Ahzen ~ 10 | Eyvah

Dokunmaya çalıştı mı?

Dokunmak…

Gerçekliğe geri döndüğünde Efide’ye hiçbir şey anlatmamaya karar veriyordu en son düşünce aklından geçerken. Dokunduğunu söylerse ve o, tıpkı kafede sinirlendiği gibi Şeytan’ın yakasına yapışırsa ve o şeytan gidip Feriha’ya zarar verirse, o zaman ne yapardı?

“Uzun uzun sohbet etmek isterdim ama evime gideceğim. See you!” Ellerini cebine soktuğunda, ağacın huzurlu gölgesinden ayrılıyordu. Ardından, “Vaktin olduğunda sohbete bekleriz,” derken Efide, dönüp de bakmamaya kararlıydı Ayşe. Aklı evini işgal eden şeytanın varlığıyla doluydu. Kapıyı Bedriye açtığında henüz verandanın basamağına yeni adım atıyordu, Ayşe.

“Hoş geldin, Ayşe. Bana izin verdi bu akşam Jülide Hanım… Sanırım sizin geleceğinizi bilmiyordu.”

Gereksiz bir mahcubiyetin derin izleri yayılırken Bedriye’nin yüzüne, ne yapacağına dair hiçbir fikri yoktu Ayşe’nin. “Hadi ya… Kendimi sahipsiz kalmış bir çuval patates gibi hissediyorum şu an!”

Kapıyı hâlâ açık tutarken, kahkahası yüzünde neşeye dönüşüyordu Bedriye’nin. “Patates çuvalı da nereden geldi aklına?”

Mesafeli konuşmayı bir kenara bıraktıklarından beridir, Bedriye’den daha sıcak bir elektrik alıyordu. Jülide ile sizli-bizli istediği kadar konuşmakta özgürdü ancak Ayşe statü göstergesi hitaplardan nefret ediyordu. “Geçen sene ırmağa, yolun kenarına bir çuval patates bırakmıştılar. Bütün köy birbirine sorduğu hâlde hiç kimse sahiplenmemişti de çuval üç-dört gün betonun üstünde kalmıştı.” Bu arada sessizce içeri girmiş, botlarını ayakkabılığa yerleştiriyordu.

“E… Sonra ne oldu?” Gitmekten vazgeçmiş gibiydi, merakla Ayşe’nin anlatmasını beklerken. Elinde, markası daireler şeklinde üzerine basılmış şemsiyesiyle kapı önünde dururken Bedriye, Ayşe devam ediyordu.

“İdris amca patateslerin ziyan olmasına gönlü razı gelmeyince Kur’an kursuna bağışlatmıştı. Çuvalın yaslı olduğu duvara da; “Çuvalın hâyırlı bir işle buluştu. Parasını cami cemaatinden al!” yazdırdı.”

“Gelip soran oldu mu peki?”

“Hiç kimse gelmedi. Kimin bıraktığını asla bilemedik. Ama patatesler küçücük çocukların üç hafta doya doya yediği besin oldu.” Bu anıyı hatırlamak, eskiye duyduğu özlemle sızlatıyordu kalbini de göz pınarlarını da. Dinlediği hikayeden etkilendiğini gizleme gereği görmeyen Bedriye’yi uğurladıktan sonra sessiz sedasız odasına çıkıyordu.

İkinci bir kez daha düşünmeden dışarının soğuğuna dayanıklı montunu giydiğinde, kaşkol ve bere çıkarıyordu katlı bulunduğu çekmeceden. Sırt çantasına telefonunu yerleştirdikten sonra cüzdanına para alırken biriktirdiği kumbaradan, nereye gideceğine dair annesine mesaj yazmaya karar verdi.

Geldiği gibi sessiz adımlarla çıkıyordu evden her an yakalanabileceğine olan korkusuyla. Dursun, yağmurun altında camiye doğru gidiyordu iri patilerinin üzerinde. Elinde, puma büyüklüğündeki kediye ikram edebilmek için birkaç parça peynir olmasını istediği bu yağmurlu günde olabilecek en sade hâliyle takip ediyordu kediyi.

Çantasından telefonunu çıkardığında tuşlara basarken nereye gideceğine de karar veriyordu Ayşe;

“Anne… Canım çok sıkıldı merkeze gidiyorum. Birkaç kitap alacağım.”

En azından artık bir planı vardı yağan yağmur altında köy yolunda yürürken. Şemsiye kullanmaktan nefret etmiyor olsaydı ıslanmazdı belki ama yağmurun insafı yoktu. Yokuş aşağı, ayağında siyah postal botlarıyla inerken, kulaklıklarını kulağına yerleştirip son günlerde sık sık dinlediği Celina Dion’un sesinden “Parler a mon pere” şarkısına eşlik ediyordu.

“Her zaman ulaşılmazı aramak
Her zaman olanaksızı umut etmek
Ayı indirmek isterdim
Ve toprağı neden kurtarmayayım
Ama her şeyden önce babamla konuşmak isterdim
Babamla konuşmak
Babamla konuşmak isterdim
Babamla konuşmak...”

Bu nakarat kısmı her tekrarında kalbini acısı ve imkânsızlığıyla deşen bir gerçekti… Babası ile konuşmak istiyordu… Ayrılığıyla derin bir kuyuya düştüğü babası ile…

*

Ne kadar inkâr etse de görebiliyordu gözlerindeki kırgınlığı. Safiye’nin evine geri çıkarken aheste adımlarla, insiyaki olarak dönüp Ayşe’nin evine baktığında gördü verandanın merdivenlerinden inen kızın alelacele adımlarını.

Gidiyordu.

Peki nereye gidiyordu?

Adımlarını hızlandırarak, evden içeri girdiğinde olabilecek en hırıltılı ses tonuyla, “Hala ben birkaç parça bir şey unutmuşum, onları tedarik etmeye gideceğim,” diyor, ardından deri montunu çivilikten alarak üzerine geçiriyordu.

“Ha bu yağmurda gitmesen daha iyi değil miydi oğul?”

Elinde tezbih, başında namaz başörtüsüyle Fuat’ın gidişini engellemeye çalışırken, Fuat yanağından öptü yaşlı kadını, “Şeker miyiz eriyelim da! Gelirim ben hemen Safiye Sultan. Sen bir eksik var mı onu de bana?” diyordu.

“Yok, oğul. Ne olsun… Şuradan şemsiye al da ıslanma!”

Kapının dışında kalın tabanlı botlarını giyerken, deri montunun kapüşonunu başına örtüyordu. “Gerek yok hala bir de onunla uğraşamam! Hadi görüşürüz.”

Ardından dualar eden Safiye’ye son bir kez gülümsedikten sonra koşar adımlarla inerken keçi yolundan, simsiyah kıyafetlerinin düştüğü takdirde bulaşacağı çamur için endişeleniyordu içten içe. Neyse ki beton dökülü araba yoluna ulaşması uzun sürmemişti hızlı adımlarla yürümeye başladığında. Önünde yürüyen kızı gördüğünde aralarında elli en fazla altmış adımlık bir mesafe vardı. Belediyenin dolmuş durağında, sırada bekleyen otobüse binerken Ayşe, Fuat adımlarını daha da hızlandırmıştı. Şoför koltuğuna kurulup kalkmaya hazılandığı sırada Fuat adımını atıyordu otobüsten içeri.

Yaşlıca iki adamla sohbet ederken Ayşe, yanlarındaki boş koltuğa oturuyordu sırtındaki çantasını çıkarıp kucağına alırken. “Torunum, camide artık sen yoksun, Feriha torunum yok! Bizi niye bıraktınız?”

Gözlerinde yaşlar var gibiydi ihtiyarın, sevgi dolu gözlerle Ayşe’ye bakarken. Ayşe ise başını kucağına eğdiğinde, “Affedersin İdris amca… Babamdan sonra camiye gelmeye hazır hissetmiyorum kendimi,” diye mırıldanıyordu.

Tam da bu anda boğazını temizlerken Fuat, “Tesadüfe bakın,” diyordu Ayşe’yi takip ettiğine dair bir açık vermekten imtina edercesine. Başını kaldıran Ayşe, inanamayan gözlerle Fuat’a bakarken, “Tesadüf diye bir şey yoktur…” diye fısıldıyordu belli belirsiz. Fuat’a meraklı gözlerle bakan ihtiyarlara, “İdris amca, Gaffur amca, Efide, Safiye halanın yeğeni. İstanbul’dan misafir gelmiş,” sözleriyle tanıştırarak meraklarını gideriyordu.

“O… Hoş geldin torun.”

Sıcak bir karşılanmanın ardından ayaküstü sohbet ettiklerinde araç hareket ediyordu artık. Kapüşonunu açtı, oturmak için Ayşe’nin başından aşağı dikilmeye başladı. Şapkasını ve kaşkolunu çıkarıp katlayan Ayşe bir zahmet yandaki boş koltuğa geçerek Fuat’a yer açtığında, “Çok zahmet oldu,” sözleriyle dalga geçiyordu Fuat belli belirsiz bir mırıldanışla. “Nereye gidiyorsun?”

Başını çevirdiği pencereden dışarıyı seyrederken, araç hızla yol alıyordu yağmura karşı. Cevap vereceğinden ümidi keseceği kadar uzun süren sessizliğin ardından geliyordu sözleri, gözleri yağan yağmurla dövülen cama kilitliyken. “Kitapçıya uğrayacağım. Yeni kitaplar gelecekti.”

“Beraber gidelim. Bana da lazım olacak…”

Başını çevirip, kahverengi gözleriyle gözlerine kilitlendiğinde, “Neden?” diye sorguluyordu haklı olarak.

“Üniversiteye burada devam edeceğim.”

Hâlâ gözlerindeydi gözleri. “Burada mı?”

“Sana yardım edeceğim dediğimde bana mesafeler var demiştin…”

“Hatılıyor musun?”

Nasıl unutabilirdi ki? Yardıma muhtaç bir çocuktu Fuat da bir zamanlar. Bir yardım eli uzandığında çocukluğu geride kalmış olsa da hayatı kurtulmuştu. Başını aşağı yukarı sallarken, gözlerine dimdik bakan kızın şüpheci bakışlarına kararlılığıyla karşılık veriyordu.

“Benim için mi geldin?” Yutkunduğunda gözlerini çevirdi gözlerinden. Hatta öyle bir çevirdiki bedeni de bakışlarının uzaklaştığı kadar uzaklaşmak ister gibiydi tanıdığı ya da tanımadığı herkesten.

“Senin için geldim.”

Gözlerini kapadı, başını kucağına eğdi. “Teşekkür ederim.” Fuat, duyduğu kelimelere bu anlamı verebildiğinde, Ayşe’nin sessizliğine saygı duymaktan başka yapabileceği hiçbir şey yoktu. On beş yaşlarında bir genç ücretleri toplamak için hareketlendiğinde, Fuat pantolonunun sağ arka cebinden cüzdanını alabilmek için sol kalçasına veriyordu yükünü. Bu yakınlıkla Ayşe’nin tertemiz kokusu doluyordu burnuna. Birlikte olduğu genç kızlar ya da olgun kadınların ağır olduğu kadar karmaşık çiçeksi parfümlerinden kokmuyordu, Ayşe. Hafif bir lavanta esansı ve yoğun şampuan kokuyordu teni ve saçları.

Tıpkı yaşına yakışacak şekilde.

Yakınlığından ürküp geri çekilmeyişi Fuat’ın dikkatinden kaçmadığında garip bir gurur duygusuna kapılıyordu. Babasının ardından gözyaşı dökerken Fuat’a sığındığı zaman da aynen böyle bir duygu yaşamıştı.

“Hangi bölümü okuyorsun?” Birkaç dakikalık sessizliğin ardından ilk sözleriydi Ayşe’nin.

Belirsiz kısımları olsa da tıp olmayacağı kesindi. “İnşaat mühendisliği olacak galiba.”

Gözleri, yine gözlerini buldu. “Nasıl yani? Gideceğin fakülteye karar vermedin mi? Daha önceki bölümün neydi?”

Yaşadıklarına rağmen özgüveninden hiçbir şey kaybetmemiş bu çocuğa derin bir saygı duymaya başlıyordu Fuat. Güçlü ve kendinden emin sözleri, her ortamda kendini ayırt edebilecek meziyetleri saklıyordu zekâsında.

“İstanbul’da tıptı ama buradaki üniversitenin tıp bölümü hazır değil. İnşaat mühendisliği şu an en iyi tercih gibi.”

“Bütün hayatını değiştiriyorsun yani…” Soru değildi dudaklarından dökülenler, Fuat’ı anlama çabasıydı belli ki.

“Hayat dediğin ne ki? Yapılan planlar mı, gelecek kaygısı mı? Nedir?”

Bakışlarını çevirirken camdan akan manzaraya, şehir merkezinin girişine yaklaşıyorlardı. “Başkaları için ne bilemiyorum ama benim için hayat, babamın sesinden dinlediğim ezanlardı. Şerefesi kırık minareden Karadeniz’i seyretmek, en yakın arkadaşım ile saçma sapan konulardan konuşurken keyfimizce kahkahalar atmaktı. Annemle imtihan edildiğimi düşünürken, babamın tesellisine kavuşmaktı. Bir de babamla Fransızca ve Arapça pratiği yapmaktı…”

Sustuğunda araç durmuş, yolcuların inmesini bekliyordu. Söylediklerinin derin ızdırabını yüzünden saklamaya çalışırken devam etmeyecekti, Ayşe. İdris ve Gaffur ile vedalaştıklarında, hızını iyice arttırmış yağmura çıkmaya hazırlanıyorlardı. Fuat kapüşonunu örterken, Ayşe de şapkasını takıyordu simsiyah saçları üzerine. Dükkânların sundurmaları altından yürürken yan yana, sessizlikle takip ediyordu Ayşe’yi.

*

Selam verip kitapçıdan içeri girdiklerinde, Efide gözlüğündeki buharı temizlerken, Ayşe yeni gelen kitapları incelemek için ilerliyordu. Birkaç kitabı eline aldı, özetlerini okudu kısaca. Piyano tuşları ve notaların kapağını süslediği bir kitabı da alacaklarına eklediğinde işi bitmişti kitapçıda.

En son babasının hastaneye kaldırıldığını öğrendiği gün aldığı test kitaplarını, Tarık teslim ettiğinden beri poşetten bile çıkaramamıştı. En iyi ihtimalle Feriha’ya hediye etmeli, arkadaşının işine yaramasını ümit etmeli ve onların yerine yenilerini almalıydı. Hatta gireceği OKS sınavından alacağı puan umurunda olmasa da…

Efide de iki kitabı eline alıp Ayşe ile kasaya ilerlerken, “Buradan alın,” diyerek gıcır gıcır bir banknot çıkarıyordu cüzdanından. İtiraz etmeden ödemeyi yapmasına izin verdiğinde hiçbir sıkıntı hissetmiyordu Ayşe. Mağaza adının üzerine basılı olduğu naylon torbayı eline alırken sabırla bekliyordu Efide’nin işini bitirmesini.

Dükkândan dışarı, yağan yağmur altına çıkmak ve o yağmur altında karşılıklı durmak, yağmurdan kaçmaya çalışan aklı başında insanlara kıyasla absürt bir durumdu ancak bunu ne Efide önemsiyor gibiydi ne de Ayşe. “Kitaplar için teşekkür ederim. İleride bir kafe var. Sana yemek ısmarlayacağım. Günün geri kalanında bir daha elini cebine atarsan bu birlikte son gezimiz olur!” Yağan yağmurdan gözlüklerinin camı nasibini alıyor olsa da o güzel gözleri Karadeniz kadar gri bakıyordu gözlerine. Hiç alakası yokken, “Gözlerin çok güzel,” diye fısıldadı, Ayşe. “Tıpkı yağmurun kararttığı Karadeniz gibi.”

Bir gülümseyiş yayılırken dudaklarına, tıraşlı yüzünde sağ yanağındaki gamze belirginleşiyordu. “Tehdidin işe yaradı, bir daha cüzdanımı çıkarmayacağım. Ayrıca… Senin gözlerin daha güzel ufaklık. Sütlü çikolata en sevdiğimdir.”

Önce gülümserken, ardından, “Hadi gidelim,” diyerek yürümeye başlıyordu. Hiçbir yabancılık hissi yoktu Efide’nin yanında. Huzursuz ya da rahatsız da olmuyordu. Yıllardır tanıdığı bir arkadaş ya da çok sevdiği bir akraba gibiydi yanında hissettiği huzur.

Tarık’ın sevgilisiyle tanışmak için geldikleri kafeye dönüp baktığında o korkunç günü aklından silebilmesine tek reçete gibiydi tekrar o mekâna girmesi. Belki saçma belki akıl kârı… Bir yandan yürüyüp diğer yandan düşünürken, o gününü karartan şeytanın artık hayatının bir parçası olduğu gerçeğiyle birden bire durarak, ardına dönüyordu.

Kendi karmaşık düşüncelerinde kaybolmuşken, Efide’nin sert bedenine toslayana kadar birbirlerine bu kadar yakın yürüdüklerini fark edememişti.

“Ne oldu?”

Sormakta haklıydı. Elleri omuzlarını kavramış, gözleri gözlerine kilitlenmişti. “Burada yiyelim mi?”

Başını sağ tarafa çevirdi çok kısa bir süre, ardından tekrar kenetlendi gözlerine. “Her zaman korkularının üzerine mi gidersin?”

Evet, giderdi… Ama o şeytan onun korkularından biri değildi. Bu ayrıntıyı Efide’nin fark etmiş olmasına içten içe öfkelense de omuz silkmekten fazlasını yapamıyordu. Saniyelerdir omuzlarını kavramış ellerin varlığınıysa, kendinden bir parçaymışçasına sükûnetle karşılıyordu.

Hafta sonu tatilini değerlendiren üniversite öğrencileri kendi aralarında eğlenirken, kafenin en arkasına doğru yürüdüler. Ayşe sırtından çantasını çıkarıp, montunun önünü açarken, Efide garsona işaret ediyordu. Sıcak ortam üzerindeki deri montu çıkarması için yeterli gibiydi. Mont ve bere sandalye üzerindeki yerini alırken, pantolonunun cebinden çıkardığı saç lastiğiyle saçlarını bağladı.

Ufak bir sahne üzerinde taburede oturan gencin akustik gitarı slow bir şarkının notalarını çalıyordu.

“Çok güzel çalıyor.”

Sahne, Ayşe’nin karşısında, Efide’nin arkasında kalıyordu karşılıklı oturdukları masada. “Sever misin bu türküyü?”

“Türkü mü bu?”

Kaşları, ortasında bir kırışıklık bağışlarcasına çatılıyordu, “Hiç mi duymadın?”

“Hayır.”

“Nasıl Karadenizlisin sen?”

“Karadeniz türküsü mü bu?”

Önce gamzesini gösterircesine gülümsedi, ardından, “Gelin Havası,” derken masaya eğildi yalnız Ayşe’nin duymasını istiyormuş gibi. “Kınayarak bakıyorum sana ufaklık, fark ediliyor mu?”

Engelleyemeden dudakları bir gülümseyişle kıvrıldığında kalbini esir alan katran karası kazınıyordu âdeta. “Fark ediliyor, endişelenme.”

Lise çağında gibi görünen, siyah gömlek ve haddinden bol bir kot pantolon giyen genç elinde sipariş defteri ile geldiğinde, menü getirme zahmetine girmeyeceği anlaşılıyordu. “Ne alırdınız?”

Efide, gence bakarken dudaklarında bir gülümseme vardı. “Seçme şansımız var mı?” Her daim herkese karşı nezaket hâkimdi genç adamın ahvaline. Bu başarısı, Ayşe için takdir edilesiydi zira kendisi asla nazik bir yaradılışta değildi.

“Nasıl abi?”

“Hani menü falan getirmedin ya kardeşim.”

“Ha… Abi ya… Kusura bakmayın. Genelde menü getirdiğimde de bana soruyorlar ne yemek istediklerini.”

Haklıydı. Türklerin; okumayı değil yazmayı, araştırmayı değil sormayı seven bir toplum olduğu gerçeği istatistiklere bakıldığında da görülüyordu. Ayşe dudaklarını elleriyle kaparken gülme isteğini mi bastırmak istiyordu, yoksa unutmak istediği bu eylemi gerçekleştirirken utandığı için miydi bu hareketi, bilemiyordu.

Efide hâlden anlar gibiydi başını aşağı yukarı sallayıp, çocuğu tasdik ederken. “Sen bize iki kola, iki de pide arası döner getir kardeşim. Patates ister misin?”

Ayşe yemek yemeyi bile istemiyordu, kaldıki patates!

“Patates ya da kola istemiyorum… Ayran varsa alırım. Döner de sade olsun.” Siparişi not alıp uzaklaşırken garson, Efide’nin dikkatli bakışlarını üzerinde hissediyordu Ayşe.

“Patates kızartması sevmiyor musun?”

Başını sağa sola sallarken, sözüyle de destekliyordu hareketini, “Sevmiyorum,” diyerek. “Kolayı da sevmiyorum. Sen belli ki seviyorsun.”

Gülüşü yine yanağında gamzesiyle belirginleşiyordu. “Kızartmayı her öğün yerim, şikayet duyamazsın, yanlış anlama. Daha zararlı içecekler bulamadığımda da ilk tercihim koladır her zaman.”

“Daha zararlı?”

“Alkol mesela.”

Sıkıntı dolu bir nefes aldı önce, hayal kırıklığını gizleme gereği görmeden salıverdi. “Kaç çeşit kötü alışkanlığın var?”

Alınmış gibiydi alt dudağını bembeyaz dişleriyle kemirirken. “Yaşın çok küçük. Sana anlatılamayacak kadar çok!”

Sessizlik hâkim olduğunda aralarındaki muhabbete, sahnedeki gencin gitarından dökülen notalarla unutuyordu şeytanın ona yaşattığı rahatsızlığı. Başını çevirdiğinde sağ tarafa camekândan dışarı, havanın kararmak üzere olduğunu görüyordu. Safiye de geçirdiği süre, eve girmemek için oyalanırken geçen vakit, çarşıya gelene kadar akıp giden zaman… Yağmur kaldırım taşlarına çarparken, gittikçe hızını arttırıyor gibiydi. Neden sonra Efide’ye döndü, “On dört yaşındayken kendini küçük hissediyor muydun?” diye sordu.

*

Konuşacağı anı beklerken geçen süre, Ayşe’yi tanıdığı kadarıyla uzun geliyordu Fuat’ın gözüne. Hiçbir meseleden ihtirazı olmayan bir kızın, ne sebepten bu kadar düşünme gereği gördüğünü bilemese de gerçeklerini küçük bir kızla paylaşmaya da hazır değildi. Cebinden sigara paketini çıkarıp, sol kolunu yanındaki boş sandalyenin arkasına yasladığında, sağ eliyle tuttuğu paketten işaret parmağıyla açarak bir sigara çıkarıyordu. Paket, masanın üzerinde kendine yer bulurken, simsiyah zippo çakmağıyla yakıyordu sigarasını.

“Hissediyordum.”

Yalan

“Ben öyle hissetmiyorum ama…”

Benim gibi…

“Hissetmelisin. Bir daha çocuk olamayacaksın.” Derin bir nefes çektiğinde başını sola doğru çevirerek üflüyordu dumanın fazlasını ciğerlerinden.

Yağmur esintili yağmaya başladığında kafenin camlarında yankılanıyordu damlalar. Bir süre sessizce yağmuru izlediğinde, ardından kahverengi gözlerini, gözlerine çeviriyordu yeniden. “Nasıl bir çocukluk yaşadın?”

Acılar içinde…

“Sıradan bir çocukluk.”

“Kendinle ilgili konuşmaktan neden hoşlanmıyorsun?”

“İlgisi yok! Sadece gereksiz geliyor benden konuşmak.”

“Kendinden hiç söz etmemek çok soylu bir ikiyüzlülüktür, diyor Nietzsche.”

Ve yine karşısındakinin aslında küçük bir çocuk olmadığını hissediyordu. O çikolata kahvesi gözler, ukala bir yetişkinin değildi ama zekâsıyla karşısındaki kişiyi etkilediğinin farkında bile olmayan genç bir kıza aitti.

“Sana bir daha çocuk dersem, çek vur beni.”

Utanmış gibiydi sırtını sandalyeye yaslayıp, kafenin camını döven yağmura çevirirken bakışlarını. “Cinayet işleyemem ama bu sözünü hatırlatırım.”

Başını sağa sola sallarken gülümseyişi derinlik kazandı Fuat’ın. “Bu yaşta Nietzsche mi okuyorsun?”

Sıcak bakışlarını gölgeleyen bir öfke dalgası savruluyordu gözlerine. “Annemin de okuduğum kitaplara genel bakışı budur! Bu yaşta bunu mu okuyorsun, gibi.”

Kalbi kırık çocuk savunma kalkanını indirmiş, gözleriniyse gözlerinden öfkeyle çevirmişti. “Annen haklı bence.” Öfkesi, kırgınlığından daha iyiydi. Annesini savunduğu bu sahte cümlesi öfke ateşini gözlerinde yakmaya yetmiş gibiydi. “Bakma öyle! Haklı…”

“Ya ne haklısı! Bu kadar sığ mısın gerçekten?”

“Sığlık ne alaka?” Ada’ya benziyordu Ayşe’nin bu ani celallenmeleri. “Annenin bir bildiği var demek ki.” Garson siparişlerini önlerine bırakıp iyi dilekleriyle ayrılırken, Ayşe sandalyesinden kalkıyordu. “Nereye?”

“Ellerimi yıkayıp, geleceğim.”

“Seninle gelmemi ister misin?”

Burada tanıştıkları günü unutmuş değildi iki gençte. “Gerek yok… O burada değil.”

Öylesine üzgün ve savunmasızdı ki, âdeta onun burada olmasını tercih eder gibiydi. Nedenini bilmese de öğrenmesi için çok vakit gerekmeyeceğini hissediyordu Fuat. Birkaç dakika sonra Fuat sigarasını küllüğe ezerken geri gelip, karşısına oturuyordu Ayşe. “Sigara-alkol, sigara-alkol kuruyup kalmışsın, dayı! Bence kola içme sen bu ayranı iç.”

Fuat, yarım litrelik cam kola şişesinin kapağını garsonun bıraktığı aparatla açarken, “Annen başka hangi kitapları okumanı eleştiriyor?” dedi, tavsiyesini duymazdan gelerek.

“Alkol ve sigaradan vazgeçemediğin için mi konuyu değiştiriyorsun?”

“Hayır asıl konuyu kaynatmaman için o konuda kalıyorum.” Annesine karşı kırgın olduğunu, aynı duyguları taşıdığı için mi biliyordu anlayamıyordu ama bu kızın yalnızlığının, evine gidemeyişinin bir nedeni vardı.

“Pekâlâ… Can Dündar’ın “Abim Deniz” kitabı da bana uygun değil, Yavuz Bahadıroğlu’nun romanı “Yolbaşı” da aynı ölçüde bana uygun değil. Ama ikisini de okudum.”

“İki yazarda birbirine tam zıt. İkisine de aynı ölçüde bakıyorsa, siyasi bir nedeni yok annenin karşı çıkmasının, değil mi?”

Sıcak pideyi parmakları arasına aldığında, küçük bir ısırık koparıyordu yiyeceğinden. “Sen de ye, çok güzel.” Sorusuna verdiği cevap olmasa da kısa süren sessizliğin ardından söylediği tek sözdü.

Sahnedeki genç çalmayı bıraktığında, arkadaşları alkış ve ıslık sesleriyle inletiyorlardı kafeyi. Akşam ezanı okunurken Fuat da eline aldı, ısırdı yemeğinden ilk lokmayı. Uzun zamandır iştahla yemek yediği olmamıştı ancak şu an öylesine bir açlık hissediyorduki bitirdikten sonra bir tane daha yiyebilirdi.

“Safiye sultanda karşılaştığımız gün bir şarkı söylüyordun… Eski, Fransızca bir şarkı.”

“Tu Te Reconnaîtras…”

Başını aşağı yukarı sallarken, bir ısırık daha alıyordu elindeki pide dönerden. Ya bu mekân çok güzel yapıyordu döneri ya da Fuat’ın iştahı açılıyordu Rize’de. “Hiç sahnede şarkı söyleme hayali kurdun mu?”

Ayran kutusunu çalkalıyordu yüzünde şüpheye yer bırakmayan net bir ifadeyle. “Hayır.”

“Gerçi hayalini kurmana ne gerek var… Bu yetenekle bir gün o da olur.”

İnanamıyormuş gibi bakıyordu gözlerine. “Sahnede şarkı söylemek bana göre değil! Ben ekonomi okuyup, Fransa’da yaşamayı planlıyorum. Sahneye çıkıp şarkı söylemek için çok, çok derin psikolojik bir bunalımda olmam lazım.”

“Sahneye çıkıp şarkı söyleyenler senin gözünde bunalımda yani, öyle mi?”

Yüzünde kınayan bir ifade vardı Ayşe’nin, “Elbette Hayır! Sanatın hangi dalı olursa olsun icra eden kişilere saygım var!” diyerek reddederken Fuat’ın ithamını. “Ben kendimden bahsediyorum. Kalabalıktan uzak, sade bir hayatım olmalı! Ve mümkünse yalnız! Şarkı söyleyeceksem insanlara değil, sadece kendime söylerim!”

“Büyük konuşmamak gerekir ama neyse…”

Fuat yemeğini bitirdiğinde, Ayşe de ayranından kalan son yudumu içiyordu. “Büyük konuşmuyorum. İstediğim ve istemediğim her olguyu ayırt edebilecek bilgi birikimine sahip olduğumu düşünüyorum yalnızca.”

Karşılık olarak gülümsemekle yetiniyordu Fuat. İtiraz etmeyecekti kendine güvenen bu kararlı kıza. Hayatın önüne ne çıkaracağını bilmediği vakitlerde bir zamanlar o da böyle kesin yargılar üzerine konuşurdu.

Hesabı ödeyip kalktıklarında yağmur, dışarıda yürümeyi düşünen iki genci fikrinden vazgeçiriyordu. Arkalarında garsonun, “Abi, bu yağmurda çıkmayın bence,” dediğini duyduklarında yağmuru seyretmeye ara verip, gencin sözüne kulak veriyorlardı.

“Bir şey olmaz birader. Sundurma altlarından yürümeye çalışırız.”

Çocuk, buranın yağmurlarını bilmezsin der gibi bilmiş bir tavırla gülümsemeye başladığında Fuat’ın büyük şehirden gelen bir yabancı olduğunu düşündüğü belliydi. “Abi… Ben size sıcak bir çay getireyim bekleyin bence. Bu yağmurun sonu seldir. Hele bir sakinleşsin öyle gidin.”

Fuat, Ayşe’nin karar vermesini isterken, o bom boş gözlerle camekândan dışarıyı seyrediyordu. “Gidelim mi, kalalım mı, ne dersin?” Fuat’ın sorusuyla gözleri buluştuğunda sesi Fuat’ın sesine müsavi bir kısıklıktaydı. “Gidelim.”

Şapkasını başına yerleştirdi, kaşkolunu boynuna sardı Ayşe. Biten canlı müziğin ardından açılan televizyonda yerel bir kanal, Çayeli ve Ardeşen çevrelerinde gerçekleşen toprak kayması nedeniyle ulaşımın aksadığından bahsederken iki genç kafeden dışarı çıkıyordu.

Sırılsıklam olurken şiddetli yağmurun altında, kızın hasta olmasından endişe ediyordu Fuat. Hele Ada gibi hassas bir bünyesi varsa gece yarısı ateşi yükselebilirdi. “Bu yağmurda ıslanmak akıl kârı değildi!”

“Ben yağmuru çok seviyorum…” Sesinde vardı sevgisinin derecesi. Elinden alınacağına duyduğu endişeyle savunma yapar gibiydi.

“Hasta olmanı istemiyorum!”

Durakta bekleyen otobüsse biniyorlardı, “Ben kolay hastalanmam,” dediğinde Ayşe.

*

Bulutlar ay ışığını örterken, sokak lambasının altında vedalaşıyordu Efide ile. Ne sarı şeytanın arabası vardı ortalıkta ne de evlerinde biri olduğuna dair bir iz. Anahtarıyla kapıyı açıp antrenin ışığını yaktığında, içerisi hâlâ sıcaktı. “Sağ ol ya… Kapıya kadar zahmet ettin.”

“Zahmet değildi, ufaklık… Hemen ıslak kıyafetlerinden kurtulup banyo yap! Sonrada sıcak bir çay iç!”

“Sağ ol…” Sözünde tekrara düşerken, Efide ayrıldı yanından. Gidişini seyrediyordu gecenin karanlığında.

Yol kenarındaki çaylıktan Dursun peşine takıldığında, yağmura aldırmadan eğilerek hayvanın tüylerini kaşıyordu Efide. Dursun, gördüğü sevgiyle genci ardı sıra takip ederken, Ayşe dudaklarına yayılan gülümseyişin farkında bile değildi. Safiye’nin evine kadar gidecekti, biliyordu.

Gözden kaybolduğunda yol yorgunluğu demeyip yalnız bırakmayan Efide, kapıyı kapayarak ıslak mantosunu çıkarıyordu Ayşe. Sönmediğini ümit ettiği sobayı kömürle doldurabilmek için bodruma inerken, kalın perdelerin örttüğü yüksek pencerelere takılıyordu gözleri ister istemez. Bir bodrumun böylesine bir mahremiyete neden ihtiyacı olduğunu anlayamasa da soğuktan tir tir titrerken bu ayrıntıya daha fazla kafa yormayı istemiyordu.

Birkaç közü karıştırıp odun eklediğinde, alev alev yanana kadar soğuk elbiseleriyle bekliyordu soba karşısında. Beklediği gerçekleşirken bir kova kömürü sobaya boşaltıp üst kata çıkıyor, bodrum katının ürkütücü sessizliğine garip bir tiksinti duyuyordu. Hâlbuki çocukken Feriha ile bu katta oyun oynar, ateşliğin önünde hayaller kurarlardı.

Odasına girişi, banyo eşyalarını alıp gerisin geri çıktığında geçen süre birkaç saniyeden fazla değildi. Küveti sıcak suyla doldururken ıslak kıyafetlerini çamaşır odasına götürüp, makinenin içine atıyordu. Çamaşır makinesi Ayşe’nin ıslak çamaşırlarıyla dolacaktı belli ki.

Efide’nin talimatlarında sırada sıcak bir şeyler içmesi vardı ancak mutfağa giderken salon kapısı önünden geçmeyi kesinlikle istemiyordu. Şeytanın kokusunu solumayı da istemiyordu. Islak saçlarında havlu olduğu hâlde uzun zamandır yatmadığı yatağın içine girerken, içindeki huzursuzluğu giderebilecek bir reçetesi yoktu.

Soğuk ve yağmurla geçen günün üzerinden gözleri uykusuzluğa direnemediğinde rüya alemi kollarına alıyordu Ayşe’yi.

Uyumak güzeldi…

Kâbus görmeden uyumak güzeldi…

Yorgunluğun hiç değilse bedenini terk ettiğini hissetmek güzeldi…

Güzel olmayan, uyku ve gerçeklik arası bir yerlerde duyduğu rahatsız edici nefes sesleriydi. Yağmur sesini bile bastıran nefes.

Kulaklarını tıkama düşüncesi bilincine kavuştuğunun ilk emaresiydi.

Bir el dudakları üzerine kapadığında önce sıçrayarak sırtı yataktan havalandı, sonra gözleri korkuyla açıldı. Dudaklarını örten eli kaldırabilmek için bütün gücünü kullanırken, tenine verdiği zarar umurunda değildi.

Karanlıkta yüzünü göremese de kokusu tanıdıktı…

Şeytan!

Kulağına eğildiğinde, alkol kokan nefesi tenine savruluyordu. “Çırpınmayı hemen kes!”

Tehdidiyle öfkelenirken daha çok çırpınıyordu, Ayşe. Çığlığını annesine duyurabilirse hem bu adamın gerçek yüzünü görebilecekti hem de pis ellerinden ve nefesinden kurtulabilecekti.

Ancak işe yaramıyordu.

Çırpınışlarıyla yere düşen yorgan gecenin soğuğuna terk ederken vücudunu, sarı şeytan bedeninin üzerine uzanıyordu. “Seni kimse duyamaz! Annen zil zurna sarhoş… Sakin olacaksın ve beni dinleyeceksin! Bu gece sana dokunmayacağım, anladın mı?” Sessizliğe gömüldüğünde oda, yüzlerinin arasındaki kısacık mesafeden Ayşe’yi izliyordu. “Başını salla!”

Dudaklarını bir parça açabilme imkânı olsaydı ısırarak etini koparırdı ancak eli sımsıkıydı şeytanın. Hırsla başını sallamaya çalışırken gözlerinde hissettiği öfkenin yansıması gözyaşları vardı. Tek iyi olansa; karanlıkta bu yaşları onun görmesi mümkün değildi.

“Annen benimle evlenmek istediğini söylediğinde karşı çıkmayacaksın! Başını salla!”

Denileni yaptı.

“Annen bana güveniyor… Benden hiçbir şey saklayamazsın! Beni kızdıracak bir sözünü duyarsam neler olur biliyorsun değil mi?”

O söylemeden başını salladığında ne yazık ki biliyordu.

“Şimdi uykuna devam edebilirsin şekerparem… Gidiyorum.” Yavaşça kalkarken bedeni üzerinden, burnunu yanağına dayayıp, garip bir şekilde tenini soluyordu.

Gözleri sımsıkı kapandı bu anın bir an önce bitmesini beklerken. Saniyeler, saat gibiydi akıp gidemiyorken ve şeytanın teni, tenine değerken…

Babasının yanında mutlu olduğu on üç yıl bir suyun akışı gibi kısacık bir zamandı ancak, kalbi bedeninin içinde delicesine bir ritimle çarparken üzerinde yatan adamın tenine dokunan teni yok olup gidemiyordu ne yazık ki…

Kıpırdayamadığını hissettiğinde, Şeytan üzerinden kalkıp gitmişti ancak Ayşe kalbinin deli atışlarıyla şoka girmişçesine hareketsizdi. Birkaç dakika sonra evin kapısının kapandığını duyuyor, dev arabanın uzaklaşırken çıkardığı motor sesini dinliyor fakat kıpırdayamıyordu.

Önce yutkunmayı denedi, başaramadı…

Tekrar denedi, yine başaramadı…

Boğazı, düştüğü güç duruma derman olmak istercesine bir öksürük kriziyle gıdıklandığında yattığı yerde sarsılarak öksürüyor, girdiği şoktan öksürerek çıkıyordu.

Kriz sakinleştiğinde tekrar tekrar yutkunarak bir parça da olsa rahatlamaya çalışıyordu. Sessiz çığlıkları, acısını hissettiği boğazında düğümlenirken bir bir, titreyerek kalktığı yataktan attığı adımla dizlerinin üzerine düştü. Hıçkırıklar nefesini keserken yerden kalkmaya çalışıyor her denemesiyle titreyen bedenine yenik düşüyordu. Acelesi olduğu için mi bu kadar beceriksizdi, yoksa yaşadığı korkuyla kan mı bedeninden çekilmişti?

Bilmiyordu.

Açık duran kapıyı kaparken, anahtar artık çevrilmeyeceğini gösterircesine sona dayanana kadar kilitledi kapıyı. Ellerini vücuduna sarıp sırtını kapıya dayadığında tutmayan dizleriyle yığıldığı kapı önünden başka yere kıpırdayamıyordu.

Hâlâ titrerken vücudundaki tek sıcaklık; gözyaşlarıydı.

Ahzen ~ 10 | Eyvah” için 5 yorum

  • 23 Kasım 2018 tarihinde, saat 13:50
    Permalink

    Ayşemi okudukça yüreğim titriyor, ne güzel yazıyorsun ablam sen ??

    Yanıtla
    • 23 Kasım 2018 tarihinde, saat 15:42
      Permalink

      okuyan o güzel gözlerine sağlık o zaman be canım =)

      Yanıtla
  • 23 Kasım 2018 tarihinde, saat 15:15
    Permalink

    Yansın yüreğin evin ocağın diyesim var pis kemale

    Yanıtla
    • 23 Kasım 2018 tarihinde, saat 15:42
      Permalink

      ve öylelerine (âmin)

      Yanıtla
  • 25 Kasım 2018 tarihinde, saat 10:37
    Permalink

    LutfiyEM yüreğim sızlıyor benim Ayşem de …

    Yanıtla

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir