Ahzen ~ 13 | Teklif

Taş binanın özenle inşa edilmiş yapısına bahçeye adım atmadan bakarken Ayşe ve Fuat, “Heyecanlı mısın?” sorusu ciddiyetle dökülüyordu dudaklarından zira hiçbir duygu yoktu Ayşe’nin bakışlarında.

“Yani… Heyecanlıyım desem yalan olacak.” Kaskını motorun üzerine bırakırken, “Kendime simsiyah bir kask alacağım en sonunda!” tehdidini savuruyordu.

“Hayır, almayacaksın! Bu pembe senin hayatına renk katacak!”

Fuat’ın sözünü duyduğunda gülmek için aralanan dudakları, önceden yakın arkadaş olduklarını bildiği Feriha birkaç metre ötelerinde, abisinin arabasından inerken bembeyaz dişlerinin ısırılışına maruz kalıyordu. Ayşe, ikisine de bakmamayı düstur edinmiş gibiydi. Selam vermek için yanlarına yaklaşırken abi, kardeş, Ayşe, “Neden burada oyalandım ya!” pişmanlığını mırıldandı okulun ahşap rengi pencerelerine gözlerini çevirirken.

Tarık ile tokalaşıp, Feriha’ya yeni okulunda başarılar dilerken Fuat, Ayşe ağzını açıp tek kelime etmedi. Hatta iki kardeş yanlarından uzaklaşırken tek yaptığı başını sallayarak vedalarına karşılık vermekti. “İyi misin?”

Gelip geçen liseli kızların ikisine attıkları bakışı ne Ayşe önemsemiyordu ne de Fuat. “Değilim…” fısıltısı ılık bir gözyaşının hüznü gibiydi. O derece içli, bir o kadar çaresiz ve engellenemezdi… “Anaokulu, ilkokul, ortaokul… İlk okul günlerimde, babam hep yanımdaydı. Saçlarımı iki yandan örerdi. “Sen saçlarını ördüğünde bütün dersler sana musahhar olacak. Öğrenciliğin en temiz tarzından etkilenecekler,” diyerek benim üzerimdeki heyecanı almaya çalışırdı esprileriyle.”

Fuat saçındaki siyah lastiği çıkardığında bileğine geçirdi, “Lastik var mı yanında?” sorusuyla.

Ciddiyetini sorgulamaktan imtina eder gibiydi, “Hayır,” derkenki ifadesi. “Neden?”

Ayşe’nin yanından geçti, biraz ileride hülyalı gözlerle kendisini seyreden genç kıza yaklaşmaya başladı panter misali bir zarafetle. Fuat’ın kendisine yaklaştığını fark eden genç kız ile karşılıklı durduklarında lise son öğrencisi olduğunu düşündüğü kızın kahverengi saçlarını seyretti yüzünde bir tebessümle. İlk konuşansa titrek sesiyle, “Merhaba,” diyen liseliydi.

“Merhaba…”

Fuat’ın kısık sesini duyduğunda bir adım da genç kız yaklaştı. Aralarında resmiyetten uzak, samimi bir mesafe vardı. “Üniversitelisin, değil mi?”

Soruyu duyduğunda gamzesini belirginleştirerek gülümsedi Fuat. Çapkın bakışları kızın yüzünde, saçlarında dolaşıyordu daha ileri gitmeden. “Öyleyim.”

“Yanındaki kız, kardeşin mi?”

Ayaküstü çıkma teklifi bile alabilirdi, “Saçların çok güzel…” dediğinde gözleri parıldayan kızdan. Eli, örgünün ucundaki siyah lastiği yavaşça çekip alırken, gözlerinin içine melül melül bakan kıza karşılık veriyordu bakışları. Lastiği bileğine geçirdi, parmakları dalga dalga saçları serbest bıraktı. “Çok ama çok güzel…”

“Beğendin mi?” Fuat cevap veremeden, “Sevgi, hadi!” diyen arkadaşına döndüğünde sinirlendiği kahverengi gözlerinden belli oluyordu Sevgi’nin. “Beni çağırıyorlar.”

“Git o zaman… Çıkışta yine karşılaşırız belki.”

Dolgun pembe dudakları tatlı bir tebessümle açıldığında başı Fuat’a dönük olduğu hâlde yürümeye çalışıyordu adının Sevgi olduğunu öğrendiği kız. Ardından ciddi ancak soğuk bakışlarla bakarken, dönüp Ayşe’nin gözlerinin hapsinde olduğunu fark ettiği an hareketinin takdir kazanmadığını anlıyordu. Kollarını sıska bedeni üzerinde birleştirmiş, eleştiri dolu ezici bakışlarını Fuat’a dikmişti. “Gözlerinle insana suçlu olmasa da suçlu hissettirebilme yeteneğin var ufaklık! Seni Xavier’in mutant okuluna kaydettirmeliydik!”

“Yok be canım! Suçsuz insanların üzerinde bir işe yaramaz bu gözler! Yarası olan gocunuyor sadece. Tıpkı senin gibi!”

Onun sitemlerine tebessümle karşılık verirken Fuat, önce gözlüğünü düzeltti ardından mesafe kalmayacak kadar yaklaştı Ayşe’ye. “Yüzyılın en centilmen hırsızlığına imza atmış adamım, fırça yiyorum!” Omuzlarından tutup çevirdiğinde, sırtı kısa bir süre Fuat’ın göğsüne çarptı, ardından hemen doğruldu.

“Abi ne yapıyorsun yine?”

“Sessiz ol ve bekle!” Unutmadığını ümit ederken, ipek yumuşaklığındaki saçları parmakları arasına aldı. Yumuşacık bir his parmaklarından kalbine iniyordu saçma sapan bir romantizmle. Ortadan ayırdığı saç tutamlarından birini sol omzu üzerinden öne bıraktığında sağ cihete aldığı saçları, Ada’dan öğrendiği gibi örmeye başladı.

Ve görüyordu ki; unutmamıştı.

Bileğindeki lastiği saçın ucuna bağladığında, Ada’nın saçlarından daha uzun ve daha kalın bir saç örgüsünü tutuyordu parmakları. İşi bittiğinde sağ omzu üzerinden önüne bırakıp, diğer tutamları parmakları arasına almaya niyetlendi…

*

Ardında durmuş, saçlarıyla uğraşırken Efide, örüyor olma olasılığı aklına gelse de bilmediğini varsayarken o detayı aklından çıkardı. Fakat göğsüne çarpan saçları muntazam bir örgünün gözlerine dolmasına yetecek kadar büyük bir anı taşıyordu. Diğer saçların Efide’nin uzun parmakları arasında olmasını önemsemeden döndüğünde, gri gözler gözlerine endişeyle bakıyordu.

“Olmadı mı?” Soru önemsizdi. Beğenmek ya da beğenmemek söz konusu değildi. Boynuna sarılabilmek için parmaklarının ucuna kalkması gerektiğinde, Efide’nin kolları imdadına yetişerek sımsıkı tuttu bedenini. “Oldu diyorsun yani…”

Tertemiz kokusunda şifaya kavuştuğunu hissediyordu kalbinin. “Bak ne yaptın!” diyerek gözyaşlarının omuzlarına dökülmesine izin verdi hiç çekinmeden.

Bir kolu belini sımsıkı sararken, eli sırtına teskin edici dokunuşlar bırakıyordu. “Eğer hemen bitiremezsem geç kalacaksın… Hadi toparlan!” Geri çekilip gözlerini silmeye çalışırken Ayşe, “Ağlarken bile güzel olabilen tuhaf bir tipsin be ufaklık!” tesellisini veriyordu Fuat.

Gözyaşları göz kenarından aşağıya akarken güldüğünde, izin verdi saçlarının Efide’nin parmaklarında şekillenmesine.

İki yanında kalın örgüleri salınırken aşağıya doğru, okulun demir parmaklıklı kapısından içeri girmeye hazırlanıyordu lise yıllarının başlangıcı olacak eylül gününde. Saçlarını ören gence sevgi dolu gözleriyle bakarken, babasının yokluğunda sarılmak istediği tek kişinin Efide olduğunu biliyordu.

Hâlâ gitmediğini motorun kükreyen sesini duymadığı için bilirken, toprak tonlarındaki taş bina önündeki birkaç basamağı hızlı adımlarla çıkıp okuldan içeri girdi etrafında koşturan yabancı öğrencilerle. Efide ile keşif yapmak için gezdikleri koridorlardan sınıfına çıktı.

Meteoroloji, öğleden sonra başlayacak yağmurun gece yarısına doğru gök gürültülü sağanak yağmur olacağından bahsettiğinde sabah haberlerinin hemen ardından, günün en güzel havadisi bu müjdeli haberdi. Gök gürültüsünden korkan şeytan bu gece de evlerini ziyaret edemeyecekti belli ki. Tek duası, tek temennisi buydu sınıftan içeri girdiği ilk an.

Ortaokul, ilkokul… Her zaman yan yana oturduğu arkadaşı Feriha, kapı girişinde en arka sırada, kızıl saçlı bir kızla otururken başka boş sıra tarıyordu Ayşe’nin gözleri. Pencere kenarında, en arka sıranın bir önü boşken, Ayşe fazla düşünme gereği görmedi oraya doğru yürürken.

Oturduğu an etrafını saran kızlar, beklediği en son tuhaflıktı ancak biri yanına, diğeri masa üzerine oturduğunda, bir diğeri de üşenmeyip arka sıradan dolaşarak sol tarafına geçti. Liseli kız öğrencilerce kuşatılmış gibiydi. İsimleriyle birlikte kendilerini tanıştırdıklarında, Ayşe’den de bir tepki bekliyorlardı ancak Ayşe’nin öyle bir niyeti yoktu. “Sormadan kendinizi tanıttınız… Bir de soru sorsam, külliyat yazarım herhâlde cevaplarınızdan!”

Öğretmenden ziyade moda dergisinden çıkmış gibi görünen kır saçlı, uzunca boylu bir adam sınıftan içeri girdiğinde pürüzsüz ses tonuyla hitap etti sınıfa. “Herkes yerine geçsin lütfen!” Kızlar yanından nefret hisleriyle ayrılırken, “Aman bu da pek kibirli!” demekten geri kalmadılar. Ayşe ise istediği etkiyi bıraktığı için mutluydu. Bir daha arkadaş olma çabasıyla yanına hiç kimsenin yaklaşmayacağından emindi.

İlk ders tanışma faslı ve boş muhabbetlerle gelip geçtiğinde, derinden gelen gök gürültüsü sesiyle rahat bir nefes alıp verdi insiyaki. Teneffüs zili çaldığında cüzdanından bozuk para alıp çıkmaya niyetlenirken, kızların kendi hakkında konuştuklarını duyabiliyordu. “Sevgilisi şımartmış bunu!”

Burnu düşse eğilip almayacakmışçasına bir kibiri üzerinde taşırken, dedikodu yapan kızlara aldırmadan çıkıyordu sınıftan. Kantinin bulunduğu giriş kata indi hızlı adımlarla. Sırada bekleyen iri yarı gençlerin ardında dururken, itiş kakışlarıyla sırada düzen bırakmıyordu aşırı ergenler. İmtihan gibiydi her anı, her adımı.

“Ne istedin?” diye soran genç, ders aralarında kantine yardıma gelmiş gibiydi. Gözlükleri ve sivilceleriyle ergenliği uzun dönem yaşıyor olsa da, yüzünden daha naif bir ses tonu olduğu da bir gerçekti.

“Büyük çay ne kadar?”

“Beş yüz bin!”

“Gel ben sana elli kuruş vereyim, helalleşelim!”

Esprisiyi anlayacağını düşünmemişti ancak elini alnına vurduğunda, “Durun vurmayın! Ben kendi kendimi imha ederim!” diyordu genç. Bir anda duyduğu gök gürültüsünün şiddetiyle gelen sevinç, gencin esprisiyle buluştuğunda, Ayşe elinde olmadan küçük bir kahkaha attı parayı uzatırken. “Sen bana mı gülüyorsun?”

Şüpheyle bakan gözlere gözlerini dikerek karşılık verdi Ayşe. “Espriyi yapan sen olduğuna göre?”

“Bana!”

“Tebrikler başkan! Hadi çayımı ver!” Gideceği sırada kantinin kalabalığında oturmak istemediği için soruyordu elindeki su bardağında dolu çayı göstererek, “Bahçeye çıkabiliyor muyuz?”

“Bardağı geri getireceksen sana 10 kuruş var hacı!”

Sivilceleri, genç gülümserken sempati kazanmış gibiydi. “Desene ben haftanın bir günü çayı bedavaya getireceğim.” Bardağını şerefe işareti yaparcasına havaya kaldırıp çıkarken arka bahçeye, dağların mis gibi kokusunu çekiyordu içine. Okul bölgesi ayrı bir iklime sahip gibiydi, bir ciheti şehre bakarken arka tarafı dağlara ve çaylıklara bakıyordu. Yağmurun ıslattığı topraktan yükselen huzurun kokusunu solurken, bir elinde çay bardağı diğer elinde Efide’nin el emeği örgüsü vardı. Saçlarının ucuna indikçe tekrar yukarı çıkarak okşuyordu insiyaki.

Babasının yokluğuna Allah’tan gönderilmiş teselli miydi Efide, bilemiyordu ancak, “İyi ki yanımda,” diye fısıldarken, sabah Efide’nin kur yaptığı lise son sınıf öğrencisi kız yanına yaklaşıyordu.

“Merhaba.”

“EyvAllah.”

Boğazını temizleyip devam ederken, Ayşe’yi inceliyordu baştan aşağı. “Benim adım Sevgi.”

Ayşe bir yudum daha içmeden sıcak çaydan, “Peki,” diyerek omuz silkiyordu.

Tavrı, karşısındaki güzel kızı sinirlendirse de belli ki öğrenmek istediği cevapları almadan çirkeflik yapamıyordu. “Sabah birlikte geldiğin gencin telefonunu bana vermeni istesem?”

“Ezberimde değil, derim!”

Bir gülümseme yayılırken Sevgi’nin yüzüne onun da tıpkı Efide gibi sağ yanağında gamzesi çıkıyordu. “Telefonun yanında değil mi?”

“Okulda telefon yasak!”

Bir kahkaha atarken Sevgi, Efide ile konuşmasına asla izin vermeyeceğini aklına not düşüyordu öfkeyle. “Ah sen daha çömezsin ya! Kim takar bu yasağı be şekerim!”

Bardakta kalan son çayı dikip içtiğinde, sırtını yasladığı duvardan dikleştirip, “Sana günahımı bile vermeyeceğim!” diyerek uzaklaşıyordu şaşkınlığı sinire dönüşen kızın yanından.

*

Gün boyu yaşadıklarının ardından sırtında çantası olduğu hâlde merdivenlerden aşağı inerken, lisenin zor geçeceğine dair bir ihtimal aklını kurcalıyordu. Merdivenin son basamağında karşıya baktığında, motoruyla okul bahçesine girmekten çekinmemiş gencin etrafını saran kalabalıkla karşılaştı.

Ve tam da o an, ne olursa olsun Efide’yi görmenin kalbine iyi geldiği itirafı koptu benliğinden. Ayşe’yi gördüğü an dayandığı motordan dikleşirken izin istiyordu kızlardan. Karşılıklı durdular sessizliği gözleriyle okurken. Kelimeler yokken bakışmaktan daha sıcak bir an yoktu belki de. İlk konuşabilen Efide oldu. “Nasıldı lisede ilk günün?”

“Atın gerisinde yaşam süren sineğin konforu gibiydi desem…”

Metaforuna kahkaha atarken Efide, kollarından tutup bedenine çekti, sımsıkı sarıldı Ayşe’ye. “Bacaksız seni!” derken hâlâ gülüşlerinden kalma bir neşe vardı kısık sesinde.

Elleri Efide’nin sırtını okşarken, başı göğsüne yaslı olduğu hâlde, kalbinin huzur veren ritmini dinliyordu. “Kalbinin sesini dinlerken itiraz edecek boy olmadığı için sessizliğe sığındım dayı, fark ettin mi?” Gülümsüyordu içtenlikle.

Efide, “Fark edemedim ufaklık… Sessizlik anlayışımızın farkından olsa gerek. Hadi bakalım,” dediğinde de gülümsüyordu Ayşe.

Geri çekilip motora yaklaştıklarında, gün boyu dedikodusunu yapan kızlar ikiyüzlülükle gülümsüyorlardı Ayşe’ye. Topcase içinden deri ceketi çıkarıp Ayşe’ye uzattığında, “Sizlere iyi günler hanımlar,” diyordu gamzesini ortaya seren bir tebessümle. Kızlar eriyip biterken ve arkasından el sallarken onlar yola koyulmuşlardı bile.

*

Birkaç hafta önce telefonu kırıldığında Ayşe’nin, ısrarla yenisini almak istemediğini dile getirdiği hâlde, okul ve sporun ardından eve geldiğinde odasında görmesini istediği kutuyu yatağının üzerine bırakıyordu, Jülide. Ayşe’ye özel hazırlattığı yemek masasında birlikte yemek yiyeceklerdi ancak Kemal’in geleceğinden iyiden iyiye şüphe duymaya başlıyordu.

Gök gürültüsünden hiç hoşlanmıyor, öyle havalarda asla dışarı çıkmıyordu sevdiği adam. Bedriye fırında pişen köfteyi kapadığında hazırlıkların sonuydu. “Her şey hazır, Jülide hanım.”

Omzunu pencerenin ahşap görünümlü plastik pervazına yaslamış sokak lambasından yansıyan ışık altında oynaşan yağmur damlalarını seyrediyordu. “Tamam, teşekkürler.” Belli belirsiz mırıldanırken evliliği boyunca hep bir yardımcının hayalini kurduğu günler aklına düştü birden bire. Ancak Belçika’da yaşayan anne ve babasının geniş imkânlarına rağmen Selim gereksiz gördüğü için bu isteğine kavuşamamıştı.

Kemal ise Jülide gibi narin, zarif bir kadının ev işi ya da yemek yapmasını uygun bulmadığını söyleyerek ona Bedriye’yi getirmişti. Tek kelimeyle harika bir adamdı…

Telefonuna gelen mesajı okuduğunda anlıyordu; Kemal bu gece gelmeyecekti. Yolunu beklediği adam gelmeyecekti ama kızı, Efide’nin motoru üzerinde olduğu hâlde geliyordu.

Spor, gergin sinirlerini yatıştırıyor gibiydi kızının. Efide ile vedalaşan Ayşe’nin gülen yüzüne bakarken bunu daha iyi anlayabiliyordu. Kapıyı açıp karşılarken Ayşe’yi, “Merhaba Efide,” sözleriyle yanındaki yakışıklı gence de hitap ediyordu, Jülide.

“Merhaba, Jülide Hanım. Nasılsınız?” Kalın kaşlarının altından bakan keskin gri gözleri, gamzesini açığa çıkaran gülümsemesiyle yumuşuyordu. Çıkardığı kaskıyla birlikte karamelimsi saçları alnına dökülürken, yanına yaklaşıyordu Ayşe ile birlikte.

“İyiyim. Bizimle yemeğe kalmak ister misin?” Kendinden küçüktü, Efide ancak rahat tavırlarıyla karşısında dururken, hissettirdiği tedirginlikle heyecanına engel olamıyordu nedense.

Eli uzandığında Jülide’nin eline, parmakları üzerine bir öpücük bıraktı. “Çok isterim bu güzelliği daha çok seyredebilmeyi ancak… Kıyafetim sizin zarafetinize yakışmayacaktır.”

Aldığı iltifat güldürürken yüzünü, genç bir çocukla biraz flörtleşmenin zararı olacağını düşünmüyordu. “Kıyafet hiç sorun olmayacak, emin olun.”

“Bana biraz izin verin… Bu ilk resmi akşam yemeği davetine uygun kuru bir şeyler giyinip geleyim.” Sözüne nokta koyduğunda şiddetli bir gök gürültüsü daha kopuyordu ortalığı aydınlatan şimşeğin peşi sıra.

“Nasıl istersen. Bekliyoruz…”

Salona geri dönerken Ayşe ve Efide’yi yalnız bıraktı. Kemal gelemeyeceği için bu kadar üzgünken, en azından eğlenceli bir gençle akşam yemeği yiyebilirlerdi. Biliyordu, Ayşe, Efide’nin yanında olduğunda çok mutlu oluyordu.

*

Efide ile kısa ayrılıklarının ardından evden içeri girerken aklını kurcalayan tek mesele; Jülide, Efide’yi yemeğe davet ettiği için şeytanın bundan hoşlanmayacağı gerçeğiydi. Bedriye yetiştirip, bu ayrıntıyı haber verdiğinde annesinin zarar görebilme ihtimali de akşamın geri kalanında bütün keyfini alıp götürecekti, biliyordu.

İçeride annesi, telefonda neşe içinde konuştuğu adama Efide’den bahsederken anlıyordu ki; Şeytan’ın garezi yalnızca Ayşe’ye idi.

Yağmurda ıslanmış kıyafetlerini değiştirmek için odasından içeri girdiğinde, yatağın üzerindeki kutuyu görmeye hazırlıklı değildi. Telefon istemiyordu… Telefon olmadığında şeytanın sesini duymak ya da mesajlarını okumak zorunda kalmıyordu. Kafası rahat oluyordu…

Ayşe duraksamış yatağın üzerindeki kutuya bakarken, Jülide yanı başındaydı. Sıkıntıyla yatağın üzerine oturdu Ayşe. “İstemediğini biliyorum, Ayşeciğim ama yanımda olmadığında merak ediyorum seni. Evden sabah çıkıyorsun, geri gelişin dokuzu buluyor.”

Başını aşağı yukarı sallarken, annesine itiraz etmeye hakkı olmadığını biliyordu. “Erken çıkabildiğimiz kadar çıkıyoruz ama yine de geç kalıyorum sanırım.”

Jülide zarif adımlarla yanına yaklaşırken, örgülerini çözüyordu Ayşe. Hakan’ın; “Bir başka olmuşsun böyle, Ayşe,” dediği an, sweeping kick darbesiyle genci yere düşürdüğünde Efide, salonda kahkahalar yankılanmış, Ayşe uzun zaman sonra ilk kez karnını tutarak gülmüştü. Geçen saatlerin ardından hatırlamak yüzünde bir tebessüme vesile olduğunda Efide’nin sözleri kulaklarında yankılanıyordu; “Kara kızımdan uzak dur, velet!”

Annesinin sesiyle düşüncelerine ara verirken, elleri Ayşe’nin eline kenetliydi. “Artık daha sık gülümsüyorsun Ayşeciğim ve ben bunun sürmesini istiyorum. İstediğin gibi gez dolaş, senden hiçbir şüphem yok. Sadece sana aradığımda ulaşabileyim yeter.” Yerinden kalkarken Jülide, emanet bir tebessüm vardı dudaklarında Ayşe’nin. “Hadi üzerini değiştir. Örtünü de ıslattın!”

Farkında bile değildi telefonun derdiyle oturup kaldığı örtüde bıraktı yağmur izinden annesi söyleyinceye kadar. Önce telefonu bilgisayar masasına, ardından yatak örtüsünü kaldırıp yere bıraktı. Gardırobun en arkasında kalan elbiselere gözü gittiğinde bu akşam ilk kez bütün yorgunluğuna rağmen farklı giyinmeyi istiyordu. Mor, yarım kollu kloş elbiseyi geçen sene bir baba-kız gezmesinde aldıklarında, uzunluğu yüzünden giyemediğinde eteğini kestirmeye de kıyamamıştı. Şimdi görüyordu ki; boyu uzuyordu!

Zilin sesini duyduğu sırada çıkardığı kıyafetleri çamaşır odasına bırakıyordu. Salondan içeri girdiğinde Jülide ve Bedriye ile selamlaşırken Efide, ardı sıra, “Hoş geldin,” diyordu Ayşe. Döndüğünde ve göz göze geldiklerinde Ayşe utandığı için, Efide ilk kez üzerinde elbise görmenin şaşkınlığından gülmeye başladılar.

“Görüntüde kayma var herhâlde ses önden geldi, ardından da ufaklık gelecek.”

Ayşe’nin gülüşü derinlik kazandı. “Hoş bulduk deyip gördüğünüzü sindirin beyefendi!”

“Hoş bulduk…” Gözleri, gözlerinden başka hiçbir yerine bakmayan bu gence günden güne hayranlığı artarken, yemek odasına ilerleyip hayli geç kaldıkları akşam yemeğini yemeğe hazırlanıyorlardı.

*

Muhabbet keyifli, yemekler çok lezzetliydi. Ayşe’nin gülen gözleriyse dünyanın en güzel şöleniydi Fuat için. Bir bayram sabahı, yorgun bir günden sonra verilmiş tatil, yarışmanın büyük ödülüydü Fuat’ın gözünde. Onun bir gülüşünü görebilmek için bütün hayatını değişmişken, şimdi o gülüşü durup seyredebilirdi saatlerce.

“Yağmurlar başladığında bu motorla hasta olmayacak mısınız?”

Jülide’nin sorusu, Ayşe’nin gözlerinden tebessümü silerken kaybetmek istemediği heyecanı savunmaya geçiyordu. “Yağmurluklarımız var anne. Efide aldı hem bana hem de kendine.”

“Yağmurluk koruyacak yani, öyle mi?”

Gamzesinin cazibesini kullanmak için çapkın bir gülümsemeyle bakarken Jülide’ye, bir yudum suyla ağzını temizliyordu Fuat. “Yağmurluk değil, Jülide… Ben koruyacağım onu.”

İsmini, Fuat’tan en yalın hâliyle duymak hoşuna gitmiş gibiydi, iç çekip, “Sana güveniyorum öyleyse,” derken.

Üniversiteden, yeni ortamına alışıp alışmadığını sorarken Jülide, Çapa’yı bırakıp, Rize’de inşaat mühendisliğini tercih ettiğine inanamıyordu. Çalan telefonuna bakmak için yanlız bırakırken Ayşe ile Fuat’ı, dirseklerini dizlerinin üzerine yerleştirip, parmaklarını birbirine kenetliyordu. “Sana bir abi tavsiyesi vereceğim, sağlam not al ufaklık.”

Ayşe de aynı ciddiyetle kollarını birbirine kenetlediğinde dizleri üzerine yaslanıyordu. “Nedir?”

“Sakın Hakan’ın yanına giderken elbise giymeye kalkışma!”

Anlamaya çalışırmış gibi sırtını dikleştirirken, kahverengi gözleri kısılıyordu. “Öyle bir niyetim yok da, neden?”

“Kafanın rahat olmasını istiyorsan beni dinle.”

“Peki.” Omzunu silkerken, vazgeçemeyeceği bir kıyafet olmadığını da gösterir gibiydi. “Senin yanında giyebilir miyim?”

Yüzüne bir gülümseme yayıldı karşısındaki genç kızlığı anlamaya çalışan Ayşe’ye cevap verirken. “Benden sana zarar gelmez, ufaklık. Giyebilirsin.” Cevabı duyduğu an ışıl ışıl gözlerinde gördüğü tertemiz güvenle kutsandığını hissetti Fuat.

Jülide geri döndüğünde, Fuat izin istiyordu gitmek için. Gök gürültüsü ve yağmur devam ederken, Ayşe’nin ceylan gibi bakan gözleri gözlerindeydi. “Senin dersin erken değilse, ben kendim gidebilirim.”

“Dersim öğleden sonra ama seni ben götüreceğim okula!” Gülüşü, mor elbiseli kızın yüzünde emanetti vedalaştıkları gece yarısında. “Gidiyorum diye üzülüyorsun anlıyorum. Sabah geleceğim, merak etme!”

“Üzülüyorum o ayrı da, benim yüzümden erken kalkmanı istemiyorum ya!”

Fuat, merdivene adım atıyor, Ayşe kapıya omzunu yaslamış gidişini izliyordu. Adımını atmaktan vazgeçip cebinden bir sigara çıkarıp yakarken, “Liseli kızların ilgisini özlemişim be ufaklık. Seni her gün okula götürüp getirmeliyim… Anılarım tazelenecek!” dedi.

“Hâyırlı işler öyleyse. Desene bundan kazançlı çıkan ben olacağım!” Sigaradan derin bir nefes çekerken, Ayşe’nin gözleri üflediği dumanı takip ediyordu. “İçme şu zıkkımı da ya!”

“Bırakacağım kara kız, bırakacağım. Hadi git yat, uyu.”

Merdivenin son basamağına adım attığında saçları yağmurun etkisiyle sırıl sıklam olmuştu bile. Sigarasından elinin gölgesinde nefesler çekerken ardında Ayşe, “Söylemeyi unuttum!” diye bağırıyordu.

“Neyi”

“Sevgi… Senin telefonunu istedi benden.”

“Sevgi… Verdin mi peki?”

Aralarındaki mesafeden çatılan kaşlarını görebiliyordu. “Kim olduğunu bile sormadın!”

“Kızın lastiğine el koydun! Teşekkür için verebilirdin numarayı!” Ayşe’nin tehdidi, “Yarın isteyen her kız sana ulaşabilecek dayı!” diye ulaşırken kulağına, Fuat kahkaha atarak ayrılıyordu Ayşe’nin yanından.

Çok uzun zaman geçmişti en son bir kadın vücudunda kendini kaybettiğinden beri. Öfkelendiğinde, sıkıldığında, mutluyken, güzel ya da çirkin umursamadan cinselliği yaşamaya hazır her kadınla birlikte olarak hazzı her anlamda yaşardı… Şimdiyse, abi olmayı öğreniyor, korumaya çalıştığı bir kızın etrafında pervane oluyordu. Cinselliği, Ayşe’nin bir tebessümüne tercih ediyordu!

Fark edişle adımı tökezlenirken keçi yolunda, yüzüstü düşmekten son anda kurtuluyordu reflekslerinin kuvvetiyle.

*

Feriha ve yeni arkadaşlarının kendi aralarında kurdukları sohbette attıkları kahkahaları duymazdan gelerek yerine geçiyordu Ayşe. Annesinin ısrarı üzere telefonu okula getirmek zorunda kaldığında müdür yardımcısına bırakmadan sınıfa girmeye vicdanı elvermediği için, diğer öğrencilerin “Yalaka” hitaplarına alt kattan üst kata çıkana kadar muhatap olsa da, hiç aldırmamak daha keyifli geliyordu.

Sınıfa hiç girmemek daha da keyifli olabilirdi ancak öğrencileri görmezden gelmekle dersleri görmezden gelmeyi bir tutamıyordu. Önceki gün yağan yağmurdan eser yoktu. Karadeniz’in yağmuru, kapalı havası insanları asabi yaparken, Ayşe’yi güneşin parıltısı sinirlendiriyor, yağmur için dua ediyordu. Sadece yağmurda değildi isteği… Gök gürültülü yağmurdu… Gök gürültülü yağmur.

Ders sonunda öğretmen yanına çağırırken Ayşe’yi, sınıftakilerin dikkatlerinin üzerlerine döndüğünü görebiliyordu. “Gülsemin öğretmeninle konuştuk dün. Piyano dersi alıyormuşsun ondan.”

“Evet, hocam.”

Ayşe’nin kısa cevabıyla gülümserken geçen yılları göz kenarlarında gizleyemeyen kadın, “Kantine ineceksin sanırım, birlikte yürüyelim,” teklifiyle sohbete devam etmeye niyetleniyordu.

Ayşe, “Nasıl isterseniz, hocam,” itaatiyle takip ederken bir an Feriha ile göz göze geldi.

Aylardır bir kez bile konuşmadığı arkadaşına olan özlemi, gözlerini sızlatıyordu.

Müzik ve piyano ile ilgili konuşurken, Cüneyt öğretmenin müdürle sohbet ettiği öğretmenler odasında ayrılıyordu yolları. Yine kantin sırası, yine ergenlere sipariş yetiştirmeye çalışan sivilceli ve gözlüklü çocuk. “Ne verelim?”

“Büyük çay, sana zahmet.”

“Bedava çay içme şansını, bardağı ortalık bir yere bırakıp kaybetme hacı!”

Dünkü ruh hâlini kaybetmemiş olsaydı, çocuğun esprisine yine gülebilirdi. Ancak gülebilecekmiş gibi hissetmiyordu. “Tamam…” deyip oradan ayrılacakken elinde çay olduğu hâlde, arkasında bekleyen uzun boylu gencin, “Dört göz! Kola çek ordan bize dört şişe!” Sözüyle adımını atmaktan vazgeçiyordu.

“Ne dedin sen benim kankama bir daha de bakayım, duyamadım?”

Gri kumaş pantolonuna ellerini soktuğunda, kibirle kasılıyordu karşısında boyu durmaksızın uzayamayı vadeden öğrenci. “Dört göz dedim! Seni ilgilendirir mi?”

Elindeki çayı tezgâha bıraktığında, iki elini beline yaslıyordu meydan okuyan bir hareketle. “Kankam dedim ya, nasıl ilgilendirmesin! Özür dile-” Gözlüklerinin ardından şaşkınlıkla bakan genç, göründüğü kadar zekiydi, “Çetin,” diyerek adını Ayşe’ye öğretirken. “Çetin’den!”

Bir kahkaha böğürdü karşısındaki lise son sınıf genç ardından gözlerine çevirdi bakışlarını yeniden. “Dilemezsem aşkınız mı bitecek?”

“Dilemezsen seni çok fena döveceğim!”

Kahkaha atarak yanından uzaklaşırken, “Okulun ikinci günü tarzım değil olay çıkarmak, üç hafta sonra görüşürüz velet!” diyordu.

Ayşe ise hırsını alamamanın verdiği öfkeyle, “Sen bir daha Çetin’e dört göz dersen bak bakalım üç haftayı bekliyor muyum ben!” tehdidini savuruyordu.

Çayını tezgâhın üzerinden aldığı sırada duydu Çetin’in dalga geçen sesini. “Hacı ne yaptın sen ya? Bu ayı seni de beni de parçalayacak. Hadi bunu bir sorun etmeyelim, birkaç kötekle alatırız da! Resmen patates ettin beni! Patates püresiyim ben şu an. Üstüne ketçap sıkılmış kumpirim! “Kızın eteği ardına saklanan dört göz” der bana bundan sonra!”

“Başkan! Zaten sinirlerim tepeye ulaşmış, püskürecek yer arıyor! Laf eden olursa eşgal çiz! Herkesin adını ezberleyemem! Allah ne verdiyse girişiriz da! Hadi EyvAllah!”

Gürültü bir kantin için çok sıradan ve alışılmış bir durumdu ancak, ölü sessizliğini yadırgıyordu çay bardağıyla arka bahçeye çıkarken. İçindeki sıkıntıyı muay Thai dersinde atabilmek şu an tek isteğiydi.

*

Giydiği eşofman altlığını belinde tutturabilmek için sımsıkı bağladığı lastiği, bol tişörtünün eteği örtüyordu. Önceki güne kıyasla hareketlerindeki öfkeyi hissediyordu, Fuat. Kum torbasının yerinde başkası olmasını tercih eder gibiydi agresif hareketleri. Yanına gidip karşısına alırken Ayşe’yi, onu rahatlatabilmek tek isteğiydi. “Bana dön, derdin ne anlat bakalım!”

Döndü. Karşılıklı dururken, Ayşe nefes nefese olduğu hâlde ellerini beline yerleştirmiş gözlerine bakıyordu derin derin. “Bir kadın ne yaptığında itici gelir sana?” dediğinde, hiç beklemediği bir anda, sağ dizine darbe indiriyor, dengesini sarsıyordu Ayşe.

“Dizime tekme attıklarında! Sakin ol ufaklık!”

Siteminde ciddi olmadığını anlarken Ayşe, umursamadığı da her hâlinden belliydi. “At misali diz var sende! Kız gibi davranma da ciddiyetle cevap ver!” Bir darbe de öteki dizine inecekti ayağıyla darbeyi savuşturmasaydı, Fuat.

“Tamam agresif, tamam! Küfür eden kadınlar iticidir benim gözümde!” Kalçasına inecek sert bir ayak darbesini de Ayşe’nin bacağını tutarak engellerken, parmakları arasındaki sıska kızı incitme ihtimalinin aklından geçmesi bile korkmasına yetiyordu Fuat’ın.

Karşısında tek ayağı üzerinde zıplayıp dururken, birden hareketsizleşti, Ayşe. Tam o anda ayak bileğine çelme takıp, sırtüstü düşürürken küçük bedenini minderlere, Fuat da yanına uzandı.

Pozisyon umurunda değildi belli ki Ayşe’nin, “Nasıl küfür mesela?” diye sorarken.

“Seni yere serdim, hiç mi öfkelenmedin?” Dirseğini mindere dayayıp, Ayşe’ye döndüğünde, Hakan’ın sesi ulaşıyordu kulaklarına, “On dönüm bostan, yan gel yat Osman! Kalkın lan! Kötü örnek oluyorsunuz!”

Fuat, Hakan’a dönmeden hemen önce Ayşe’ye, “Bak bunun gibi mesela; Hakan! Siktir git!” örneğini gösterdi.

Hakan, Zafer ile mücadeleye devam ederken, Ayşe yattığı yerde lafı tekrar ediyordu. “Siktir git! Siktir git! Siktir-git! Daha iştahlı küfürler öğrenmem lazım galiba!”

Yerden kalkıp bağdaş kurarken Fuat, dirseklerini dizlerine yerleştirip öne doğru uzatıyordu yorgunlukla. “Biber sürerim ağzına ufaklık! Bir de başıma edepsiz mi kesileceksin?”

Elini başının altına yerleştirdiğinde, sağ ayağını, sol dizi üzerine attı. “Başka bir örnek daha versene dayı ya! Siz erkekler pisliksiniz ya… Ne küfürler vardır sende kim bilir!”

Bir kahkaha atarken Fuat, “Sinirden gülüyorum bacaksız! Sakın şımarma!” dedi hemen ardından. “Bugün erkek cinsine olan bu kininiz neden acaba?” Bir anda ciddiyet hâkim olduğunda ahvaline, nabzı normal ritmin ötesine ulaşıyor, Ayşe’nin üzerine eğilmiş olduğu hâlde gözlerinin derinliklerine bakıyordu. “O şerefsizle mi karşılaştın? Yine karşına mı çıktı? Nerede gördün?”

Yerinden kalktığında Ayşe, artık gözlerine daha yakındı. “Sinirlendiğinde göz rengin değişiyor!” Yüzünde soruyu önemsemeyen ancak göz rengiyle çok ilgili bir ifade vardı.

“Ayşe, sen en sakin insanı bile çileden çıkarırsın!” Ayağa kalktı, “Ben duşa gidiyorum!” dedi nedenini anlayamadığı bir sinir dalgası bedenine yayılırken. Onun için endişeleniyordu, bir mutlu bir mutsuz giden ruh hâlindeki dengesizliklere anlam bulmaya çalışıyordu fakat hiçbir şey anlatmadığı için muamma olarak kalıyordu aklındaki ihtimaller.

Soyunma odasından çıktığında, Ayşe’nin de çıkmasını bekledi sırtını duvara yaslamış olduğu hâlde. Çıktığındaysa yanına yaklaşarak koluna girdi, “Hadi agresif, hadi!” diyerek.

Konuşmasını beklemediği bir anda geldi Ayşe’nin açıklaması. “Bugün bir genç canımı sıktı. Dövecektim pezevengi de üç hafta sonraya erteledi! Onun canını daha da sıkacak birkaç küfür etmem lazım. Bu cümle içinde de bir küfür var. Nefret ettin mi benden?”

Bir gülümsemeyi engellemeye çalışırken, “Dudakların o kadar güzel ki… Küfür bile bebek poposu gibi şipşirin kalıyor!” sözleriyle dalga geçiyordu Ayşe ile.

“Dudaklarımın çok güzel olduğunu biliyorum canım… Allah vergisi. Kimi estetik cerrahlarda arar bu mutluluğu, ben de doğuştan mevcut.”

“Gördüğüm en kibirli kız olabilirsin, ufaklık! Cümledeki küfür umrumda değil de kimmiş bu genç bakalım?”

“Önemsiz bir ayrıntı.”

“Öyleyse neden dövüyorsun?”

“Tamamen Tayland boksuna katkı için.”

Vedalaşıp çıktıkları spor salonu önünde motora biniyorlardı Ayşe’nin tiksinerek baktığı kaskına rağmen. “Tayland boksuna katkıyı ben yaparım! Bulaşma kimseye, beni o okula getirtme!”

“Ah bir gelsen var ya… Kızlar bayram eder!”

Kolları belini sardığında emrini veriyordu Fuat; “Olay çıkardın, beni sinirlendirdin ve küfrettin! Cezanıza gelince küçük hanım; türkü söyleyeceksin!”

Ve söylüyordu. “Zülüf Dökülmüş Yüze.”

*

Evin önüne yaklaştıklarında siyah pikabı park etmiş hâlde görmek, o evden içeri adım atmak yerine kaçıp gitme isteğini dolduruyordu aklına. Bu gece canı acıyacaktı, biliyordu… Ve ne yazık ki bu acının nedeni maddi bir yara olmayacaktı. Ruhunu yaralayan şeytanın cerahati teninden taşacaktı.

“Sabah görüşürüz…” Motordan inip kaskını çıkarırken, duyguların önce sesini terkettiğini hissediyordu.

“Annenin nişanlısı burada galiba. Gelip, bir merhaba desem?”

Asla!

“Yanlış anlamazsan başka zamana ertelesek. Ben çok yorgun hissediyorum kendimi.”

Yüzünde alınmış ya da gücenmiş bir ifade yoktu. Aksine Ayşe’yi anlamaya çalışıyor gibiydi, Efide. Kasklarını topcase içine yerleştirirken, alt dudağını dişleri arasına almış kemiriyordu. İşini bitirip Ayşe’ye döndüğünde karşılıklı duruyorlardı. Kendi bakışları yerde olsa da Efide’nin dikkatinin üzerinde olduğunu hissediyordu. İşaret parmağı çenesini tuttu, bakışlarına ulaşabileceği şekilde başını kaldırdı.

Gri gözleri, sokak lambasının loş ışıklarında bile kalbini görebildiğini düşündürecek kadar derin bakıyordu gözlerine. “Her ne kadar şüpheli davrandığını düşünsem de, kara kız… Dinlenmene izin vereceğim!”

Gülmeye zorlarken kendini, bir nebze de olsa rahatlık vermek istiyordu Efide’ye. Mutlu olduğunu hissederek gitmesini istiyordu. “Bana her “Kara kız” dediğinde, kendimi buzağı gibi hissediyorum…”

Başını sağ omuzuna doğru hafifçe eğip gülümserken, Efide, “Buzağı kısmını aştın sen,” diyordu. “Artık dana gibi hissedebilirsin!”

Az önce gülebilmek için mücadele verirken, Efide’nin sözlerinin ardından uğraş gerekmeden tertemiz bir tebessüm yayılıyordu yüzüne. “Herkesin senin gibi bir yardım edeni olmalı hayatında.” Sözündeki samimiyetin ardından hâlen çenesini tutan parmakları tuttuğunda, ayrılmak istemese de veda ediyordu Efide’ye.

Sessiz sedasız çıktığı odasında kapıyı kilitlemeye niyetlendiğinde bekliyordu Ayşe’yi imkânsızlık. Anahtar yerinde yoktu… Ve bu gece artık kaçamayacağını biliyordu…

*

Cep telefonu televizyonun üzerinde titreşimiyle çalarken, diş fırçası ağzında olduğu hâlde bakıyordu arayan numaraya.

Filiz…

Saat gece yarısına yaklaşırken en son beklediği arama Filiz’den gelebilirdi ancak gözlerinin önündeydi hakikat. Ağzını çalkalayıp geri aradığında, “Sana ulaşamayacağımı sandım!” diyordu telefonun ucundaki heyecanlı ses.

“Rüyanda beni mi gördün güzelim, hayırdır?”

Ses tonundaki şehvet etkisi, Filizi’in konuşurken titreyen sesinde saklıydı. “Rüyamda seni görmeye geldim. Yoldayım. Sana geliyorum…”

Bu gereksiz ziyaretten memnun olduğu söylenemezdi ancak kapısına kadar gelmiş kısmeti geri çevirmek de işine gelmiyordu. Hele de ihtiyacı had safhaya ulaşmışken! “Korkmayacak mısın güzelim? Yolda seni beklememi ister misin?”

“Beni bekle ama evinde… Çıplak olarak…”

Şehvet bedeninde etkisini gösterirken, tek yapması gereken; beklemekti…

*

Saatin siyah ekranında parıldayan yeşil led rakamlar 01:23’ü gösteriyordu ancak Ayşe’nin gözlerinde uykuya dair hiçbir iz yoktu. O, almaya korktuğu nefeslerle pencere önündeki sedir üzerinde, bacaklarını karnına doğru çekmiş, kollarını etraflarına sarmış, diken üzerinde kapıdan gelecek herhangi bir kıpırtıya dikkat kesilmişti.

Yutkunuş sesi dalga dalga yankılanırken kulaklarında, holün ışığının yansıdığı kapının altındaki küçücük aralıkta, gölge görüyordu kapı önünde duran. Kalp atışları hızlanırken kapı kolu aşağı iniyordu. Gardırobu, şifoniyeri kapının önüne itip girişini engelleyebilirdi. Bağırarak sesini annesine duyurabilir ya da hemen Efide’yi arayıp bu adamı sonsuza kadar hayatından çıkarabilirdi.

Aklından son seçenek bir çılgınlık anı gibi yankılanırken telefonu Efide’nin ismine kilitliydi. Ancak o yavaş yavaş yanına yaklaşıp, yatağın üzerine oturuyordu. “Şekerparem… Tabii ki onu aramayacaksın… Şimdi telefonu bana ver de seninle biraz konuşalım.”

Ses tonu ipek gibiydi. Kulağına ulaştığında akıp gittiğini hissettiren bir pürüzsüzlükteydi. Uzattığı eline telefonu bırakmaktansa, “Git buradan!” diyerek sinmeyişini gösterdi Şeytan’a.

“O tatlı kafanda dönüp duran planları görebiliyorum…” Boş elini yatağa yasladığında sırtüstü uzandı olduğu yere. Tam o anda Ayşe’nin aklından geçen tek gerçek; o yatakta bir daha asla yatmayacağıydı! Şeytan devam ederken tiradına, dudaklarına ellerini kapıyordu Ayşe. “…Ama o planların hepsi bir acıya çıkıyor bilesin. Beni engelleyemezsin! Beni engellesen aklının ucundan bile geçmeyecek başka bir adamın Feriha’ya neler yapacağını hayal bile edemezsin!”

Bunu asla beklemiyordu… Böyle bir şey ihtimallerde bile olmamalıydı!

“Neden?”

Sol dirseği üzerinde doğrulduğunda, yüzündeki gülümseme şeytaniydi. “Ne “Neden?” Şekerparem? Daha açık sor?”

“Neden bana bunu yapıyorsun?”

Geri yattığında, kolunu başının altına alarak tavanı seyretmeye başladı. “Farz et ki ben bir aslanım… Sende bir ceylan…”

“Öldürmek mi istiyorsun?”

“Ah… Hayır Şekerparem… tadına bakmak…”

Korkması gerekirdi ancak korkmuyordu kendiyle ilgili hiçbir şeyden. “Sen hastasın! Feriha’dan ne istiyorsun?”

Gözlerini kapadığında, uzun süren sessizlikte uyuduğunu sanacak kadar saftı Ayşe. Hiç beklemediği bir anda, “Onu çok seviyorsun,” dediğinde Şeytan, irkilişinden utanıyordu o ipeksi ses tonundan.

Yine sessizlik hâkimdi odada, başını dizlerine yasladığında Ayşe. Sımsıcak gözyaşları dizlerine dökülürken, pijamanın penye kumaşını aşarak tenine geçiyordu ıslaklık. Feriha’nın saçının teline gelecek herhangi bir zararın fikri boğazında düğümleniyor, önüne gelene razı olacağına dair söz veriyordu kendi kendine.

Artık yalnız olduğunu hissettiğinde, kabullenmekti belki de geriye kalan en iyi seçenek.

“Yanıma gel…” diye fısıldarken, yatağını varlığıyla kirleten adam, yerinden kalkıp yavaşça ilerliyordu Ayşe. Eli eline uzandığında kıpırdayamıyordu. “Yanıma uzan…”

“Dokun…mayacağını söylemiştin… regl olmadan…” Güçsüz ses tonunu kullanmak aklından bile geçmiyordu Ayşe’nin. Ruhu cesedini terk etmişken tek yapabildiği fısıldamaktı.

“İçine girmeyeceğim… henüz…” dediğinde Şeytan, sımsıkı yumduğu gözlerinden damla damla yaşlar akıyor, bedenini titretiyordu Ayşe’nin.

Kolunu kendine doğru çektiğinde Şeytan’ın üzerine düştü, Ayşe ve ağlayışını sakinleştiremedi ne kadar istese de… Durduramıyordu gözlerinden akan sağanağı! Toparlayamıyordu kendini! Cesedini adamın ellerine teslim ederken, sessiz çığlıkları göğsünü parçalıyordu Ayşe’nin.

Belinden tutup, yatağa sırtını çevirdiğinde üzerine eğilmiş yüzüne çarpıyordu nefesini. “Gözlerime bak!”

Emri verdiğinde Şeytan, aralandı Ayşe’nin gözleri. Daha fazla gözyaşı dökülürken gözlerinden, “Ağla… Senin bu gözyaşlarını görmek beni daha çok ateşliyor…” diyordu hırıltılı ses tonuyla. “Gözlerinde korku görmek istiyorum, Şekerparem… beni hayal kırıklığına uğratıyorsun!”

“Dokunma!”

Fısıltısının ulaştığı kişinin merhameti yoktu vücudu üzerine uzanırken. Burnu, boynunda aşağı yukarı hareket ederken, vücudundaki tüm sinirler o noktada toplanmışçasına bir şiddetle titretiyordu Ayşe’yi. Hafifçe başlayan etki, kuvvet kazanırken, her duraksamanın ardından tekrar edeceği ânı aklını yitirecek bir delilik eşiğinde beklerken geçen süre Çin işkencesini hatırlatıyordu Ayşe’ye.

Unutmalıydı… Kâbustaydı sadece… Bitecekti… Sabaha ulaşacaktı… Dokunmuyordu… Sadece kokluyordu tenini. Üzerinden de kalkıyordu… “Birlikte uyuyacağız küçük bebeğim…” dediğinde, başı kolları arasındaydı Şeytan’ın.

“Annem?” sorusunu fısıldarken, titremiyordu fısıltısı. Gözyaşları dinmişti. Devamı da gelmiyordu. Belki de Çin işkencesinden sağlam çıkamamış, aklını kaybetmişti. Aynı stabil fısıltıydı, “Annem?” tekrarı.

“O derin uykusundan uyanmadan, ben gitmiş olacağım.”

Gideceği ânâ olan ümidiyle gözlerini kaparken tek isteği, baharatlı parfümün kokusunu üzerinden silip atabilmekti…

Gerekirse derisini kazımayı bile deneyebilirdi.

*

Gece, Şekerpare’nin masum, tertemiz bedeni yanında uyuduğu mükemmel uykunun ardından konuştuğu arkadaşının hâlâ hastanede yatıyor olması sinirini bozuyordu. “Sana bunu kim yaptı, Adnan? Hiçbir şey hatırlamıyor musun?”

Güçsüz ses tonu, “Hatırlamıyorum,” fısıltısıyla ulaşırken kulağına, bir ağanın oğlunun uğradığı saldırı fikrini kabullenemiyordu. “Her şeyi biliyorlar… Seni, Reyhan’a yaptıklarımızı… Adını söylemediğimden eminim fakat… Buradan çıktığımda bana hapis yolu görünüyor. Bana ulaştıkları gibi sana da ulaşabilirler. Dikkatli ol!”

“Nasıl silinir gider her şey aklım almıyor!”

“Bana bir ilaç vermişler, Kemal. Kafamı tam toparlayamıyorum… Her görüntü sisli ama bana itiraflarımın bir kopyasını vermişler. Onda da konuşan sadece benim. Hiçbirinin sesi ya da görüntüsü yok.”

Kimdi bu adamlar, hiçbir fikri yoktu. Adnan, dünya üzerinde değer verdiği tek insandı. Ona bunu yapanlara cezalarını elbette vereceklerdi ancak önce kim olduklarını bulmaları gerekiyordu.

*

Günlerdir yemek yiyemiyor, hatta doğru düzgün su bile içemiyordu, Ayşe. Isınmak için koşarken spor salonunda, etrafındaki erkeklerin sesi boğuk bir gürültüden ibaretti. Gücünün bittiğini kararan gözlerinden anlıyordu, adım atamayıp yere çöktüğünde değil. Hiçbir şey hissetmiyordu; acı, mutluluk, sevinç ya da hüzün… Hiçbir şey.

Güçlü kollar bedenini kucakladığında, terle ıslanmış saçlardan yayılan beyaz sabun kokusuna sığınıyordu.

Efide…

“Hakan! Bir taksi çağır abi!”

Tam yanındaydı Hakan da. Bergamot kokulu deodorantı buram buram yayılıyordu teninden. Bütün salon başında toplanmıştı endişeyle. Duyabiliyordu ancak gözlerini açıp endişe duymamalarını söyleyemiyordu.

İyiydi.

Hayattan kurtuluyordu belki de.

Her gece birlikte uyuduğu adamın ya da uyuyamadığı adamın varlığıyla istifa ediyordu bedeni canından.

“Naptın kendine be kızım?” diyen Efide’nin sesi boğuk, sözü yaslıydı. Hayattan koptuğunu söylemeliydi. Özgürlüğe kavuşmanın ilk adımıydı ölüm.

Bedeni olgunluğa ermeden ölen her çocuk cennete gider… Müjde buydu. Müjde de kâinattan daha büyük bir özgürlük vardı.

Ayşe, bedenine sıkışıp kalan çaresizliğiyle tükenirken Efide’nin kucağında taksiye bindiriliyordu. Başını tutamadığını, sallanıp duruşundan anlıyordu en çok. Giden sesleri özlemeyecekti… Belki sadece saçlarını babası gibi ören Efide’nin sesini özlerdi…

Şimdi Rapunzel’in sarkıttığı saç gibi salınıyordu Efide’nin kollarından aşağı. Vücut sıcaklığı bedenini terk ederken, koluna batırılan iğnenin acısıyla bilincini karanlığa teslim ediyordu Ayşe.

*

Kaşları önce çatıldığında Ayşe’nin, ardından açacağı göz kapaklarını nefesini tutmuş olduğu hâlde bekliyordu, Fuat. Kolundaki serum aç-susuz bedenine bir besin sağlayabilmek için takıldığında, titreyen dizleriyle çökmüştü Ayşe’nin yatağının dibine.

Hâlâ oturduğu yere.

Jülide, “Ben buradayım, sen gidebilirsin. Perişan hâldesin zaten. Haberdar ederim seni,” derken, susmasını istiyordu kadının bütün samimiyetsiz kelimelerinin! Ayşe’ye ısrarla yemek yedirmeye çalışıp başaramadığında, Jülide hiçbir şey yapmamıştı kızı için. Bir deri, bir kemik kalmıştı son iki haftada küçücük bedeni.

Saçlarından ellerini geçirdiğinde, başını yaslıyordu Ayşe’nin yattığı yatak üzerine. Islak tişört sırtına yapışırken üşütüyordu bedenini ancak önemsemiyordu. Aniden aklına gelen fikirle çöktüğü yerden ayağa kalkarken, “Jülide. Üzerimi değiştirip, hemen geleceğim. İzin verirsen, Ayşe’nin yanında ben kalayım,” diyordu. “Senin gibi narin bir hanımefendinin, hastanenin bu konforsuz ortamında solup gitmesi beni çok üzer.”

Gözleri korkuyla açıldığında, solmak asla istemeyeceği bir meseleydi belli ki. “Bunu kabul edemem… Ayşe, beni burada isteyecektir.”

“Anne… Lütfen eve… git…”

Dönüp yatakta yatan bedene baktığında, yeniden dizleri üzerine çöktü Fuat. “Uyandın sonunda! Nasıl hissediyorsun kendini?”

Ayşe cevap veremeden, Jülide baş ucuna yaklaşıp, “Çok endişelendirdin bizi Ayşeciğim,” dedi, boyalı tırnaklarıyla kızının saçlarını okşarken.

Konuşurken ses tonu güçsüzdü Ayşe’nin. “İyi olacağım anne.” Fuat’ın elini, elinin içine aldığında, Ayşe devam etti. “Efide uykusuzluğa… alışık… ama sen… değilsin… Lütfen eve git.”

Jülide kabul etmiş gibiydi, “Sen nasıl istersen Ayşeciğim,” derken.

Fuat, bu kabullenişin ardından üzerini değiştirip geri geleceğini açıkladığı Ayşe için köyün yolunu tutarken, daha önce sürmediği kadar hızlı sürüyordu motoru. Tek isteği; bir an önce kara kızın yanına geri dönebilmekti.

*

Gözlerini açacak dermanı yoktu. Bedeninde kalan son gücü, annesini yanından gönderebilmek için kullandığını hissediyordu.

Baharat dolu parfümün yoğun aroması hastane kokusunu bastırdığında, sesini duydu Şeytan’ın. “Nesi var küçük meleğimizin?”

Endişesi sahte miydi gerçek miydi, bilemiyordu.

Esasen bilmek de istemiyordu.

“Zafiyet geçirmiş. Günlerdir bir şey yemiyor, içmiyor… Belliydi hasta olacağı.”

“Bu çok kötü. Sende perişan oldun bebeğim. Lütfen üzme kendini… Ona çok iyi bakacağız…”

Sesi bile yetiyordu kalbindeki ritmi bozmaya. Annesinin ona olan aşkıysa aynı kalbi avucuna alıp sıkarcasına patlatıyordu. “Doktorla konuşmam lazım. Birkaç dakika kalabilir misin Ayşe’nin yanında?”

“Lütfen rahatına bak… Ben buradayım.”

Evet.

Her gece yanındaydı da.

Yatağın üzerine, yanına oturdu Şeytan. Eline dokunacak gibi olduğunda uzaklaşmaya çalışıyordu insiyaki.

“Sana ne oldu Şekerparem? Söyle bana?”

Sesinde daha önce hiç duymadığı bir endişe varken, gözlerini araladı Ayşe. “Beni rahat bırak!”

Gözlerine bakan gözlerde çaresizliği görebiliyordu. “Hayır, hayır, hayır! Sen olmazsan Feriha olacak unuttun mu?”

“Büyüdüğümü anlayacağın o ânâ kadar bir daha bana dokunma! Odama gelme! Bana dokunma! Ben öldükten sonra Feriha’yı koruyamam… değil mi?” Güçsüz sesinde kelimeler fersizken, söylemek istediklerini Şeytan’a eksiksiz ulaştırabildiğine şükrediyordu.

Ani bir hareketle ayağa fırladığında soluk mavi gözlerinde bir ateşti kabulü. “Kabul edeceğim ve sende kendine iyi bakacaksın! Benim için kendine iyi bakacaksın!”

Şimdilik onu kendinden uzaklaştırmak tek hedefiydi. Sonra ne olacağınıysa sonra düşünecekti.

302 toplam okunma, 1 bugün toplam

Ahzen ~ 13 | Teklif” için 18 yorum

  • 30 Kasım 2018 tarihinde, saat 17:12
    Permalink

    Ahanda gelmiş yeni bölüm okumadan yorum yapim dedim ?

    Yanıtla
    • 30 Kasım 2018 tarihinde, saat 17:21
      Permalink

      ne mutlu bana öyleyse =)

      Yanıtla
  • 30 Kasım 2018 tarihinde, saat 17:47
    Permalink

    Ayşe nekadar sabırlı insan aklını oynatıcak okurken bile katil olmamak elde değil böyle insanları öldürmek sevap bile olır bence ?

    Yanıtla
    • 30 Kasım 2018 tarihinde, saat 17:49
      Permalink

      dünya pisliklerden temizlenir mi acaba… aramızda kalsın hep merak etmişimdir

      Yanıtla
  • 30 Kasım 2018 tarihinde, saat 22:20
    Permalink

    Nasıl bir sinirle okuyorum acaba kendime bunu niye yapiyorum diyorum okurken ama kendime engel olamiyorum dayanilacak gibi değil candan ote yi evirip cevirip okuyan biri olarak bu hikeyeyi bir daha asla okuyamam sanirim ya yazarcim rica etsem geciktirmeden birileri öğrensin cok ağır bir cocuk icin bu

    Yanıtla
    • 1 Aralık 2018 tarihinde, saat 13:43
      Permalink

      sabır önemli ?

      Yanıtla
  • 1 Aralık 2018 tarihinde, saat 02:42
    Permalink

    Artik mete ve fuattan eminim bu zalim munasip yerinden sallandirilir. Ayseyi ogrenmeseler reyhan icin yapilir ah aysem yaa sarip sarmalayasim var o fuski kokunani da koballan cani cikana kada eviru ceviru yok edesum ole kuru yok olus onlara odül fazlami caniyim ne

    Yanıtla
    • 1 Aralık 2018 tarihinde, saat 13:42
      Permalink

      hayin eyisun bence ?

      Yanıtla
  • 2 Aralık 2018 tarihinde, saat 17:53
    Permalink

    Sevgili Lütfiye, sen Ayşe yi anlatıyorsun ya o küçücük haliyle yaşadıklarını sanki herşeyi TV den izliyor gibi oluyorum. Bütün tüğlerim diken kesiliyor sinirlerin geriliyor. Allahım bu tiniyetteki insan görünüşlü varlıkları al buradan cehennemin en dibine at diye dua ediyorum. Daha senin yazdığını okunmaya dayanamıyorum kaldı ki tüm bunlar rüyalarıma giriyor belki de ilk bebeğime hamile olmamdandır bilemiyorum. Ne kadar etkilenirsem etkileneyim okuyacağım herşeye inat Ayşe nin mutluluğunu görmeye ihtiyacım var. Yoksa kızımı içimde tutarım yada pisikopat bi anne olur çıkarım:) Ellerine sağlık.

    Yanıtla
    • 3 Aralık 2018 tarihinde, saat 11:26
      Permalink

      yaaa ? Allah sağlıkla kucağına almayı nasip etsin. Rabbim bütün kötülerden korusun bebeğinizi (âmin)

      okuyan o güzel gözlerine sağlık

      Yanıtla
  • 2 Aralık 2018 tarihinde, saat 17:54
    Permalink

    Sevgili Lütfiye, sen Ayşe yi anlatıyorsun ya o küçücük haliyle yaşadıklarını sanki TV den izliyor gibi oluyorum. Bütün tüğlerim diken kesiliyor sinirlerin geriliyor. Allahım bu tiniyetteki insan görünüşlü varlıkları al buradan cehennemin en dibine at diye dua ediyorum. Daha senin yazdığını okunmaya dayanamıyorum kaldı ki tüm bunlar rüyalarıma giriyor belki de ilk bebeğime hamile olmamdandır bilemiyorum. Ne kadar etkilenirsem etkileneyim okuyacağım herşeye inat Ayşe nin mutluluğunu görmeye ihtiyacım var. Yoksa kızımı içimde tutarım yada pisikopat bi anne olur çıkarım:) Ellerine sağlık.

    Yanıtla
  • 2 Aralık 2018 tarihinde, saat 20:38
    Permalink

    Dedim dedim ben, ben dedim bu şeytan dedim demedimmi LutfiyEM dedim işte ahh metem ahh bulsalarda bi sallandirsalar şu şeytanı offf ?

    Yanıtla
    • 3 Aralık 2018 tarihinde, saat 11:29
      Permalink

      el birliğiynen halledecez

      Yanıtla
  • 2 Aralık 2018 tarihinde, saat 20:51
    Permalink

    LutfiyEM hani benim kiyamadigim boyuna ısrarla tamir parası verip (vee son ikidir gittiğimde telefoncu dayı tamir parasını almadı ve bana dedi ki yeter artık olmuyor iste israr etme bundan olmaz dedi)(acimasiz adam ?) yaptırdığım emektarım var di ya hah iste o artık yok iki haftadır telim kapalı benim çok sevgili benden 7 yaş küçük kendisini abim sanan kardeşim sakın alma telefon dedi bana, kendisi alacakmış ablasına (oyy ablasi yesin oni) ama hala almadı keyfini bekliyoruz yani sonuç itibariyle telefonsuzum ?
    Normal olmadığımı bundan çooook öncesinde söylemiştim dimi LütfiyEM yaşasın anormallik ?
    ?? bunları da iş teledo telinden yazıyorum baktım bölümler gelmiş dayanamadım okuyem yetmemiş bir de bir iki yorum yazem dedim LütfiyEM ??

    Yanıtla
    • 3 Aralık 2018 tarihinde, saat 11:31
      Permalink

      canım benim ya. sen ne vefalısın ? telefon gitti ha. tüh be. o dayının da alacaa olsun. ben beceremedim, yapamadım dememiş de telefona bak atmış pis adam.

      Yanıtla
      • 3 Aralık 2018 tarihinde, saat 15:08
        Permalink

        aynennn öle yaptı piss adam …

        Yanıtla
  • 3 Aralık 2018 tarihinde, saat 00:09
    Permalink

    Lütfiyem göz yaşları ile okudum ben ayşenin yaşadıklarına dayanamıyorum .. o caresizliği bilen biriyim

    Yanıtla
    • 3 Aralık 2018 tarihinde, saat 11:32
      Permalink

      NilgünüM yaa.. yaktın ciğerimi be

      Yanıtla

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir