Ahzen ~ 11 | Tut

Cumbanın önünde, bacaklarını karnına doğru çekip kollarını göğsü üzerinde birleştiren Ayşe’nin kapalı gözleri, ahşap duvara yasladığı başında titreşiyordu. Huzursuz bir uykuydu ya da çığlık atarak uyanmayı beklediği bir kabusu yaşıyordu. Üzerinde battaniye yoktu… Yorgan ya da en azından bir şal… Hiçbir şey yoktu. Sabah Bedriye sobayı yakmış olsa da gece boyunca açıktaydı küçücük bedeni.

Kapının dışında holde ilerleyen Jülide ise bütün bunlardan habersiz, kızının neden hâlâ uyanmadığına bakmak üzere odasına doğru yürüyordu. Önceki gece şarabı fazla kaçırdığını biliyordu Kemal’in kollarında yatağına yatırılıp, yalnız bırakıldığında. Sabah içtiği ağrı kesici ve şekersiz Türk kahvesiyle hem ayılmış, hem de baş ağrısı geçmişti.

Elini kapının koluna uzattığında, aşağıya indiriyordu ancak kilitli kapı açılmadığı gibi içeride de kızının ağladığını duyuyordu. “Ayşe! İyi misin?” İnsiyaki olarak bütün gücüyle açmaya çalışırken kapıyı, kolu aşağı doğru var gücüyle bastırıyordu. “Ayşe! Aç kapıyı! Neden ağlıyorsun Ayşe!”

Kalbi göğüs kafesi içinde büyümüş gibiydi hissettiği endişeyle. Açılan kapıyla Ayşe’nin yaşlı gözlerini gördüğü an kızına belki de ilk kez şefkat hissederek sarılıyordu. Gözleri odayı baştan aşağı tararken, elleri kızını sakinleştirebilmek için sırtını okşuyordu.

“Anne… Anne…”

Kollarını geri çektiğinde, Ayşe’nin yüzüne bakabilmek için ellerini yanaklarına yerleştiriyordu. “Neler oluyor Ayşe, söyle bana! Kâbus mu gördün? Bir şey mi korkuttu seni?”

Gözleri gözlerine yardım istercesine bakıyordu. “Anne ne olur beni dinle ne olur dinle…”

Yanakları, kolları buz gibiydi Ayşe’nin. “Gel… Seni şöminenin karşısına indirelim, sıcak bir çay içerken anlat bana. Of, buz gibi olmuşsun Ayşeciğim hasta olacaksın!” Jülide kollarını sardığı kızını alt kata yönlendirirken, tir tir titriyordu Ayşe. Mutfakta kahvaltı hazırlığı yapan Bedriye’ye, “Bir fincan çay getirir misiniz?” diye seslenirken, şöminenin önüne çektiği pufun üzerine oturtuyordu kızını. Üçlü koltuğun başına serili skoç battaniyeyi omuzları üzerine örttüğünde, yere dizlerini koymadan çöküyordu Ayşe’nin önünde.

Asla yere diz çökmez, dizlerinin güzelliğini bozacak bu eylemden uzak dururdu, Jülide. Bedriye çay getirdiğinde teşekkür ederken, Ayşe sessizce eline tutuşturulan fincanı izliyordu.

“Anlat bana Ayşe. Seni böyle ağlatan nedir?”

Gözünden bir damla yaş süzülürken Ayşe’nin, çenesine doğru ince bir yol izliyordu. “Anne ne olur… Ne olur o adamı hayatımızdan çıkar anne. Ne olur görüşme… Yanına gelmesin, yanımıza gelmesin. Ne olur anne!”

Çöktüğü yerden hızla kalkarken Ayşe’den duyduklarını bir mantığa oturtmaya çalışıyordu. “Sen neden söz ediyorsun?” Titreyen ellerinde çay, mavi pijamalarına dökülüyordu Ayşe’nin. “Lütfen sakin ol, tamam mı? Çayından iç… Lütfen.”

“Tamam.”

Burnunu yukarı çekip çayından bir yudum alırken Ayşe, küçük bir yavru köpek kadar savunmasız görünüyordu. Sıcak çay titreyişini bir parça sakinleştirmiş gibiydi. “Şimdi anlat lütfen. Kemal’i mi istemiyorsun?” Başını aşağı yukarı öyle hızlı salladıki fincan ve tabağı birbirine çarparak takırdadı. “Ama neden? O mükemmel biri… Babanın yerini elbette tutamaz ama bana iyi geliyor…”

Acı dolu bakışları gözlerine ulaşıyordu Ayşe’nin. “Lütfen anne, lütfen. Ben senin yanında başka bir erkek görmeye hazır değilim… Sen çok güzel bir kadınsın. Lütfen bana biraz daha zaman ver ve Kemal Beyden uzak dur…” Söylemek istediği boğazında bir düğüm olduğunda yutkunarak, yeniden deniyordu konuşmayı. “Lütfen anne… Onu babamın hatıralarının olduğu evimize sokma…”

Kollarını göğsü üzerinde bağladığında sağ eliyle alnını kaşıyordu Jülide. “Derdin nedir anlamıyorum Ayşe. Kemal çok nazik biri. Seni de çok seviyor. Neden böyle karşı çıkıyorsun?” Jülide, iki ara bir derede hissederken kendini ne yapacağını bilemiyordu. Kızına iyi bir anne olduğunu söyleyen Kemal’i, kızı için terk etmesini nasıl karşılardı?

Sabır göstererek zaman verir miydi?

Peki kızı, sevdiği adama böyle bir nefret duyarken ilişkileri devam ederse Kemal bu gerginliği önünde sonunda öğrenmez miydi?

“Anne lütfen… Beni dinle… O adamı hayatımıza sokma…”

Derin bir nefes alırken, “Tamam… Sakinleş şimdi,” diyordu Ayşe’ye.

Eğer Kemal söylediği gibi kızına verdiği değere hayransa nasılsa beklerdi. Şimdi düşünmesi gereken bunu en doğru şekilde ona nasıl anlatabileceğiydi. Kızına en azından bunu borçluydu, biliyordu. Çünkü artık babası yoktu…

*

En sevdiği pijamalarıydı titreyerek üzerine çay döktüğü. Lekelerin kalıcı olmadığını ümit ederken, rolünde başarılı olmayı da aynı derecede ümit ediyordu. Önceki gece yaşadıklarının ardından sabaha kadar düşünüp böyle bir yol denemeye karar verdiğinde düşeceği durum zerre kadar umurunda değildi.

“Senin için bu ilişkiden vazgeçtiğimi söylemek çok zor geliyor bana.”

Olamaz!

“Benim isteğim olduğundan bahsetmesen, olmaz mı? Lütfen anne! Beni sebep göstermek yerine yeni bir ilişki istemediğinden bahsetsen olmaz mı?”

Daha önce hiç kimseye ciddiyetle yalvardığını hatırlamıyordu. Şimdi gururunu yerle bir etse de başka çaresi yoktu. Ümit ettiği, Feriha’ya dair yaptığı tehdidin boş sallamaktan ibaret olmasıydı… Hiç kimse o kadar kötü olamazdı.

“Tamam… Bir çare düşüneceğim… Berlin dönüşü konuşacağım onunla…”

Başını aşağı yukarı sallarken hiçbir söz söylememesinin tek nedeni, annesine oynadığı oyunun başarıya ulaşabilme çabasıydı. Korktuğunu saklamak yerine abartarak ortaya dökmek…

Yudum yudum içiyordu çayını acele etmeden. Annesinin sözlerine rahatladığını belli edebilmek için daha az titriyordu artık. Annesini ikna edebildiği için rahat bir nefes alması gerekirdi fakat hiçbir rahatlama hissetmiyordu bedeninde. Çay fincanını bıraktığında üzerindekileri değişmek için ayağa kalkıyordu.

“Yardım ister misin, Ayşeciğim?”

Olmazını başını sağa sola sallayarak anlatırken yavaş adımlarla ayrıldı Jülide’nin yanından. Odasına girdiği an bilgisayar koltuğuna oturup, dirseklerini yerleştirdiği dizleri üzerine eğilip, başını elleri arasına aldı.

Sırf bu oyun yüzünden Feriha’ya bir zarar gelirse kendini asla affetmezdi… Kalbi böyle bir kötülüğü kendini insan bilen hiç kimseye yakıştıramazken, mantığı herkesten her şeyi bekleyebileceğini haykırıyordu. Saçlarının arasından parmaklarını geçirip, tutamları sıktığında, “Başka çarem yok! Başka çarem yok!” diye fısıldıyordu.

Ahlak yoksunu bir adama teslim olmaktansa ne gerekiyorsa onu yapacaktı, başka yolu yoktu.

*

Uyandığından bu yana geçen süre boyunca gözleri Ayşe’nin penceresine takılı kalmış gibiydi. Yatağını toplarken, giyinirken, sigara içmek için yağan yağmura çıktığında ve o yağmur altında durduğu müddette. Saat dokuz buçuğa yaklaşırken içindeki bu sıkıntının sebebini bertaraf etmeye niyetleniyordu artık.

“Ben çarşıya doğru bir gideyim diyorum oğul. Sen ne edeceksin bugün?”

Biten sigaranın ardından bir tane daha yakabilirdi mesela… “Bir planım yok hala… Seninle gelmemi ister misin?” Kapı üzerindeki metal sac sundurma yağmurdan korurken Safiye’yi, Fuat vereceği cevabı bekliyordu.

“Benimle gelme de yağmurda da durma! Hasta olmaya mı niyetlendin ne yaptın?”

“Canım sıkkın, Safiye sultan… Sığamıyorum eve.”

Fuat’ı baştan aşağı incelerken gözlerinin tâ içine dek uzanan bir sevgi vardı Safiye’nin. “Çayeli’nden berisini sel almış, öyle gösteriyor haberler. Bir gidip bakayım çarşılarda ne var ne yok. Gidip, geleyim bir okurum seni. İçeri gir, üzerindekileri bir değiş. Kendine kahve yap ondan biraz iç. Toparlar seni belki.”

Başını aşağı yukarı sallarken kabulünü sunarcasına, gözleri son bir defa daha bakıyordu Ayşe’nin evine. İçeri girdiğinde Safiye’nin odasındaki, iki kapılı, formika kaplamalı bembeyaz gardıroptan pamuklu bir sweatshirt giyerken çıkardığı polar hırka yerine, eşyalarını yerleştirdiği küçücük dolapta ne kadar az kıyafeti olduğuna bakıyordu Safiye’nin.

Ömrü hep kanaatle geçen, hiçbir zaman ihtiyacından fazla eşyaya tamah etmeyen, şefkatiyle abisinin karşısında dimdik durarak yeğenini ve doğmamış bebeğini kurtaran bir kahramandı Safiye. Elvan’ın hamileliği belli olduğunda canını çıkarırcasına döverken abisi; “Şu kıza, o elin bir kez daha kalkarsa ya sen beni öldüreceksin ya ben seni!” diyebilecek cesarete sahip bir azizeydi.

Dolabın kapağını kaparken hafif bir gıcırtı duyuluyordu menteşelerinden hizmet ettiği yılları hatırlatmak ister gibi. Dolap, Safiye’ye hediye edildiğinde, on beş yaşında gencecik bir kızdı halası. Hediye eden genç ise on yedi yaşını henüz doldurmamış, toprağı ya da serveti olmayan fakir bir marangozun, yedi oğlundan yalnızca biriydi. Yıllarca sevdalık eden iki gencin sevdası dillere destan olsa da babasının inadıyla kavuşamadıklarında sevdiği adam askerdeyken ince hastalığa yakalanıp genç yaşında ölümünün acısını bırakmıştı Safiye’nin ellerine.

Safiye’nin de yaşayacağından ümidi yoktu eriyip gittiğini görenlerin ancak o kendini toparlayıp, hayata devam edebilmişti. Hiç kimseyle evlenmemiş, çocuk sahibi olamamıştı ancak sevdiği adamla vuslatını Âhirete erteleyerek, ömrüne katılan mutlulukla teselli edebilmişti kendini.

Odadan çıktığında mantosunu giyen halası, başına peştemalını sarıyordu. “Çantam odada sandığın üzerindeydi, onu bana bir getir oğul da ben bir gideyim.”

Söyleneni yerine getirirken, boğazında bir düğüm vardı Fuat’ın sebebini anlayamadığı. Kapı önünde gözlerine baktığı halası, “Seni Allah’a emanet ediyorum oğul. Zerre kadar bile hakkım var ise sende, helal-i hibe olsun sana,” sözleriyle kalbine bir kayanın soğuk ağırlığını bırakıyordu.

“Ana, hayırdır? Çarşıya deyip, büyükşehire kaçacaksın da artis mi olacaksın başıma? Bak şimdiden söylüyorum, öpüşmeli filmlerde oynamana rızam yok ha! Haberin olsun!”

“O benim motolozum! Gel anan bir sarılsın sana ha!”

Sarıldı da… Şefkatle, sevgiyle…

“Tamam Safiye sultan. Git gel de bana bir un helvası kavur. Özledik da!”

Gülüyordu buruş buruş yanaklarındaki nuranî denebilecek masumane gülümseyişiyle. Çay makası, çay orağı tutmaktan nasır bağlamış parmaklarıyla yanaklarını sıkarken, “Sen şerbetini hazır edersin her zaman yaptığın ölçüde. Ben geldim mi kavururum,” diyordu.

“Safiye sultan… Her kadın yanaklarıma yapışıyor… Yanaklarımın nedir siz kadınlardan çektiği?”

İçindeki karanlığa rağmen gülümserken, Safiye’nin sözleriyle kuru bir kahkaha kopuyordu insiyaki bir ihtiyaçla. “Kuru yanaklarında et olsaydı gam yemezdik de neyse!”

“Öyle olsun anacığım. Güle güle git, güle güle gel.”

Sol omuzunu kapının boyası yer yer dökülü pervazına yasladığında Safiye’nin patikadan aşağı inişini seyrediyordu. Birkaç saniyenin ardından kaybolurken sureti, geride koca bir boşluk kalıyordu Fuat’ın kalbinde.

Üşümek nedir bilmeyen genci titreten bir boşluk.

*

Sedirde oturup, yaptıklarını düşünürken gözü babasının kalp krizi geçirdiğinden habersiz olduğu o anlarda aldığı test kitaplarına takılıyordu. Kitapları mı cezalandırıyordu, kendini mi bilemese de aldığı günkü gibi duruyorlardı poşetin içinde. En son aldığı karara sadık kalarak Feriha’ya hediye edecekti kitapları. Zaten bu allak bullak zihinle OKS’de nasıl bir başarı elde edebilecekti, şüpheliydi.

Odanın açık bıraktığı kapısından, merdivenleri çıkan birinin olduğunu duyabiliyordu. Feriha’nın sesi, “Gelebilir miyim?” diye sorarken, kapı önünde vereceği cevabı bekliyordu.

“Tabii ki! Hoş geldin.” Yerinden kalktığında, kucağında duran ama okumadığı kitap yere düştü. Alıp, yatağın üzerine bırakarak, Feriha’ya sarıldı tekrar, “Hoş geldin,” derken.

“Hoş bulduk. Şevvaller de kuzen toplantısı yapacağız, seni de almaya geldim! Kızlar çok ısrar etti ben de ikna edeceğime söz verdim Ayşe! Hadi ne olur gidelim!” Gözlerinde vardı samimiyeti, isteği.

“Gel de bir otur yahu! Bu ne telaş?”

Elinden tutup, yatağın üzerine oturturken Feriha’yı, “Kabul etmeyeceksin, seni ikna edemeyeceğim diye telaş ettim ya,” diyerek derdini anlatmaya çalışıyordu Feriha.

Esasen Ayşe’nin gitmek gibi bir niyeti hâlihazırda yoktu. Saatin on ikiyi geçmesini bekliyordu pazar günü Efide’ye uyuyabilmesi için süre tanırken. Kararlıydı… Anlatacaktı… Annesinin sevgilisi Şeytan’ın şantajını anlatacak ve planı işe yaramazsa ondan yardım isteyecekti.

“Ben Safiye halaya gideceğim. Dün akşam onda kalmaya söz vermiştim, kalmadım. Ayıp oldu. Şimdi gidip gönlünü alacağım.”

Ayşe’nin sözlerini duyduğu an gözlerinde hayal kırıklığı naif bir parıltı olarak kalıyordu Feriha’nın. “Ya ona her gün gidebilirsin! Biz sık sık toplanamıyoruz ki!”

Gülümsemeye çalışırken konuyu değiştirebilme ümidiydi, “Birlikte aldığımız test kitaplarını sana vermeyi düşünürken geldin,” sözleri. Yerinden kalktı, Tarık’ın getirdiği poşeti çalışma masasının üzerinden alarak Feriha’nın kucağına bıraktı. “Senin işine yarar İnşAllah…”

Poşetin içine göz gezdirdiğinde sesi titriyordu Feriha’nın. “Bakamıyor musun bunlara?”

Yutkunurken boğazının yandığını hissediyordu Ayşe. Nedeni önceki gün yağan yağmurda ıslanmış olması da olabilirdi, alışamadığı kaybın acısı da… “Ondan değil…” Yalan. “Sınava hazırlanma isteği kalmadı bende. Sana lazımsa sen al.”

Poşet parmakları arasındaydı ancak içine bakamıyor gibiydi Feriha. “Teşekkür ederim. Bana müsaade o zaman… Madem gelmek istemiyorsun.”

“Gelmek istemiyor değilim, Feriha! Safiye halanın gönlünü almam gerek. Aklımda bu iş varken gelsem, geldiğimden bir şey anlayamayacağım.”

Diyemiyordu; kâbuslarıma hakim bir sapığı bana yardım edebileceğini söyleyen bir gence şikayet edeceğim.

Diyemiyordu; gezmek değil yardım lazım bana.

Feriha ile birlikte yürürken, Dursun araba yolunda peşlerine takılıyordu. Bir Ayşe’nin ayaklarına dolanıyordu bir Feriha’nın. “Annem sizi soruyordu Dursun Bey, nerelerdeydiniz?” Feriha sorusunu sorarken, tombul kedinin tüylerini okşuyordu şefkatle.

“Bir haltlar karıştırıyordu belli ki. Dün akşam sinsi sinsi dolaşırken görüldü.”

Sessiz gülüşünü dinlediği Feriha ile ayrılırken Safiye’nin evine çıkan yol ayrımında, “Çağrı at uyumadan önce annemin telefonuna,” diyordu Feriha.

“Tamam.” Başka bir söz söylemeyeceğini anladığında Feriha, Dursun ile yanından uzaklaşıyor, Ayşe ise sessizce seyrediyordu.

Birkaç dakikanın ardından Safiye’nin evi önünde beton avluya adımını attı. Pencerenin ardına kadar açılmış tülü, önünde kitap okuyan gence yeşil manzarayı cömertçe sunarken, Ayşe’nin adımını fark etmiş gibiydi başını çevirişi. Kitabı kapayıp gülümserken, Ayşe derdini sıkıntısını nasıl anlatacağını bilemiyordu. Önceki günden bu yana yağan yağmur dinmiş, yerine derelerin coşkun çağlayışlarından kalma uğultuyu bırakmıştı köye.

Ahşap kapı açıldığında, gözlerinde gözlükleri olduğu hâlde, “Hoş geldin,” derken Efide, kalbi bu gençten yayılan huzur dolu güvene tutunmak istiyordu.

“Hoş bulduk.”

Yerine çivilenmiş gibi adım atamazken, Efide çıktı soğuk havaya aldırmadan üzerinde kısa kollu tişörtüyle. “Dün yağmurda bugün soğuktayız ufaklık, hayırdır? Gelsene içeriye.”

Başını aşağı yukarı sallayıp eve doğru adım atarken aralarındaki mesafeyi kapıyordu Ayşe. Kafasında yardım istemeye dair metinler sıralandıkça heyecanı artıyor, adımları geri geri gidiyordu. Evden içeri girdiğinde huzur dolu duvarlarda derin bir sessizlik hâkimdi. “Safiye hala nerede?”

Ardından kapıyı kapadığında Efide, “Sobanın yanına geç, üşüme,” diyordu. Üzerinde siyah pançoyla çöktü, Efide’nin henüz kalktığı çekyata. “Çarşıya gitti, halam. Gideli çok oldu, gelir birazdan.”

Sessizce seyrederken Efide’yi, ağzını açmaya niyetlendiğinde çalan telefonla susuyordu Ayşe. Pencere kenarında duran telefonu eline aldığında susturup çekyatın üzerine bırakışı birkaç saniyelik bir duraksamaydı. “Hayırdır? Bir sıkıntı mı var Ayşe?”

“Telefonu neden açmadın?”

Efide de oturduğunda, dirseklerini dizlerine yerleştiriyordu. “Numarayı tanımıyorum. Tanımıyorsam da önemsizdir muhtemelen. Şimdi sen cevap ver, bir sıkıntı mı var?”

Yutkunduğunda başını sağa sola sallayarak çıkmak istiyordu melankoliye bağlanmış karanlık ruh hâlinden. “Sıkıntı…” dediği an yine başlıyordu Efide’nin telefonu eski telefonların aşina zil sesiyle çalmaya.

Telefonu eline aldığında ekranda gördüğü isme baktı önce, ardından Ayşe’nin gözlerine dikti bakışlarını. “Annem arıyor,” dedikten birkaç saniye sonra kulağına dayarken telefonu, kısık sesiyle, konuşuyordu.

Bir anda ayağa kalktığında Efide, Ayşe olduğu yerde sıçradı istemsizce. Büyük parmakları dudaklarını kapadı önce ardından saçlarının arasından geçirdi sabırsız bir hareketle. Kötü bir haber aldığı rengi kaçan teninden belliydi. “Anne… Arayacağım seni.” Telefonu kapadığında, yumruğunun içinde sıktığı aleti, alnına bastırıyordu.

Ayşe ayağa kalktı, önce sımsıkı kapadığı elinden telefonu alıp, çekyatın üzerine bıraktı. “Ne oldu?” diye sorarken gri gözler gözlerine kilitleniyordu.

“Benim gitmem gerek, Ayşe… Safiye hala…” Telefonu cebine tıktı, portmantodan montunu üzerine giydi. Botlarını ayağına giyerken kapının önüne çıkmıştı bile.

“Safiye halaya ne oldu? Nereye gidiyorsun?”

Sırtını dikleştirdiğinde ellerini gözlerine bastırıp, “Bir kaza olmuş!” diye fısıldadı.

Ellerini dudakları üzerine kapayışı insiyakiydi Ayşe’nin. Başka bir soru sormak yerine evden çıkarken, cebinden siyah bir bere çıkarıp saçlarına örtüyordu Efide. “Nereye gideceksen ben de geleceğim! Beni bekle yolda!”

Koşarak giderken Efide’nin önünden, itiraz etmesine fırsat vermeden ayrılıyordu yanından. “Allah’ım! İnşAllah bir şey olmamıştır! İnşAllah bir şey olmamıştır Safiye halaya…” Bu dua tekrar tekrar dudaklarından dökülürken, nefes nefese kalmıştı. Aklında ne Şeytan vardı, ne de Efide’den isteyeceği yardım.

Kötü bir şeyler olduğunu hissederken kalbi, göğüs kafesi içinde çırpınıyordu.

Bedriye’nin açtığı kapıdan eve girip, mantosunu giymesi, çantasını sırtına takıp yine dışarı çıkması birkaç dakikalık bir süreydi. Bedriye’ye durumu anlattıktan birkaç saniye sonra yine koşarken, Feriha ile ayrıldıkları yol ayrımında bekliyordu Efide sabırsızca attığı voltalarla.

Çağırdıkları taksiyi, yağan yağmurlarla coşmuş dere üzerindeki köprüde bekliyorlardı. Efide’nin gözlerinde daha önce, Şeytan’ı kafenin kadınlar tuvaletinin duvarına çarptığı gün gördüğü nefret yansımaları vardı. Sessizlik aralarında uzayıp giderken gelen taksiye biniyor, Efide gidecekleri yeri tarif ediyordu.

*

Heyelan nedeniyle çöken yolda, çelik bariyerleri aşıp dereye yuvarlanan otobüs, havanın kararmaya yüz tutan vaktinde Rize’nin bağrında yanan bir ateşe dönüyordu. Yerel televizyonlar, jandarma ve haberi alan kalabalık ahalinin eyvahları eşliğinde kurtarılmaya çalışılışırken yolcular, Fuat’ın erişebildiği halasının zayıf ve cansız bedeniydi.

Dizlerine kadar battığı çamur, günlerdir yağan yağmurun sele dönüştürdüğü toprağın kiriydi. Cesedini kollarına aldığı kadın, hayatın yaşanmaya değer olduğunu Fuat’a öğretmiş şefkat dolu bir halaydı. Annesini boğarak öldürecek abisinden cesaretiyle koruyan kahramandı.

Gözleri görmüyordu bastığı yeri, yanında olan insanları. Tek yapabildiği kayan toprakta bata çıka Safiye’yi Ayşe’nin beklediği alana taşımaktı. Kalabalık bir grup karşılarken Fuat’ı, köy efradı feryat figan ediyordu kollarında taşıdığı Safiye’nin ölümüne. Güvenli bölgeye ulaştığında dizleri üzerine çöken genç, kucağından bırakamıyordu halasının cansız bedenini.

Bir adamın sesi doluyordu kulağına, “Halamızı araca alalım kardeşim,” diyordu ağlamaklı sesi titrerken. Kollarından bırakamadığı Safiye ile ayağa kalkarken, boğazı düğüm düğümdü Fuat’ın. Etraflarındaki herkes ağlıyor, gözyaşı döküyordu ancak Fuat sadece nefes almaya çalışıyordu.

Hazır bekleyen araca Safiye’nin cansız bedenini yerleştirdiğinde dönüp Ayşe’ye baktı zor gören gözleriyle. “Sen eve dön. Ben… Halamın peşinden gideceğim.”

Kâğıt gibi bembeyaz yanaklarından aşağı damla damla yaşlar akıyordu. “Seninle bekleyebilirim. Birlikte dönebiliriz.”

Kolundaki saate baktı yorgun bir hareketle. Damarlarında kan donmuş gibiydi hareket ettirirken ki uyuşukluğunda. “Saat geç olmuş, Ayşe. Ben dönünce ararım seni.”

Başını aşağı yukarı sallarken kabulünü gösterircesine, Fuat bekleyen bir başka aracın kasasına çıkarak Safiye’nin akrabalarıyla birlikte uzaklaşıyordu. En son gördüğü görüntü Ayşe’yi kollarına alan gencin teselli çabasıydı. Sonrası gece karanlığında hastane yolunun sokak lambalarıyla aydınlatılmış asfaltında tükenen bir vedaydı sevdiği halasına.

*

“Donmuşsun soğuktan!” Tarık’ın elleri arasındaydı elleri. Çekmek istediği hâlde hareket edemiyordu. “Nasıl olur aklım almıyor arkadaş! Ecel çağırmış resmen!”

Tarık ecel dediği an sımsıkı yumdu gözlerini, Ayşe. Engelleyemediği gözyaşları damla damla dökülürken gözlerinden, Hasan taksiyi evleri önünde durduruyordu. “Sağ ol Hasan amca…” Taksiden inerken söyleyebildiği tek kelimelerdi.

Tarık da Ayşe ile birlikte indiğinde daha sonra geleceğini söyleyerek vedalaşıyordu babasıyla. Hasan, Tarık’a sessizce bir şeyler söylerken, Ayşe gözlerini buz tutmuş parmaklarıyla ovuşturuyordu. Evin açılan kapısında Jülide’nin sesini duydu, “Çok merak ettim seni! Nerede kaldın?” sorusuyla kaçınılmaz olarak. Saatler süren kurtarma çalışmasında, çöken karanlığa aldırmadan sessiz sedasız yanındayken Efide’nin, geçen zamanı umursamadığı doğruydu.

Onu o kadar çaresiz görmek, çektiği acıyı hissetmek zordu Ayşe için. En son kurtarma ekibinin yanına indiğinde, beklemeye dair sabrı bitmiş gibiydi Efide’nin. Kollarında Safiye’nin cansız bedenini taşıdığı an gözlerinin önünden gitmiyordu. “Safiye hala vefat etti anne…” Birkaç basamağı güçsüz adımlarla çıktığında, Tarık ile birlikte evden içeri girdiler.

Hissettiği acının kalbini oyduğunu hissederken tek isteği; Efide’nin yanında olmaktı.

“Haberi aldık Ayşeciğim… Hatice ile Feriha içeride, çay içiyoruz. Hadi Tarık, sen de buyur.” Salona yönlendirirken Ayşe ve Tarık’ı, “Siz oturun ben çay getireyim,” diyordu Jülide.

Hatice yaşlı gözlerini çemberinin ucuyla sildiğinde oturduğu yerden kalkıp, Ayşe’yi karşılıyordu. Kollarına sığındığı kadının şefkati daha çok dokunuyordu rikkatine. “Hatice yenge… Safiye halayı kaybettik.” Hatice sırtını teskin etmek istercesine okşuyor, Ayşe ise o şefkate sığınarak hüngür hüngür ağlıyordu.

“Allah rahmet eylesin kuzum, Ayşe’m. Gel otur annen kurban olsun. Gel.” Feriha ile aralarına oturduğunda, elleri sevgi dolu anne kızın ellerindeydi. Vefat haberini alan abi kardeş, kuzen toplantısından ayrılmıştı belli ki. “Biz de senin gelmeni bekliyorduk. Yeğeni yanında kalıyormuş, onu da bir sen tanıyorsun. Ne yapalım, nasıl yardım edelim çocuğa diye sana sormak istedik.”

Hatice, her zaman hayranlık duyduğu bir anneydi. Hiç tanımadığı bir gence yardımcı olabilmek için daima çekindiği Jülide ile birlikte Ayşe’yi beklemişti. “Ah Hatice yenge… Allah senden razı olsun…” sözlerindeki samimiyet, dökülen gözyaşlarına müsaviydi.

*

Mavi, boyası yer yer dökülmüş ahşap kapıyı açmaya varmayan titreyen elleri, birkaç denemenin ardından yüzüne kapanıyordu. Cebinde duran çamur bulaşmış gözlüğünün boşluğunda ovuştururken gözlerini, alnını kapıya yaslayarak sakinleşmeye çalışıyordu. Fakat o istediği sükûneti bulabileceğini hiç sanmıyordu. Hele de kapadığı an Safiye’nin parçalanmış teni gözleri önüne geldikçe, asla huzur bulamayacaktı.

Kapıyı nihayet açmayı başardığında, evin aşina kokusu karşılıyordu Fuat’ı. Biraz naftalin, biraz Arap sabunuydu Fuat’ın tüm bedenini titreten. Antredeki ufacık divanın üzerine çöktüğünde dirseklerini dizlerine, başını ellerine yaslıyordu öfke iliklerine yayılırken. Üstü başı kir ve çamur içindeydi. Kalkıp duş alması gerekirken yerinden kımıldayamıyordu. Henüz doğmaya başlayan gün, odalardan yayılarak antreyi aydınlatırken, gözleri sımsıkı yumulu olduğu hâlde yaşadığı anı sindirmeye çalışıyordu Fuat.

Kalkmaya karar verdiğinde, güneş ilkbaharı müjdelercesine pırıl pırıl doğuyordu. İki gün önce yağan yağmurlar sele neden olmamış gibiydi şimdi parıldayan güneşin ziyası.

Tir tir titrerken şofbeni yakmak zorundaydı, biliyordu. Kadere öfkesi, mantığını alıp götürürken, ılık ya da sıcak suyun bedenini sakinleştirebilmesi tek ümidiydi. Ümidi hiçbir işine yaramadığında belinde havlu olduğu hâlde çıkıyordu banyodan.

Titreyen eli, odanın kapısını açmak için uzanırken, bir el boğazını sıkıyordu nefes alamadığını hissettiğinde. Düğüm düğüm haykırışları serbest kalabilmek için ciğerlerini yakıyordu… Cesaretini toplayarak açarken kapıyı, ufacık dolabın gıcırtılı kapağı bir de taşıdığı anlam gözlerini sımsıkı yummasına neden oluyordu.

Safiye, beklediği vuslata kavuşmuştu belki de…

Üzerini giydi, saçlarını kuruttu. Cenazeye hazırlanırken, işlemleri hâlledip, hâlletmediğini merak ediyordu dede demeye dilinin varmadığı Bekir’in. Kız kardeşini kaybetmiş acılı ağabeye taziyede bulunmaksa aklının ucundan bile geçmiyordu. Çamura bulanmış pantolon ceplerini boşaltırken, telefonu elinden bırakmadan Ayşe’ye haber vermek ancak aklına gelebilmişti.

Dışarı çıkıp bir sigara yaktığında kulağına dayadığı telefondan Ayşe’nin sesini duydu.

“Efide, neredesin?”

Dumanı üflediğinde, sıkıntısını da bir nefeste atabilmeyi istiyordu içten içe. “Eve geldim, üzerimi falan değiştirdim. Sen ne yaptın?”

Sesi boğuk ve mecalsizdi Ayşe’nin. “Beni boş ver ya… selalar okundu… ikindi de defnedilecekmiş…”

İçine çekerken sigarayı, ucundaki kor vurgu kazanıyordu nefesiyle birlikte. “Evet. Abisi öyle istedi.”

“Buraya gelmek ister misin? Kahvaltı yapardık birlikte.”

“Vaktim yok, çıkıyorum şimdi.” Sigarasından son nefesi çekip attığında, askılıktan montunu almak için eve giriyordu. Telefonu sol elinden sağ eline geçirirken deri montunun kolunu telefonu kapamadan giymeye çalışıyordu.

“Anladım. Görüşürüz, ben seni tutmayayım.”

“Beni tut, Ayşe.” Ne dediğini fark edemediğinde ağzından çıkan kelimenin saçmalığıyla gözlerini kapıyordu Fuat. “Yani kafam pek yerinde değil, ayık tut beni gibi…”

Saçmalıyordu.

“Anladım…” Anlamadığı belliydi ancak tekrara düşmekten çekinmiyordu Ayşe.

Vedalaşıp kapadıklarında spor ayakkabılarını alıyordu eline. Parlak güneş ışığı, botları çamura bulanmışken imdadına yetişiyordu. Halasını morgdan çıkarmak için evden ayrılırken, kadere olan öfkesiyle bir sigara daha yakıyordu…

*

Hoca mezar başında Kur’an okurken, gözyaşları eşliğinde toprağa veriliyordu Safiye. Kalbinden bir parçanın da üzerine toprak attıklarını hissediyordu Ayşe. Artık kaçmak istediğinde sığınabileceği evde Safiye olmayacaktı. Onun şefkati ya da sevgisini hissedemeyecekti. İlkbahar ile tabiata canlılık bahşedilirken, ömründen bir bir gidiyordu sevdikleri. Önce babası, ardından Safiye.

Birbirlerinden zıt taraflarda oldukça mesafeli duran dede ve torunu seyrederken, bir ölümün bile bazen kırgınlıkları iyileştiremediğini görüyordu Ayşe. Efide, dedesinden sadece uzak değildi âdeta bir yabancıydı.

Hocanın son okuduğu Âyetlerin ardından, “El Fatiha!” sözleri yankılanırken caminin ardındaki köy mezarlığında, Safiye’nin son vasiyetine şahitlik ediyordu ağlaşan kalabalık.

Camide her vakit okunacak Kur’anları manen dinlemek istediğini bilmeyen hiç kimse yoktu köylerinde. “Yerinde huzurla yat, Safiye hala…” sözlerini, okuduğu Fatiha’nın ardından fısıldıyordu Ayşe.

Efide’ye gitme nedeni sıkıntısını anlatıp, yardım istemekti ancak vefat haberiyle tek kelime etmeyi hadsizlik olarak gören bilinci bu fikri aklından silip, götürmüştü. Safiye’yi kaybetmiş olmanın verdiği hüzün aklındaki karanlık düşüncelere, kâbuslara, geleceğe dair ümitsizliğe setti mezarlık başında durduğu bu vakit.

Şimdi elinde tek kalan, Kemal’den ayrılacağına dair annesine olan güveniydi. Belki de bir daha Şeytan yanına bile yaklaşamacaktı. Ondan ayrılmasını Ayşe’nin istediğini söylemeyeceği için Feriha’ya da zarar veremeyecekti. Bir daha yanına yaklaşamayacağı için de ondan tamamen kurtulabilirdi.

O şeytanın, Berlin’de bir trafik kazası geçirmesi ya da daha iyi ihtimalle sokak çetelerinin saldırısına uğrayıp katledilmesi tek dileğiydi.

Cemaat yavaş yavaş dağılırken, iki taş üzerine yerleştirilmiş kütük parçası üzerinde oturan Efide’yi seyrediyordu bulunduğu mesafeden. Dizleri üzerine kollarını yasladığında, yanından ayrılırken eğilip alnına öpücük konduran kadının yüzüne derin bir sevgiyle bakıyordu. Kadının kısacık cümlesine kabulünü başıyla gösterirken, hareketleri ağır ve mekanikti.

“Ben eve gidiyorum, geliyor musun?”

Jülide’ye dönüp bakarken, ne yapması gerektiğine de karar vermeye çalışıyordu. Babasını defnettikten sonra Efide yanındaydı. Ona sarılarak ağlamıştı… O gün, sanki bir ömür uzaktaydı bugünden baktığında. “Ben daha sonra gelirim anne. Onu yalnız bırakmak istemiyorum.”

“Anlıyorum… Çok geç kalma.” Dudağında zarif bir gülümseme belirir gibi oldu Jülide’nin sözlerine sempati katmak istercesine ancak çok da uzun sürmedi bu ifadesi. Topuklu, uzun çizmeleri üzerinde ayrılırken yanından, kalın kaşmir şalına daha sıkı sarıldığını görebiliyordu.

Hasan, Tarık, İdris, Cemal, Hurşit mezarlık başında kalan son cemaatti Efide’nin dedesi olduğunu öğrendiği Bekir ile sohbet eden. Onlar da Efide’nin omzuna ellerini koyup taziyede bulunduktan sonra bir bir ayrılıyorlardı mezarlıktan. Hatice, Hasan ile uzaklaşırken Feriha yanına yaklaşıyordu.

“Eve gitmeyecek misin?” Feriha’nın ardından Tarık da yanlarına gelerek, aynı soruyu soruyordu ifadesiz ses tonuyla.

“Efide’yi yalnız bırakmak istemiyorum. Onu da alıp bizim eve gidelim mi?”

Tarık, “Benim Trabzon’a dönmem gerek. Malum, okul,” dediğinde yeşil gözleri, gözlerini inceliyordu. “Kendine iyi bak…”

“Sağ ol, güle güle.” İlk kez Tarık’ın gidişi hiçbir şey ifade etmiyordu belki de Ayşe için. Hiçbir şey hissetmiyordu. Kalbinden öyle bir sökülüp gitmişti ki aşkı, zerresi bile kalmamıştı içinde.

Efide’ye son bir taziye de bulunup ayrılırken yanlarından, dönüp dönüp ardına bakıyordu Tarık. Yine anlayamadığı bir sebepten Ayşe de Tarık’ın gidişini izliyordu rahatladığını hissederken.

Efide’nin yanına yaklaşırken sessizdi adımları. Önce yanına oturdu, ardından elini çamura bulanmış kazağına aldırmadan omuzuna yerleştirdi. “Seni tutacağım, birader. Hadi bize gidelim.” Sesi, Efide’yi taklit edercesine kısıktı. Gözlerine bomboş gözlerle bakarken Efide, “Ya git, gelmeyeceğim de, ya da kalk! Çünkü seni bir başına bırakmaya niyetim yok!” diyordu itiraz kabul etmez bir ciddiyetle.

Başını aşağı yukarı sallayıp oturduğu yerden kalktığında, Feriha’yı da alıp sıcak olduğu şüphesini duymadığı eve doğru yürüyorlardı. Gün boyu güneş, şehri aydınlatmış olsa da soğuğa pek de bir etkisi olduğu söylenemezdi. Donduğunu hissedebiliyordu yün panço giydiği hâlde. Kapıda Bedriye karşıladığında gelenleri, Efide içeri girmeden Ayşe’yi dirseğinden yakalayarak duraklatıyordu.

“Ne oldu?”

Ayşe’nin sorusunu cevaplamadan önce Bedriye ve Feriha’ya baktı, ardından gözlerine kilitledi gri bakışlarını. Gözlüklerinin camlarında nokta şeklinde çamurlar kurumak üzereydi. “Ben üzerimi değiştirip gelirim. Böyle çamurlu çamurlu girmiyim içeri.” Ayşe’nin itiraz etmesine fırsat vermeden dönüp giderken ardından bakakalıyordu yalnızca.

“Geri gelir mutlaka, hadi içeri gir! Hava buz gibi!”

Feriha’ya bakarken sözlerinde haklı olduğunu düşünmek istiyordu. “İnşAllah gelir…”

Mutfak masasında karşılıklı çay içerken Feriha ile, Safiye’nin üzerlerindeki emeğini yâd ediyorlardı. Bir şekilde herkesin kalbine dokunan o muhterem kadın şimdi toprağın altında yatıyordu. Kırıp incitmeyen, çocukla çocuk olan ihtiyar kadın…

Sürekli saate giden gözleri, Feriha’nın sabrını taşırdığında bir, “Of!” çekiyordu arkadaşı. “Of be Ayşe! Gelmeyecek demek ki! Camide görüşeceksiniz nasılsa!”

Bardağındaki çayın son yudumunu içmeden hemen önce, “Keşke gelseydi…” diye mırıldanıyordu. “Birlikte giderdik…”

Feriha’nın eleştiren bakışları gözlerindeydi. “Siz birbirinize âşık falan mı oldunuz?”

Aşk… Aşk muhtemelen Ayşe’den çok uzak olacaktı…

“Hayır..! Çok iyi arkadaş olduk.”

Kısılı gözleri, sözlerinde yalan arar gibiydi. “Ha şöyle! Sen abimle evleneceksin! Ben senin görümcen, sen benim gelinim olacaksın! Sakın başka hayaller kurma!”

Birkaç ay önce bu sözleri duyduğunda heyecanı küt küt atan kalbinde yankılanırdı Ayşe’nin. Ancak şu an tek hissettiği; gerçek olabileceğine dair endişeydi. “Senden de ne görümce olur ha! Ne eğlenirdik…”

“Eğleneceğiz zaten. Birkaç senemiz daha var işte o vakte kadar ama bekleyeceğiz artık.”

Akşam ezanları okunurken camiye gidiyordu iki arkadaş. Okunan Kur’anlar Safiye’nin ve tüm ölmüşlerin ruhuna hediye edilirken, Ayşe’nin gözleri kadınlar bölümüne ayrılan balkondan Efide’yi arıyordu… Ancak, o yoktu.

“Seninki mevlüte gelmemiş galiba?” diye fısıldarken Feriha kulağına, hoca duaya başlıyordu.

“Neden gelmemiş acaba?” Bu soru aklını kurcalarken, edilen duaların güzelliğiyle silinip gidiyordu endişeleri. Uykusuzdu, uyuyor olabilirdi. Yorgundu, yerinden kalkamıyor olabilirdi. En kötüsünü düşünmektense, müspet fikirlerin düşüncelerini iyileştirmesine izin veriyordu Ayşe.

Cami cemaati dağılırken, Feriha ile vedalaşıp eve dönüyordu Ayşe. Sessiz sedasız eve girdiğinde, aynı sessizlikle odasına çıkıyordu. Yatağına yatmak aklının ucundan bile geçmiyordu üzerinde yaşadığı kâbusun ardından. Yorgan ve yastık alıp sedirin üzerine geçtiğinde, pencereye dönüyordu yüzünü. Karşısındaki tepeyi süsleyen ufak ev, karanlıklardaydı. Sokak lambasının aydınlatma çabaları bile hiçbir ışığın yansımadığı pencerelerine derman olmuyordu.

Neden gelmediğini mesaj atarak öğrenebilirdi ancak uyuyorsa rahatsız edebileceği endişesiyle vazgeçmek zorunda kalıyordu. Kalbinin ferah olması için dua ederken, karanlık pencerelerini seyrettiği eve yorgun gözlerle bakıyordu artık. Birkaç dakika sonra gözleri kapandığında önceki gece Efide’nin kollarında Safiye’yi gördüğü an, gencin yüzünde tanık olduğu acıyla kalbinin yandığını hissediyordu Ayşe.

*

Üzerinde bir battaniye, parmakları arasında yanmayan bir sigara, eli başının altında… Sessizliğin hüküm sürdüğü evde sırtüstü yatmış, tavanı seyrediyordu sokak lambasının loş ışığıyla. Ayşe’yi bekletmiş olmak vicdanını sızlattığı hâlde yattığı yerden kalkamıyordu. Muhtemelen şimdi uyuyordu. Belki Fuat’ı çok merak da etmişti ancak rahatsız etmemek için arayamamıştı da.

“Safiye hala… Evinde sigara içmiyorum hala…” Sigarayı parmakları arasından avuçiçine aldığında insiyaki olarak sıkıyordu. Gözlerini hissettiği yorgunluğa rağmen zar zor kapayabildiğinde iki gündür uyku uyumadığı hâlde, şimdi de uyuyabileceği sanmıyordu.

Ve öyle de oldu… Gözleri kapalıydı ancak uyuyamıyordu. Safiye’nin evden çıkmadan önceki son hâli gözlerinin önünde titreşirken uyuyamıyordu. Sokak lambası doğan güneşle yitip giderken, pişmanlık boğazını sıkan demirden bir pençeydi. Telefonu titreşirken yanındaki çekyatın üzerinde, uzanıp almaya gücü yoktu. Gözlerini açmaya hiç niyeti yoktu. Yaşama dair bir huzuru yoktu.

Telefon tekrar tekrar başa döndüğünde uzanıp bir mecburiyetle aldı eline. Annesinin aradığını görmek, parmaklarını gözlerine bastırmasına yetiyordu. Önceki gün mezar başında vedalaşırken söylediği son sözler varlığını önemsemediği kalbini sızlatmıştı.

“Son günlerinde halamı mutlu ettin Efide’m… Rabb’im seni bir ömür mutlu etsin…”

Biliyordu Safiye’yi sevindirdiğini, yanında olduğu için mutlu olduğunu. Ama ne yazık ki o ölüme giderken Fuat yalnız bırakmıştı halasını.

Telefonu açtığının farkında bile değildi Elvan, “Efide’m,” diyene kadar. “İyi misin oğlum?” Sesi zayıf, ağlamaktan boğuklaşmış gibiydi Elvan’ın.

“İyiyim… Sen nasılsın?”

Derin bir nefes soluyordu Elvan kederin titreştirdiği. “İyi olmaya çalışıyorum, oğlum. Gelebilirsen gel diyecektim…”

Çekingen ifadesiyle dile getirirken isteğini, uykusuz gözlerinin acısını hissediyordu Fuat. Kapının ahşabı nazik bir hareketle çalınırken, “Bakarız anne… Biri geldi, sonra ararım,” diyerek yerinden kalkıyordu.

“Tamam oğlum… Bekliyorum.”

Üzerinde bir atlet, altında salaş bir eşofman vardı. İkisi de hâletiruhiyesini yansıtan bir karalıktaydı. Kapadığı telefonu ve yanmayan sigarayı bırakırken elinden, gözlüğünü bıraktığı yerden alıp, gözlerine takıyor, ısrarla kapıyı çalmaya devam eden sabırsızı karşılamak için ilerliyordu.

Açtığı kapıda gördüğü; kıpkırmızı gözleri şişmiş Ayşe’den başkası değildi. “Seni merak ettim. Dün gelmeni bekledim, gelmedin. Camide de yoktun… İyi misin?”

“Okula gitmedin mi?”

İfadesi olmayan yüzü Ayşe’nin pek de umurunda değildi. “Gitmedim.”

“Gelsene içeri.” Kapıyı ardına kadar açtığında, gerisin geri yanmayan soba odasına dönüyordu.

“Bu soğukta çıplak durarak intihara karar verdiysen dayı, çok yanlış bir seçim! Daha basit yöntemler önerebilirim istersen!” Önce başına sardığı şalı Fuat’ın omuzlarına örttü, ardından odunluğa gitmek için kazanı eline aldı. Fuat’a fikrini sorma gereği bile görmüyordu ufacık hâliyle ve her nasılsa Fuat’ta reddedecek gücü ya da isteği bulamıyordu kendinde.

Sobanın kapağını açtığında fazla külünü temizleyerek içine çalı ve odun yerleştiriyordu. Eski bir gazete parçasının bir kısmını sobaya, diğer parçasını rulo yaparak elinde tuttuğunda, pencere kenarında bıraktığı çakmağı eline aldı tutuşturmak için.

Omuzları ısınırken, gevşediğini hissediyordu ancak Ayşe’nin sıcaklığını hissettiği için miydi bu rahatlama yoksa lavanta ve misk karışımı koku muydu bir parça huzur hissettiren bilemiyordu. Çalılar çıtır çıtır yanmaya başladığında, sobanın üzerindeki bakır güğümü mutfağa götürüyordu Ayşe.

Geri geldi, yine gitti.

Ve bu süre zarfında Fuat’ın tek yapabildiği sessizce seyretmekti. Dirseklerini dizlerine yerleştirip başını elleri arasına aldığında parmakları alnını ovuşturuyordu. Açılan kapıyla tekrar odaya girdiğinde Ayşe, taptaze kahve kokusu dolduruyordu odayı. Fuat başını kaldırdı, elinde büyükçe bir tepsiyle Ayşe yanına oturdu.

“Hiçbir şey yemediğini biliyorum.” Kahve kupasını, dudakları üzerine örttüğü ellerini geri çekerek avucuna bırakıyordu. “İntiharla ilgili söylediklerimde samimi değilim! Şimdi hiçbir yere gidemezsin! İç bir yudum!”

Küçük bir kızdan emir alıyor olmayı garipsediği hâlde, saatlerdir hiçbir şey gitmeyen midesine kahveden aldığı ilk yudumu gönderiyordu. Tereyağına kırdığı yumurtaya küçük bir ekmek parçası attı önce, ardından çatalı batırarak Fuat’ın dudaklarına uzattı. İtiraz edebilirdi ama kendi iradesi dışında açılan dudakları kabul ediyordu çikolata kahvesi gözlerin hüzünlü sahibinin uzattığı lokmayı.

“Kendin yiyebilir misin yoksa elimle beslemeye devam edeyim mi?”

Başını aşağı yukarı salladı yalnızca.

“Hangisine bu kabul? İkincisiyse kafanı sallama!”

Kahvesinden büyük bir yudum almakla yetindi yalnızca.

“İkincisi öyleyse… Tamam, bana dön biraz daha!” Döndü… Şişkin gözlerin tatlı rengi gözlerine bakıyordu hâlinden anlar gibi. Yemek bittiğinde kahvesinin son yudumu da tükenmişti. “Şalım sana yakıştı, biliyorum ayrılmak istemiyorsun ancak oda çok sıcak artık… Bırakabilirsin.”

O an için çocuk; Fuat’tı. Bir abla ya da anne hassasiyeti vardı Ayşe de Fuat’a yardım etmeye çalışırken. Yaşadığı acıyı görebiliyordu ancak acısını saklı tutarak Fuat’a yardım etmeye çalışıyordu.

*

“Gülsemin hocam, çok teşekkür ederim. İyi akşamlar size…”

Sevgi dolu kollarıyla sarılırken öğrencisine Gülsemin, Ayşe’deki başarıyla gurur duyduğu her hâlinden belliydi. “İleride çok başarılı bir sanatçı olacaksın ve ben seninle, öğrencimle övüneceğim Ayşeciğim.”

Yüzüne derin bir tebessüm yayılırken, Safiye’nin cenazesi ardından geçip giden zaman bir acıyı daha küllendirmiş gibiydi. “Size çok teşekkür ederim hocam.”

Apartmandan çıktığında kaldırımda bekleyen petrol yeşili Doğan ile adımları yavaşlıyordu ister istemez. Ayşe’yi görüp şoför tarafından çıktığında yolcu kapısını açıyordu Tarık, “Seni eve götürmek için geldim,” sözleriyle.

“Vizeler başlıyor diye beklemiyordu seni Feriha, hayırdır?”

Cevap vermek yerine gülümserken, Ayşe’nin oturmasını bekliyordu. Ayşe oturdu, Tarık aracın önünden dolaşıp şoför koltuğuna geçti. Dışarıda ilkbahara inat kar soğuğu hüküm sürerken, aracın içi sıcacıktı. “Geçen pazartesi toplanamamıştık cenaze nedeniyle. Kuzenlerin ısrarını kıramadım. Gece yine dönüyorum yurda.”

“Anladım… Hayırlısı…” Rahatsız edici bir sessizlik vardı elli kilometre hızın aşılamadığı bitmek bilmez anayolda tın tın ilerlemeye çalıştıkları sırada. Negatif bir elektriğin bütün vücudunu dolaştığını hissedebiliyordu.

“Benden uzaklaşıyorsun günden güne. Neden?”

Konuşmak istediği bir konu değildi ancak belli ki bu işi ardında bıraktığını bilmesi gerekiyordu Tarık’ın. “Abi, ben genel olarak insanlardan uzaklaşıyorum. Sadece senden değil yani.”

“Ayşe… Abi demekten vazgeç! Herkesten uzaklaşırken Efide’ye yaklaşıyor olmanı açıklayabilir misin?”

“Hiçbir şey açıklamak zorunda değilim ancak hatırını kıramıyorum abiciğim. Efide ile birbirimizi anlıyoruz. Acılarımız ortak. Anlatabildim mi?”

Hız sınırı bölgesinden çıktıkları an vites arttırıp gaza basıyordu asabi tavrını hissettirmek istercesine. “Aslı yüzünden mi bana böyle afra tafra yapıyorsun?”

Şaşırmadığı hâlde şaşırmış gibi yapmak, sağlam mizacına kazandırdığı bir yetenekti Ayşe’nin. Tarık’a dönüp bakarken yüzündeki ifade aynen istediği gibiydi; şaşkın. “Sana neden afra tafra yapayım ki?”

“Of Ayşe ya! Bana olan aşkını biliyorum. O gün kafede Aslı’yı gördüğünde anladım yüzünün aldığı hâlden. Nefret ettin bir anda Aslı’dan. Şimdi de benden uzaklaşıyorsun ama Aslı gelip geçici.”

Aslı gelip geçici.

Bu hakikati o gün, o kafede biri söyleseydi Ayşe’ye, Şeytan’ın verdiği rezil huzursuzluğa rağmen ümidi hissedebilirdi. Ona olan aşkını fark ettikten sonra belli ki Ayşe’nin büyüdüğünü anlamıştı ama ne hazindir ki artık çok geçti. Güldü sessizce. “Tarık abi… Sana itiraf edeyim; ilk aşkımdın. Hatta kadınları sınıflandırdığın gerçeğini bilmeseydim muhtemelen hâlâ âşık olabilirdim sana.”

Başını çevirip Ayşe’ye baktığında kısa bir süre, yemyeşil gözlerine yayılan öfkeyi görüyordu Ayşe. “Saçmalama, Ayşe!”

“Saçmalayan ben değilim abi, sensin! Kızlarla her haltı yiyen sen olduğuna göre sende evlenilecek bir adam değilsin öyleyse! Hiç bu açıdan baktın mı?”

“Hâlâ saçmalıyorsun! Bir erkekle kadın şehvet söz konusuyken eşit olamaz!”

Garip bir tiksintiyle ürperiyordu teni, Tarık’ın sözleriyle. “Tarık abi… Benim gözümde kadın da erkek de eşit şehvet söz konusu olduğunda. Köprüde dur lütfen eve kadar yürüyeceğim!”

Arabayı köprüde durdurduğunda, “Ayşe, bir-iki yıl geçtiğinde daha iyi anlayacaksın bence,” diyordu Tarık, yüzünde kendinden emin, kibirli bir ifadeyle.

Küçük kolu kendine doğru çekip aracın içinden çıkmadan hemen önce, “Abi…” dedi dudaklarında tatlı bir tebessümle, “Mümkünse seni bir daha etrafımda görmek istemiyorum. Allah’a emanet ol!” Sözler dudaklarından öylesine bir ciddiyetle döküldüki karşısındaki genç öfkeyle arabanın kapısı kapanır kapanmaz patinaj yaparak uzaklaştı yanından. Sırtında bir yüktü Tarık’ın aşkı, kapadığı kapıyla o yük buhar olup kalkmıştı âdeta.

Rahatlamış bir ruh hâliyle ilerliyordu evine gökyüzünde parıldayan yıldızlar eşliğinde. Efide’nin penceresinde ışık vardı. Muhtemel ki yeni bölümün derslerine alışmak için çalışıyordu. Kendi evlerinde de ışıklar yanıyordu tabii… Beklediği buydu ancak bir de beklemediği bir ayrıntı vardı…

Bahçelerinde park etmiş simsiyah pikap!

Ev karşısındaydı tereddütle olduğu yerde çakılı kaldığında. Geri dönüp Efide’ye gitmeye niyetlendiği an açılan kapıyla saklanma fırsatı bulamadan Şeytan’ın gözlerine esir düşüyordu. Çok geçmeden annesinin sesi kâbuslarına çağırdı Ayşe’yi, “Gelsene Ayşeciğim! Neden bekliyorsun orada?”

Başka çaresi yoktu adım adım ilerlerken. Daha geç gelseydi, Tarık’ın arabasına değil de otobüse binmiş olsaydı, Efide’ye gitmeyi daha önce akıl etseydi belki de hiç karşılaşmayabilirlerdi. Bu düşüncelerle veranda da vedalaşan çiftin yanına ilerlediğinde Şeytan’ın eli uzanıyordu elini sıkmak üzere.

O ele asla dokunmazdı ancak hareketlerinden şüphe etmemesi için dayanması gerekiyordu. Eline değen ten, cerahat gibi bulaşıyordu âdeta. Elinden uzaklaşabildiği gibi, gözlerindeki hesapçı bakışlarından da uzaklaşmayı ümit ediyordu. “Ayşeciğim… Vedalaşıyoruz. Kendinize iyi bakın…”

Söz dökülmüyordu hissettiği heyecanla kavrulurken dudakları.

“Anneni sana bırakıyorum…”

Yutkunurken boğazındaki kuruluk acıtıyordu canını.

“Sizi… Çok özleyeceğim…”

Rüya mı, gerçek mi? Hiçbir fikir yürütemiyordu bu garip anda…

Jülide belli belirsiz, “Ah… Kemal,” diye inlerken, Ayşe şükür secdesi yapmak istiyordu.

Bedriye, “Jülide Hanım, telefon var size,” dediğinde, Kemal, Ayşe’nin yanından geçiyordu, “Yatmadan önce e-postanı kontrol et!” fısıltısının ardından.

Aracına doğru uzaklaşırken Şeytan, Ayşe’yi Kara Mamba sarıyordu yavaş ve beceriksizliğinden mütevellit. Farkında değildi gözünden damlayan yaşın, Bedriye, “İyi misin?” diye sorana kadar.

Yavaştı, beceriksizdi… Bir yılana av olurken, donmuş bedeni zehir etkisiyle felce uğramış gibiydi.

Aracın uzaklaştığını duyduğu hâlde evden içeri giremezken, Jülide elinden tutuyordu kımıldamasını sağlamak için. Salona, üçlü koltuğun üzerine çöktüğünde ceset külfetindeki bedeni, kırpıştırdığı gözlerinden yaşlar damlıyordu. “Neden ağlıyorsun Ayşe… Kemal anlayışla karşıladı benim ayrılma isteğimi. Israrla senin isteyip istemediğini sordu ama ben duygularımın şu an çok karmaşık olduğuna ikna ettim onu.”

Annesinin masmavi gözlerine ümit arar gibi bakıyordu. “Gerçekten mi?” Sorunun küçüklüğü bile dudaklarından kırılarak dökülmesine engel olamıyordu.

“Gerçekten. Kemal ikimize de büyük bir saygı duyuyor.”

Ellerinin tersiyle gözlerini kurularken, ümit ve ümitsizlik önünde uzanan darağacı misaliydi. İkisi de şimdi gözünde aynı yokluktu sebebini anlayamadığı bir karamsarlıkla.

İzin isteyip odasına çıktığında bilgisayarın açılma süresi, bilgisayar koltuğunda oturan Ayşe’nin kollarını bedenine sarmış olduğu hâlde kalp atışlarının sesini dinlemesiydi.

Açılan ekrana görmeyen gözleriyle bakıyor, elleri titrerken kalbini sakinleştirmeye çalışıyordu. Mail kutusuna tıkladığı an son gönderilen mailler yükleniyordu ekranda. En üstte, yabancı bir mail adresi vardı farenin imlecinin üzerinde titrediği.

Açmaktan başka çaresi yoktu.

Zip dosyasının bilgisayarına inmesini beklerken ellerini sımsıkı birbirine kenetleyerek, dudaklarını parmaklarına yasladı başı ağır geldiğinde bedenine. Açılan klasörde iki jpeg bir de mpeg dosyası bulunuyordu. Fotoğrafa tıkladığı an ekranda gördüğü oda, yıllardır huzuru en çok hissettiği odalardan biriydi…

Feriha’nın odası.

Yastığına sarılmış, huzur içinde uyuyordu arkadaşı başucu lambasının loş ışığında.

Kalp atışlarının hızıyla sarsılırken gözlerinde gözyaşları kurumuştu Ayşe’nin.

İkinci fotoğraf açıldığında çığlığını elleriyle bastırmaya çalışıyordu. Çırılçıplaktı Feriha… Gözleri kapalı, cenin pozisyonu almış olduğu hâlde uyuyordu.

Arkadaşının hayatını kararttığı için zemheri soğuğu titretiyordu bütün bedenini. Videoyu açtı… On dokuz saniye geri sayarken kamerayı Feriha’nın bedeni üzerinde gezdiriyordu. En son kamerayı kendi yüzüne tuttuğunda Şeytan, işaret parmağını dudaklarına yaslıyordu. “Şi…” fısıltısı kalbine çakılan kazık gibiydi Ayşe’nin. “Bu bizim sırrımız olacak…”

Görüntü sona erdiğinde yaptığı hatayı geri alabilmeyi diledi önce ardından Feriha ile konuşabilmeyi. Bugün hiç konuşmamışlardı, arkadaşının nasıl olduğunu bilmiyordu. Gülsemin hocanın yanında sessize aldığı telefonu titreşirken sırtındaki çantada kıpırdayıp alamıyordu telefonu eline.

Titreşim bitiyor, ardından yeniden başlıyordu…

Yine ve yine…

Tekrar ve tekrar.

Arayanın kim olduğunu bildiği için mi bakamıyordu, yoksa vücudundaki kan mı çekilmişti?

Her hâlükârda kaçamayacaktı artık. Sırtındaki çantayı kucağına alırken, hâlâ titreyen telefonu açıp, kulağına yaklaştırıyordu.

“İzlediğini biliyorum… Gördün mü arkadaşının başına neler geldi senin yüzünden?”

Onun eğlenen sesine mukabil, Ayşe’nin güçsüz sesinde titreşen kelimeleri vardı. “Ona ne yaptın?”

“Ah şekerparem, ağlıyor musun sen? Hem de yanında ben yokken! O gözyaşlarını dilimde hissedebilmeyi ne kadar isterdim şu an bilemezsin…” Sesi artık eğlenmiyordu… Boğuk ve pis bir şehvetin ağırlığını ulaştırıyordu kulaklarına.

“Ona… Ne yaptın?”

“Şarışınlar ilgimi çekmiyor, tatlım. Şimdilik hiçbir şey yapmadım… Merak etme, sabah uyandığında pijamaları üzerinde olduğu için benim ona dokunduğumu fark edememiştir bile…”

Bir çığlık koparken ciğerlerinden fısıltı gibiydi dudaklarından dökülen, “Hayır! Hayır! Hayır!”lar…

Kısık sesli kahkahalarını dinlerken ses tonu yine aynı boğuklukta ulaşıyordu Ayşe’ye. “Düşündüğün gibi bir şey değil tatlım. Amacım seni korkutmaktı ve anladığım kadarıyla bunu başardım. Feriha’na dokundum derken…” Hıçkırışını engelleyemediğinde Ayşe, o yine gülüyordu telefonun diğer ucunda. “Senin anladığın gibi bir dokunuş değil. Onu soydum, giydirdim falan filan yani…”

Önce yutkundu, ardından dirseğini bilgisayar masasına yaslayıp küçük bir huzurun kalbine yayılmasına izin verdi. Feriha, Ayşe’nin aptallığıyla kirlenmemişti en azından. Masumiyeti bir sapığa kurban olmamıştı.

“Yeterince korktun mu?” Sesi bir anda soğuduğunda Şeytan’ın, teni bir ürpertiyle titriyordu Ayşe’nin. “Cevap ver!”

Yutkunsa da çare bulamayacaktı boğazında düğümlenen hıçkırıklara. Fısıldayarak cevap vermeyi tercih edecekti bunun yerine. Çünkü biliyordu; beyabanda su arayan bir seyyahtı ve o suyu bulamadan ölüp gidecekti kum üzerinde sürüklenirken. “Evet.”

“Hayır, hayır tatlım… Korktum diyeceksin!”

Mekanikti verdiği cevap, “Korktum.”

“Aferin küçük kızıma… Öğreneceksin… Ah sana neler öğreteceğim…”

İniltileri kulaklarını da bulandırıyordu midesini de. Telefon avucunda olduğu hâlde elini masaya yasladığında ağlayışını gizleyebilmek için dudaklarını sımsıkı birbirine bastırıyordu.

Ve o, acımasızca devam ediyordu. “Bana bir daha oyun yapmayacaksın, anladın mı?”

“Anladım.” Bu anladığı gerçekle acı çekiyordu bütün bedeni.

“Bir daha hiç kimsenin dikkatini çekecek bir hareket yapmayacaksın, anladın mı?”

“Anladım.”

“Birine herhangi bir şey hissettirirsen, Feriha’yı patlatan ben olurum bunu unutmayacaksın, anladın mı?”

Ne yazık ki, “Anladım,” demek zorundaydı buna da.

“O arkadaşını da benden uzak tut! Ya benim iyi bir adam olduğuma onu ikna edersin ya da onunla bir daha görüşmezsin! Kararını ver!”

Efide’ye derdini anlatamadığında Safiye’nin cenaze haberini almıştı. Şimdi o aldığı haber, Allah’ın bir lütfu gibi görünüyordu Ayşe’ye. Eğer Efide biliyor olsaydı Şeytan’ı ne hâle getirirdi, kim bilir! Gözlerini sımsıkı kapayışı insiyakiydi. Feriha’ya bir zarar gelsin istemiyordu… Efide bilsin istemiyordu…

“Şimdi uyuyabilirsin şekerparem. Yakında beraber olacağız. Şimdi bana iyi geceler dile!”

Parmaklarını sımsıkı yumduğu gözlerine bastırırken, “İyi geceler,” demeye çalışıyordu. Tek dileği ise; iyi tek bir gecesinin olmamasıydı.

“Aferin şekerparem. Yine görüşeceğiz.”

Telefonu kapadığı an avucunun içinden gürültüyle düşüyordu alet bilgisayar masası üzerine. Ne kadar süre eli gözleri üzerinde kapalıydı bilemiyordu gelen kutusunu temizleyip, çöp sepetini geri alınmayacak işlemle buluştururken. Gözleri sisli görse de işini bitirip bilgisayarı kapayacak kadarına yeterliydi bakışları. Pijama giyip sedirin üzerine geçtiğinde, sarıldığı battaniyeye rağmen, tir tir titriyordu.

En kötüsü de bu titreyişlerinin yeni başladığını fısıldayan mantığının karanlık kehanetlerinden kaçamıyor oluşuydu.

Ahzen ~ 11 | Tut” için 2 yorum

  • 26 Kasım 2018 tarihinde, saat 23:54
    Permalink

    Kemal ağzın burnun yer değiştirsin öküz herif Allah senin gibi zihniyetleri yok etsin nefsine ve şeytana hizmet eden soysuzlar

    Yanıtla

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir