Ahzen ~ 12 | Beyaban

Haziran

Sınava gireceği okulu incelerken, güneş çıplak kollarını sıcaklığıyla ısıtıyor, ağır geçen kışın ardından ilikleri, hasret çeker gibi karşılıyordu yaz mevsimini. Gri ve mavi renkler okulun taş yapısını renklendirmek için tercih edilmişse de Ayşe’ye kasvetli görünüyordu her nedense. İçindeki karanlık yüzünden de olabilirdi bu absürt bakış açısı, okulun adında geçen “Yardımcı”dan da. Jülide’nin nişanlısı “Kemal Yardımcı”yı doğal âfet gibi üzerine çöktüren soluk maviliktendi ya da…

Annesinin nişanlısı.

Hayatından neleri alıp götürmüştü?

Feriha.

Mutluluk.

Ümit.

Sevgi.

Başka şeyler de var mıydı Şeytan’ın alıp götürdüğü bilemiyordu ancak en çok üzüldüğü Feriha idi. O kâbus dolu gecenin sabahında koşa koşa Feriha’ya gittiğinde her zamanki neşesi vardı arkadaşının yemyeşil gözlerinde. Kaybettiği gül tokayı bulduğu için ne derece mutlu olduğunu Ayşe’ye anlatırken, ilk tanıştıkları gün birlikte yürüdükleri yola bakıyorlardı balkonda içtikleri çay eşliğinde…

O gün Feriha’nın hiçbir zarar görmediğine şahit olduktan sonra yanından ayrılırken, arkadaşına sessizce veda etti içten içe.

Ve kalbi bu gerçeğe hâlâ alışamamış olsa da Feriha ile artık arkadaş değildi. Esasen hiç kimseyle hiçbir şey değildi… Öğretmenleri hariç kimseyle konuşmuyor ya da selamlaşmıyordu. Bir daha hiç kimseyle arkadaşlık kurmayacağını aklına tırnaklarıyla kazırken damlayan kan, mahvolmuş benliğini acı kırmızıya terk ediyordu.

Çantasını, motorun yanında bekleyen Efide’ye teslim ederken, “Beni beklerken sıkılmayacak mısın?” diye sordu.

Üzerinde koyu mavi bir kot pantolon, üzerinde v yaka askeri yeşil bir tişört vardı bedenine oturmuş. Kaskını çıkarıp yerine taktığı spor şapkasının altından incelerken Ayşe’nin yüzünü, dudakları kıvrılıyordu gamzesini belli eden tebessümüyle. “Senin gelişini beklerken ev yapımı cevizli baklavanın hayalini kuracağım.”

Gülümseme çabasıydı Ayşe’nin dudağında titreşen kıpırtı. “Neden cevizli baklava?”

“Daha güzelini tatmadım da ondan.”

Yanına geri dönerken, “Bekleme burada!” dedi vicdan azabı hissetmek istemediğinde. “Git bir pastanede cevizli baklava ısmarla kendine.”

“Dert etme ufaklık, sınavdan sonra eğlendirirsin beni.”

Geçip giden günlerden elinde kalan tek insan; Efide idi. İki yalnız, iki acı dolu arkadaşın sessiz boşlukları gereksiz cümlelerle doldurmadığı ya da Ayşe’ye konuşması için baskı yapmadığı ferahlıkta yanında zaman geçirebildiği tek kişi…

Efide… Şimdilerde hayatı hissedebilmesinin tek nedeniydi.

Bir aracın aşina sesi yankılanırken ardında, dönüp bakmasa da Feriha’nın geldiğini biliyordu. Kader gibiydi aynı okulda, aynı sınıfta sınava girecek olmaları belki de. Hızlı adımlarla okuldan içeri girmeden hemen önce, “Görüşürüz,” derken Efide’ye, ardından tabiri caizse koşmaya başlıyordu. Beyaz pantolonun üzerine giydiği sarı salaş tişörtü transparanlığıyla içindeki sıfır kollu beyaz atleti gözler önüne sererken, havanın bunaltıcı nemine rağmen teninin üşüdüğünü hissediyordu Ayşe.

Sınavın gerçekleşeceği sınıfın yerini gösteren kâğıtları inceleyerek çıktı merdivenleri. Üçüncü kat 123 numaralı sınıfın kapısında asılı belgeyi yalanlar gibiydi sol üst köşeye çakılı “7/C” şube tabelası. Pencere önünde boş kalmış tek sıra olan öne geçerken, Feriha’nın içeri girdiğini gördü ister istemez. O da ortanın önündeki sıraya oturmak zorunda kaldı diğer sıraları dolduran öğrenci kalabalığında.

Gözlerini üzerinde hissetse de ne kasten ne de kazara bakmıyordu Feriha’dan tarafa. Bu durum perişan etse de benliğini, hayatına bir daha iyi ya da kötü bir kız arkadaş kabul etmeyecekti. Esasen Efide’den başka hiç kimseyle arkadaşlık kurmayı da istemiyordu.

Düşüncelerinde boğulurken duydu Feriha’nın naif sesini, “İstediğin başarıyı yakalarsın İnşAllah.”

Cevap vermedi… Dönüp bakmadı… Sınavda görevli genç öğretmen arkadaşıyla sohbet ederken yanlarında, başlama zilini bekliyordu yalnızca.

*

Siyah saçları ikindinin hafif meltemiyle dalgalanıyordu limonlu dondurmayı büyük bir gayretle yemeğe çalıştığı sınav sonrası. Küçük de olsa bir rahatlama emaresi görmek istese de yoktu çehresinde. “Sınavdan sonra yüzün güler diyordum ama hâlâ devam ediyor gudubetliğin ufaklık.”

Dudaklarından çekerken dondurmayı, Fuat elindeki çikolata şöleninin son lokmasını yutuyordu. “İçinde sebepsiz bir öfke var diyelim, ne yapardın?” Dondurmayı tekrar dudaklarına götürmek istemediği, iştahsız dudak büküşünden belliydi.

“Ver şunu!” Ayşe’yi ekşimsi limon tadından kurtardığında, gözlerine kenetli gözlere umarsız bakışlarla bakıyordu. “Birilerini döverdim…”

Dudağında küçük bir gülümseme belirdi Fuat dondurmayı iştahla yerken. “Limonlu sevmediğini sanıyordum!”

“Enfes çikolatanın tadı hâlâ dilimde ya çok koymadı bunun ekşiliği. Bir de…” yedikçe fark ediyordu, “Bu çok lezzetli!”

Küçük gülüşü derinlik kazandı bakışlarını denize çevirdiğinde. “Rize’nin döneri ve dondurması tadılmadan geçilmeyecek iki lezzet.” Çantasından telefonunu çıkarıp titreyişini sessizliğe gömerken, aylardır hareketlerindeki gariplikle tekrar sinirleniyordu Fuat.

Telefonu tamamen kapayıp çantasına attığında sırtına geri taktı. “Birilerini dövmek iyi mi geliyor yani?”

Dondurmanın ardından içmek için aldıkları yarım litrelik suyu Ayşe’ye uzatırken bile, dikkatli bakışlarla inceliyordu şüpheli tavırlarını. Birkaç yudum alıp, şişenin kapağını kapayacak gibiydi Fuat, “Kapama ufaklık!” diyerek elinden alana kadar. “Her zaman işe yarar,” cevabını verdiğinde aradan en azından birkaç dakika geçmişti.

“Sence bende de işe yarar mı?” Bakışları artık gözlerinde değildi. Kaybolmuş gibiydi tek satırlık sorunun ardından.

“Bence bu akşam benimle muay Thai’ye gel. Eğer hoşuna giderse sen de derslere başlarsın. Nasıl fikir?”

Bakışlarını Karadeniz’den ayırıp Fuat’ın gözlerine çevirdi, kollarını sıska bedenine sardı sımsıkı. “Güzel fikir.”

Güneş, ikindinin turuncu rengine bürünüyor, denizin ufuk çizgisinden uzakta kalma mücadelesi veriyor gibiydi. Oturduğu taş üzerinden kalkarken Fuat, Ayşe’yi de kaldırmaya çalışıyordu. “Eve dönelim artık. Hadi ufaklık!”

Beyaz pantolonuna aldırmadan daha çok yerleşti sahil boyu uzanan kayalardan en küçüğü üzerine. “Sen git, ben takılacağım buralarda!”

“Telefonunu kapadın, suratsızsın, eve gitmek istemiyorsun! Sorunca da gülüyorsun ikna etmekten uzak sahteliğinle! Ya şimdi derdini anlat ya da..!”

Fuat’ın elinde tuttuğu şişeyi alıp, kalan suyu kafasına diktiğinde, dudaklarını değdirdiği şişeden tiksinmiyor oluşunu garipsiyordu genç adam. “Sakın tehdit etmeye kalkma!” Öfkeyle köpürürken suyla sakinleşmeye çalışıyor gibiydi.

“Sinemaya gitmek tehditse… Sen bilirsin ufaklık.”

Tek adımda yaya yoluna çıkan Fuat, Ayşe’nin dikkatini çekmiş gibiydi. “Sinemaya mı gideceğiz? Ne var ki gösterimde?”

“Buluruz güzel bir film.”

Sinema fikri belli ki harekete geçirmişti Ayşe’yi. Karşısında durup, gözlerine bakarken alay dolu gülümseyişi vardı yüzünde. “1998 yapımı “Zorro” geçen sene sinemamızda gösterimdeydi. Sanat ve sinemanın şehrimizde pek de ilerlemediğini sana söylemem gerek. Uyarmadı deme sonra.”

Park ettiği motora doğru yürüdüklerinde elini Ayşe’yi yönlendirmek istercesine beline yerleştirdi, “Ukala ufaklık!” sözleriyle. Kendi kaskını taktı, Ayşe için aldığı Çingene pembesi kaskı uzattı takabilmesi için.

“Bunu bu renk almak zorundaydın değil mi?” Yine aynı nefretle takıyordu saçları üzerine kaskı.

Motora oturduğunda, Ayşe de ardı sıra yerleşip cılız kollarıyla beline sarıldı. Arnavut kaldırımı döşenmiş yol üzerinde motoru durdururken, beş dakika bile olmamıştı sinemaya geliş süreleri. Başından kaskını çıkardı Ayşe, Fuat’ın ellerine bıraktı tiksindiği renge sahip koruyucuyu.

Sinemanın dışında sıralanmış afişleri inceleyen Ayşe’nin yanına yaklaşıyordu ağır adımlarla. Son adım kalmıştı Ayşe’nin yanına adım atacağı sırada “Amélie”nin afişi dikkatini çekerken. “Ne izleyeceğimizi buldum!” dediğinde, gişede görevli kişiye doğru uzaklaştı. Sonraki seansın başlamasına on dakika vardı Fuat, “Amélie’ye iki öğrenci bileti!” dediğinde.

*

Evden ne kadar uzak kalırsa, akıl sağlığı o kadar kuvvetli olacaktı ya da Ayşe öyle umuyordu. Efide’yi bir sorunu olmadığına ikna etmiş olduğunu ümit ederken, annesinin nişanlısı Şeytan ile karşılaşmamaları için ettiği duaların haddi hesabı yoktu. Efide gişeden biletleri alırken kafası düşüncelerle bulanıktı Ayşe’nin. Tâ ki gişede görevli genç kız hülyalı gözlerle Efide’yi inceleyinceye kadar.

Titreyen sesini duyabiliyordu Efide’ye kur yaparken. Diksiyonu nedeniyle Rize’ye geliş amacının turistik gezi olup olmadığını sorduğunda, Efide, “Burada okuyorum,” cevabını veriyordu.

Efide’nin yanına yaklaşıp, “İşin bitmedi mi abi ya?” şımarıklığında koluna girerken, kızın dikkatini çekti Ayşe de.

“Kardeşin mi?”

Kızın samimiyeti sinirini bozarken, Efide kendine has ses tonuyla, “Evet, hem sabırsız hem de küçük,” diyordu. “Seans başlamak üzere. Görüşürüz Gülçin.” Kızın gözlerine derin derin bakıp sağ gözünü kırptığında, kız bu etkiyle alt dudağını ısırdı.

Merdivenlerden çıktıkları sırada bu etkileşimin şaşkınlığını üzerinden atamayacağını hissettiğinde, “Orada ne oldu öyle?” diye fısıldıyordu Ayşe.

Efide ise önemsemedi soruyu, “Mısır, kola ya da başka bir şey ister misin?” diyerek geçiştirirken.

“Hayır! Soruma cevap vermeni tercih ederim.”

Eski tarihlerden kalma bir âdetle yer gösterici reklam ışığında feneriyle aydınlatırken ufacık sinema salonunun aşağıya doğru uzanan koridorunu, cebinden kâğıt para çıkarıp adama uzatıyordu Efide. Altmış beş ya da en fazla yetmiş kişinin sığabileceği sinema salonunda Efide ve Ayşe’den başka yalnızca beş kişi vardı.

“Orada olanlar yetişkinler arasında ufaklık! Sorma bir daha.”

Orta sırada, orta koltuklara oturduklarında kollarını göğüsleri üzerinde birleştirdi Ayşe. Yetişkinler arasında olan hiçbir şeyi bilmek ya da yaşamak istemiyordu. Efide’nin o aktivitelerde bulunmasını istediğini de sanmıyordu.

“Sanatı eksik gördüğün şehirde “Amélie” gösterimde. Ne düşünüyorsun?”

“Sanat filmine mi geldik?”

İsteksizlik sesinden taşarken haber bültenlerinden aşina olduğu bir müzik hoparlörden kulaklarına dolmaya başladı. Dupduru Fransızcasıyla ciddi sesli bir adam; “3 Eylül 1973’te…” sözleriyle anlatmaya başladığında müziğin büyüsüyle sinema perdesine yansıyan panaromik görüntüye kilitleniyordu Ayşe.

Audrey Tautou’nun oynadığı Amélie karakterinin dışarıya karşı çekingen mizacının iç dünyasındaki renkli hayallerine uyumu, ilk perdenin sonuna kadar içine sımsıcak hislerin yayılmasına vesile olduğunda, yanan ışıklarla gerçek, karanlık hayatına geri dönüyordu Ayşe.

“Bir şeye ihtiyacın var mı?” Başını çevirmiş Ayşe’yi inceleyen gözlerinde tertemiz bir iyilik vardı Efide’nin. Şeytan’a verdiği tembihte ne kadar haklı olduğunu Efide’nin ilgi dolu bakışlarına karşılık verirken daha iyi anlıyordu. Kesinlikle Efide’den saklanmalıydı… Herkesi kandırabilirdi belki annesinin nişanlısının çok iyi bir adam olduğuna dair ancak Efide’yi kandıramazdı. “Gözlerime daldın gittin, hayırdır? Çok mu beğeniyorsun nedir..?”

Utancı küçük gülüşler olarak dökülürken dudaklarından, “Dayı utandırma da ya! Sen bana çok düşkünsün be… Hakikaten abim olabilirmişsin…”

Sırtını koltuğa geri yaslarken Efide, kollarını göğsü üzerinde birleştiriyordu, “Annemizle muhtemelen hiç anlaşamazdım…” derken.

“Belki senin annenin çocukları olurduk…”

Yanlış bir söz söylediğini Efide’nin bir anda ayağa kalkışından anlıyordu. “Bir sigara içip hemen geliyorum.”

Başını aşağı yukarı kabul edercesine sallarken söylediğinde neyin yanlış olduğuna dair hiçbir fikri yoktu Ayşe’nin. Efide geri gelmemişti ancak ikinci yarı başlıyordu.

*

Siyah beyaz eşofmanları üzerinde olduğu hâlde soyunma odasından çıktığında, simsiyah saçlarını at kuyruğu yapmıştı. Küçükte olsa bir heyecan görmek istiyordu Ayşe’nin gözlerinde fakat heyhat ki yoktu. “Hadi bakalım çekirge, görelim neler yapacağını!”

“Öğrendiklerimi senin üzerinde kullanmayacağıma söz vermemi ister misin?” İçinden gelmediği hâlde eğleniyormuş gibi yaptığı tavrına yine gülümsüyordu Fuat.

“Çıtayı çok yükseltme ufaklık, sonra üzülürsün… Demedi deme.”

Yirmi beş kişiden ibaret muay Thai öğrencileri yanyana dizilerek hocalarını beklerken, içlerinde tek kız olan Ayşe’de sessizlik içinde etrafı inceliyordu. Üniversiteden edindiği arkadaşlarıyla bir istek yazıp Belediye Başkanlığına sunduklarında on kişiden ibarettiler ancak günden güne sayıları artıyordu.

Nefes egzersizlerinin ardından küçük tekniklerle başladıklarında ısınma hareketlerine, saçları tutamlar hâlinde terle ıslanmış tenine yapışıyordu Ayşe’nin. Etrafındaki insanlarla diyaloğu öylesine rahat ve kendinden emindiki, onu böyle seyrederken neredeyse inanabilirdi derdi tasası olmadığına.

Hiçbir şey olmasa da annesinin tekrar evleniyor oluşuna üzülüyor olmalıydı. Fakat o konuda konuşmaktan kaçıyor, konu açıldığı an ne yapıp ediyor, değiştiriyordu muhabbeti.

Duşlara gitmek için ayrılırken, yorgun gözlerinde bir rahatlama gördüğünden hiç şüphesi yoktu, Fuat’ın. İçinde birikmiş bir nefret olduğunu biliyordu. Masumiyeti şerefsiz bir adinin saldırısına uğrayan çocuğun, sıkıntısını boşaltmasına yardımcı olabilirdi bu dövüş meselesi.

Hiç değilse bu iş bittiğinde dünyanın en sert dövüş teknikleriyle donanmış olacaktı cılız bedeni.

“Abi her akşam gelecek mi Ayşe?”

Hakan’nın gözlerindeki bakışların ne anlam taşıdığını çok iyi biliyordu. “Sanane lan!”

“Bir şey demedik birader! Yirmi dört kazmaydık, tatlı bir kız renk kattı derslere!” Ferdi sözlerini desteklerken Hakan’ın, diğerlerinden de onay sesleri yükseliyordu.

“Bana bakın! Çocuğu korkutacak küfürler, yavşamalar, sırnaşmalar falan istemiyorum haberiniz olsun! Buraya gelmesinin tek nedeni sıkıntısından kurtulmak!”

“Ne sıkıtısı var?”

“Babasını yeni kaybetti…” Gençlerin anladıkları gerçekle rahatladığını hissetti Fuat. Hiç kimsenin kazara ya da isteyerek Ayşe’nin yanına romantik hislerle yaklaşmasına katlanamazdı.

*

Saçlarını başının üzerinde sımsıkı topuz yaptığında eşofmanlarını çantasına yerleştirip çantayı sırtına asıyordu, üşenmek nedir bilmeyen Efide’yi düşünürken yüzüne yayılan tebessümüyle. Sinemadan çıkıp, köye gitmişler çanta hazırlığı yapıp merkeze geri dönmüşlerdi. Babasından başka hiç kimse yoktu kendisi için böylesine uğraşan, yüzünü güldürebilmek için çabalayan.

Kapıyı açtığı an sırtını duvara yaslamış bekleyen Efide, “Nasılsın?” diye sorduğunda, yüzündeki tebessümü gizleme gereği görmeden cevap veriyordu Ayşe. “Sırtım ağrıyor sanki.”

Sırtını duvardan dikleştirdiğinde Ayşe’nin üzerine eğildi bir sır veriyormuş gibi gizemli bir ifadeyle. “Dayak yemenin bazı zahmetleri vardır ufaklık!”

Göğsünden iterek Efide’yi uzaklaştırdığında kendinden, yine gülüyordu içtenlikle. “Hadi oradan! Dayak yemedim ben daha!”

“O da olur ufaklık, üzülme!”

“Hiç de olmayacak bak gör! Kimse bana kıyamayacak bence… Alıştırma hareketleri zordu!”

İkisi de gülüyordu artık. Yan yana yürüyüp çıkarken spor salonundan, telefonunu açmak zorunda olduğunu biliyordu. Açtığında arama listesi Jülide’den gelen aramalarla doluydu. Bir de mesaj vardı;

“Bu akşam yemekte yine yoktun!”

Şeytan artık mesajlarındaydı.

“Efide beni eve bırakacak. Eğer seni görürse neler olur biliyorsun.”

Mesajını pusuda bekliyor gibiydi Şeytan.

“Beni tehdit ettiğin her an Feriha’nın bedenini deşilmeye yaklaştırıyorsun, bilesin… Tatlı şekerparem.”

“Şekerparen batsın!” Fısıltı sessizliğindeki mırıldanışı kaskını başına takan Efide’ye ulaşmamıştı neyse ki.

“İncecik bir hırka almışsın be kızım! Bununla üşürsün, al şunu giy!”

Motor kullanırken giydiği ceketi uzatırken Efide, itiraz kabul etmez bir ifade vardı ses tonunda. “Sen ne giyeceksin?”

“Ben alışığım soğuğa,” dedi, motora kurulduğunda. “Atla bakalım ufaklık.”

Ardı sıra oturup, sırtına çenesini yaslamak, kollarını bedenine sarmak öylesine doğaldıki… Ne rahatsızlık hissediyordu, ne de korku. “Uyursam düşer miyim?” diye sorarken, Efide’nin buna izin vermeyeceğinden adı gibi emindi.

“Ne uyuması ufaklık? Bana şarkı söyleyeceksin yol boyu!”

İfadesi kibirli olsa da daha çok sarılmasına engel değildi. “Var mı istek parçanız bey abim?”

“Var! “Zülüf Dökülmüş Yüze” de bakayım!”

“Benim de bileceğim bir şarkı olsun! Ben türkü dinlemiyorum!”

“Aman! Zamane veledi seni! Anne Marie David’den bir şeyler söyle o zaman!”

“Zamane veledi deyip aşağıladığın kızdan, doğduğu yıldan çok öncesinde popüler olmuş bir kadının şarkısını söylemesini istiyorsun… Tutarsız mısın dayı?”

Başını çevirip ters ters bakarken gözlerine, “Çok konuşma! Söyle bakayım,” diyerek dönüyordu önüne. Gülümsediğinde yanağını kutsayan gamzeyi görmek, Ayşe’nin itiraz etmesine izin vermiyordu.

Şarkıyı baştan sona bağıra bağıra söylerken geçtikleri cadde boyunca, karanlıkta yürüyüşe çıkmış çiftlerin garip bakışlarını seyrediyordu hız sınırı bölgesi boyunca. Umursamıyor, bittikçe baştan başlıyordu. Bittikçe, “Tekrar başla ufaklık!” emrini duyuyordu Efide’nin.

Köy yoluna girdiklerinde, evlerinin önünde görmeyi beklediği siyah pikap rahatsızlık veriyordu içten içe. “Neden sustun?”

“Mezarlıktakilerin “Tu Te Reconnaitras” dinlemek isteyeceklerini hiç sanmıyorum.” Motoru patikanın dibine park ederken Efide, görmekten korktuğu araç evleri önünde değildi. “Eve kadar gelemene gerek yok… Görüşürüz yarın.”

Ayşe hiç konuşmamış gibiydi elini beline yerleştirip evden tarafa yönlendirirken bedenini. Ne zaman yürümeye başlıyordu Ayşe, elini anında çekiyordu üzerinden. “Benim yedide uçağım var. Bir hafta kadar yokum buralarda.”

Kalbinde bir sıkıntının tarifsiz sızısını hissetti, “Sen yokken ben devam ederim derslere haberin olsun,” derken. “Haftanın kaç günü gidebiliyoruz?”

Efide’nin de canı sıkılmış gibiydi içine derin bir nefes çekerken. “İstediğin her akşam gidebilirsin. Haftanın her günü açık.”

“Peki…” Verandanın önünde karşılıklı durduklarında, “Allah’a emanet ol…” dedi Ayşe, gitmesini hiç istemediği gence. Yokluğunda günlerin nasıl geçeceğini bilmediği gence.

“Ara mutlaka! Sakın tavır yapıp aramayı ihmal etme! Her saat başı mesaj da bekliyorum unutma!”

“Tamam… Ama sen de ara. Mesaj da yaz.”

Gözlerine dolan yaşlara utanırken, Efide cebinden çıkardığı anahtarı uzanıp tuttuğu elinin içine bıraktı. “Halamın çilli begonyalarını sularsın ufaklık…” Durdu, gözlerine yaklaştı, “Yapar mısın?” diye sorarken.

Avuç içinde sıkarken metal soğukluğunu, “Sularım tabii,” bu iki küçük kelimeyi mırıldanıyordu.

Efide başka bir söz söylemeden giderken, yanağından aşağı akan gözyaşını silme gereği bile duymuyordu Ayşe. Onun varlığıyla rahat bir nefes aldığını hissederken, şimdi o gidiyordu.

Kısa süre sonra geri geleceğini bilse de kalbi neden böylesine acıyordu bilemiyordu.

*

Elinde tuttuğu telefonun ekranı yanıp sönerken, arayanın ısrarını dudaklarında bir tebessümle karşılıyordu Fuat. “Efendim kardeşim?”

“Lan oğlum neredesin? Ağaç ettin beni burada!”

Kısık sesiyle gülerken elini Mete’nin omzuna yerleştirdi Fuat, “Hep yanındayım kardeşim!” derken. Dönüp gözlerine bakan bal rengi gözlerde görüşemedikleri günlerin hasreti vardı.

“Özledik be abi!” deyip sarıldıklarında, birbirlerinin sırtlarına vuruyorlardı hasretle. “Hadi hemen yemeğe geçelim! Pelin abla bizim için yer ayırtmıştı.”

“Sen geç de, ben şuradan bir sigara alayım!”

Fuat’ın sözünü duyduğunda kaşları çatılıyordu hayatı boyunca sigara içmemiş kardeşinin. “Zıkkım iç demeye dilim varsaydı keşke! Ah keşke! Çabuk ol hadi!”

Büfeden alacağını alıp geri döndüğünde, Mete yanındaki iki genç kızla sohbet ediyordu. Yavaş adımlarla yaklaşırken yanlarına en son, “…kabul ederseniz buyurun,” dediğini duydu Fuat.

“Hayırdır abi?” diye fısıldarken Mete’nin kulağına, kızları önlerine alıp restorandan içeri giriyorlardı.

“Birazdan anlayacağız abi…”

Kızlara rahat edebilmeleri için kadife kumaş kaplı koltuğa geçmelerini işaret ettiklerinde, Mete ve Fuat sandalyelerde yan yana oturmaya niyetleniyorlardı. “Ne yemek isterseniz seçersiniz.”

Menüleri bırakmaya gelen garsonun kibir dolu bakışları, iki genç kızın abartılı kıyafetleri ve koyu makyajlarını kısa bir süre süzdükten sonra Mete ve Fuat’a dönerken, az önceki ifade bir anda silindi gözlerinden. Gereksiz bir nezaketle Mete ve Fuat’a hizmet etmeye hazır adamın o an için yüzünü dağıtmak, Fuat’a kendini çok iyi hissettirebilirdi.

Kızlar sessizlik içinde yemek yerken, Fuat yeni üniversite ortamından bahsediyordu. “Kantin ihalesini kazanan dayıyı görmen lazım. Bir tost isteyecek oldum, bana iki tost yapmış. “Dayı ben bir tane istedim,” dediğimde de; “Öbürü benden sana ikramdır! Fasülyelere harçi vurulur sana hiç gösterdiler mi onu? Onlara benzemişsin! Yemek ye da biraz toparlansın vücudun! Bu nedir? Erkek adamsın sen!” dedi bana.”

Fuat, adamın ifadesini hatırladığından, Mete, Rize şivesiyle anlatılanı bir fıkra olarak düşünmek istediğinden kahkahalarla gülüyordu. “Yurdum insanına hayranım birader! Yedin mi peki hepsini?”

“Nasıl yemeyeceksin ki? Adam belinde on dörtlüyle geziyor! Çekip vursa beni pisi pisine gittim demektir!” Kahkahaları devam ederken, “Sen anlat bakalım, Julianne ile nasıl gidiyor Oxford günleriniz?” diyerek konuyu değiştiriyordu.

Dudakları çapkın bir tebessümle kahkahadan silindiğinde, sesini daha da kısıyordu kızları rahatsız etmekten çekinircesine. Kız arkadaşından, Mete’ye özel hazırladığı parfüm karışımından, hukuk masteri yapan Antalyalı Ömer’den anlatırken Mete, Fuat can kulağıyla dinliyordu kardeşini.

“Her şey yolunda diyorsun yani?”

“Öyle, öyle… Cambridge’ye değiştiğin ufaklık nasıl?”

Mete’nin sorusuyla kalbindeki sevgi, dudaklarında ifadeleşiyordu bir gülümsemeyle. “İyi, amcası… Büyüyor MaşAllah.”

Yine gülüyorlardı kızların yemeklerini bitirdiklerini fark ettiklerinde. “Afiyet olsun…” Fuat ve Mete’den aynı sözler farklı ses tonlarında döküldüğünde, kızların böyle bir nezaket beklemedikleri acı bir gerçekti. “Bu işe sizi zorlayan biri mi var?” Mete konuyu uzatmak yerine, genç kızların derdine çare bulmak ister gibiydi.

Esmer güzeli, kendileriyle yaşıt olduğunu düşündüğü kız boğazını temizleyip başından geçenleri anlattığında, Mete’nin de Fuat’ın da gözleri çakmak çakmak yanan bir öfkenin derin nefretiyle bakıyordu. Mete, kızın duygularını incitmeden mantık dolu kelimelerle hatalarını yüzüne vurduktan sonra bir de fırsat sundu önlerine. “Siz bizi abi bilin, biz sizi kardeşimiz. Derdiniz okulsa, okuturuz sizi. Eviniz yoksa, bizim evimiz geniş. Annemin yardımcılara ihtiyacı var. İstediğiniz gibi ders çalışır, yatar uyursunuz.”

Ve kardeşiyle bir kez daha gurur duyuyordu Fuat. Mete’nin şefkati yuvasız her gence bir çatı bulacak kadar büyüktü. Bu iki kızı da alıp annesine götürecekti, bundan hiçbir şüphesi yoktu. Ancak Fuat’ın bir sorusu olacaktı… O da; bu genç kıza o yaşta bu şerefsizliği yapan adinin adı ve adresi.

Bunu öğrenmeleriyse çok da uzun sürmeyecekti… Urfalı, İngiltere’de master yapmış kaç tane ağa oğlu olabilirdi? Hepsinin bir listesini çıkaracak, o adama ulaşacaklardı.

*

Çilli begonyanın pembe çiçeklerine bir yenisi daha ekleniyordu. Pencereden aldığı ışıkla günden güne yaprakları çoğalırken, saksıdaki menekşelerin hepsi yaşam savaşı veriyordu. Safiye’nin cenazesinin ardından menekşeler toparlanamıyordu ve belli ki yakında ölüp gideceklerdi. Çaydanlığın altına doldurduğu suyu her saksıya yeteri miktarda dökerken, menekşelerin altındaki alüminyum sahana az bir miktar boşaltıyordu.

Telefon çaldığında arayana bakmasa da çalan melodi anlatıyordu kim olduğunu. “Efide?”

“Ben aramasam arayacağın yok ufaklık! Ne yapıyorsun?”

Sesini duyduğu an bir huzur yayılıyordu kalbinden bütün bedenine. Karanlık, ıssız bir labirentte tek başına yürümeye çalışırken, bir aydınlık oluyor, elinden tutarak ışığa ulaştırıyordu Ayşe’yi. Etrafını saran yırtıcı hayvanların hepsine hükmedebilen bir aslan oluyordu âdeta.

Efide, hayata dair umudu oluyordu sesiyle, varlığıyla.

“Çiçeklerini suluyorum ama menekşeler rahmetlinin yokluğuna daha fazla dayanamayacak gibi.”

“Sağlık olsun. Bana müjdeli haberi vermeni bekliyorum. Hadi!”

Önce yutkundu, ardından, “İstediğim liseyi taban puanından fazlasıyla kazanmışım,” dedi hiçbir heyecan hissetmediği sükûnetiyle.

Efide’nin, “Afferim sana canım! Helal olsun!” coşkusu bir parça gülümsemenin dudaklarına yayılmasına izin verse de fazlası gelmiyordu elinden. “Hiç mi sevinmedin be kızım?”

Hiç

“Yo… Sevindim. Olgun mizacım, duygularımı aşırılık seviyesinde yaşamama izin vermiyor sadece.” Sustuğunda sormaması gereken soru, dudaklarından engel olamadan döküldü, “Gelecek misin?”

“Geleceğim…”

“Bir hafta dedin, bir ay oldu.”

Sessizlik uzarken telefonun diğer ucunda, Efide’ye yaşattığı vicdan azabından utanıyordu Ayşe. Onun yokluğunda Şeytan’ın hiçbir ahlaksız sözüne ya da taciz içeren mesajlarına muhatap olmamıştı. Hâlihazırda Berlin’deydi iki haftadan fazla süredir, o açıdan da rahattı ancak Efide’nin yanında olduğu zamanlar hayat daha yaşanılası oluyordu.

“Muay Thai’de baya dayak yiyeceksin, haberin olsun. Dün akşam Hakan’ı minderde ağlattım!”

Konuyu değiştirmesi de bir işe yaramıyordu. Konuşurken sesinden enerjisini çekip atmış gibiydi Efide. “Canın sağ olsun… Geldiğimde hak etmiş olurum.”

“Uf! Abuk subuk bir söz söyledim! Kayıtlardan silip devam etmeliyiz bence. Ya sana söylemeyi unuttum. Dolapta kaşar peyniri vardı ya…”

“E..?”

“Onu Dursun’a verdim.”

“İyi yaptın da Dursun kimdi?”

Pencerenin kenarında iri bedeniyle tünemeye çalışıp, her denemesinde düşen kedi; Dursun. Yılmıyordu da! Kaşar peynirinin devamı olup olmadığını ümit ediyordu belli ki! “Köyün puma görünümlü kedisi.”

Kedi olduğunu öğrenince küçük bir gülüş duyduğunda Efide’den, neşesini geri kazandığını anlıyordu. Safiye’nin huzur dolu evinden işini bitirip ayrılırken, son bir kez gözleri soba odasının her yanında gezindi. Gidenlerin ardından özlem duymak on dördüncü yaşına damga vuran en önemli duyguydu.

Havadan sudan konuştukları boş muhabbetlerle eve dönerken Ayşe, telefonun biten şarjıyla vedalaşamıyordu Efide ile. Eve gittiğinde ilk iş şarj edip, Efide’yi geri arayacaktı ancak önce Jülide’yi görüp, kazandığı okulu söylemesi gerekiyordu.

“Anne! Evde misin?”

Bedriye ortalıkta görünmüyordu ancak annesinin sesini duyabiliyordu. “Mutfaktayım!”

Yanına gittiği an yüzündeki keyif dolu gülümsemesiyle kahve hazırlayan kadın, gözlerindeki sevinçle on yıl daha gençleşmiş gibiydi. “Jülide Hanım… MaşAllah çok mutlusunuz, hayırdır?”

“Gel otur, senin için de bir kahve doldurayım.”

Kahveyi duyduğu an yüzünü ekşitirken, “Zahmet etme anne,” diyerek su ısıtıyordu kendine. “Sallama çay içerim daha iyi.”

“Peki, sen bilirsin.”

Kahve kupası elinde olduğu hâlde mutfak masasına geçtiğinde, Ayşe’nin de oturmasını bekliyordu. Ne zaman ki Ayşe karşısına geçti, o zaman mutluluğunun sebebini, “Şubatta evleneceğiz Kemal ile!” sözleriyle açıkladı.

İçtiği çay boğazında düğümlendiğinde alamadığı nefesle ölüp gitmek tek isteğiydi Ayşe’nin. “Bu nereden… Anne bu ne ac… Bu acele niye?”

Kahve kupasını masanın üzerine bıraktığında, kalbinin üzerine bastırıyordu elini. “Acele mi? Acele mi? Senin isteğinle hareket ediyorum Ayşe! Hem zaten Kemal bensiz, ben Kemal’siz çok mutsuzum. Ondan ayrılmamam için döktüğün dillerin ardından, benim için sevineceğini düşünmüştüm!”

“Haklısın anne, üzgünüm… Ben sadece… Çok erken oldu bu, beklemiyordum.” Sesinin titrememesine uğraşırken, parmakları çay fincanını sımsıkı kavrıyor, kemikleri üzerine yapışan teninde damarları yemyeşil parıldıyordu.

“Erken değil. Düğüne kadar daha altı-yedi ayımız var ya da yok!”

“Ben biraz yorgun hissediyorum. Sonra konuşsak olur mu?” Oturduğu yerden alelacele kalkarken, henüz demini almış çayı önemsemeden mutfağı terk ediyordu. Odasına kadar adımlarını yavaşlatmadığı hâlde sesinde en ufak bir titreme yoktu. Muay Thai öğrenmek hiçbir işine yaramasa da sportmen bir vücuda sahip olacağı kesindi.

“Allah’ım! Bu kadar çabuk evlenmek zorundalar mı?” Yatağa oturup, başını elleri arasına aldığında titreyen dizleri üzerine dirseklerini yerleştirdi. Kaç yaşında regl olacağını bilemiyordu. Anneannesi de annesi de on altı yaşına kadar regl görmediklerinden bahsettiklerinde kısa bir rahatlama hissetmişti. İki yıl daha para biriktirir, iki yıl sonra da izini adını kaybettirerek bu evden kaçabilirdi.

Ondan sonra ne annesini görmek için geri dönecekti, ne de…

Artık hiç değilse bir planı vardı. Şeytan’a boyun eğmeye ise hiç niyeti yoktu.

*

Uzun araştırmaların ardından hayatını adım adım öğrendikleri Adnan Tunalı, başına geleceklerden habersiz, şoförün açtığı kapıdan aracına biniyordu. Her cuma akşamı yaptığı gibi bu akşam da önce arkadaşlarıyla bir-iki kadeh viski içecek, borsa ve futboldan konuşup sohbet edeceklerdi. Saat onu geçtiğinde izin isteyerek kalkacak, metresinin evinde sabaha kadar sürecek ateşli bir geceyle bedenini hazza teslim edecekti.

Ne var ki bu gece metresinin evine asla gidemeyecekti. Son birkaç viski kadehine kattığı yüksek dozda sedatif sayesinde bu geceki barmenliğine veda edecekken Fuat, iyiden iyiye bu işe alıştığını da görebiliyordu. Adnan da durumunun farkındaydı, “Bu akşam yorgun hissediyorum,” diyerek yerinden kalkmaya çalışırken. Beş dakika daha oyalandığı takdirde, şoförünün Cafer değil de Levent olduğunu seçemeyecek kadar bilinci kapanacaktı ancak adam çıkmak için içtiklerini ödüyordu bile.

Yakasındaki mikrofona, “Sıra sende Mete,” dediğinde, Adnan Tunalı bardan ayrılıyordu. On dakika sonra Fuat’ın mesaisi biterken, elleri iyiden iyiye kaşınmaya başlıyordu adamın suratına atmayı hayal ettiği yumrukların düşüncesiyle. Çeşitli genç kızlara yaptığı ahlaksızlıkla yıllardır hiçbir vicdan azabı çekmemiş bir canavar, geç kalınmış bir cezanın hükmüyle karşılacaktı bu gece.

Gece vardiyasında çalışan arkadaşına görevini devrettiğinde, birkaç gecedir çalıştığı barla da işi bitiyordu, her gün saçına sıktığı siyah boyayla da, takmak zorunda kaldığı lens ve sakal-bıyık kombinasyonuyla da. İki sokak arkada bekleyen siyah Transporter minibüsün kapısına doğru ilerlediğinde, sürgülü kapı ardına kadar açılıyordu.

“Abi, top sakal sana hiç gitmiyor lan!”

Mete’nin keyfi, eleştiren ses tonunda coşarken, “Tarzım değil zaten birader!” diyerek söküyordu dudaklarından ve çenesinden sahteliğini.

Yarı baygın gözleri, neler olduğunu anlayabileceği kadar bir bilinci bile sağlayamıyordu beynine Adnan’ın. Ara sıra tamamen kapıyor, bir-iki dakika boyunca hiç açamıyordu.

“Bu adam özür dileyebilecek kadar ayılacak mı Fuat?”

Mete’nin sorusu, Adnan Tunalı’nın gözlerini aralamasıyla karşılanırken, “Endişen olmasın,” diyen Fuat’ın kısık sesiyle yeniden kapanıyordu. Yıllardır işlediği günahların bedelini ödeyeceği saatler birkaç dakika sonra başlayacakken, Fuat ve Mete birbirinin ayinesi misali bir nefretle bakıyorlardı baygın adama.

Asfalt boyu ilerledikleri yolda Haliliye ilçesine yaklaşıyorlardı. “Ağır ol Levent, sapağı kaçırmayalım!”

“EyvAllah Mete Bey!” Hız azalttığında telefonu çalıyordu Levent’in. “Cevat abi arıyor. Efendim abi? Tamam abi… Yaklaştık galiba… Yok bir sorun çıkmadı… Şimdi gördüm seni abi, EyvAllah!”

Issız sessizlikte bir bira fabrikasının artık kullanılmayan deposu önünde Cevat’ın ardı sıra ilerlerken araç, bozuk yolda bir insan adımlarından daha hızlı değillerdi. Durduklarında minibüsün kapısını Cevat açtı. Bir kolundan Cevat tutuyordu Adnan Tunalı’nın diğer kolundan Levent.

Fuat ve Mete takip ederken iki adamı, iki gencin de tek isteği Reyhan’a yaptıkları için bu adamın yakışıklı yüzünde derin izler bırakmaktı. Depodan içeri girdiklerinde, uzun siyah saçlarını ensesinde atkuyruğuyla toplamış, kalın çerçeveli gözlükleri başının tepesinde dururken tripod üzerine yerleştirilmiş kameranın ayarlarını yapmaya çalışan gazeteci Oktay Çavdarlı’yı görüyorlardı.

Gelenleri fark ettiği an elini uzattı tokalaşmak için. Gözlerinde hissettiği minnetin derin yansımaları vardı. Pas tutmuş gövdesi, yırtılmış derisiyle ayakta kalma mücadelesi veren bir sandalyeye oturttuklarında Adnan Tunalı’yı, iğrenen gözlerle bakıyordu adama depoda olan herkes.

Cevat, büyük elleriyle suratına tokat attığında, ayılmaya başlıyordu Adnan. Üzerine eğilerek, “Gözlerini açık tutmaya çalış!” emrini verirken, elindeki acı kahveden içmesini sağlıyordu. Birkaç yudumun ardından ayılıp, “Ben neredeyim?” dedi başına geleceklerden bîhaber adam.

Fuat, başıyla gazeteci Oktay Çavdarlı’ya işaret ettiğinde, elindeki kayıt cihazının play tuşuna basarak, sorusunu sordu. “Adnan Tunalı. Kız kardeşime yaptığınız doktor raporuyla tasdikli olduğu hâlde, babanızın adı ve hükûmet erkânlarına olan yakınlığıyla paçayı sıyırmayı başardın.” Hissettiği öfke, sabırsız bir hareketle sallanan dizine etki ediyorken, herkes sessizce adamın hesaplaşmasını bekliyordu.

“Burada ne oluyor?” Hırıltılı sesi durumu kavramış gibiydi net cümlelerinde. Karşısında dört siyah giyimli adam ve bir de tanıdığı bir gazetecinin varlığı, korku dolu gözleriyle bakışı bile nefret dolu bir öfkenin damarlarına yayılmasına yetiyordu hepsinin.

“Cansu’nun bedeninde açtığınız yaralarla kız kardeşim bir daha anne olamayacak!”

“Sen ne diyorsun? Beni hemen bırakın, yoksa çok pişman olacaksınız!”

“Burada diyet ödeyeceksin Adnan Tunalı!” Mete, adama doğru yaklaşıp karşısındaki sandalyeye oturduğunda, açtığı bacaklarına dirseklerini yaslıyordu. “Anlat bakalım… Reyhan’ı, Cansu’yu… Bilmediğimiz nicelerini…”

“Reyhan..?” Beklediğinin Reyhan olmadığı kesindi. “O… O bana âşıktı! Ben de onu seviyordum!”

Sözüne devam edecekti, Fuat’ın sağ yumruğu gücünü öfkeden alarak adamın sol elmacık kemiğini dağıtmasaydı. Eklem yerleri zedelendiği hâlde, elinin acısına aldırmadan adamın yakasına yapıştığında, “Ne sevgisinden bahsediyorsun lan şerefsiz?” diyerek silkeliyordu yanağından akan kana elini bastırmaya çalışan adamı. “Kaç yaşındasın sen pezevenk? Kız kaç yaşındaydı?”

Mete, kolundan tutup Fuat’ı geri çekmeye çalışırken, “Sakin ol kardeşim,” diyordu. “Önce itirafını bir kayıt altına alalım! Sonra senindir!”

Kontrolünü kaybedişi, Ayşe’ye aylar önce dokunmaya çalışan ahlaksızdan hırsını alamayışının bir göstergesiydi. O adamı, o gün takip edip gebertmeli, cesedini de Ayşe’ye göstermeliydi ki kâbusları temizlenebilsin! Fuat ise Filiz ile yiyişmeye, Vakfıkebir sahiline gitmişti!

Bu ayrıntı şimdi daha da çok sinirlendiriyordu nedense… Belki Ayşe’den ayrı kalışıyla çocuğa duyduğu özlemden, belki de onu korumak için gösteremediği özenden. Ayşe’nin gerçek abisi olsaydı da böyle bir zafiyet gösterecekti belki de…

Deponun kapısını üzerine kapamadan hemen önce adamın yaralı yüzüne tükürüyordu Fuat. Birkaç kemiği kırık, bilinci kapalıydı. Oktay Çavdarlı, kız kardeşinin acısına rağmen itiraf eden adamı yargının ellerine bırakmak isterken, özrüne dair birkaç dakikalık ağlayışı olacağına karar veriyordu siyahlar içindeki dört adam, o kadar.

Şikayet edebilecek cesareti ya da isteği yoktu, Adnan Tunalı yaptığı itiraflarının ardından. Planın en zor kısmı, ne her cuma akşamı gittiği barda barmenlik yapmaktı bir hafta boyunca, ne de Urfa’nın alışık olmadıkları sıcağında vakit geçirmekti. En zoru araştırmaları sürerken tanıştıkları, Oktay’ın kız kardeşi Cansu’yu, konuşmaya ikna etmekti. Fiziksel tedavisi sürerken, psikolojik yardım da gören genç kızın sözleri, Adnan ve arkadaşının ortak çalışmalarına dayanıyordu. Adnan’ın itiraf etmediği tek mesele; arkadaşının adı ve adresiydi. O adamı bulduklarında, yaşadığı her an, aldığı her nefesi burnundan fitil fitil getirmeye içten içe yemin ediyordu Fuat.

Neyse ki aldıkları rapor, ağanın başına bela olacak, Oktay Çavdarlı’nın adalet isteğiyle bütün Urfa’ya duyurulacaktı. Belki Reyhan adamın rezilliğiyle ilgilenmeyecekti ama yıllar sonra gelen bu haber, bir genç kıza hasta yattığı yataktan dilenen aftan daha iyi hissettirebilirdi kendini.

Cinsel istismarı aşk diye yutturan adam, eskimiş bir deponun zemininde yüzüstü yatarken, hayati fonksiyonları onu sabaha kadar dinlenmeye itecek. Sabah olduğunda bilincine ilk kavuştuğu an Cafer’i arayıp, yerini söyleyecek, ardından en yakın hastanede tedavi edilmeyi bekleyecek. Sonrası ise tecavüzden, ihaleye fesat karıştırma suçlarını da içeren bir dizi ispatlı itirafın ve gizlenen belgelerin ardından gelen hapis cezası karşılayacak Adnan Tunalı’yı. Urfa’daki cezaevlerinin, küçük kızları perişan etmekten çekinmeyen bir sapığı hak ettiği değerde karşılayacak kişilerle dolu olduğunu biliyorlar…

İstanbul’a dönüşleri, Reyhan ve Pınar’ın Ada ile birlikte ders çalıştıkları mutfak masası etrafında ettikleri sohbeti duyurduğunda Mete ve Fuat’a, ellerinde Reyhan’ın annesi Neziha’nın verdiği paket olduğu hâlde yanlarına gelişleriydi. Reyhan ile bahçede bir yürüyüşe çıktıklarında bir haftalık ayrılığın ardından Ada’nın sitemlerine maruz kalsalar da sonra yapacakları eğlencenin ümidiyle teselli etmişlerdi kardeşlerini.

Paketi Reyhan’ın eline bırakırken Fuat, “Annen seni çok özlemiş…” diyordu.

“Annen” kelimesi kahverengi gözlerin dolu dolu bakmasına yettiğinde, paketi göğsü üzerinde sıkıyordu Reyhan, “Teşekkür ederim…” fısıltısıyla.

Anne derdine derman olduğunda hayatını mahveden adamın özrünü duymak da istemedi, o yüzü görmek de…

Fuat işini bitirip gönül rahatlığıyla Rize’ye dönmeye niyetlenirken, onu bir gün daha İstanbul’da tutabilecek tek mesele; Ada’ya verdiği eğlence sözü oluyordu.

*

Efide’nin dizüstü bilgisayarını açtığında müzik klasöründen gelişi güzel bir şarkıya tıklayıp çalışını bekliyordu çiçekleri sulama işine girişmeden önce. Salonun tülünü açıp, pencereyi araladığında, yazın sımsıcak güneşi içeriyi ısıtıyordu bir anda. Tam odadan çıkacakken başlıyordu adını bile okumadığı şarkının bir mızrabın saz tellerine naif dokunuşları. Titreyerek dalga dalga yayılan müziğin güzelliğini durup dinlerken, bir anda sözleri başlıyordu türkünün.

“Zülüf dökülmüş yüze aman
Kaşlar yakışmış göze aman aman
Usandım bu canımdan aman aman
Dert ile geze geze.”

Titreşen notalarda tertemiz bir sevdayı dinlediğini hissederken daha önce bu türküyü Efide’nin Ayşe’den dinleme istediğini hatırlıyordu bir an… Dudakları bir gülümsemeyle kıvrılırken, “Gelmeyi unutan Efide!” diyerek mutfağa ilerledi. Türkü bitiyor, ardından yeniden başlıyordu Ayşe evi havalandırıp, çiçekleri sularken.

İşi bittiğinde pencereleri kapayıp, kısacık bir dinlenme ümidiyle uzandı çekyatın üzerine. Kırlente başını yerleştirdiğinde beyaz sabun ve tıraş losyonunun tanıdık kokusunu soluyordu istemsizce. Gözleri insiyaki olarak kapandığında, “Özlediysem demek ki…” diye fısıldıyordu en son…

*

Kapıya yaklaştığında duyuyordu içeride çalan türküyü. Neşet Ertaş, efsanelerin varlığına inandırdığı sesiyle “Zülüf Dökülmüş Yüze” diyordu. Önce kapıya vurdu, açan olmadığındaysa kendi açarak seslenmeye çalıştı boğazı yettiğince. Ayakkabılardan kurtulup evden içeri adım attığında, Ayşe’nin tertemiz kokusunu soluyordu halasının küçücük evinde.

Geleceğini söylemediği genç kız rutine bağladığı çiçek sulama görevi için tepedeki eve gelmiş, belki yokuş yukarı çıkmaktan belki havanın neminden çekyatın üzerinde uyuyakalmıştı. Kapı pervazına omzunu yasladığında huzurla uyuyan kızın masum yüzünü seyrediyordu.

Sırtındaki çantayı antreye bıraktı, çekyatın dibinde yere çöktü. Dizlerini kendine doğru çekip kollarını etrafına sardığında, sol eli, sağ bileğini tutuyordu. Ayşe’yi uyurken seyretmek bile huzurdu Fuat için… Onun nefes alıp verirken çıkardığı naif sesleri, bir şey söylemek istercesine kapalı olan dudaklarının kıpırdanışı.

Hiç beklemediği bir anda kahverengi gözler aralandığında, gözleri buluşuyordu. “Gelmişse demek ki…” fısıltısının ardından tekrar kaparken gözlerini, bir kahkaha atıyordu Fuat engel olamadan.

Yattığı yerden sıçrayarak kalkarken Ayşe, “Sakin ol be kızım!” diyerek oturttu kızı çekyatın üzerine. “Bir sürpriz yapalım dedik çekirgeye döndün!”

Elleri ellerinin içinde olduğu hâlde otururken Fuat’ın istediği gibi, kısacık bir duraksamanın ardından çatıldı kalem kaşları. “Sen neredesin ya! Geleceğim deyip haftalardır gelmiyorsun!” İfadesi sert, kaşları çatık, gözleri ise özlem doluydu.

“Yahu ufaklık… Sen beni çok özlemişsin be… Gel bir sarıl da, çektiğimiz hasret kavuşmamızı kıskansın.” Yüzündeki gülümsemeyi seyrederken Ayşe, gelecek bir siteme hazırlıyordu kendini Fuat.

Beklediği sitemdi… Ayşe’nin kollarıyla sarmalanmak değil.

“Özledim tabii! Hoş geldin! Bir daha gitme de gelmen gerekmesin!” Elleri omuzlarını kavramışken, kolları sımsıkı sarılıyordu boynuna. İlk kez bu kadar samimi bir sevgiyi gösterdiğinde Fuat’a, yanlış bir şey yapıp kızı ürkütmekten korkuyordu Fuat.

Elleri, Ayşe’nin sırtını bir abi edasıyla pışpışladı, “Çok şairane oldu be ufaklık,” derken.

Geri çekildiğinde yüzünde Ayşe’ye has kibirli bir ifade vardı. “Bak dahası da var; Beyabana düşmüş mecnun gibiyim. Sözünü yerine getirde yeşilliklerde otlayayım. Bu kısımda bir sıkıntı var ama çözeriz.”

Diz çöktüğü yerden kalkıp, Ayşe’nin yanına oturdu. “Şimdi ciddiyetle söyle öyleyse; gerçekten beyabanda mısın ufaklık?”

“Dayı ne yaptın ya? Nazımdaki uyuma dikkat edeceğine anlamına takılıyorsun.” Oturduğu yerden kalkarken, “Aç mısın?” diye sordu, yüzünde belirsiz bir ifade olduğu hâlde.

“Açım… Var mı yemek?”

Gözlerinin içine dek uzanan bir gülüş dudaklarına yayılırken, sıska parmakları kolunu kavradı, “Hadi bize gidelim!” derken.

“Daha yeni geldim be kızım! Yol yorgunuyuz da bir dur!”

Kaşları çatıldığında Fuat’ın gözlerine bakıyor, tebessümü gözlerinden siliniyordu. “Yaşlandın mı dayı? Yemeğini yer dinlenirsin, sonra da uyursun!”

İtiraz etmekten vazgeçip ardı sıra takip ettiğinde Ayşe’yi, Jülide’nin en son trendleri takip ederek döşediği evin modern dekorasyonunda, mutfağın samimiyetten uzak havasında, elleriyle yaptığı karalahana sarmasından önüne bir tabak dolusu servis ediyordu. “Mısır ekmeği de yaptım!”

“Ellerine sağlık ufaklık da… Bu harika olmuş!” Söyleyeceği dilinden dökülemiyordu Fuat yemeğe olan beğenisini dile getirdiğinde. “Halamın yaptıkları kadar lezzetli!”

“Tamam, tamam anlıyorum dostum! Bu kadar abartma lütfen…”

Bir mısır ekmeğinden, bir sarmadan yiyordu tadına vara vara. “Sen de oturup yesene!”

“Tamam…” Karşısına oturdu tabağına aldığı beş sarma tanesiyle. Yavaş yavaş yerken Ayşe, Fuat’a neler yaptığını soruyor, görüşemedikleri günlerde ilerlettiği teknikleri anlatıyordu.

“Madem bu kadar ilerledin, sporcu dediğin iyi beslenir! Sen kuş kadar yiyorsun, o nasıl olacak?”

“Yiyorum işte, daha ne olsun…”

Yemiyordu. “Menekşe mevsimi geçti diye beslenemeyeceğinden endişe duymaya başlıyorum ama ha!”

Utanmışlığını gizleyemediği gülümseyişi yanaklarına yayılırken, “Ya sen hiç emmez miydin menekşe özünü?” diye sordu. İfadesi; kendine yandaş arar gibiydi.

“Bitkilerle aram pek yok ufaklık. Et severim ben. Ver bana dana, kuzu, piliç afiyetle beslenirim.”

Gülüşü kahkahaya dönüşüyordu Ayşe’nin. Sebebini bilemediği bir nedenle mutlu görünüyordu Ayşe. “Eh aklımda tutayım öyleyse.”

Etrafta ikisinden başka ses olmadığında sorma gereği hissetti Fuat, “Annen yok mu?”

Başını iki yana salladı, “Yok,” derken. “Berlin’de iki gündür. Hiç sevmez karalahananın kokusunu. O varken keyifle yapamıyordum.”

Bu kızı mutlu eden, annesinin yokluğuydu belli ki.

“Annen gelmeden bitiremeyeceğini düşünürsen ben seve seve gönüllü olurum ufaklık. Hatta tencereyi de alıp evime giderim.”

“Al götür, gelir senin evinde beslenirim bende.”

*

Kendi gibi sade bir odası vardı Ayşe’nin. Yemeğin ardından kitaplığını görmek istediğinde odasına çıkardığı Fuat’ı, kahve ve çay almak için indiğinde yalnız bırakmıştı. Onun yaşlarında kızların pembeye hayran olduğunu Ada sayesinde bildiğini sanırken, beyaz, gri ve mavinin uyumunda buluyordu kendini. Bilgisayar masasının iki yanında duran kitaplıklar, hiçbir boşluğa imkân vermeyecek şekilde doluydu kitaplarla. “Gece Sesleri”ni eline alıp cumbanın önüne ilerlerken oturmadan önce halasının eviyle paralel pencerelere takılıyordu gözleri.

Karşılıklı uyuyorlardı bu açıdan bakıldığında. Selim’in kabri ise tam sol çaprazında kalıyordu pencerenin. Sırtını dönüp otururken sedire, bembeyaz odanın boş duvarlarını seyrediyordu.

“Kahveniz geldi!”

Elindeki tepsiyle odadan içeri girerken Ayşe, yaydığı huzur gülümsetiyordu Fuat’ı. “Eline sağlık ufaklık.” Büyük kupadan acilen bir yudum aldığında rahatladığını hissetti sigaranın zehrine susayan bedeninin.

“Afiyet olsun… Kitabı okumuş muydun?” Sedirde hemen yanına oturduğunda çayından keyif dolu yudumlar içiyordu Ayşe.

Sol elinde duran kitaba eğdiğinde başını, soru bir merakla döküldü dudaklarından. “Okumadım… Sen okumuşsun belli ki, yanılıyor muyum?”

“Okudum. Annemin, okuduğum için gurur duyduğu yegane kitaplardandır “Gece Sesleri” ve Ayşe Kulin’in diğer eserleri.”

“Bir de hiçbir kitabı beğenmiyor diyordun! Üstadı beğeniyormuş, daha ne olsun?”

Buruk bir tebessüm ifadeleşti Ayşe’nin dudaklarında. “Annem Ayşe Kulin hayranıdır… İsmimden de belli olduğu üzere.”

Uzun süren sessizliğin ardından, “Konusu ne?” sorusu odanın boş duvarlarında yankılandı âdeta.

“Klişeden doğan bir hikaye. Çok zengin bir Türk ailesinin konakta yaşadığını hayal edebilirsen, konusuna dair bir ipucu da oluşur aklında.”

“Bu zenginlerin ergenlik çağında genç erkek çocukları varsa… birkaç fikir beliriyor.” Ayşe’nin yanaklarına bir pembelik yayılırken başını kabul edercesine sallıyordu. “Abi süper gidiyorum lan! Devam ediyorum öyleyse… Kimden oldukları gizli tutulan çocuklar filan da vardır.”

İkinci soruyla daha rahat bir ahvale büründüğünde kitabı elinden bıraktı Fuat. Kahvesinden son yudumu alıp izin isterken Ayşe’den, “Gidiyor musun?” diye soruyordu hüzünlü bakışlarıyla.

“Müsaade edersen?”

Bembeyaz dişlerini göstererek gülümserken Ayşe, bir sözüyle her isteğinden vazgeçebileceğini hissediyordu Fuat yeter ki karşısındaki kızı mutlu edebileceği bir imkânı olsa diye. “Öyleyse müsaade etmiyorum! Hem sana göstermek istediğim bir şey var.” Yanından kalkıp yatağın yanındaki komodinin üst çekmecesini açtığında bembeyaz bir mendil çıkardı. Yüzünde huzur dolu bir tebessümle uzattığında mendili, “Bunu hatırlıyor musun?” diye sordu.

Kalbinin atışı kulağında yankılanırken uzanıyordu Fuat’ın eli. Mavi nakış ipliği, Elvan’ın el emeğiyle işlenmişti mendil üzerine “E” harfiyle. Cebinden asla ayırmadığı mendil, çocukluğunun bütün anılarını gözlerine doldururken, “Hatırlıyorum…” diye mırıldandı belli belirsiz.

“Arada sırada bakıyorum bu mendile…”

Ayşe’nin sözünün ardından başını çevirdiğinde sağ yanında oturan kıza, sol elinde duran kahve kupasının titreyeceğinden endişeleniyordu Fuat. Gözleri, gözlerine tertemiz bir sevgi ve güvenle bakıyordu. Tıpkı Elvan gibi… Tıpkı Ada gibi…

Tam o esnada kapı çalarken Ayşe, “Bekle!” diyerek yalnız bırakıyordu Fuat’ı. Fuat ise yanından ayrılan Ayşe’nin yokluğunda bir mendili bunca yıl saklamış olduğu gerçeğini sindirmeye çalışıyordu.

*

Elinde alışveriş torbalarıyla beklerken Bedriye, “Hoş geldin,” diyerek karşılıyordu Ayşe yardımcılarını.

“Hoş bulduk… Biri mi var?”

Gülümsedi Ayşe, “Arkadaşım yukarıda,” derken.

“Senin en son ne zaman güldüğünü hatırlayamıyorum. Ne olur şu arkadaşına söyle, hep yanında kalsın.”

Gülüşürken, paketleri mutfağa taşıyorlardı. Buzdolabına yerleştirilecekleri yıkayıp kuruladıklarında, kaldırma işini Bedriye’ye bırakıp odasına geri döndü Ayşe.

Odaya girdiğinde, bir metre seksen santim yatağına sığışıp yatan genci gördü. Bir yastık başının altında, diğeri kollarının arasındaydı huzurla uyuduğu belli olan uykusunda. Yüzünde gözlüklerinin olmadığı bir anı hatırlamıyordu nedense. Şimdi onların yokluğunda inceliyordu kusursuz yaratılmış yüz hatlarını. “Beni seyretme ufaklık, uyumaya çalışıyorum!” Öyle görünüyordu ki; Ayşe, Efide’nin uyuduğunu sanarak kendini kandırıyordu. Gözü yastığın üzerine bıraktığı mendile takılı kaldığında belli belirsiz mırıldandı Ayşe. “Tamam uyu… Yeter ki gitme…” Tam odadan çıkacağı sırada, “Bana âşık olduğunu sanacaklar ufaklık…” duydu Efide’nin eğlenen sesini.

Kibirli sözlerine gücenmek bir yana Ayşe de eğlendiğini hissediyordu. “Sana âşık olmayan ölsün be dayı! Hadi Allah rahatlık versin!”

Yüzündeki gülümsemeyle alt kata geri indiğinde telefonu mutfak masası üzerinde titreşiyordu. Eline aldığı an arayanı görmek, gün boyu edindiği mutluluğa bir neşter darbesi indirdi.

Açmadı.

Tekrar çaldı, yine açmadı.

Bedriye yanına gelip, anlamaya çalışıyormuş gibi bakarken Ayşe’nin yüzüne, telefonu açmaktan başka çaresi kalmıyordu Ayşe’nin. Terliklerini giyip verandaya çıkarken, yeni bir seriyle ısrarını sürdürüyordu telefon.

Açtığında konuşmaya kelamı yoktu Ayşe’nin ancak karşısındakinin bunu önemsediğini düşünmüyordu. Öfkeyle hırıldayan ses, “O adamı oradan hemen göndereceksin!” diyerek sindirmeye çalışıyordu Ayşe’yi.

Duyduğu sözle başı aniden eve döndüğünde Şeytan’ın her daim her şeyi nasıl bilebildiği gerçeği beynine balyoz darbesiyle indi. Bedriye’yi bu eve yerleştirmesinin nedeni belli ki muhbirlik yeteneğinden faydalanmaktı!

“Beni duydun mu?”

“Duydum!”

“Dediğimi yap öyleyse! HEMEN!”

“Yapamam… Senden şüphelenirse planlarını suya düşürebilir. Eğer bana ulaşmak istiyorsan, arkadaşıma göz yummak zorundasın!”

Başka bir söz söylemesine fırsat vermeden telefonu kapadığında, önce telefon düştü elinden, ardından kendi, dizleri üzerine sert ahşaba aldırmadan. Bedriye’ye hangi arkadaşının geldiğini söylemediği hâlde “O adamı” diyerek net bir ifade sunan adamın bu becerisini anlayamayacak kadar çok korktuğunda Ayşe’nin tutunabildiği tek şey vardı; Şeytan’ın karşısında sinmeyişi…

338 toplam okunma, 2 bugün toplam

Ahzen ~ 12 | Beyaban” için 20 yorum

  • 28 Kasım 2018 tarihinde, saat 00:25
    Permalink

    Selamunaleykum ablacım,

    Şükür kavusturana diyorum?
    Okadar özlemişim ki seni ayşemi fuadimi anlatamam. İyi ki geldin, hoşgeldin …

    Whatpad de mesajını görür görmez uçtum bloguna hemen ciğerci kedisi gibi?

    Harika olmuş hikayelerine burda devam ediyor olman yılmamışsın çok şükür üç beş çapulsuz yüzünden?

    Takipteyim ablam tekrar kavusturuna şükür ediyor en güzel yere emanet ediyorum seni ? senden bana kalan bir alışkanlık bu sözünde ALLAH razı olsun… herkesin yüreğine dokunabilmen mümkün olmaz ama dokundugun yürekler sana yeter evelAllah?

    Hayırlı geceler diliyorum ?

    Yanıtla
    • 28 Kasım 2018 tarihinde, saat 14:45
      Permalink

      vealeykümesselam kardeşim. Şükürler olsun hakkaten =)

      ne güzel yazmışın böyle mutlu mutlu okutturan ?

      Hayırlı gün, gece ve hayır dolu bir ömrün olsun canımmm

      Yanıtla
  • 28 Kasım 2018 tarihinde, saat 14:07
    Permalink

    Meteyi gormek hissetmek ne guzel ahh reyhanin olayda aydinliga kavustu cok sukur hayirlisiyla melegimiz de sahnelre inse de su kiz kemal gavurundan kurtulsa meraktayim!!!… Lütfiyemmm

    Yanıtla
    • 28 Kasım 2018 tarihinde, saat 14:53
      Permalink

      yaseminimmm… birkaç bölüm sonra diyelim o zaman ?

      Yanıtla
  • 28 Kasım 2018 tarihinde, saat 15:03
    Permalink

    Ahh lütfiyeMMMMM
    Beni benden alıp gidiyorsun nasıl özlemişim seni ve kaleminden dökülenler her gün okumak ne kadar güzel ?????
    Sevgiler

    Yanıtla
    • 28 Kasım 2018 tarihinde, saat 22:25
      Permalink

      şimdi yeni bölümü düzenleyecektim dedim siteye bi göz atıyim…

      FundaMMMMM… nasıl özlemişim ben de senden gelen kelimeleri okumayı ?

      Yanıtla
  • 28 Kasım 2018 tarihinde, saat 16:09
    Permalink

    Günde kaç defa bakıyorum devamı gelmiş mi diye googleda direk blog çıkıyor ?artık yeni bölümlerede geçtik hergün bölüm gelcek mi yine gelsin lütfiiiin ?? bide dipnotlarda hergün gelsin siz evde yiyip içmeyin şurackta yaşayın yaşayalım hep beraber bence ??yine aşşırı mantıklıyım bugün??

    Yanıtla
    • 28 Kasım 2018 tarihinde, saat 22:26
      Permalink

      ben buralarda oyalanmadan yeni bölümü düzenliyim hemen ?

      ya ben bu aşşırı mantığa hayranım ?

      Yanıtla
  • 29 Kasım 2018 tarihinde, saat 15:53
    Permalink

    Gızz daha düzenlemedinmi bölümü beklerken meyve verdim?

    Yanıtla
    • 30 Kasım 2018 tarihinde, saat 13:45
      Permalink

      yazarken çok paldır küldür yazıyorum. kendi yazdıklarımı toparlamam da günlerimi alıyo. gömün beni buraya ???

      Yanıtla
  • 29 Kasım 2018 tarihinde, saat 18:13
    Permalink

    Girip girip yenibolum varmi diye bakmaktan kelime dagarciğima bir kelime daha eklendiya Lütfiyem 🙂 BEYABAN ne havaliymis 🙂 o dilde bekliyip okuycam diyen birileri vardiya o yittiii 🙂 (memleketli olmak ne guzel ya dusunmuyon anliycakmi diye ) dayanayip konuya bakim derken bakiyorum bolum bitmis sabirsizmiyim ne 🙂

    Yanıtla
    • 30 Kasım 2018 tarihinde, saat 13:52
      Permalink

      Yaseminimm ya ben seni okurken acayip gülüyorum. memleketli olmak hakketen başka =)

      Yanıtla
  • 30 Kasım 2018 tarihinde, saat 14:09
    Permalink

    Yaaa ne mutlu bana o zaman kii :))) daim olsun Rabbim gulen yuzunu soldurmasin inşallah Lütfiyemm

    Yanıtla
    • 30 Kasım 2018 tarihinde, saat 14:20
      Permalink

      bilmukabele canımmmm ????

      Yanıtla
  • 2 Aralık 2018 tarihinde, saat 19:20
    Permalink

    Aaayyyy piisssss bedriye aaa aaa aaa ula kemal hiç aklıma gelmedi ya ?

    Ahh metem ahh ne özlemişim seni ben ya ?

    LutfiyEMMMM …..

    Yanıtla
    • 3 Aralık 2018 tarihinde, saat 11:28
      Permalink

      biz de seni özledik da ya. yine yoğunsun anladım =)

      Yanıtla
      • 3 Aralık 2018 tarihinde, saat 15:01
        Permalink

        şuraya mahcup bir emoci bırakabilirmiyim….

        Yanıtla
  • 2 Aralık 2018 tarihinde, saat 20:32
    Permalink

    Amanın bu kemal olmasın şeytannnn piissslikkk ???
    Son emoji iiii olmadı gibi LütfiyEM iiiyyy…

    Yanıtla

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir