmek bile kolay değil ?

    Yanıtla
    • 10 Aralık 2018 tarihinde, saat 10:37
      Permalink

      bazen yazarken aklımdakinden çok farklı bi gidişata dönebiliyo bölüm, o zaman ben de düşünüyorum “karakterlerin kendi hayatı var sanki” gibi. keşke her gün bi bölüm atabilsem de o kadar becerikli değilim ?

      derslerinde çok ama çok büyük kolaylık görmeni diliyorum, Allah niyetini kabul etsin =)

      Yanıtla
  • 9 Aralık 2018 tarihinde, saat 13:18
    Permalink

    Bu şeytani bi bulsa bu fuat allah ne verdi ya artık yer misin yemezmisin hadi bakalım da neyisa ha ?

    Yanıtla
    • 10 Aralık 2018 tarihinde, saat 10:39
      Permalink

      hadi bakalım =)

      Yanıtla
  • 11 Aralık 2018 tarihinde, saat 11:02
    Permalink

    Ah Ayşe ahh tüm bu yaşananlara rağmen nasıl normal kalabileceksin sen. Nasıl yoluna devam edeceksin şeytanın ölmesi bile senin iyileşmene yetebilecek mi acaba ruhum daralıyor aklıma geldikçe ama Efide’ye olan inancım da umut olmuyor değil. Sevgili Lütfiye eline emeğine sağlık merakla bekliyorum yeni bölümlerini Allah emanet ol.

    Yanıtla
    • 16 Aralık 2018 tarihinde, saat 20:50
      Permalink

      okuyan gözlerine sağlık canım. sen de Allah’a emanet ol.

      Yanıtla
  • 13 Aralık 2018 tarihinde, saat 10:28
    Permalink

    Daha 15 onbeş 15 ???

    Yanıtla

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir