Ahzen ~ 1 | Kâbus

Ekim 2005

Okulda geçirilen yoğun ders günü, Türkçe dersi işlenirkenki yabancılık hissiyle matematikte gördükleri harf kalabalığıydı Ayşe’nin dalga geçmesine vesile. Tabii fen ve teknoloji dersine karışmış rakamları da yadsıyamıyordu. “Okulda ders diye işlenen bütün konular, dünya milletlerine örnek olmalı,” derken, küçük bir taş parçasını birkaç adım öteye fırlatmak için bir tekme daha atıyordu, Ayşe.

Feriha’nın ışıl ışıl gözleri anlamak istermiş gibi bakıyordu arkadaşına. “Nasıl yani?”

“Mesela; Türkçe dersi, bizim gibi dururken, cümlenin öğeleri, biçem cümleleri gibi konularıyla sana, seni yabancılaştırıyor. Matematik, “x ve y” kuramı ile alfabetik harfleri bağrına basıyor, fen rakamlarla kucaklaşıyor. Bu karmaşaya rağmen uyum içinde sırayla bizlerin günlerini dolduruyorlar. “Soğuk Savaş” insanlığı hiç korkutmamış olabilirdi müfredattaki bu uyum süpergüç diye bilinen devletlere misal olsaydı eğer.” Garip tespitini küçük bir gülüşle kutlarken, “Tübitak ne zaman bu zekâmın farkına varacak?” diyerek de eğleniyordu, Ayşe.

Önce küçük bir gülümsemeydi Feriha’nın karşılığı, ardından şen bir kahkaha. “Seni çözebildiklerinde, alacaklarmış. Kızım ben senin gibi babamla siyaset konuşmuyorum! Tespit yapacaksan, Keremcem’den…” derken aşk dolu ses tonu, buğusuyla etrafa yayılıyordu Feriha’nın. Onun Keremcem’e olan bu aşkı ise her daim güldürüyordu Ayşe’yi. Dudaklarını kınayan bir ifadeyle büktüğünde de, “…ve Yasemin Ergene’yi içine alan konulardan tespitlerde bulun!” diyerek devam ediyordu. “Aşk Oyunu” dizisinde Keremcem’in rol arkadaşı, tek nefret ettiği insandı Feriha’nın.

“Yasemin Ergene derken her defasında sinirleniyorsun.” Engelleyemediği kahkahası yürüdükleri köy yolunda yankılanırken, Feriha’nın öfkeyle bakan yemyeşil gözlerinde bir de kınama vardı.

“Bırak ya! Ne sinirleneceğim! Şurada birkaç senem kaldı. Keremcem’in bir sonraki rol arkadaşı bu dalga geçtiğin kız olacak belki de!” Yüzünde kendinden emin bir gülümseme vardı, göz ucuyla Ayşe’yi süzerken.

Ayşe ellerini kaldırdı, “Âmin,” temennisiyle yüzüne sürdü. Parmaklarının tersiyle Feriha’nın yanağından makas alırken, “Senden âlâsını mı bulacak Keremcem?” deyip, küçük taş parçasına yine vurarak, birkaç adım ileriye savuruyordu.

“Neyse ne, şimdilik beklemekten başka çarem yok! Ayrıca şu taşa vurup durma! Ayakkabıların yırtılacak!” İfadesi ciddi olmaya çabalayan bir kız için oldukça sempatikti Feriha’nın.

“Farkında olmayabilirsin, Candy ama o benim hedef noktam. Onu ötelere fırlatıp yanına gittiğimde tekrar ötelemek, ötelere varmaya dair motivasyonumu arttırıyor.” Dudaklarında yapay bir kibir vardı dönüp arkadaşının yüzüne baktığında.

“Delisin, biliyorsun değil mi? Madem o ötelere bir an önce varma derdindesin, bedava servisimizden neden mahrum ettin bizi? La İlahe İllAllah yahu!” Sözlerindeki ciddiyete zıt gülüşlerine karşılık veriyordu, Ayşe kendi kahkahasıyla.

“Yürümeyi özledim be Feriha…” dediğinde bir sessizlik çöküyordu üzerine. “Akşam gelecek misin?” diye sorduğunda aradan birkaç dakika geçmişti.

“Hep ben geliyorum, Ayşe. Bu akşam da sen gelsen olmaz mı?” Ayşe’nin hüzünle bükülen dudaklarını gördüğü an, “Yok yok! Demedim, demedim bir şey! Gelirim ben. Sen üzülme yeter. Eve gideyim, anneme yardım ederim, akşam namazından sonra size gideriz,” sözleriyle teselli ediyordu karşısındaki kızı.

Mutluluğu içine sığmadığında, arkadaşının üzerine tabiri caizse atlıyordu Ayşe. “Sen arkadaşların en mükemmelisin, Feriha!”

“Tamam dur, üstüme çıktın!” derken kahkahalarla gülüyordu, Feriha.

Anayolda ayrılıyordu yıllardır birlikte okula gidip gelen iki arkadaş her okul gününde olduğu gibi. Tıpkı babasının doğup büyüdüğü bu köye taşındıkları ilk günkü gibi. Derenin şırıl şırıl akan sesini dinlerken hızlı adımlarla yürüyordu beton köprü üzerinde. Yanından geçip, mahalle yoluna doğru uzaklaşan taksinin arkasından bakmak aklının ucundan bile geçmiyordu Ayşe’nin… Şimdi yıkık dökük bir harabeye dönen, virane olmuş kulübe önünden geçerken yıllar önce onun önündeki tabureyi nasıl dereye attığını da hatırlıyordu, Feriha’nın yardımıyla her gece o terkedilmiş kulübeye nasıl zarar verdiklerini de. Bu alışkanlığı geçen seneye kadar devam ederken, şimdilerde büyük bir olgunlukla hasar vermiyordu artık evin dışına da içine de.

Feriha, bu yaptıklarının nedenini başlarda sorguluyordu fakat Ayşe’nin gözlerindeki o kayıp ve kimsesizlik, küçücük kızın kalbini nasıl incitiyordu bilinmez, sonraları sorgusuz sualsiz takip eder olmuştu arkadaşını.

Öfke, başında bir uyuşma etkisiyle başlayıp bütün bedenine yayılırken, yıllar geçtiği hâlde, hiç kimseye anlatamadığı utancının kendi aptallığı olduğu yönünde eziyet ediyordu nefsine. Daha önce görmediği kadar yakışıklı bir adam gelmiş, Ayşe’nin bütün masumiyetini kanatan bir acımasızlıkla dudaklarından bir öpücük çalmıştı. Küçücük bir çocuğa nasıl kıyabilmişti?

Onu bir daha hiç görmemiş ya da karşılaşmamıştı.

Hayatı boyunca bir daha karşılaşmakta istemiyordu.

Elleri cebinde, sırtında çanta olduğu hâlde evlerine doğru yürüyordu düşünceleriyle kendine eziyet ederken. Köylerinde herkese anne olmuş, insanların sıkıntılarını gidermeye çalışan Safiye’nin evine ayrılan patikaya geldiğinde, iri cüssesiyle miyavlayarak Dursun adını taktığı kedi geliyordu patileri üzerinde. Bir kediden ziyade pumayı andıran hayvan Ayşe’nin bacaklarına sırnaşırken, o iri cüssesine hiç de yakışmayan sevimli olma çabalarıyla güldürüyordu yüzünü.

“Sen yine mi uzadın, Dursun ne yaptın?” Eğilip, parmaklarıyla hayvanın başını kaşırken, Dursun gözlerini yummuş, aldığı keyifle hırıldıyordu. “Eve gideyim, söz veriyorum sana en sevdiğin peynirden getireceğim. Burada bekle!” Hayvan anlamış gibiydi oturup patilerini yalamaya başladığında.

Ayşe’nin ise tek isteği ezan okunmadan önce camiye gitmek, akşam namazını babasıyla beraber kılmaktı. Fısıltı gibi bir selam verdiğinde kapıdan girer girmez, ardından yine sessizce alıyordu selamını. Ayakkabılarını çıkarıp, yerine yerleştirirken televizyonun sesini duyabiliyordu. İçeri doğru seslendi, “Anne, ben geldim!” diyerek.

“Hoş geldin.”

Bekledi, bekledi…

Annesi onu yine karşılamayacaktı. Okul çıkışı Ferihalara her gittiğinde, Hatice çay bahçesinde, çay topluyor bile olsa, çaylıktan çıkar, elini yüzünü tertemiz yıkadıktan sonra, önce kızını öpüp koklardı, sonra da Ayşe’yi… Aç olup olmadıklarını da sorardı. Anne sevgisi nedir sorusuna gösterilecek en güzel örnek; Feriha’nın annesi Hatice idi belki de.

Derin bir nefes alıyordu, cilalı ahşap merdivenleri hayal kırıklığıyla tırmanmaya başladığında. Odasından içeri girdiği an, farklı bir parfümün baharat dolu aromasını soludu farkında bile olmadan. Anlam veremediği bu kokuyla üzerindeki okul kıyafetlerinden kurtulmaya çalışırken, önce pileli gri eteğini çıkarıp askıya astı, ardından bembeyaz gömleğini. Normal çocuklardan daha ince bir vücut yapısı olduğu için Hatice, Ayşe’nin bedenine göre daraltmıştı okul eteğini. Gömleği de askıya yerleştirdiğinde, dolabının kapağını kapıyordu.

Abdest almış, flar gibi boynuna sardığı tülbentiyle, odanın kapısını kapıyordu. Salona doğru ilerlerken, televizyonda tartışan birkaç kadının sesi yankılanıyordu programdan.
Jülide, Ayşe’yi gördüğünde, “Ah iyi ki geldin tatlım! Bana bir kahve yapar mısın lütfen. Tırnaklarıma bakım yapıyorum, henüz kurumadı!” dediğinde, yanındaki masanın üzerinde duran kahve kupasını Ayşe’ye uzatıyordu avuç içlerinde tutarak.

İtiraz etmedi. Gitmem gerek de demedi. Sadece annesine doğru ilerleyip, uzattığı kupayı eline aldı. Sıcak su kaynarken iki tatlı kaşığı kahveyi kupaya döküyordu. Camiye giderken eteklerine sarılacak olan Dursun için peynir kabını buzdolabından alarak, birkaç dilim kaşar çıkarıyordu içinden. Dursun’un iştahı ve büyüklüğüyse birkaç dilimle doyacak gibi değildi. Kendi kendine gülümserken, bir o kadar peynir daha tezgâhın üzerindeki yerini alıyordu. Peyniri dolaba yerleştirdi, kaynayan suyu kahvenin üzerine döktü. Jülide kahvesinde krema ya da şeker sevmezdi kilo almasına neden olabileceği korkusuyla. İyice karıştırdıktan sonra kaşığı içinden çıkardığında, annesine götürüyordu kupayı.

“Teşekkür ederim.” Teşekkürü, Ayşe’den ziyade tırnaklarına hitap ediyordu.

Göz göze bakılmadan edilen teşekkürün bir ehemmiyeti olmasa da, “Rica ederim,” diyecekti, Ayşe.

Bir elinde kaşar peynirleri olduğu hâlde annesinin yanından ayrılırken televizyonun ekranına kısa bir bakış attı. “Ben babamın yanına gidiyorum. Namazdan sonra birlikte geleceğiz.”

“Bir akşam da gitmesen?” dediğinde Jülide, kızının gözlerine geldiğinden beri ilk kez bakıyordu.

“Neden?”

“Ne demek neden? Küçücük yaşta neden namaz zahmetine sokuyorsun kendini anlamıyorum!” Elinde gördükleriyle konu değiştiğinde, derin bir nefes alıyordu Ayşe. “Şu kediyi evden uzakta besle lütfen! Alerjim var, biliyorsun.”

Bu muhabbeti hemen hemen her gün yaşıyordu annesiyle. “Eve yaklaştırmamaya özen gösteriyorum anne, merak etme.”

“İyi… Çok geç kalmayın bari!”

“Peki…”

Başka bir söz söylemeden döndüğünde, yaşlıca bir kadın Antep şivesiyle kaybolan kızından bahsediyordu televizyonda. Ayşe ise çoktan kapıdan dışarı çıkıyordu. Upuzun elbisesinin eteklerini tutarak verandanın merdivenlerinden inerken, hızlı adımlarla yürüyor bir yandan da, “Dursun! Pisi pisi,” diyerek bıraktığı yerde bulamadığı kediyi çağırıyordu. Camiye doğru yürüdüğü sırada peşine takılırken Dursun, elindeki peynirleri kedinin önüne bırakarak, hayvana ziyafet sunuyordu. “Size afiyet olsun Dursun Bey. İzninizle gidiyorum ben.”

Dursun’un umurunda değildi artık Ayşe. Minik burnuyla önce kokladığı peynirleri iştahla yemeğe başladığında Ayşe için de gitme vaktiydi. Camiyle evlerinin arasında üç yüz metrelik bir mesafe vardı yürümesi gereken. Bu köyde hocalık yapacağını öğrenen dedesi, oğlu ve albay kızı gelini için hiçbir masraftan kaçınmamış, Belçika’dan bizzat Rize’ye gelerek iki katlı bir ev yaptırmış ve oğluna hediye etmişti.

Cami için yaptırılmış mütevazı lojmanın boş pencerelerine bakarken, yine aynı buruk gülümseme yayılıyordu dudaklarına. Babasına seslendi, cevap alamadı. Ona yakalanmadan belki de minareye çıkabilir, manzarayı seyredebilirdi doya doya. Fikriyle heyecanlanırken camiden içeri giriyor, daracık minare kapısını açarak sessiz adımlarla merdivenleri tırmanıyordu.

Ardından kapadığı kapıyla karanlıkta kalırken, yıllardır aşina olduğu bu karanlıkta hiçbir ışığa ihtiyacı yoktu Ayşe’nin. Dönerek çıktığı merdivenlerde ilk gün yanında Feriha vardı. Ayşe’nin elini tutmuş, “Sakın korkma!” demişti. O gün de korkmamıştı ama döne döne çıktığı merdivenler midesini bulandırmıştı.

Caminin minaresine çıktığı için babası kim bilir ne kadar endişelenecekti yine. Bu düşünce kalbinden geçerken, sadece baba sevgisi dudaklarına huzur olup yayılıyordu, Ayşe’nin. Dirseklerini öğlen yağan yağmurla ıslanmış, yer yer kırılmış şerefeye yasladı, bedenini öne doğru eğdi.

“Allah’ım… Sırf Karadeniz’i gri görmek için bile yağmura şükrederim…” Teşekkürü içine sığmadığında bir fısıltı olarak savuruyordu ekim rüzgarlarına… Gri… bir denize en çok bu renk mi yakışırdı..?

Daldığı düşüncelerle akıp geçen süre, babasının sesinden akşam ezanını dinleyeceği kadar uzundu. Farkına bile varamamıştı geçen zamanın. Koşarak inerken karanlık merdivenlerden, artık ilk günlerde hissettiği mide bulantısını hissetmiyordu. Sessizce açtığı kapıyı aynı sessizlikle kapadı. Başına örtüsünü örterken, Hasan ve Feriha camiden içeri giriyordu.

*

Akşam yemeğini Feriha ile birlikte hazırlayıp, ardından afiyetle yediklerinde, önceki gün yaptığı erişte çorbası, zeytinyağlı pırasa ve beyaz lahana sarmasının sonu gelmişti. Feriha, salata malzemelerini doğrarken, “Annene yemek yapmayı öğret bence,” demiş, Ayşe de espri olduğunu düşünüp keyifle gülümsemişti. Yıldızların altında, terasın manzaraya nazır güney cephesinde, oturdukları salıncağın üzerinde sohbet ederken bu konuşmaları aklına geldiğinde yine gülümsüyordu, Ayşe.

“Ayşe,” dedi, parmaklarının arasında tuttuğu çekirdeği çitledi, Feriha, Ayşe’yi daldığı düşüncelerden çıkarmak istercesine. “Bu akşam kalacağım dedim ama abim almaya gelecek beni.”

Önce Feriha kalmayacağı için hayal kırıklığına uğrarken, Tarık’ın gelip kardeşini alacak olmasına da kalbi deli gibi çarpmaya başlıyordu. Heyecanla coşmuşken sakin olması gerektiğini hatırlatmak zorunda kalıyordu kendine. “Neden kalmıyorsun ki?”

“Yarın sabah birlikte kahvaltı yapacakmışız, öyle istedi. Bu hafta gelmeyecekti aslında. Son anda kararını değiştirmiş. Galiba Münevver’siz duramıyor.”

“Abi işte… Onun kucağında da MaşAllah hiç ağlamıyor…”

“Ya ben de ona sinir oluyorum! Yemeğini yer ağlar, su içer ağlar, su içemez ağlar… Allah’ım bir çocuk neden hep ağlar ki? Abimin kucağını bulduğunda sanırsın onu hanımefendi!”

Derin bir nefes aldı, küçük çaydanlıkta demlediği çaydan boşalan bardaklarına doldurdu. Feriha’nın kardeşi Münevver, babaannesinin vefatından bir hafta sonra doğunca bu ismi almış, bir buçuk yaşında dünya güzeli bir kız çocuğuydu. Sürekli ağlıyor oluşuna ne doktorlar sebep gösterebiliyordu, ne de hocalar. “Nazar oluyor olmasın? Dün gece bir ara sanki onun ağladığını duydum ben…”

Feriha’nın kınayan bakışlarını gördüğü an, hoşuna gitmeyen bir söz söylediğinin bilincindeydi, Ayşe aldığı keyfi gizleme gereği görmeden. “Kim ne demeye nazar etsin o ağlak kızı ya! Evlerden ırak! Ayrıca doğru duymuşsun… Sabah ezanını okuyordu Selim amca, hanımefendi sustuğunda.”

“Vay ağlak Münevver, vay!”

“Aynen öyle! Ağlak Münevver…”

İkisi de çaylarını yudumlarken hâlâ bu lakaba gülüyorlardı. Kapının zilini duyduklarında kıvrılıp kaldıkları salıncaktan sıçrıyordu iki küçük kız. “Abim geldi! Hadi şunları alıp, aşağı indirelim!”

“Bırak, ben hâllederim sonra!”

Ayşe hiç konuşmamış gibi sözlerini umursamazken, Feriha, “Şimdi Selim amcayla sohbet ediyordurlar. Hadi boş inme, sen de çaydanlığı al,” dediğinde, topladığı malzemelerle terasın kapısına doğru ilerliyordu.

“Zaten yorgunsun be Feriha! Bırak ben yaparım sonra!”

Omzunun üzerinden, o yemyeşil gözlerine dek varan bir gülümsemeyle bakıyordu Feriha. “Elbette hâlledersin. Sen her işi hâlledersin de bu benim sana yardım edemeyeceğim anlamına gelmez!”

Bambaşkaydı Feriha’nın bu samimiyeti, yardımseverliği, nazik fıtratı. “EyvAllah,” dedi Ayşe, eğilip çaydanlığı eline aldı.

Giriş kapısı önünde muhabbet eden babası ve Tarık’ı gördüğü an kalbi deli gibi çarpıyordu, Ayşe’nin. “Hoş geldin Tarık abi,” dediğinde sesinin titremeyişine şükrediyordu.

“Hoş bulduk, Ayşe. Nasılsın kardeşim?”

Yine “Kardeşim” demesi sanki çok elzemdi! “İyiyim, Tarık abi.” Nezaketen o da sormalıydı karşısındakinin hâlini hatırını ama duyduğu “Kardeş” kelimesi engel oluyordu Ayşe’nin nezaketine. Mutfağa gidip çaydanlığı ve bardakları bırakıp, kapının önüne geri geldiklerinde, Tarık da çok önemsememiş gibiydi Selim ile sohbetine devam ederken Ayşe’nin nezaketsizliğini. Feriha ile vedalaştığında, abi kardeş evlerine doğru ilerlerken arkalarından bakıyordu, Ayşe. “Ayşe Nur, iyi misin bir tanem?” diye sorarken Selim, ancak nerede olduğunu fark edebiliyordu, Ayşe.

“İyiyim baba… Çok iyiyim. Hadi içeri girelim.”

Soğukla aralarına set olan kapıyı kapadığında babasının dikkatli bakışlarını üzerinde hissederken mutfağa geçti, çay bardaklarını makineye yerleştirdi. Mutfağı toparlayıp, işini bitirdiğinde anne ve babası koltukta uzanmış sinema seyrediyorlardı koyun koyuna. “Ben yatıyorum. Size Allah rahatlık versin.”

Jülide, “Sana da,” derken, Selim, “Birazdan yanına geleceğim kuzucuğum,” diyordu.

Gelirdi… Babası her gece yanına gelir, iki yanağından öper, hazırladığı tarçınlı sütü kızına içirdikten sonra giderdi.

Odadan içeri girdiği an yine aynı kokuyu soluyordu, Ayşe. Yoğun bir baharat aromasında erkek parfümü. Sabah okula giderken açık bıraktığı pencerenin sinekliği esen rüzgarla sallanıyordu. Işığı yaktı, açık duran pencereyi kapadı önce. Her şey yerli yerindeydi. Mavi-gri-mor renkli pathcwork yatak örtüsü tek bir kırışıklık olmaksızın yatağının üzerinde, bilgisayar masasının üzeri her zamanki intizamındaydı. Şifoniyerinin üzerinde, vazoda duran iki gün önce topladığı güller solmaya yüz tutmuşken, makyaj masasındaki parfüm ve deodorant şişeleri hep olduğu gibiydi.

Peki tenini ürperten bu his neydi?

Yabancı bakışları nasıl üzerinde hissedebiliyordu?

Şifoniyerin çekmecesini açtı, sabah çıkardığı pijamaları aldı. Üzerindeki elbiseyi, tayt ve atleti çıkarırken, büyümeye başlayan ama tam da büyüyememiş göğüslerine bakıyordu aktif sütyenle kamufle etmeye çalıştığı. Bir kadının en zor zamanını yaşıyordu belki de. Artık on üç yaşındaydı. Ne tam genç bir kız, ne de küçük bir çocuktu. İkisinin arasında sıkışıp kalmışken, hayatının en zor döneminin bu olduğunu düşünüyordu, Ayşe.

Dişlerini fırçalamış, yatağa yatmaya hazırlanıyordu kapıyı tıklayan babasına, “Müsaitim babacığım,” derken.

“Bir tanem, sütünü getirdim.” Geldi, yatağın kenarına oturdu, elindeki bardağı komodinin üzerine bıraktı. “Saçlarını örmemi ister misin?”

Soruyu beklermişçesine bir coşkuyla, “Çok isterim!” diye cıvıldıyordu Ayşe.

Babasının dudaklarına bir gülümseme yayıldı, oturduğu yerden kalkıp, makyaj masasının, sağ üst çekmecesinden iki lastik toka alıp geri geldiğinde. “Hadi soğutmadan iç sütünü ve bugün neler yaptın anlat bana.”

Sesi müşfik, saçlarına dokunan parmakları incitmekten korkan bir naiflikteydi. “Beden eğitiminde on beş tur koştuk bugün Feriha ile. Sonra da eve yürüyerek geldik. Eve geldiğimde de…” Yutkunurken söyleyeceğini söylemekten vazgeçti, Ayşe.

“E… Sonra kuzucuğum?”

“Sonra… Annem tırnak törpülüyordu.”

Sağ tarafındaki örgü bitti, sol tarafındaki saçlarını parmaklarının arasına aldı, Selim. “Annenin çok genç yaşta sorumluluk aldığını unutup, ondan diğer annelerin gösterdiği olgunluğu görmek istediğini biliyorum, bir tanem.” Selim’in sesinde ne bir tenkit vardı, ne de teessüf. Sadece kızına duyduğu şefkatle harmanlanmış, derin bir nasihatti sözleri. “Annene karşı sabrın, onun selameti olacaktır belki de.”

“İnşAllah,” derken içtenlikle, ümitsizliği sonuna kadar yaşıyordu, Ayşe. Jülide, eğer ki Selim’e duyduğu büyük aşk olmasaydı, İlahiyat Fakültesi mezunu, cami hocası bir adamla asla evlenmezdi her ne kadar babadan zengin bir adam olursa olsun.

Babasına yüzünü dönerken saçlarıyla işi bittiğinde, süt bardağını eline aldı, yudum yudum içmeye başladı, Ayşe. “Babam sen olduğun için bence ben çok şanslıyım.” Sözleri dudaklarından büyük bir sevgiyle dökülüyordu.

“Bence ben daha şanslıyım Ayşe Nur’um…” dedi, kızının alnına bir öpücük kondurdu.

“Neden baba?”

“Çünkü senin gibi tertemiz bir meleğin babası olmayı nasip etti bana Rabb’im.” Selim’in bu sevgi dolu sözleri yüreğine teselli olurken Ayşe’nin, “Allah rahatlık versin,” diyerek yatağına yerleşen kızının üzerini örtüyordu Selim. Eğildi, kızının yanaklarından da öptü. “Şu burnunu bir ısıtamadık kedi burunlu kızım.”

Babasının yakışıklı yüzünde parıldayan tebessümüyle Ayşe de gülümsüyordu. “Bir ellerim bir de burnum, hiç ısınmayacak galiba.” Ayşe de babasını öptüğünde, “Allah rahatlık versin babacığım,” diyerek uğurluyordu babasını.

Odanın önce ışığını söndürdü Selim, sonra kapısını örttü. Sol omzu üzerinde yatıp, pencereden dışarıyı seyrederken Ayşe, birkaç dakika sonra uykunun sıcaklığına teslim oluyordu yorgun bedeni.

Uykuya dalmadan önce aklından geçen son düşünce; “Kardeşim,” diyen Tarık’ın yemyeşil gözleriydi.

*

Elinde yaşına pek de uymayan bir kitapla, terasın kenarına çektiği salıncakta oturmuş, bacaklarını demir korkuluklara doğru uzatmış olduğu hâlde bir yandan manzaranın tadını çıkarıyor, diğer yandan kitabı okuyordu.

“Ah… Burada mıydın?” Annesinin sesini duyduğunda bacaklarını uzattığı yerden indirdi, toparlandı Ayşe.

“Evet… Ne oldu?”

“Kahvaltı yapmayacak… Sen ne okuyorsun yine?”

Ne okuduğunu söylemek istemese de mecburdu artık. “Yolbaşı.”

“Yazarı kim?”

Bu daha zor bir soruydu Ayşe için, “Yavuz Bahadıroğlu,” diye cevaplarken.

Jülide, ergen gençler gibi gözlerini devirirken, “Başka yazar bulamadın mı?” diye soruyordu.

“Yavuz abinin nesi var?”

“Fazla derin. Bu yaşta bu kadar ince gidersen bak kafayı yersin benden söylemesi. Senin yaşındakiler İpek Ongun ya da Joanne Kathleen Rowling okuyor. Bence sen de onlara yönel.”

“İpek Ongun tarafından kaleme alınan seriyi, sınıfta okumayan bir Feriha var, bir de ben. Okuyan kişilerce dışlandığımız gerçeğini göz önünde bulundurarak söylüyorum; asla o seriyi okumayacağım! Ya da İpek Ongun tarafından yazılmış herhangi bir eseri. Bu birincisiydi. İkincisine gelmem gerekirse; Rowling’in bildiğim kadarıyla ülkemizde yayınlanan kitapları Harry Potter serisiyle sınırlı. Ne yapayım ben? Baykuş besleyip, kara kazanda kertenkele kuyruğuyla sıçan pisliğini karıştırıp çok özlü iksir mi?”

“Uf! Ne yaparsan yap, çok bilmiş!”

“Tabii, tabii,” dedi, söylemek istediği diğer sözleri yutarken. Bakışlarını aşağılarda kalan, masmavi denize çevirirken okuduğu kitaba geri dönmek istiyordu içten içe.

“Kahvaltı hazır olur birazdan.” Sesi uzaklaşırken anlıyordu annesinin gittiğini. Kitabı yeniden eline aldığında, sabah pırıl pırıl yıkadığı terasın keyfini çıkarmaya kaldığı yerden devam edecekti.

Zil sesini duyduğunda gelenin kendisiyle ilgili birileri olmadığına yemin edebilirdi. Tâ ki Jülide, “Ayşe! Feriha ve abisi seni almaya gelmiş!” diye seslenene kadar.

Yanlış mı duymuştu, yoksa Tarık ile çok ilgili kalbi, gayba dair duyulmaması gerekenleri mi duyuruyordu, Ayşe’ye?

Terasın yola bakan ön tarafına koştu, Feriha’nın muhteşem abisinin petrol yeşili Doğan arabasını gördü. Gelmişlerdi! Koşarak alt kata indiğinde beş basamak vardı Tarık ve Feriha ile aralarında. “Feriha?”

“Efendim?”

“Siz ne yapıyorsunuz burada?”

Yüzüne pırıl pırıl bir gülümseme yayıldı, Feriha’nın. “Selim amcadan izin aldık. Merkeze inip kahvaltı yapacağız. Hadi hazırlan!”

Eli ayağına dolanırken, “Tamam…” dedi, heyecanını hissettirmeyen otokontrolüyle. Henüz indiği merdivenleri geri çıkarken, Tarık ve Feriha ile kahvaltıya gidecek olması, midesinde çırpınan kuş kanatları gibi bir etki bırakıyordu benliğinde.

Bol paça kot pantolonla mavi bir gömlek aldı askıdan, titreyen elleriyle giymeye başladı. Morun en koyu tonunda, merserize bir süveter giydikten sonra sırt çantasına cüzdanını yerleştirirken, yatağın yanında duran komodinin üzerinden de telefonunu alıyordu. Odadan çıkmadan önce son bir kez bakarken aynadan yansıyan yüzüne, porselen gibi cildi, heyecanla daha da beyazlamış gibiydi. Teninin üzerinde en ufak bir leke yoktu Ayşe’nin. Ne bir ben, ne de bir çil. Utanmadıkça yanakları bile kızarmaz, her daim soluk bir çehreyle dolaşırdı.

Şimdi arabanın arka koltuğuna otururken bir parça heyecanın yanı sıra, utandığını da hissediyordu, Ayşe. Feriha, “Neden kızardın sen?” diye, sorarken Ayşe’yi soktuğu zor durumun farkında bile değildi arkadaşı.

Önce öksürdü ne diyeceğini bilememenin verdiği çaresizlikle ardından, “Hazırlanmak için acele ettim ya… Ondan herhâlde,” diye bir şeyler geveledi. Tarık söz konusuyken, Ayşe olmaktan çıkıyordu benliği. Özgüveni yerle bir oluyor, herkesle rahatça kurabildiği diyaloğu yitiriyordu.

“O kadar acele etmene gerek yoktu, Ayşe. Beklemek sıkıntı değildi.”

Tarık, nazik ses tonuyla bu sözleri söylerken, Ayşe elinde olmadan daha fazla kızarıyordu. “Teşekkür ederim.” Daha güzel bir karşılık vermeliydi. Onu tanıdığından beri ilk kez bir-iki kelime edebilecekleri bir an yakalamışken, kafasındaki boşlukta kayboluyordu sözleri.

Trafiğin olmadığı yollardan Rize merkeze ulaştıklarında, merkezdeki otoparka arabayı bırakıp, yürüyerek kafeye gidiyorlardı. Tam kafeden içeri girecekken, Feriha kulağına eğildi, “Abimin sevgilisi benimle tanışmak istemiş,” dedi.

Abisinin sevgilisi.

Zaman belki de tam da bu anda durmuştu.

Öfke bütün sinir hücrelerine yayılırken, sakinleşebilmeyi diliyordu içten içe. “Peki benim ne işim var burada, Feriha?”

Hüzünlü gözlerle gözlerine bakarken, arkadaşının zor durumda olduğunu anlayabiliyordu, Ayşe. “Lütfen kızma… kızın kardeşi de gelecekmiş. Ben yanımda sen yokken konuşamıyorum Ayşe… Ne olur yalnız bırakma beni. Ne olur… Zaten kıza tanımadan sinir oldum!” Sözlerinin sonunu fısıldayarak söylerken kulağına, Tarık kafenin önünde karşılaştığı okul arkadaşıyla sohbet ediyordu.

Yalvarışlarına boyun eğerken, “Kıza neden tanımadan sinirlendiniz peki, Feriha Hanım?” diye soruyordu olabilecek en alaycı ses tonuyla. Üzerine giydiği süveter ekim ayının serinliğine rağmen fazla geliyordu kızgın bedenine.

“Çünkü abimin ne idiği belirsiz üniversiteli bir kızla evlenmesini bırak, sevgili olmasını dahi istemiyorum! Benim abim seninle evlenecek!”

“NE!” diye bağırırken kafenin önünde, kalabalığın dikkatini kendine çekmesi önemli değildi fakat Tarık’ın, “Ne oldu, Ayşe?” sorusu, utancına yeni utanç ekliyordu.

Bir şey söyleyemedi. Cevap da vermedi. Tek yapabildiği elini kaldırıp saçma sapan bir hareketle bir şey olmadığını gösterme çabasıydı.

“Hadi içeri geçelim ya… Sonra kızarsın bana.” Feriha koluna girmiş, kafeye doğru yönlendiriyordu Ayşe’yi. “Ya ne dedim de bu kadar kızardın ki sen?”

“Ne dediğini bilmediğin belliydi zaten!” diye söylenerek sırtından çantasını çıkardı, sandalyeye oturmaya niyetlendi. Önceki gün odasında soluduğu parfümün yoğun kokusu burnuna dolarken, midesinde bir bulanmaydı hissettiği tedirginlikten doğan rahatsızlık hissi. Tarık da gelmiş, yanlarına oturuyordu.

“Sizin neyiniz var?” diye sorarken iki arkadaşa, gözleri bir Feriha’nın bir de Ayşe’nin üzerindeydi. Tam Ayşe bir şey söylemeye niyetlenirken Tarık camekândan dışarıyı, dudaklarında kıvrılan bir tebessümle izlemeye başladı. “Hemen geliyoruz.” Sözlerinden taşan heyecan, Ayşe’nin daha da çok bozuyordu sinirlerini.

Ve içeri girdiler. Kestane kızılı, beline dek uzanan saçları, bembeyaz teniyle, masmavi gözleri ışıldayan kız yanlarına yaklaşırken, Tarık’ın kıza olan hayranlığını seyrediyordu, Ayşe oturduğu yerde, sandalyenin kenarını sıkan parmaklarıyla. Feriha, yerinden kalkıp kıza, “Hoş geldiniz,” derken, Ayşe oturduğu sandalyeye çivilenmiş gibiydi âdeta.

Zordu ayağa kalkmak, “Hoş geldiniz,” dedikten sonra Tarık’ın yaşıtı güzelliğe tanıştırılmak. Zor da olsa başarmıştı. Aradan geçen vaktin ardından kahvaltı siparişleri geldiğinde, Feriha’yı tanıma çabalarını dinliyordu kızıl prenses Aslı’nın.

“OKS’ye çok çalışıyorsun, değil mi? Bu sene sınava gireceğinden bahsetmişti, Tarık.”

Sesi yirmi yaşındaki bir genç kızdan ziyade on üç yaşındaki bir çocuktan çıkıyor gibiydi. İnce ve şımarık. Feriha önce ince dilimler halinde kestiği tostundan bir parçayı ağzına attı, sonra çayından içti. Bardağındaki çayın bittiğini gören Tarık yenisini isterken, Feriha’nın konuşmaya niyeti yok gibiydi.

Neden sonra, “Ben çalışmadan da başarabilenlerdenim. Tıpkı arkadaşım Ayşe gibi,” dedi, garsonun bıraktığı çayına tek şeker attı.

“Hmm… Siz aynı sınıfta mısınız yoksa?”

Aslı’nın sesindeki ince alayı duyan, yalnızca Ayşe değildi herhâlde. Feriha, “Elbette aynı sınıftayız,” derken, normalde alçak gönüllü fıtratıyla tanıdığı arkadaşının, kibirli yönüyle tanışıyordu, Ayşe.

“Ben senden küçük sandım… Ayşeciğim… Belli ki hiç yemek yemiyorsun. Bence tabağındakileri ye de büyü tatlım.”

Konunun kendine, hele hele de sıskalığına dönüp dolaşıp varmış olmasına öfkelense de, “Daha yaşımız küçük, ablacığım. Büyümek için acelemiz yok.” Önündeki tabağı ileri doğru itip, sandalyeye astığı çantasını aldı, “Müsadenizle,” diyerek lavaboya gitmeye hazırlandı.

Feriha’nın telaşlı sesi, “Nereye?” diye sorarken, bir de Tarık sordu aynı kelimeyi ifadesiz bir ses tonuyla.

“Lavaboya gidip, hemen geliyorum Tarık ağabey.” Son cümle ağzından dökülürken, yoğun bir küçümseme hâsıldı genç kızın ahvaline. Hiç mi anlayamamıştı Ayşe’nin salak sarsak hareketlerinden kendisine olan aşkını? Hiç mi fark edemiyordu, onu gördüğü zaman diline dolanan sözlerini?

Anlayıp, fark edebilme hasletlerine sahip değildi demek ki.

Loş ışıkların süslediği penceresiz koridordan lavaboya geçtiğinde, koridorun loşluğuna inat parlak güneş ışığıyla aydınlanıyordu hatırı sayılır büyüklükteki kadınlar tuvaleti. Elini yüzünü yıkadığında, nefes almaya çalışıyordu, Ayşe. Kafenin bir arka çıkışı olsaydı eğer, anında burayı terk eder, uzun bir sürede Tarık’ı görmemek için elinden geleni yapardı.

Akan suyun karşısında dirseklerini tezgâha, başını ellerine yaslamış, kapının açılma sesinin ardından ancak suyu kapayabilmişti. Bu bile yaslandığı yerden kalkması için yeterli bir derman değildi. Önceki gün odasında soluduğu koku yavaş yavaş kadınlar tuvaletini doldururken, içeri girmiş olan kişiye bakmaya mecali olmadığını hissediyordu. Erkek parfümünden hoşlanan bir kadındı belli ki. Başını kaldırdı, aynada kendini incelemeye başladı tenini sararak esir alan ürpertiyle. Yüzünden damla damla sular dökülüyordu seramik lavabo zeminine. Bir anda tüm zaman durmuş gibiydi… Konuşanlar, caddeden geçen arabalar, ağaçların dallarında yuva yapan kuşların cıvıltıları… hiçbir şey yoktu. Sadece sırtını duvara yaslamış, kendisini inceleyen adamın ritimsiz nefesleri vardı.

Tanıyordu onu.

Sarı saçlarını.

İncelercesine bakan soluk mavi gözlerini.

Ne yapması gerektiğini hesaplayacak kadar savunma içgüdüsünü elde ettiği ilk an kendini çıkış kapısına doğru atarken, bir an sonra sırtı duvara çarpmış, ağzından çıkan acı dolu iniltiye karşı koyamamıştı. Sağ elini beline koyan adam, sol eliyle tuvaletin kapısını tutuyordu. Kapıdan elini çektiğinde, dudaklarının üzerine yerleştirdi işaret parmağını, “Şii..!” diyerek.

Ne yapacaktı?

Ya yine öperse?

Ya daha kötüsünü yaparsa?

İçinde duaları, “Allah’ım yardım et bana!” diyerek terennüm ederken, yumruklarını sıkarak, çaresizliğini güce dönüştürmeye çalışıyordu…

Ahzen ~ 1 | Kâbus” için 2 yorum

  • 25 Eylül 2018 tarihinde, saat 20:09
    Permalink

    Ne zaman bende böyle baharatlı bir koku duysam tüylerim diken diken oluyo LutfiyEM…

    Yanıtla
    • 26 Eylül 2018 tarihinde, saat 11:45
      Permalink

      benim de midem bulanır

      Yanıtla

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir