Ahzen ~ 14 | Sürpriz

Birkaç gün önce diklendiği yarma kantinden kola alırken, Çetin ile arasındaki konuşmaya şahit oldu Ayşe ister istemez. “Çetin! Ver abi şuradan bir pakette bisküvi!” Lakaplar takmak yerine adıyla hitap ettiğini duymak, çocuğa gösterdiği değerle mutlu ediyordu Ayşe’yi.

Arkasını dönüp gideceği sırada yarma ile karşı karşıya kaldıklarında gitmek yerine meydan okuyan bakışlarını gözlerine dikti gencin. Neden sonra Ayşe, “Hayırdır dayı, bir sorun mu var?” diye sorana kadar hiçbir ses yoktu karşısındakinde.

“Senin şu motorcu sevgilinle konuştuk.”

Kaşları çatılıyordu Ayşe’nin duyduğu karşısında. Karşıdan bakıldığında gerçekten de sevgili gibi görünüyor olamazları herhâlde! “O benim motorcu sevgilim değil! Ne konuştunuz onunla?”

“Benden sana göz kulak olmamı istedi! Belalı bir tipmişsin! Başını derde sokabilirmişsin! Ben de sana fark ettirmiyorum ama…” dediğinde kulağına eğildi sessizliğini sadece Ayşe’ye duyurmak ister gibi, “…gizlice sana kalkan oluyorum.”

Gülerken başı sağa döndüğünde Ayşe’nin, ifadesi dalga geçer gibiydi. “Yahu sen ne yüce gönüllüymüşsün hacı! Çok sağ ol ya!”

Elindeki koladan büyük bir yudum içtiğinde, o da Ayşe’ye gülümsüyordu. “Şu okulda hiç arkadaşın var mı?”

Beklemeksizin verdi cevabı Ayşe, tezgâhın ardından kendilerini seyreden Çetin’e göz kırparken, “Çetin var ya!”

Burak da dönüp başını eğerken selam verircesine, Çetin de onu selamlıyordu bir yansıma misali. “O sayılmaz! Kızlar falan? Kendi sınıfından herhangi bir çocuk? Var mı bu vasıfları taşıyan?”

Yoktu…

“Çetin kankamlan yeteri kadarız biz, öyle değil mi başkan?”

Sözünü duyan gencin gözleri bir keyifle aydınlanırken, iradesini zorlayan gülüşünü, “Eyvallah kanka! Yeteriz elbet!” diyerek yenmeye çalıştığı belliydi.

“Beni üçüncü sayın öyleyse! Hadi görüşürüz!” dediğinde elindeki kolalar ve bisküvi paketiyle uzaklaşıyordu.

Ayşe de Çetin de ardından bakıp gülümserken ilk konuşan Çetin oldu. “Bana popülerite kazandırdın derviş. Buradaki ikinci yılım… Adımı ilk soran sendin. Şimdi okula geldiğinden beri top ten listede birinci Burak Kaya da adımı biliyor.”

Burak Kaya’yı yola getiren Efide’ye olan minneti yüzünde gülümseme olarak tezahür ederken, eteğinin cebinden dört tane on kuruş çıkarıp tezgâhın üzerine bıraktı. “Dört gündür verdiğin on kuruşlara bugün vereceğini de ekle de çayımı ver, başkan!”

Çayı doldururken, gözlerine bakan gözlerde teşekkür görebiliyordu. “Al o paraları! Bu çay benden sana gelsin!” Ayşe’nin itiraz edeceğini anladığında işaret parmağını dudakları üzerine örtüyordu sessizliği sağlamaya çalışan Yeşilçam sinemasının hastane sahnelerinin vazgeçilmez portresindeki Dilek Tunca misali. “Şii… Çok esaslı kızsın sen Ayşe! Biz seninle daha çok çay içeceğiz Allah’ın izniyle!”

Sımsıcak çay bardağına buz gibi parmaklarını sardığında, çay tabağını sol elinde tutuyordu gelişigüzel. “Sırtımız yere gelmez başkan! Phoenix miyim, Scarlet Witch miyim neyim lan ben! Resmen mutant güçlerimle her meseleyi çözdüm!”

Dalga geçerken kendiyle Çetin ile karşılıklı gülümsüyorlardı ancak ne kahkaha atacak kadar aşırıydı, ne de samimi bir tebessümden azıydı iki arkadaşın paylaştığı. Bahçeye çıktığında Çetin’den aldığı çayı yudum yudum içiyordu. Günlerdir Efide’nin çektiği endişe dudaklarına garip bir gülümsemeyle yayılsa da vicdanını bir kaya gibi eziyordu. Zaten bir eli sürekli üzerindeydi manevi açıdan baktığında. Sabahları dersi olmasa bile Ayşe’yi okula bırakmak için uyku uyumayıp, kapısında bekliyordu.

Şeytan ile yaptığı pazarlıkta üçüncü mutlu gecesinin ardından rahat uyumuş olmanın verdiği dinlenmiş bedeniyle gününe devam ederken, eve gittiğinde spor öncesi Efide’ye küçük bir tepsi cevizli baklava yapmanın hesabını yapıyordu. Spordan sonra ayrıldıklarında Efide’ye gidebilir, sürpriziyle onu şaşırtabilirdi.

*

Her turun ardından sıkıntıyla, “Artık katılabilir miyim?” diye soran Ayşe’ye, “Kalkmayacaksın oradan!” cevabını veriyordu Fuat.

“Ya madem spor yapamayacaktım, ne demeye getirdin beni buraya?”

Sitemlerinde haklı olsa da Ayşe, Fuat çattığı kaşlarıyla bakıyordu salonun öteki ucundan. “Sus kız! Gözümün önünden ayrılmayacaksın! Ben nereye sen oraya!” Sesini duyurmaya çalışırken acıyan boğazlarınıysa önemsediği yoktu.

Hakan koşuyu bırakıp, Ayşe’nin yanına oturduğunda gencin üzerine doğru koşarken Fuat, “Kaç kurtar kendini Hakan!” diyerek bağırıyordu Sercan.

“Ne oluyor lan!” demeye kalmadan tepesine çökmüştü Hakan’ın. “Abi dur da ya, kırdın boynumu!”

“Kırılsın! Ara vermeyeceksin! Kalk koşmaya devam et göt herif yoksa ağzını burnunu kırarım senin!”

Tişörtünün yakalarından tuttuğu genci ayağa kaldırırken, Hakan’ın gülen yüzü hiç de gücenmişe benzemiyordu. Ayşe’nin eğlenen gözlerine bakıyor, “Bu küfürü de aklında tut! Bakarsın lazım olur,” diyerek göz kırpıyordu.

“Ah be Hakan! Yakanı kaptırmışsın ama hâlâ dalga peşindesin!”

Ayşe’nin sözlerine karşılık olarak, “Ben asıl senin peşindeyim!” demeye çalışırken, Fuat’ın dizi, sırtına isabet ediyordu şiddetin doz ayarındaki incelikle. Mindere yüzüstü düşse de, “Abi! Kızı senden Allah’ın emriyle istiyorum! Bizim kitabımızda flört mülört yazmaz!” sözleriyle kahkaha attırıyordu salondaki herkese.

Ayşe dahil.

“Ulan sen hâlâ bık bık bık ne konuşuyorsun! Ağzınla, pis burnunla uğraşmayacağım direk kafanı kıracağım!” deyip, Hakan’ın kafasını ezerken Fuat, küçük gülüşleriyle ellerine yapışan Ayşe, “Rahat bırak müstakbelimi, abi!” diyordu.

Ağzı yamuktu, başı eziliyordu, sırtında Fuat’ı taşıyordu ancak konuşmaktan da geri kalmıyordu Hakan. “Abi! Verdim gitti de! Bak kızın da gönlü bende.” Kelimeleri baskının etkisiyle anlaşılmazdı ancak etraftaki kalabalık da anlıyordu, Fuat’ta.

Ellerini tutan soğuk parmaklar hürmetine bırakırken Hakan’ı, “Şu zibidiye ümit verme!” dedi içindeki ciddiyeti gizlemeye çalışan sahte gülümseyişiyle.

“Emredersin… Hadi git duş al da çıkalım.” Gitmesini buyuran cümleye inat parmakları kalmasını ister gibi bırakmıyordu ellerini. “Git derim ama bırakamam. Bu kadar da dengesiz ve mantıksız biriyim hamd olsun.”

Üzerindeki gerginliğin bir kısmını attığını hissediyordu Ayşe’nin yanından ayrılmak istemeyişiyle dağılırken öfkesi. “Kibirli ufaklık! Kendini eleştirirken de aslında övüyorsun.”

Karşılığında yalnızca güldü. Bembeyaz teni bir porselen pürüzsüzlüğünde parlarken yalnızca güldü. Kiraz rengi dudaklarından dökülecek bir karşılık beklemek boşunaydı. Saat dokuza yaklaşırken duşa gitmek için ayrılıyordu antreman alanından, “Hakan!” deyip, salonda yankılanan hırıltılı sesiyle.

“Efendim abi?”

“Kızıma yaklaşırsan s*kerim!”

“Ayşe! Al sana en duru hâliyle pırıl pırıl bir küfür,” sesleri yükselirken salonda Fuat çoktan duşa girmişti.

Rengi düzelmeye başlıyordu Ayşe’nin geçen günlerin ardından. Hastalıklı sarı gitmiş, yerine doğal beyazlığı gelmişti yeniden. Onu kollarında hastaneye taşıdığı gece yaşadığı endişeyi hayatı boyunca asla unutamayacaktı belki de.

Saçlarının ıslaklığına aldırmadan geri geldiğinde Ayşe’nin yanına, elini uzatıyordu oturduğu yerden kalkması için. Bir eline baktı, bir de çattığı kalem kaşlarıyla gözlerini seyretti Ayşe. “Bir gün ilk küfür denemem sana nasip olabilir, bilesin.” Enerjisinin yerinde olduğunu göstermek ister gibiydi, yardıma ihtiyaç duymaksızın ayağa kalkışı.

“Şimdi dene bakalım, neler öğretebildim…” Ayşe’ye belli etmekten içtinap ediyor olmasa gülebilirdi. Fakat ifadesindeki ciddiyetle çıkıyorlardı spor salonundan vedalaşmaların ardından.

“Şimdi havamda değilim… Ayrıca bana haksızlık yapmış olsan da bu akşam, ben de hatrın büyük. Şimdilik sana siktir git demeyeceğim.”

Cümle içerisindeki küfüre yaptığı ince vurguyla bir kahkaha atıyordu kendini tutamadan. “Seni bacaksız! Bin şu motora!”

Başını sırtına yaslarken, elleri belini sardı her zaman olduğu gibi. Motoru çalıştırıp yola çıktıklarında trafiğin olmadığı yollardan köye çıkmaları çok da uzun sürmedi. Evinin önünde indirirken Ayşe’yi, her akşam görmeye aşina olduğu siyah pikabın boşluğu vardı bahçelerinde. “Annen yalnız galiba bu akşam?”

Başını evden tarafa çevirişi insiyaki bir hareket gibiydi Ayşe’nin. Tekrar gözlerini bulduğunda bakışlarında bir hüzün vardı. “Annem evde değil… Yemeğe çıkacaklardı, geç gelir.” İlk söylediğinin ardından yaptığı açıklamalarla annesini kötü herhangi bir düşünceden korumak ister gibiydi.

“Tamam canım… Bedriye evde mi bir bak bakayım.” Bedriye’nin ismi geçtiği an gözleri gözlerinden kopuyordu. “Ne oldu?”

“Hiçbir şey! Evdedir… Hadi git sen de… Görüşürüz yarın.” Dirseğinden tutup, olduğu yere geri çekerken Ayşe’yi, küçücük bedeni savrulacak gibiydi Fuat’ın gücüyle. “Dayı ne yapıyorsun yahu? Uçuyorum sandım!”

“Yemek ye biraz da ağırlık kazansın vücudun da!”

Dirseğini elinden kurtarıp zayıf yanaklarını avuçlarının arasına alırken Ayşe, parmakları etini sıkıştırıyordu. “Ton ton dayıma bak be! Tamam şimdi sen git, yiyeceğim ben!”

Ellerini, elleri üzerine koydu yüzünü dalgacı bir kızın hükmünden kurtardı, “Bacaksız!” hakaretiyle.

Merdivenleri koşarak çıkarken Ayşe, gülüşünü duyabiliyordu. “Görüşürüz! Hadi bekleme!”

Ayşe, eve girip kapıyı kapadığında ancak ayrılıyordu bulunduğu yerden yüzünde bir tebessümle. Motoru, patikaya ayrılan yol dibine park edip inerken, aracını brandayla örtmeyi ihmal etmiyordu.

Yaktığı sigarayı ciğerlerine çekip bitirdiğinde evin yolunu yarılamıştı. Acelesi yoktu, yavaş yavaş çıkıyordu alıştığı yoldan. Öyle bir alışmıştı ki artık geçip giden vakitlerin ardından, ezbere basıyordu her adımı. Beton avluya adım attığı an gördüğü Filiz’e şaşırsa da yürüyüşüne engel olamıyordu misafirinin varlığı.

“Hiç gelmeyeceksin sandım!” Oturduğu kapı basamağından kalkıp Fuat’ın kucağına atladığında, “Çok özledim seni!” sözleriyle öpüyordu dudaklarını.

Ellerini kalçalarına yerleştirdiği an, uykusuzlukla geçmeyecek bir gecenin hazzının bedenine yayıldığını hissediyordu şimdiden. “Geleceğini haber vermen bekleme zahmetinden kurtarırdı seni.”

“Sürpriz yapmak istedim…”

Kapadığı kapıya kızın hazır vücudunu yaslarken, artık sözler fazlalıktı.

*

Loş bir ışık parıldıyordu soba odasının penceresinde fakat anlayamıyordu Ayşe; televizyon ışığı mı yoksa antrenin ışığı mıydı açık bıraktığı?

Şerbetini iyice çekmiş baklavayı kapaklı cam tepsiye dizerken, sorunsuz bir şekilde açılan baklavayla gurur duyuyordu. Hatice’den öğrendiği püf noktalarla, hamuruna kattığı kaymak, üzerine döktüğü taptaze tereyağıyla mükemmel bir öğrenci olduğunu bir kez daha kanıtlıyordu Ayşe.

Küçük bir parça kalırken çelik tepside, ağzına alarak tadına baktı keyifle. “Yetenek akıyor mübarek! Konservatuvar okusam oyuncu, gastronomi okusam herkesin aradığı aşçı olurum lan ben!” Ardından içtiği suyla ağzını çalkalarken, gözü saate gitti. Saat ona yaklaşırken, eve gider gitmez uyumamış olması için dua ediyordu Efide’nin.

Antep fıstığı serdiği baklavanın üzerini örttüğünde hazırdı evden çıkmaya. Garip bir heyecan hissediyordu, Efide’ye hazırladığı sürprizle. Ayşe’nin böyle bir baklava yapabileceğine hiç ihtimal vermediğini biliyordu. İnceden inceye yağmur başlarken, son adımını atarak avluya ulaştı.

Ulaştı ancak soba odasının penceresinden sızan anlamsız seslere kulak kabartırken, televizyon mu değil mi diye anlamaya çalışıyordu Ayşe. Ancak değildi!

Birilerinin boğuk iniltileri, işkence çekiyormuşçasına bir acıyla ulaşırken Ayşe’ye, kalbi göğüs kafesine dar geliyordu. “Efide! Efide! EFİDE!” Canhıraş bir feryatla vururken ahşap kapıya, acıyan elinin daha sonra farkına varacaktı.

İçeride Efide’nin sesi nefes nefese, “Ayşe BEKLE!” diye bağırsa da, Ayşe, kapıya vurmaya devam ediyordu. “İyi misin! Efide iyi misin?”

Kapı açıldı… Altında siyah bir şort, dağılmış saçları ve terle sırılsıklam teniyle Efide karşısında duruyordu. Ne dayak yediğine dair bir iz vardı bedeninde, ne de zor durumda olduğuna bir gösterge.

Boştaki eliyle Efide’nin kol kasını sıkarken, “O sesler ney? Çok endişelendim! Sana bir şey oldu sandım!” diyordu iyi olduğunu yoklamak istercesine vücudunda gezinirken eli. Bir eline, bir endişe dolu gözlerine bakıyordu nefes nefese olan genç.

“Ben iyiyim!” Bedeni üzerinde gezinen elini tutmak yerine bakışlarıyla takip etmeye devam ederken sözleri fısıltı sessizliğindeydi. O fısıltılarsa nefeslerine karışıyordu. “Bir kız arkadaşım var içeride.”

Sol eli artık tepsiyi tutmakta zorlanıyordu Ayşe’nin. Sağ elindeki acının tarifsiz ızdırabı bile, “Al şunu!” diye fısıldarken utanan Ayşe için bir anlam ifade etmiyordu. Utanç bedenini etkisine alırken en çok yanaklarında hissediyordu o çocuksu hissi. Geri dönüp hızlı adımlarla ayrılıyordu Efide’nin yanından sorusunu duyana kadar.

“Bu ne?”

“Sürpriz..!” Patikadan aşağı inerken sıklaşan yağmur umurunda değildi. Yanakları alev alev yanıyordu.

*

Filiz, Fuat’ın tişörtü üzerinde olduğu hâlde kapıya geldiğinde, “Şunu mutfağa koyup, tişörtü bana verir misin?” diyordu.

“Neler oluyor?” Bir yandan soru sorup, diğer yandan soyunurken Fuat öfkeyle soluyordu. Öfkesinin müsebbibiyse kesinlikle; kendisiydi!

“Beni bekle güzelim! Hemen geleceğim. Keyine bak sen…” Çıplak ayağına giydiği spor ayakkabılarıyla patikadan aşağı koştururken çok uzun sürmüyordu Ayşe’yi yakalaması. “Bekle!”

Bembeyaz çehresi, gece karanlığında bile parlıyordu Ayşe’nin. “Nereye geliyorsun dayı?”

“Koydun gidiyorsun ufaklık! Beklesene bir!”

Karşılıklı dursalar da Fuat’ın uzun boyu ve yukarıda olması dezavantajdı konuşabilmeleri için. Ayşe yüzüne bakmadan konuşurken, bu durumu önemsemediği açıktı. “Yağmur yağıyor, ıslanıyoruz boş yere… Evine dön, ben de eve gideyim. Yarın konuşuruz.”

Sesinin tonunda ya da karanlıkta anlamaya çalıştığı bakışlarında herhangi bir ifade yoktu. “Tamam hadi…”

Omuz silkip yoluna devam ederken, birkaç adım sonra ancak fark edebiliyordu Fuat’ın takip ettiğini. “Sen nereye?”

“Seni götürüyorum!”

Tamamı sahte bir neşenin sezildiği kahkahası gece karanlığında yankılandı. “Beni değil be canım, evdekini götürüyorsun sen!”

Koşarcasına inerken patikadan Ayşe, Fuat’ın yetişmesi çok uzun sürmüyordu yine. “Sen kızdın mı, hayırdır ufaklık?”

Bir anda durup ardına döndüğünde Ayşe, iki elini göğsüne dayayarak itiyordu Fuat’ı var gücüyle. Belki hazırlıksız yakalandığından, belki de Ayşe’nin hırsını almasını temenni ettiğinden sırt üstü düşerken çamurla sentezlenen çimen üzerine, Ayşe’nin yüzündeki öfkeyi seyretti çıt çıkarmadan. “Kızgın! Kızgın ha! Kıza ne yapıyordun?” İlk cümlede öfke hasıldı sesine ancak ikincisi için derin bir nefes çekiyordu içine. “Acımı çektiriyordun?” diye sorarken sesi titriyordu…

“Ah be canım…” Yerden kalkıp, ağlayan kızın karşısında dururken tek isteği; tertemiz kızı kollarına almaktı.

“Acı çektirme, Efide… Lütfen…” Başını bir anda göğsüne yaslayan Ayşe, Fuat’tan dermanı alıp götürmüş gibiydi. Ne konuşabiliyor, ne de hareket edebiliyordu. Başını kaldırıp gözlerine bakarken Fuat’ın, “Lütfen!” diye fısıldıyordu.

Kendini pis hissederken Ayşe’ye dokunamadı. Saçlarını okşayamadı. Ellerini tutamadı. Daha önce hiç utanmamıştı içgüdüleriyle zevke düştüğü için. Şimdiyse sarılmaktan utandığı kız karşısında, zerrenin bile daha çok hükmü vardı Fuat’ın gözünde.

Hiçbir söz söylemeden patikadan aşağı yönlendirirken Ayşe’yi uzun sürmüyordu evden içeri girmeleri. “Otur, beni bekle!” Banyoya giderken ellerini yıkamak için, Ayşe’nin söz dinleyerek koltuğa doğru yürüdüğünü görüyordu. Soğuk suyu yüzüne çarptığında aynada yüzüne baktı esefle. “Şimdi sıçtın işte!” derken, Ayşe’ye ne söyleyeceğini bilemiyordu. Neden bugün sürpriz yapmak için bu kadar gönüllü vardı?

Yüzünden damlayan sular, tişörtü üzerinde koyu lekeler bırakıyordu. Üstü başı çamur içindeyken yanına oturması mümkün değildi ancak karşısında diz çökebilirdi. “Ayşe… Ne düşünüyorsun?” Gözlerinde tedirgin ya da korkmuş bir bakış arasa da tamamen ifadesizdi.

Ayşe, kendi sesine müsavi sessizliğinde soruyu duymazdan gelirken, “Üşüyeceksin!” diye mırıldandı tişört ve şortunu işaret ederken.

“Bir şey olmaz! Alışığım ben…” Yutkunuşunu dinlerken, tekrar etti soruyu, “Ne düşünüyorsun?”

“Sizin ne yaptığınızı…”

Derin bir nefes aldığında sessiz gülüşleri vardı Fuat’ın bozuk sinirlerine fazla gelen cevabını duyduğunda. “Of be kızım! Yetişkinlerin yaptığı aktiviteler desek, yeterli gelir mi?”

“Efide! Ben cinselliği biliyorum… Biliyorum ama… Sesinizi duydum. Tokat çarpması gibi, inilti gibi… Acı doluydu ya!”

Keşke bilmese ve keşke duymasaydı.

“Ne duyduğuna takılma da ya! Beni dinle!”

Başını elleri arasına alırken Ayşe, pırasa misali dümdüz saçlarının tertemiz kokusu önüne dökülüyordu Fuat’ın. “Kulaklarımda acı iniltiler var, sen bana takılma diyorsun! Bu çok aptalca!”

“Ayşe… Öyle bir utanacaksın ki öğrenince keşke sormasaydım diyeceksin, haberin yok!” Başını aniden kaldırdığında, gözlerine görüş imkânı vermeyen saçlarını kulağının arkasına almak istese de, ellerini dizlerine yaslayarak birleştirdi Fuat.

“Ne-ya-pı-yor-du-nuz da o kız acı çekiyordu?”

Dudaklarını hissettiği sinirle ısırırken, “Seks!” cevabını verdi.

Saçını kulağının arkasına kendi sıkıştırdı. O güzel dokunuş Fuat’ın nasibinde yoktu ve çikolata kahvesi gözleri hâlâ şüpheyle bakıyordu gözlerine. “Seks olduğundan şüphem yok zaten!” Kendi yaparken zevk verse de bunu Ayşe’den duymak iyi gelmiyordu Fuat’ın hâletiruhiyesine. O ise, Fuat’ın içinde dönen fırtınadan bîhaber, devam ediyordu. “Öyleyse neden acı çekiyordu?”

Sessiz gülüşleriyle, birleştirdiği ellerini saçları arasından geçirdi Fuat. “Acı değil, zevk bağırtıyor be kızım!”

“Yemin et!”

Ayşe’yi duyduğu an gözlerine kilitlendiği kızın ciddi olduğu her hâlinden belliydi. “Ne?”

“Yemin et inanacağım sana!” En son böyle bir meydan okumayı lise son sınıfta yaşamıştı. Bu kanıtı isteyen kızı bağırta bağırta… “Neden edemiyorsun ya! Yalan mı söylüyorsun sen?” Düşünceleri Ayşe’nin titreyen sesiyle kesildiğinde derin bir nefes alıyordu Fuat.

“Filiz ile konuşmak ister misin? Şu an beni bekliyor!” Yerinden kalkarken, “Utanacağını düşünürken ayrıntı istiyor, bacaksıza bak sen!” diyerek ilerliyordu kapıya doğru.

Fuat ayakkabılarını giyerken rahatlamış görünüyordu Ayşe’nin ifadesi. “Tamam… Sana güveniyorum… İncitme kızı.” Son kelime ağzından garip bir şefkatle döküldüğünde Ayşe’nin, utanmak yerine endişe hissediyor oluşuna şaşıyordu.

“İyi geceler… Ufaklık!”

Mutsuz olsa da, “İyi geceler, Efide,” diyerek uğurluyordu genç adamı.

Birkaç adımdan fazlasını atmamıştı dönüp, kapıya omzunu yaslayarak gidişini seyreden kıza döndüğünde. “Sürpriz neydi?”

Saçlarını yüzünden çekip kulaklarının arkasına sıkıştırırken kibirli bir gülümseme yayılıyordu dudaklarına. Fark ediyordu ki; Ayşe’ye kibir bile yakışıyordu. “Cevizli ev baklavası. Ben yaptım…”

Bir eli belinde, diğer eli çenesinde geziniyordu Fuat’ın, Ayşe’nin sözlerini duyana kadar. Eli yüzünde donarken, kalbi göğüs kafesinde coşuyordu. “Neden yaptın?”

“Senin için…” Yutkundu… Fuat’taki donukluğu fark ederken alnını kaşıyordu sıkıntıyla… “İyi misin?” diye sorarken Ayşe, Fuat kesinlikle iyi değildi…

“Ellerine sağlık,” deyip dönerken yoluna, kalbini Filiz’in bedeninde sakinleştirebilmek tek ümidiydi.

*

Biten derse zil, desteğini verircesine ötüyordu okul koridorlarında. Feriha, kız arkadaşlarıyla çıkarken sınıftan, artık bir yabancıdan daha uzak olmayı başarmışlardı birbirlerine. Sonunda pes etmişti… Ayşe’den vazgeçmek zorunda kalmıştı. Feriha’ya kazandığı liseye hediye olarak alınan telefonun her çalışında “Arkadaş” şarkısını duymak, gözlerini sızlatıyordu Ayşe’nin fakat buna da alışacağı zamanın geleceğini biliyordu.

Sınıftan çıkmak yerine başını sıraya yaslamış olduğu hâlde pencereden dışarıyı seyrederken, bir an önce son ders zilinin çalması için dua ediyordu. Piyano, Gülsemin, notalar, müzikle geçen saatler, sessizlik… Bu karma karışık kafayla ihtiyacı olan bu birkaç unsurdu yalnızca.

Açık pencereden ergen gençlerin sesi sınıfın içine doluyor, Ayşe ise bulutların rüzgar etkisiyle sürüklenişini seyrediyordu. Önceki gece yağan yağmurdan şimdi eser yoktu.

“Ayşe burada mı?” diye soran Burak’ın sesini duymasaydı eğer, sıradan başını öğretmen gelinceye kadar kaldırmazdı ancak yana yakıla Ayşe’yi ararken, “Buradayım başkan!” diye seslenme mecburiyetinde hissediyordu kendini.

Sınıftan içeri girerken, yanında gezmeyi düstur edinmiş iki arkadaşı da birlikte geliyordu. “Telefonunu getirdim sana.”

Kaşlarını çatışı insiyakiydi Ayşe’nin. “Müdür yardımcısına emanet ettim meğer adam önüne gelene ikram mı ediyormuş telefonumu?” Yanındaki sıraya otururken Burak, gözlerindeki merak dolu parıltıları görebiliyordu Ayşe. “Ne var Burak?”

Yüreklendirmeyi bekler gibiydi Burak, “Efide abi sana ulaşamayınca merak etmiş. Bir bak istersen!” dediğinde.

Sırada geriye yaslanırken kollarını göğsü üzerinde birleştiriyordu. “Dayım sınır tanımıyor, görüyor musun? Seni canlı mesaj olarak yolladı… Çok etkileyici!”

Burak ve yandaşları çıkarken, Ayşe de sıranın üzerine bıraktığı telefonu eline alıyordu. Efide’nin mesajdan hoşlanmadığını biliyordu ancak telefonun ekranında gördüğü dört kısa mesaj bildirimi garip bir güven duygusu hissettiriyordu Ayşe’ye.

“Sabah neden beklemedin?”

“?”

“Kaçma benden!”

“Sana ulaşamayacağımı düşünmüyorsun, değil mi?”

Ayşe, Efide gelmeden önce alelacele hazırlanıp otobüse yetiştiğinde, birkaç kez aradığı hâlde telefonu açamamıştı. Aramaktan vazgeçtiğinde belli ki işi yazıya dökmeye karar vermişti.

“Seni görmeye hazır değilim…”

“!”

“Kaçmaya çalışmıyorum! Kafamı toplamama izin ver.”

“Bana şimdilik lütfen ulaşma!”

Yazdığı her mesaja tek tek yanıt verirken, birkaç gün sessiz kalma planı üçüncü derste deliniyordu. Yine de buna rağmen rahatsız hissetmek yerine mutlu olduğu gerçeği şaşırtıyordu Ayşe’yi.

*

Gönderdiği mesajlardan anlayabiliyordu kaçma çabalarını fakat buna izin vermeyecekti Fuat. Yardımcı doçentin anlattığı; Rijit cisimlerin düzlemsel kinematiği konusuyla ilgili notları alırken, gözü sürekli saate gidiyordu.

Doğrusal öteleme

Eğrisel öteleme

Çantasını toparlayıp çıkarken, artık öteleyemeyeceğini anlıyordu. Akşam evine gelebilmek için davet bekleyen Gülçin’in aramalarına dönmezken, fakülteden çıkar çıkmaz Ayşe’nin okulu önünde buluyordu kendini. Bedeni cinselliği aramıyordu son dersin bitimini beklediği geçmek bilmeyen vakitler boyunca.

Bedeni yalnızca Ayşe’nin yanında hissedebildiği huzuru arıyordu. Kaskını çıkardığı an, öğrencilerin gürültüleri eşliğinde bekliyordu Ayşe’nin çıkacağı anı. Sevgi, yanında iki kız arkadaşıyla yaklaşırken yüzüne tamamı sahte bir gülümseme yerleştiriyordu Fuat.

Çapkınlığın değişmeyen kuralı; hiç kimsenin bilmediği sırlara vakıfmışçasına gülümsemekti belki de. Bu özellik Mete ve Fuat’ta fazlasıyla varken, güzel çirkin fark etmiyordu etkileyici bakış ve gülümsemeleriyle etkiledikleri kadınlar.

“Merhaba.” Başını eğerek selam verirken kızlara, bakışlarındaki hayranlık gerçek bir gülümsemeye neden olabilecek kadar yoğundu. “Nasılsın?”

“İyiyim güzel kız… Sen nasılsın?”

“Neden telefon numaranı vermiyorsun?”

Cesareti takdir edilesiydi. Üçüncü keredir açtığı telefon bahsini artık kapayacağını ümit ederek yaklaşıyordu Sevgi’ye. Kulağına eğilip fısıldarken, kızın hızlanan nefesi tenine savruluyordu. “Ben bakirelerle takılmıyorum, güzelim.”

Geri çekildiğinde, pembeleşen yanaklar görmeyi bekliyordu ancak gözlerine bakan gözlerde farklı bir parıltı vardı. “Güzel… Ne zaman takılabiliriz?”

Başını sağa sola sallarken, sessiz gülüşlerini serbest bıraktı Fuat. “Nereye takılıyorsunuz?” diye soran sesle gözleri insiyaki kapandığında, sağ eli gözlerinin önüne düşen saçlarını alnından geriye itiyordu. Ayşe, Fuat’ın yanına geçip koluna girerken, Sevgi’ye parçalayacakmış gibi bir hiddetle bakıyordu. “Telefon numarasını mı almaya çalışıyorsun hâlâ?”

Çapraz taktığı çantasının sapını düzeltiyordu Sevgi, “Sakıncası mı var?” diye sorarken.

“Kızım bir siktir gitsene sen!” Öfkesini hissedebiliyordu, Ayşe’nin öğrendiği ilk sunturlu küfür karşısındaki kıza ulaştığında. Neden bu kadar kaba davrandığıysa tam bir muammaydı Fuat için.

Uzun boyuyla yaklaştı Ayşe’ye, Sevgi ellerini beline dayayarak tepeden baktı siniri gözlerinde yanarken. “Sen ne dedin bakayım, bir daha söyle!” Aralarında en az on santim olmalıydı ancak, Ayşe’de öyle bir özgüven vardı ki; mânen karşısındaki kıza tepeden bakan oydu âdeta.

“Doyamıyorsun değil mi?”

Fuat, “Ayşe!” derken, Sevgi, “Seni terbiyesiz!” diyerek geri adım atarak ayrılıyordu yanlarından.

“Sinirli misin?”

Fuat’ın sorusuna kolundan çıkarak cevap verirken, Ayşe yüzünde kibirli bir gülümseme hâkimdi. “Ne siniri dayı? İşinizi kolaylaştırdım.”

Kaskını Ayşe’ye uzattığı sırada, gözleri aklından geçenleri okumak istercesine kahverengi gözlere kenetliydi. “Açıklayacak mısın?”

“Sözlükte “Zekâ”nın açıklamasında “Ayşe Ferah” yazmıyorsa mübalağa yapıyorum demektir. Ben şimdi bu kıza çirkeflik yaptım ya!”

“E..?”

“Sen pazartesi gelir teselli edersin bunu. Bu kız yolluymuş, öyle diyor herkes. 0 Rh- gibi kız! Genel verici..!”

Ayşe’nin sözleri canını sıkarken, “Bin hadi!” diyordu sesindeki soğukluğa sıcaklık katabilecek herhangi bir kelime kullanmadan. Birileri hakkında daha önce kötü tek bir söz duymadığı dudaklar, genç bir kız hakkında kendine yakışmayacak sözleri sarf ederken Fuat’ın tek isteği bunu Ayşe’nin küçük yaşına vermekti.

Birkaç dakika sonra piyano dersi aldığı apartmanın bahçe kapısı önünde durdururken motoru, “İki saat sonra yanındayım,” diyerek indiriyordu Ayşe’yi.

Pembe kaskı, topcase içine bırakıp kapağı kaparken yüzüne bakmıyordu Ayşe. “Gelme! Spora gelmeyeceğim bu akşam. Eşofman falan da getirmedim zaten. Çıkınca eve gideceğim.”

Fuat’ın sözünü beklemeden giderken, “İki saat sonra buradayım!” sözünü duyuruyordu Ayşe’ye. Kısa bir duraksama yaşasa da ardına bakmadan giriyordu demir kapıdan içeri. Hâlinden anladığı kadarıyla biliyordu ki; Fuat buradan gittiği an Ayşe de kaçıp gidecekti. Sigara paketinde kalan son üç dalın birini yaktığında, iki saat sigarasız nasıl duracağını hesap etmeye çalışıyordu.

*

Ders sona erdiğinde, Gülsemin iki fincan çay getirdi bir tepsi üzerinde ev yapımı kurabiyelerle birlikte. Ayşe, bembeyaz koltukta otururken okul kıyafetleri üzerinde olduğu hâlde, öğretmeninin konuşmak istediği konu hakkında hiçbir fikri yoktu.

“Kurabiyeleri senin için yaptım Ayşeciğim. Lütfen tadına bak.”

“Çok teşekkür ederim hocam, ellerinize sağlık.” Yemek istemediği hâlde aldığı kurabiyeyi çayında ıslattığında ağzına atıyordu. Tadının güzelliği, iştahsızlığına şifa olduğundaysa yemeğe devam ediyordu.

“Sen çok iyi bir öğrencisin, Ayşeciğim. Geleceğinin parlak olduğunu bildiğim kadar, çok iyi bir sanatçı olacağını da biliyorum. Yeter ki gereken eğitimi alabilesin.” Çayından zarif bir yudum aldığında, evin sessizliğinde yutkunuşu yankılanıyordu âdeta. “Bodrum’da çok şirin bir ev satın aldım. Bahçesinde, pencerelerinde begonvilleri olan bembeyaz bir ev.”

“Hocam, hâyırlı olsun…” Boğazı sıkıntıyla düğümlenirken iyi dilekleri bir aralıktan pürüzsüzlükle döküldü.

“Sağ ol, canım.” Çin porseleni çay fincanından bir yudum aldı, bakışlarını Ayşe’nin hüzünlü gözlerine çevirdi. “Benim sana öğreteceklerim bitti güzel kızım. Senin benden daha üstün bilgi ve donanımlara sahip hocalardan ders alman gerek.”

Ne kurabiyelerde lezzet vardı artık, ne de her daim şifa niyetine içtiği çayda. Boğazına takılan yumruyu giderme çabasıydı Ayşe’nin yutkunuşu. “Hocam… Sizin açınızdan çok sevindim fakat gideceğinizi bilmek çok üzüyor.”

“Ne zaman istersen beni ziyaret edebileceğini biliyorsun.”

Sohbetlerinin sonuncusunu kapıda vedalaşırken yaşadılar. “Ne zaman taşınacaksınız hocam? Yardım etmek isterim.”

“Önümüzdeki hafta sonu olacak büyük ihtimalle. Aslında biraz yardım hiç de fena olmaz. Bütün evi paketlemek gözümde büyüyor açıkçası.”

İfadesi öylesine bezgindi ki, onu bu külfetten kurtaracak herkese muhtaç gibiydi. “Endişelenmeyin hocam. Çok yakın bir arkadaşım var. Eminim ki bize yardım etmek onu mutlu edecektir.” Ayşe, Efide hesabına söz verirken aksi bir durumun söz konusu bile olmadığını biliyordu.

Teşekkürlerinin ardından ayrılırken, apartman kapısından çıktığı an görüyordu Efide’yi. “Ne zaman geldin?” diye sorduğunda saat 18:56’yı gösteriyordu.

“Hiç gitmedim.”

Kaşları çatıldığında, Efide’nin gözlüklerin ardında kalan gri gözlerindeki ciddiyeti seyrediyordu. “Neden?”

“Kaçmanı istemedim!” Verdiği iki kelimelik cevap, taş olup çöküyordu Ayşe’nin kalbine. Ellerini gözleri üzerine kapadığında, duyduklarını sindirmeye çalışıyordu Ayşe. “Hemen bin! Acilen sigara almam lazım!”

Gerçekliğe, bahsi geçen zehirle döndüğünde garip bir mahcubiyet hissediyordu Ayşe. “İçme şu zıkkımı!” sözleri mahcubiyetini maskelemesine tek reçeteydi. Bakkalın önünde motoru durdurup sigara almak için indiğinde, Ayşe taktığı kaskı çıkarıp, çantanın içine geri koyuyordu.

Geri geldiğinde rüzgarın etkisiyle dağılmış saçları, giydiği deri montun sardığı zayıf bedeniyle serseri gibi görünen genç, afili çakmağıyla sigarasını yakıyordu. İçine derin nefesler çekerken âşık olduğu kişiye müştak gibiydi tavrı. “Tak kaskını, gidiyoruz!” dediğinde, Ayşe’nin umurunda bile değildi Efide’nin emri.

“Takmayacağım!”

“Takacaksın!”

“Hiç niyetimde yok! Hadi atla, yorgunum.”

“Takmayacaksın demek! Pekâlâ ufaklık! Sen bilirsin.”

Kabullenişinin altından ne geleceğini bilmeyerek arkasına binerken, kollarını beline sarıyordu. Başını ilk kez kask olmadan Efide’ye yaslarken, sımsıcak bir duygunun ılık ılık kalbine aktığına yemin edebilirdi. Başını çevirir gibi olduğunda Efide, Ayşe gözlerini bir huzurla kapıyordu.

Hız sınırı bölgesine gidene kadar acımaz, gaza basardı ancak şimdi yanlarından geçen at arabası, dalga geçercesine solluyordu onları. “Köye kadar bu hızda mı gideceğiz?”

“Gaza basmak hiç niyetimde yok!”

Sözlerini bir ayna gibi yansıtsa da sinirlenmek yerine anın tadını çıkarıyordu Ayşe. Ayşe takmayınca Efide de kaskı topcase içine yerleştirmişti. Şimdi, rüzgarın etkisiyle at kuyruğu yaptığı saçlarından kurtulan tutamlar yüzünü okşuyordu beyaz sabun kokusuyla. Bir ara geriye döner gibi çevirdiğinde başını, “Pes etmeyeceksin, değil mi ufaklık?” diye soruyordu.

Başını yasladığı sıcaklıktan kaldırdığında yüzünde Efide’nin göremediği kibirli bir tebessüm vardı Ayşe’nin. “Rahatım iyi… Sür sen!”

*

Evinin önünde Ayşe’yi bırakıp geri döndüğünde duyuyordu yumuşacık sesini. “Sevgi’nin gerçeklerini söylediğimde neden kızdın?”

Adımını atmaktan vazgeçerek Ayşe’ye dönerken, gözlüğü üzerine düşen saçlarını alnından geriye doğru alıyordu parmaklarının arasıyla. “Kadın ya da erkek… Birilerinin hakkında kullanılabilecek gereksiz sözleri sana yakıştıramadım.”

“Gereksiz?”

Ellerini ceplerine sokup yaylanırken ayakları üzerinde, “Evet, gereksiz!” tekrarını yapıyordu Fuat. “Hem de çok gereksiz!”

Çıktığı birkaç basamağı geri indiğinde Fuat’ın karşısında dikilen kızın gözlerinde tehlikeli parıltılar vardı. “Kızı istediğin an yatağa atabileceksin, bunda haklı mıyım? Haklıyım! Sen cevap verme ben kendi kendimi cevaplarım! Kusura bakma da bu kızın adı, şanıyla yükselirken benim sözlerim neden seni rahatsız ediyor?”

Sağ elini cebinden çıkardığında sakalsız çenesini kaşıyordu Fuat. Derin bir nefes almak istese de bu rahatlamayı ciğerlerine sağlamayacaktı. “Bak, Ayşe! Sen okumuş, fikir sahibi, iyiyi kötüden ayırabilecek bir çocuksun!”

“Çocuk?” derken gözlerine yayılan küçümsemeyi görse de önemsemiyordu Fuat.

“Sözümü kesme!” Emri duyduğunda kollarını göğsü üzerinde çaprazlayarak konuşmaya kendini kapasa da Ayşe, umursamadan devam ediyordu sözlerine Fuat. “Senin duyduklarını cahiller dilden dile dolaştırır yalnızca. Sevgi, senin hemcinsin! Ona söylenecek kötü sözler en çok seni rahatsız etmeli!”

Kaşları çatıldığında gözleri artık Fuat’ta değildi. Tek tük sokak lambasıyla aydınlanmış dağ yolları, ırmaktan geçen bir arabanın uzun farları, uzaktan duyulan bir çakalın uluyuşu kadar uzaktı Fuat’tan. “İlgilendirmiyor beni! Ne yaparsanız yapın.”

Parmakları, Ayşe’nin gözlerine ulaşabilme ümidiyle çenesini sardığında, “Bir şey yaptığımız yok be canım…” diye fısıldadı. Elini, birkaç saniye geçtiği hâlde ne Ayşe teninden uzaklaştırıyordu, ne de Fuat bırakmaya dair bir teşebbüste bulunuyordu. Başparmağını çenesinden yanağına doğru sürüklerken, latif bir dokunuş bırakıyordu Ayşe’nin ipeksi tenine. “Tenin, yeni açmış bir gül yaprağı gibi narin.”

Gülüşüne engel olamadığında gözlerini kapayıp, “Ey güzel Allah’ım!” diyordu gözleri karanlık semâda olduğu hâlde. “Hadi git artık, üşüyorum!”

Parmağı hâlâ teninde geziniyordu Ayşe’nin sözüne hiç ehemmiyet vermemişçesine. “Bırakabileceğimi sanmıyorum… Çok güzel.”

“Çocuğum ya ondan abisi… Daha tazecik!”

İşaret ve orta parmağının tersiyle sıkarken Ayşe’nin yanağını, “Boyun kadar dilin var senin!” diyordu, sempatik ifadesine zıt kelimelerdeki sitemle. “Git hadi! Sabah bana gel, kahvaltı hazırla!”

Aksi bir şeyler bekliyordu, yalan değildi. “Ben uzun bir süre daha o eve gelebileceğimi sanmıyorum! Günah yuvası… Rahmetlinin evini zina haneye çevirdin!”

Bu sözleri duymayı beklemiyordu.

Elini cebine geri sokarken, sözlerinden rahatsız olduğuna dair hiçbir emare yoktu Fuat’ın ahvalinde ancak içten içe rahatsız olduğunu hissediyordu. “Ben gencim… Takıldığım kız da genç… Yarın sabah gel, bana kahvaltı hazırla!”

Arkasını dönüp yürürken yoluna, deri montunun cebinden sigara çıkarıp yakıyordu derin nefeslerle içine çekerek.

*

Sözünün ardından çekip giden gencin arkasından bakarken, eli yanağına uzandı insiyaki. Sıcaklığını hâlâ teni üzerinde hissediyor oluşu saçma olsa da okşadığı yanağında Efide’nin ılık teni hüküm sürüyordu hâlen.

Bedriye kapıya gelip Ayşe’ye seslenene kadar silüetini bile göremediği gencin ardından bakıyordu nedensiz. “Annen geldiğini duydu, Ayşe. İçeride seni bekliyorlar.”

Bedriye’nin sesini duyduğu an vücut ısısının daha da düştüğünü hissediyordu Ayşe. “Kiminle bekliyor?” Bu iki kelime, soğuklukta dökülmeyi başaran kar taneleri gibiydi.

Tebessüm eden yüzü Ayşe’nin soğuk sorusuyla solarken Bedriye’nin, Ayşe bu oyuncu kadına karşı hiçbir şefkat hissetmiyordu kalbinde. “Kemal Bey içeride.”

“Kemal mi? Arabası burada değil ama?”

Ayşe engelleyemediğinde endişesini, Bedriye kapıyı üzerine alarak sesini kısıyordu, “Şoför ile geldi,” diyerek bilgilendirirken.

Eğer yakalanmamış olsaydı Efide’ye gidebilirdi ancak artık çaresi yoktu. Eve girecekti. Salona adım attığı an, Jülide ayakta karşılıyordu Ayşe’yi. “Hoş geldin Ayşeciğim,” samimiyetiyle. “Biz de seni bekliyorduk, otursana.”

“Hoş geldin Ayşe… Nerelerdeydin?”

Kemal’in kusursuz ses tonunda ifade oluşturan harflerin her biri tenine batan ok gibiydi Ayşe’nin. “Hoş bulduk… Dersim vardı. Oyalandım biraz.” Efide’nin inadı tuttuğunu, kırk kilometre hızı aşmamak için yavaş geldiklerini elbette söylemeyecekti. “Neden beni bekliyordunuz?”

Yavaşça tekli koltuğa otururken, Bedriye ince bel bardakta çay ikram ediyordu Ayşe’ye. Ne teşekkür ediyordu kadına, ne de nezaketine yakışacak bir gülümseme gösteriyordu. Bunun yerine pür dikkat, Jülide’nin ne söyleyeceğine kilitleniyordu.

“Düğünden sonra kısa bir süre daha Türkiye’de kalmayı düşünüyoruz.”

Kalbi hafiflemeliydi gidecekleri için ancak aksine ağırlaşıyordu.

“Yani senin birinci sınıfı bitirmen lazım.”

Sonrasını soracak dermanı yoktu Jülide’nin sessizliği uzarken. Kemal elini eli üzerine koyduğunda ancak devam edebiliyordu sözlerine.

“Berlin’de mükemmel bir lise var senin için… İkinci sınıfa orada devam edeceksin.”

Sımsıcak çaydan büyük bir yudum aldığında, kafasında çeşitli planlar şekilleniyordu Ayşe’nin. “Berlin’e tabii ki gelmeyeceğim anne!”

Asla.

“Ne demek bu? Biz bir aile olacağız, Ayşeciğim…”

Elindeki çay bardağını orta sehpanın üzerine bırakıp sırtını dükleştirdiğinde, “Size güle güle!” dedi. “Ankara’ya gider anneanne ve dedemle yaşarım! Olmadı burada tek başıma yaşarım ama..! Benim ancak cesedimi götürebilirsiniz Berlin’e!”

Salonu hışımla terkederken o an için hiçbir şey umurunda değildi…

Kapının üzerinde olmayan anahtarının yokluğunda ilerlerken pencere kenarına, çantasını kalorifer peteği önüne bırakıp, bacaklarını sedirin üzerine toplayarak oturuyordu. Gözleri sol çaprazında duran mezarlığa takıldığında, odanın karanlığı yüreğinden daha aydınlıktı. “Senin yanına kendime bir çukur açasım geliyor baba…”

Şeytan’ın bu gece bu evde kalacağını anlıyordu. Yere eğilerek çanta içinden telefonunu alırken inceden inceye düşünmek umurunda bile değildi.

“Yalnız mısın?”

Efide’den başka hiç kimsesi yoktu. Birkaç dakika geçtiği hâlde cevap gelmediğinde, yazdığı mesaj pişmanlık olarak yankılanıyordu mantığında. Belli ki yalnız değildi… Müsait değildi… Ayşe’ye ayıracak vakti de yoktu. Bilgisayar masasını kapı önüne itmeye karar verdiğinde ayağa kalkarken telefonu “Zülüf Dökülmüş Yüze” türküsüyle çalıyordu.

Türkçe şarkı ya da türkü dinlemeyen Ayşe, Efide’de dinlediği Neşet Ertaş imzası taşıyan efsaneyi duyduktan sonra sürekli onu dinler olmuştu. Öyle ki; sadece Efide’ye özel bir melodiydi artık “Zülüf Dökülmüş Yüze.

“Efendim.”

“Duştaydım, şimdi gördüm mesajını. Ne oldu?”

“Yok bir şey… Merak ettim sadece.”

Aldığı derin nefes kulağında yankılanırken, “Yalnızım, ufaklık! Ne oldu? Bir sorun mu var?” sorusu geldi kızgın ifadesinden.

“Bu gece sende kalabilir miyim?”

Ayşe soruyu sorarken kapadığı gözlerini, “Gelip alayım mı seni?” karşılığıyla açıyordu.

Rahatlık içine, Efide’nin kısılı sesi olarak yayılırken içinde bir şükür terennümü coştu, en derinlerde. “Ben gelirim. Birkaç dakikaya…”

Şimdi tek yapması gereken sessiz sedasız evden çıkmaktı.

*

Sigarasının son dumanını üflerken, Ayşe’nin siyah saçlarını görüyordu patikadan yukarı çıkarken. “Biraz daha gecikseydin, sana geliyordum!”

Fuat’ın sesini duyduğu an başını yukarı kaldırırken gözlerindeki hüznü saklayacak sahteliğine henüz ulaşamamıştı Ayşe. “Evlere sığamadın dayı, bu ne heyecan?” Kibirli bir gülümseme zayıf yüzüne yayılırken, o zayıflıktan nasibini alamamış kalın dudakları devam ediyordu alayına. “Yoluma güller de döker miydin? Bu gece elim boş geldim… Hatta itiraf ediyorum, pijamalarımı bile getirmeyi unuttum!”

Son birkaç adım kala ellerinden tutup kızı avlunun güvenliğine çekerken, “Nasıl heyecanlanmam ufaklık! Gudubet bir kız misafirim olacak,” diyerek güldürüyordu Ayşe’yi. Gülüşünün içtenliği gözlerine yansıyan güzellikten belliydi. Çikolata güzeli gözler en çok gülümserken güzeldi… “Sana benim yün donlardan veririm da ne olacak!”

Gülüşü kahkahaya dönüştü evden içeri adım attıklarında. “Hep hayalimdi; Efide’nin yün donuyla uyumak.”

Ayşe üzerindeki hırkayı çiviliğe asarken, Fuat kapıyı kapıyordu. “Sana abinden altın değerinde bir bilgi daha; hayallerini ben gerçekleştireceğim…”

Soba odasına geçip bilgisayarın açık ekranından çalan şarkıya bakarken, ismini sesli okuyordu. “Hiç Sevmedim…” Dönüp Fuat’ın gözlerine bakarken, eğlendiği gözlerine yayılan ışıltılardan belliydi. “Dayı, şarkını bulmuşsun baksana..!” Biten şarkı yeniden başlarken, sözlerini yeni duyduğu belliydi. Geçip sessizce diğer çekyatın üzerine otururken daha ziyade kendi kendine konuşuyor gibiydi. “Bir şakının bu kadar üzüyor olması haksızlık…”

“İlk kez mi dinliyorsun?”

Başını aşağı yukarı sallamakla kabulünü ifade ederken konuyu değiştirmek ister gibiydi, “Aramadan gelmeye cesaret edemedim, fark ettin mi?” derken.

Oturmadan önce çay demlemek için mutfağa gidiyordu, “Bekle!” deyip çıkarken. Cevizli baklavadan kalan beş dilimin biri daha midesine inerken, su ısıtıcı kaynadığını belirtircesine atıyordu otomatiğini. Çayı demlenmeye bıraktığında Ayşe’nin yanına geri döndü. Yanındaki çekyatın köşesine oturduğunda, dirseklerini dizleri üzerine yerleştirip Ayşe’ye çeviriyordu dikkatli bakışlarını. “Söyle bakalım. Evde ne oldu da gece gece buraya geldin?”

“Bir şey olmadı… Esasen…” Uzun bir süre sustuğunda söylemek için bir şeyler uydurmaya çalışıyor gibiydi. “Ben en son bu evde çok rahat uyumuştum. Kâbuslar olmadan… Gece birkaç kez uyanmadan.”

Sırtını geri yaslarken Fuat, neredeyse inanabilirdi Ayşe’nin sözlerine. Kollarını göğsü üzerinde birleştirirken kısılı gözleriyle seyrediyordu Ayşe’nin bembeyaz yüzünü. “Öyle olsun…” deyip, bilgisayarı kapadığında, televizyon kumandasını Ayşe’ye uzattı. “Çok güzel bir şey bul bakalım, ufaklık.”

Kumandaya değersiz bir nesne gözüyle bakıp dudak bükerken, “Televizyonda güzel bir şey oluyor mu?” diye soruyordu.

“Yok ama sen bul işte.” Demlediği çayı, kendine hazırladığı büyük bir kupa kahveyi, kalan baklava dilimlerini bir tabağa alıp servis tepsisi üzerine yerleştirdiğinde, bıkmadan tekrar tekrar kanal dolaşan Ayşe’nin yanına geri geldi. “Sana önce televizyon izlemesini öğretmeli ufaklık! Seç birini da ya!”

Doldurduğu fincanı Ayşe’ye uzattı, “Teşekkür ederim,” diyerek kabul etti.

“Sana da çatal getirdim… Yer misin?”

Yudum yudum çay içerken, hiçbir şey yemeğe niyeti olmadığı belliydi. “Sen ye, afiyet olsun.”

“Tek başına mı yaptın bunu?”

“Evet.” Boş bakışlarla televizyonu seyrederken, kısacık cevabının ardından sessizlik çöküyordu dudaklarına.

“İstanbul’da bir Emine ablam var… O da güzel yapıyor hakkını yiyemem de… Bu bambaşka olmuş.”

Gözleri gözlerini bulduğunda, sözünden memnun olduğu belliydi küçük bir gülümseme bağışlarken Fuat’a. “En son babama yapmıştım… O… Çok severdi…” Sustuğunda parmakları arasında tuttuğu fincandan büyük bir yudum daha içerken, başka bir sözü olduğundan şüpheli olduğu bir anda duyuyordu sesini. “Bir tek ona yapıyordum.”

“Vay be… Çok özel hissettim kendimi.” Boğazına bir yumru oturduğunda artık yutmak imkânsızdı tadına hayran kaldığı tatlıyı. “Yaşın küçük ama MaşAllah mutfakta maharetlisin.”

“Biraz mecburiyetti. Babama yardım ederdim küçükken. Annem yemek yapmaktan nefret eder de. Zaten yapsa da yaptığı yenmez. İlk yaptığım yemek mercimek çorbasıydı. Sever misin?”

Gamzesi belirginleşirken gülüşüyle, Ayşe’nin gözü o çukura kayıyordu yine. “Her gün olsun, her gün yerim.”

“Ben de yerim galiba.”

Gözlerini tavana kaldırıp, “Duy da inan!” derken, Ayşe’nin gözlerine çeviriyordu hemen ardından. “Okuldan anlat bakalım. Burak kardeşim, koruyup kolluyor mu seni?”

Gülüşünü bastırmaya çalışırken başını sağa sola sallıyordu. “Abi resmen peşime hafiye taktın ya! Senden kaçma planlarımı Burak ile mahvettin!”

Sitem dolu ifadesine öfkeyle karşılık veriyordu Fuat. “Benden kaçmayacaksın, Ayşe! Kırk kere söyletme bir lafı!”

“Tamam ya! Ne bağırıyorsun?”

Kahvesinden son yudumu alırken, “Bağırmıyorum! Anlat başka ne var ne yok okulda?” diyordu sakin ses tonuyla. Kızgınlığını ya da öfkesini çok da önemsiyor gibi değildi ancak Fuat’a olan sevgisini hissedebiliyordu. Huzurunu, bedeninin yaydığı rahatlığı hissediyordu.

Gözlerinden bakışlarını çevirirken, “Aslında sormak istediğim bir şey var,” dedi. Ses tonundaki çekingenlik, önceki akşam karşılaştığı manzaraya dair bir soru olacağı fikriyle endişelendiriyordu sebebini anlayamadığı bir huzursuzlukla. Cinsellik, Fuat için çekinilecek bir konu değildi… Değildi de küçük bir kızın bu konuda soru sormasını istemiyor, bunu merak etmesine de sonuna kadar itiraz ediyordu bilinci. “Okulda çok iyi anlaştığım bir çocuk vardı. Bana aşkını itiraf etti.”

Yıkılmış gibiydi Ayşe.

“Buna üzüldün mü ufaklık?”

“Üzüldüm… Daha önce de duydum bu sözleri başka erkeklerden. Onlarla bir daha görüşmemek kolaydı ama Çetin, manen kardeşim gözüyle baktığım biriydi.”

“Kardeşini kaybettiğin için mi üzgünsün bu kadar?”

Dudaklarını büküşünden üzüntüsüne derecelendirme bile yapabilirdi Fuat. “Hayır… Görünüşü yüzünden aşkına karşılık vermediğimi sanması beni üzdü.”

Boğazını temizlemek istercesine hafifçe öksürdüğünde, boş kahve fincanını tepsi üzerine bırakarak, sağ ayağını çekyatın üzerine kalçasına yakın bir noktaya çekip, dirseğini dizi üzerine yerleştiriyordu. Alnına dökülen nemli saçlarını parmaklarıyla geri iterken, ciddi bakışları Ayşe’nin gözlerine kenetliydi. “Bunu Çetin denen sığıra söyledin mi?”

“Sığır deme ona!”

“İyi öyleyse! Çetin öküzüne söyledin mi?”

“Kötü hiçbir söz söyleme!” Öfkesi yatışır gibi olduğunda çayından son yudumu içip, fincanı Fuat’ın bardağının yanına bıraktı. “Söylemedim. Dinlemeyip hemen kaçtı gitti!”

“Buna alışmalısın ufaklık…”

*

Hiç kimsenin bilmediği sırlara vakıf bir adamın gizem dolu gülümsemesi vardı Efide’nin dudaklarında. “Neye alışacağım?” diye sorarken Ayşe, Efide’nin gülümseyişi derinlik kazanıyordu yüzünde.

“Erkeklerin aşkına.”

“Sen de erkeksin! O zaman bana bir çare göster! Ne yapmalıyım? Erkekleri kendimden nasıl soğutmalıyım?”

“Kızım bu beş derste İngilizce mi, nereden bileyim?”

İfadesindeki sertliğe aldırmaya hiç niyeti yoktu Ayşe’nin. “Sen nasıl kızlardan hoşlanmıyorsun mesela? Eminim çözümlemesini yapmışsındır! Yoksa bu kadar tecrübeyi nasıl elde edeceksin?”

Bu hakikatle sesi son cümlede asabiyetle kucaklaşırken, bükülü dizi üzerinde ellerini birleştiriyordu Efide. Kısılı gözleriyle uzun uzun seyrettikten sonra cevabını verirken aradan yıllar geçmiş gibiydi Ayşe’nin sabırsız benliğine.

“Gotik makyaj ve kıyafetler itici geliyor bana… Keza daha önce de söylediğim gibi; küfür eden kızlar da.”

“Başka?”

İşaret parmağının tersiyle sağ kaşını kaşırken, “Ne başkası? Ben sizin cinsi genel olarak seviyorum ufaklık!” diyerek açıklıyordu kısa izahını.

“Sağ ol ya! Çok yardımcı oldun…”

“Farkında değilsin ama bu bilgiler bir gün çok işine yarayacak!”

Gece yarısını geçip giden vaktin ardından Efide mutfağa gittiğinde, pencereden dışarıyı seyrediyordu Ayşe. Gecenin karanlığı bütün köyü sessizliğe gömerken, yıldızların parıltısı yarına dair güneşli bir günü haber verircesine yanıp sönüyordu. Pijama getirmesi iyi olurdu ancak telefon da getirmediği için özgürlüğün kısa sevincini yaşıyordu şimdilik.

Birkaç dakikanın ardından gelmediğinde Efide, Safiye’nin odasına gidiyordu Ayşe de. “Ne yapıyorsun?”

Temiz çarşaf serdiği yatağı gösterirken, “Sana hazırlıyorum,” cevabını veriyordu.

“Burada sen yatmıyor musun?”

Bir an duraksadığında, halasının acısını ilk günkü gibi kalbinde taşıdığını fark etti Ayşe. Ölüm iki genç için, aynı yokluğun soğukluğunu taşırken birbirlerini anlamak, bir göz kırpışı kadar kolay, onun kadar doğaldı.

“Ben burada yatmak istemiyorum,” derken, gözleri odada hatıraların saklı olduğu mütevazı mobilyalarda geziniyordu. “İçeride yatabilir miyim?”

“Tamam, ufaklık… Şu çarşafı al götür ser, ben de yorgan getireyim.”

Bir sözünü iki etmeyen Efide’nin şefkatini teninde hissederken, açtığı çekyatın üzerine yayıyordu çarşafı. Kaçıp geldiği evde, bekâr bir erkekle yalnız kalmasında hiçbir mantık yoktu. Esasen mantıklı davranmayı umursadığı da yoktu. Saçının tek bir teli bile Efide’den zarar görmezdi, bir tek bundan emindi.

Yanına geldiğinde elinde tek kişilik saten işlemeli bir yorgan ve kılıf varken Efide’nin, “Yedek diş fırçan var mı?” diye soruyordu Ayşe.

“Bir tane var ama eşantiyon. İster misin?”

“İsterim tabii… Hiç yoktan iyidir.”

“Gördüğünde de aynı fikirde olmanı diliyorum ufaklık!” Yorgana nevresim geçirdiğinde, uçlarını tutması için Ayşe’ye uzattı. Becerikliydi, temiz ve düzenliydi. Hiç de bekâr, öğrenci ve yalnız bir erkeğin evi gibi değildi. Rahmetli Safiye’nin Arap sabunu ve limon esansını anımsatan kendine has kokusu yerine, Efide’nin tıraş losyonunun sandal ağacı aroması yayılıyordu dahasını da solumak isteyen Ayşe’ye.

Banyoda, çamaşır makinesi üzerinde içinde minik sabunların bulunduğu pembe fistolu sepetin içinden bir kutu alırken Efide, “Hadi dene bakalım,” diyordu Ayşe’ye.

“Bu ağza sığar mı ya? Bunun diş fırçası olduğundan emin misin? Tahta fırçası olmasın sakın?”

Kendi normal boyutlardaki diş fırçasına macun sıkarken, yüzünde Efide’ye has bir gülümseme vardı yine. Banyo lavabosu önünde, aynadan yansıyan suretlerden birbirlerine bakan iki gencin garip sohbeti, mütevazı mekânın sıcaklığına müsavi gibiydi. “Bak bunu birlikte kullanalım istersen.”

Ağzının içine soktuğu fırçayı sol eliyle işaret ediyordu. Ayşe, bir elinde tuttuğu kutuya baktı, bir Efide’ye. Kutuyu açıp fırçayı eline alırken, “Üreticisinin hesabı; atların kullanabileceği bir tasarım kolaylığıydı bence,” diyordu. Yarım parmak uzunluğundaki fırçaya az bir miktar macun sıkarken, “Ağzıma sığabileceğini sanmıyorum!” Sözleriyle başlıyordu fırçalamaya.

Bebe mavisi plastiği olan banyo aynasında, yanağında çukurlaşan gamzesiyle Efide’ye bakarken Ayşe, diş fırçasıyla mücadele veriyordu. “Ağız dolusu diş fırçası!” Yarım yamalak sözleri duyduğunda Efide, başını sol tarafa çevirip gülüyordu elindeki fırça imkân verdikçe.

“Amma da bok attın zavallıya! Ya olmasaydı? Bir de bunu düşün!”

Sözlerinde sitem olsa da gülümseyen dudakları ifadesini yalanlar gibiydi. “Haklısın… Hadi sen çık şimdi!”

Efide’yi gönderdiğinde, yalnızlığıyla inceliyordu yüzünü. Evde olmak Ayşe’yi yiyip, bitiriyordu. Gözlerinde ya da bedeninde fer kalmıyordu. Hayatı çekilip alınıyordu elinden, duvarlar üstüne üstüne geliyordu âdeta. Ancak bu evde öyle hissetmiyordu. Aynada gördüğü gözlerinde mutluluk vardı.

Banyodan çıktığında tarçınlı süt kokusunu solumak, hiç beklemediği, atacağı adımı duraklatan bir özlem etkisiydi bedenini ele geçiren. Anılar, kilidi kayıp bir sandığın parçalanan ahşabından sızarken, Ayşe’nin gözlerine doluyordu insafı olmayan bir sağanağın damlaları misali.

Mutfağın ışığını kapayıp elindeki tatlı kaşığıyla sütü karıştıran gencin karşısında bütün hareketsizliğiyle dururken, gözlerinin görüşünü bulanıklığa teslim ediyordu. Gözlerine şefkatle bakan gözler, bir yabancıya ait değildi. Varlığından bir parça gibiydi ruhuna tesir eden gencin gözleri, sıcaklığı, bakışı…

Sağ elinde tutmaya devam ederken fincanı, sol kolu omuzlarını sarıyordu, “Hadi,” diyerek. Bir perde daha yükselse yırtılacakmış hissini uyandıran kısık sesinden dökülen küçücük kelime, gözlerini sımsıkı yummasına neden olurken, bir anda gelen bu yoğunluğa esir olmak üzere olduğunu hissediyordu.

Pencerenin altındaki çekyatın üzerine oturduklarında, hıçkırıklarını sessizliğe gömüp, tarçınlı süt içiyordu Ayşe. O sessiz hıçkırıklarla sarsılırken, Efide’nin elleri sırtını okşarken, gözlerinden akan yaşlar çenesine doğru süzülürken tarçınlı sütü yudum yudum içiyordu. “Ağla, karam… Ağla,” derken Efide, dudakları saçlarına bir öpücük kondurdu.

Uzun zaman vardı son ağlayışından bugününe.

Şeytan’nın tacizi, annesinin evliliği, kayıplar, yokluk, çaresizlik. Hepsinin üstesinden geldiğine, güçlü olduğuna kendini ne kadar da inandırmıştı… Hâlbuki hakikati buydu. Bir tarçınlı süt, bir saç örgüsüyle bütün çaresizliği gözlerinden damla damla akıyordu.

Bitirdiği süt bardağını elinden alıp, iki çekyatın köşesindeki fiskos masanın üzerine bıraktığında Efide, kollarını sarıyordu korumak istercesine bir hâkimiyetle. Ruhundaki yaraları iyileştirebilmekti belki de ümidi. Ağlamaya gelmemişti… Ağlamak aklında bile yoktu geldiği noktadan bakarken hâline.

Başını yasladığı göğsün düzenli ritmine şükrederken, Efide’nin gittiğini görmemek tek dileğiydi.

*

Kollarını sardığı küçücük bedenin her titreyişiyle dudaklarını ısırmak zorunda kalıyordu Fuat insiyaki bir hareketle. Ayşe’nin, varlığını inkâr ettiği hisleri bir bardak tarçınlı süt kokusuyla açığa çıktığında iradesi, açan güneş karşısında çaresiz kalan sis bulutu gibiydi.

Zayıf bedenini okşarken elinin altındaki ten git gide daha sakin, nispeten rahat hıçkırışlara kavuşuyor gibiydi. Birkaç dakikanın ardından düzenli nefes alıp verişlerini dinlerken, rahat uyuyabilmesi için gerekirse kıpırdamamaya kararlıydı. Ancak başı göğsüne yaslı, eli dudakları üzerinde duran kızı rahat uyuyabilmesi için yatağına yatırması şarttı. Yavaş yavaş kalkarken oturduğu yerden, Ayşe’yi kucağına alıyor, uyanacağına duyduğu endişeyle nefes bile almıyordu. Küçücük bedenini yatağın üzerine bırakıp doğrulmadan önce yanağını okşarken, “Ah be ufaklık… Bana ne yapıyorsun sen?” diye mırıldanıyordu.

Yanağında gezinen eli tuttuğunda Ayşe, önce uyandığını düşündü Fuat. Dudakları fısıltı sessizliğinde kıpırdarken bir öpücük konduruyordu avuç içine, ardından yanağını yaslıyordu bırakmak istemediğini anlatan lisanıhâliyle.

Elini yavaşça çekip odanın ışığını söndürürken, geri gelip sessizce uzandı Ayşe’nin yanına. Hayat hep ilk kez yapılan ve unutulmayan anılardan ibaretti çoğu zaman. O anı hatırlandığında gülümsetiyorsa eşi ve benzeri yoktu güzelliğinin. Pişmanlık hissi dağlıyorsa her hatırlayışta, tekrar edilmemesi gereken bir hata olarak yer alıyordu tecrübe listesinde.

Bir kızın yanına sessizce uzandığında yapacakları, birçok insanın hayallerine bile sığmayacak zevk dolu eylemlerden geçerdi.

Şimdi…

Şimdi, kolunu sessizce Ayşe’nin başı altından geçirirken küçük bedenin, bedenine sokuluşunda huzuru soluyordu. Sağ eliyle yorganı üzerlerine örterken, belini saran kol dudaklarına yayılan gülümsemede tezahür ediyordu. Lavantanın hafif, rahalatıcı etkisiyle gözlerini kaparken, belki de uzun zaman sonra yine Ayşe’nin sıcaklığında uyuyabilecekti.

Farkında bile olmadan gözleri kapanırken Fuat’ın, gördüğü yüz son zamanlarda hissedebildiği tek güzellikti.

*

Sıcaklık hissi her daim soğuk burnuna şifa gibiydi tertemiz sabun kokusundan hediye edilen. Ellerinin altında hissettiği kalbin ritmi gözlerini yeni doğan güne açarken, Efide’nin kolları arasında olduğunu fark etti. Başını geriye çekip seyrederken yüzünün sakin ifadesini, kâbuslardan uzak bir uykunun anahtarının Efide de olduğunu anlıyordu artık.

“Efide… Efide…”

Sesi duyduğu an gözlüklerin yokluğunda gözleri açılırken, gri bakışları yüzüne çevriliyordu. “Uyandın mı ufaklık?” Sesi boğuk ve biraz da hırıltılıydı.

“Sen uyanmadan kıpırdamaya korktum.”

Gözlerini ovuşturuyordu sağ eliyle, “Neden?” diye sorarken.

Başını yasladığı koldan kaldırdı önce ardından çekyat üzerinde oturur pozisyona geçti. “Bir keresinde ani hareketimle bileklerimi koparacaktın… İki kişi uyumaya alışık değilsin sanırım.”

Bakışları yine gözleriyle buluştuğunda içten olmayan bir tebessüm yayılıyordu dudaklarına tamamı sahte. “Zor yıllar be ufaklık.” Kolundaki saate bakarken, “Saat on olmuş lan! Nasıl bu kadar uyudum?” diyordu ancak Ayşe’nin aklı zor yıllara takılıydı artık.

“Zor yıllar derken neyi kastettin?”

Yattığı yerden kalkıp, oturduğunda artık sırtı Ayşe’ye dönüktü. Yere çıkardığı gözlüğü takıp ayağa kalkarken cevap vermeyeceğini biliyordu artık. “Kalk kız! Yeter yattığın, bana kahvaltı hazırla! Patates kızartması istiyorum bir de sahanda yumurta!”

Ayağa kalktığında dinlenmiş bedeninin vücuduna etkisi huzurun yansıması bir neşe gibiydi. “Ben size misafir geldim beyefendi! Siz hazırlayacaksınız, ben yiyeceğim…”

Odadan çıkmadan hemen önce ardına bakarken Efide, “İstediklerim yarım saatte hazır olsun,” diyordu. “Çok açım!”

Ayşe de açtı. Günlerdir doğru düzgün yemek yiyemiyor oluşunun ecri gibiydi bomboş midesinin yakıcı hissi. Yatak malzemelerini katlayıp, çekyatı düzeltirken Şeytan’dan başka bir erkekle aynı yatakta yattığı düşüncesiyle çöküyordu olduğu yere. Kucağında bir yastık, kolları o yastığa sımsıkı sarılıyken kalbine ilham olan hisle gözünden bir damla yaş süzülüyordu.

Ölümlerden geriye kalan benliğinde kendinden, dininden ve sevdiği her güzellikten mahrum ruhu, yaralarını Efide ile sararken en son ne zaman güvende hissettiğini hatırlayamıyordu.

Dün geceye kadar.

O kolların arasında olmak güvendi… Başka bir şey değil.

Ahzen ~ 14 | Sürpriz” için 8 yorum

  • 3 Aralık 2018 tarihinde, saat 22:09
    Permalink

    ?? kelimeler bitti bende LutfiyEM evinden,yatağından en önemlisi babasından oldu ya Ayşe, böyle durumlarda yaşasın cehennem diceksin başka bir şey demiceksin LütfiyEM…
    Ah fuad sen bu kıza bu gece evini actin ya ilerde bu iyiliğinin hürmetine Ayşe seni affeder bak görüsün….

    Yanıtla
    • 4 Aralık 2018 tarihinde, saat 08:57
      Permalink

      geçen candan öte’deki bi sahneyi okuyunca demiştin ya “baklavayı bırakıp ayşe neden kaçmış” sebebi bu bölümdü. hatırladın mı? hatırlamadın mı? ya ben yine hatırlanmayan bişi mi hatırladım ?

      Yanıtla
  • 4 Aralık 2018 tarihinde, saat 11:14
    Permalink

    ?? Aaa aaaa eveeettt hatırladım ula fuat ??

    Yanıtla
  • 5 Aralık 2018 tarihinde, saat 17:24
    Permalink

    Bu nasil yurek oksayan bolum olmus lutfiyem heyecan oolusuyo baslangicken bu kadar güzelken nasil eglenceler okuycagimizi dusunerek heyecanlaniyorum sonra nasil fuatla kopmuşlar acep nasil efidesini taniyamiyo ileride bukadar yakinken dün okuyodum fuat metemize diyodu bazen bir bakiyo tamam diyorum sonra bakislari kirginlasiyo hatirliyo sanirim Ayşe ama aciklamiyo ama ilerde ne oluyoda kopuyolar of off Lütfiyemmm meraktayiimm :))) ayyy birsürü şeyler dönüyo zihnimdede bunlar şimdilik kelimeye kavuşanlar güzel seven kadin uzaklarda seni yazdiklarinla seven birileri var…

    Yanıtla
    • 6 Aralık 2018 tarihinde, saat 18:55
      Permalink

      canımsın ya. seni de çok seven bir lütfiye var burada canım kardeşim. ilerleyen bölümlerde tutarsız gördüğün bir nokta olursa bana söylemeyi ihmal etme olur mu? eserimize Yaseminimin katkısıdır dicem =)
      çok fazla kalmadı öğrenmeye. düzenleyebilirsem hemen okuyacaksın da bi türlü fırsat olmuyo ??

      Yanıtla
  • 6 Aralık 2018 tarihinde, saat 23:15
    Permalink

    Ben onlarin asklarinda okurken beynimde kalpcikler ucuyo ya tutarsizliklarini olsada yakalayamam lütfiyem 🙂 ole geluyi baa :))) RabbilAlemin. Su Lütfiye kulunun yasantisina kolaylik ver verki bize firsat ayirabilsin ki şu yüreklere isilti sacan asklarini masal tadinda anlatsin bize… Diger dualarimi ice donuk yapiyorum (sen konuyi biliysun rabbim :))) Mete Fuat diyince çitayi asiri yükselttin be Lütfiyem güzel seven adam olabilecegi inanci yukledin bana :)))

    Yanıtla
    • 7 Aralık 2018 tarihinde, saat 09:11
      Permalink

      hafta sonum full dolu ama bugün bi bölüm düzenleyip bırakıcam buraya inşAllah (âmin)
      Rabbim seni korusun, sen ne tatlısın ya.

      Yanıtla
  • 7 Aralık 2018 tarihinde, saat 15:43
    Permalink

    Senin tatliligin sirayet etmişse demekki :
    <3

    Yanıtla

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir