Candan Öte ~ Âhir | Mutluluk

“Aşkın hikâyesini durmaksızın feryâd eden bülbüle değil,
Sessiz sedasız can veren pervanelere sor…”
Mevlana

Sıkıntılı hissettiği her vakit olduğu gibi, gözlerini açar açmaz tek isteği; kestane ağacında düşüncelere dalmaktı… Yatağından kalktı, saçını ördükten sonra elini yüzünü yıkayıp bahçeye koşturdu. Annesine yakalanmadan kestane ağacına çıkacağı için o tanıdık heyecan ve mutluluğu hissediyordu yeniden. On dört yaşında olmak… Ne kadar da güzel bir histi…

En sevdiği dala vardığında, sırtını ağacın sert, katman katman nakşedilmiş, içindeki hayatı İlahî bir emirle dış kabuğunun azametinde korumaya almış gövdesine yaslayıp, bacaklarını öne doğru uzatarak İzmir’in manzarasını seyretmeye başladı yine…

Gümüldür’ün uçsuz bucaksız gibi görünen mandalina bahçeleri alabildiğine uzanıyordu önünde… Her vakit, ağacın bu dalında otururken, İzmir’in en güzel ilçesinde yaşadığını düşünür, etrafı saran narenciye kokularını içine çeker, mavi ve yeşilin buluştuğu bu güzel ilçenin sükûnetini dinlerdi…

Tıpkı şimdi yaptığı gibi.

Ne kadar süre geçtiğinin farkında bile değildi annesinin; “Meleğim… Ağaca mı kaçtın? Yine ne oldu? Kim üzdü benim bir tanemi?” sözlerini duyana kadar.

Başını eğdi, aşağıda duran annesine baktı. Fakat… Annesi orada değildi.

“Buradayım bir tanem.” Ses, içine, kalbine ılık ılık yayılıyordu âdeta. Dinledikçe huzuru hissediyordu tâ benliğinde. Öyle güzel, öyle latif bir sesi vardı ki annesinin… Bir de nuranî bir güzelliği… Ağacın dalına oturmuş Melek’i seyrediyordu.

“Anne… Sen ağaca hiç çıkmazdın… Korkuyorsan aşağı inelim mi?”

Annesinin eli uzandı, saçlarını okşamaya başladı şefkatle. Tenine yaklaşırken o eller, sıcaklığını hissediyordu mutlulukla. Saçları hâlbuki örülüydü… Ama şimdi değil… Ellerine baktı dudaklarındaki gülümsemeye engel olamayarak… On dört yaşındaki elleri gibi değildi… Mete’nin yüzüğü sağ elinde, yüzük parmağını süslerken, karnında bir kıpırdanış hissetti. Ellerini karnına yerleştirirken, “Anne… Bebeğimi hissettim ilk kez… Kıpırdadı!” diyerek gülmeye başladı.

Artık ne çocuk olmadığı aklındaydı, ne de annesinin yüksekten hoşlanmadığı. Annesinin sağ elini tutup, karnının üzerine yerleştirdiğinde aklında olan tek gerçek; bebekti… Bebeği, bir kıpırdanış da anneannesi için yaptığında, iki kadının melodik kahkahaları yankılanıyordu, kestane ağacından.

Annesi, karnına doğru hafifçe yaklaştı, “Sen temizlenmiş bir meleksin,” diye fısıldadı. Tekrar doğrulduğunda, gülümseyerek bakıyordu Melek’in yüzüne.

Annesinden duyduklarıyla vicdanında bir sızı hissetti ister istemez… Evliliğin helal dairesine girmeden yaptıklarıyla, içinde büyüyen masum… Diline alamasa da günahlarından etkilenmiş miydi, bilmiyordu.

“Bir tanem… O tertemiz… Tertemiz…”

Zihninden geçirdikleri yine annesine malumdu. Onun karşısında hiçbir şeyi gizleyemez, hislerini her daim açık ederdi. “Ben… Benim günahlarım..?”

“İnsan… Günah kavramına meftun değil mi..? Günaha girmek hem kolay hem de tatlıdır ki; sırf o tatlı zehirden uzak duracağı için, Cennet vaat edilmiş, meleklerden üstün tutulmuştur… Cenab-ı Hakk, hiç kimsenin günahını bir başkasından sormaz. Sen işlediğin günahların bedelini pişmanlığınla öderken, temizleniyorsun meleğim…”

“İnşAllah…” temennisi, kalbinde yanan bir ateş hükmündeydi en son…

Rüyadan uyanışı, dışarıda parıldayan sabah güneşiyle gözlerini kamaştırıyordu. Ayşe, Hafsa ve Feride ile yattıkları yataktan sessizce kalktı. Feride’nin başı Ayşe’nin omuzunda duruyordu bütün masumiyetiyle uyurken. Genç kızın evinden başka yerde kalma izni yokken nasıl olupta İzmir’e gelebildiğini sorduğunda önceki gece; “Abim şehir dışındaydı… Yarın gece dönecek. Annem bilmediği meselenin onu ilgilendirmeyeceğini söyledi Melek! Ben de çok şaşırdım ama gönderdi beni işte,” diyerek heyecanla anlatmıştı annesinden aldığı izni.

Melek’in ise tek isteği vardı; birkaç gün önce on sekizine girmiş kardeşi bu kadar mutlu olmuşken, sırf bu gezi yüzünden üzülmemesi… Ada, Şule ve Şahika yer yatağında hâlâ uyuyordu önceki günün yorgunluğuyla… Sessizce hareket etmeye çalışırken Melek, gece aynı odada yatma kararı aldıklarında, kocasının gözlerini esir alan hüzün dolu bakışları gözlerinin önüne geldi bir an için… İlk kez ailesinin evinde kalacakken, Mete’nin sıcaklığından mahrum kalmaya razı oluyordu sırf kız arkadaşlarıyla ayrılmak istemedikleri için.

Ancak… Tabii ki Melek, Mete’den ayrı kalamamıştı… Yan odada, bir zamanlar Melek’e ait olan karyolada uyuduğunu bilirken kocasının, gözüne uyku girer miydi Melek’in? Girmezdi… Onun sıcaklığını, kendi soğuk bedeninde hissetmedikçe, kokusu tenine bulaşmadıkça, nefesinin o düzenli ritmini duymadıkça Melek iflah olmazdı… Herkes uyuduktan sonra, sessizce yataktan kalkmış, parmak uçlarında yürüyerek Mete’nin yanına gitmişti.

Çocukluğunun şahidi odasından içeriye Mete’yi rahatsız edebileceği düşüncesiyle çekinerek girerken, kocasının uyumuş olduğundan neredeyse emindi… Ama o… Elleri pervaza dayalı, başı pencerenin camına yaslı olduğu hâlde bahçenin sokak lambasıyla ziyaya kavuşmuş gölgelerini seyrediyordu. Holde yanan sarı ışık, kısa süreli bir aydınlatmayla kuşatsa da odanın loş karanlığını, Melek’in kapıyı kapatışı veda oluyordu karanlıktaki hâkimiyetine. Melek odaya girdi, Mete ay ışığıyla aydınlanmış odanın mahrem karanlığında ona döndü.

“Uyumamışsın..?”

“Sen de…”

“Ben sensiz uyuyamıyorum…” Sözleri kulaklarından kalbine akan merhemdi. Şifasını bir şükürle kabullendi.

Yavaş yavaş yaklaşırken Mete’ye, ay ışığı çıplak teninde gümüşî bir parlaklıkla yansıyordu. Altına giydiği salaş pijama altlığı, bel kemiklerine tutunuyordu güç bela ve Melek endişeleniyordu; “Neden üstlük giymedin? Üşüyeceksin!”

Gözlerini kapadı, başını geriye yasladı Mete, “Ah imtihan!” diyerek. “Ben ona romantizm dolu itirafımı sunuyorum, o bana hesap soruyor!”

Elleri kocasının sırtına kavuştuğunda, başını çıplak göğsüne yaslayışı öylesine kısa bir andı ki… Mete, elleri havada asılı kaldığı hâlde kalbinin normal ritminin dışında hızıyla karşılıyordu coşkun hislerini. “Yanına gelen benim ya Candan Ötem… Sensiz uyku gözüme girse… Üçüncü uykunun kollarında olurdum şimdi…. Senin değil!” dedi, burnunu kocasının göğsüne sürtmeye başladı kokusunu derin nefeslerle solurken. Başını kısa bir an kaldırıp Mete’nin gözlerine baktı, “Hâl diliyle sundum itirafımı Mete Ardahan… Ne dersiniz?” diye fısıldadı.

Derin bir nefes çekti içine Mete, Melek’in dizleri titredi insiyaki bir zafiyetle. “Senin o çok bilmiş ağzını yerim ben…” dediği hâlde, sarılmaya dair en ufak bir harekette bulunmuyordu Mete.

Melek’in elleri, saçlarıyla omzu arasında dolaşıyordu Mete’nin, dudaklarından ateş olup dökülürken sözlere karşılık. Ses tonu boğuk, nefesi tenini yakan bir alevdi. Ellerini yârinin teninden çekti, Mete’nin muallakta kalmış ellerini belinin üzerine yerleştirirken, “Sarıl bana!” diye emretti Melek sözlerine zıt bir yalvarışla.

Mete, karısının bedenini kucağına alıp yatağa uzandığında kocaman elleri Melek’in vücudunun her yerindeydi. Sarılıyor, okşuyor, hassas noktalarına titreten bir ritimle masaj yaparken karısının dermanını kesiyordu. Boylu boyunca yatarken Melek’in tek kişilik karyolasında, uzun boyunun sığabileceği bir büyüklükte değildi ergenlikteki yatağı. Yüzünde zevk dolu bir tebessüm kıvrılırken, belli ki umurunda da değildi bu küçüklük. Bedeninin üzerine serili kadının her kıvrımına şükür makamında dokunuşlar bahşederken, aşk dolu bir şehvetle seyretmek, hayatındaki en ehemmiyetli meseleydi…

Melek’in elleri kocasının, omuzlarına sımsıkı tutunmuş, alıp verdiği derin nefeslerle sakinliğe kavuşabilmeyi diliyordu çaresizce… Uyumadı iki genç de… Hasret dolu dokunuşlar, sımsıkı sarılışlara döndükten sonra da uyumadılar, sabah ezanları saba makamının o dinleyenlere huzur veren sesiyle gecenin bittiğini duyurduğunda da uyumadılar.

Melek, kızların yanına geri dönerken kocasının bedeninden ayrılarak, canı da Mete’deydi, fikri de Mete’deydi. Onun kollarında olduğunu hatırlamak bile dudaklarına yayılan derin gülümsemeye vesileydi… Hele o üzerinden kalkmaya çalıştığı an, eli bırakmıyordu ya Melek’in bedenini, kalbinden bütün hücrelerine yayılan derin bir sıcaklığın bacaklarına verdiği titreyişti heyecanı.

Melek kıyafetlerini giymiş, pijamalarını katlamıştı ama kızlarda en ufak bir uyanma emaresi göremiyordu. Kolundaki saate gözü gitti, yedi buçuğu beş dakika geçmiş olduğunu gördü. Kızlar uyanmamakta haklıydı esasen… Geç vakte kadar sohbet edince ve Ayşe’nin Hafsa’ya, “Cevat izin verir mi sence bu gece ayrı yatmanıza?” sorusuyla kızın kızaran yanakları, konuşulması gereken saklı kalmış meselelerin açığa çıkmasına vesile olmuştu.

Hafsa, “Bizim… Sandığınız gibi bir ilişkimiz yok… Biz zaten evde de ayrı yatıyoruz…” dediğinde, herkes gönülsüz gelin hakkında olumsuz düşüncelere kapılmıştı kısacık bir an için… Tâ ki ilk gece, giydiği geceliğin içinde beklerken, Cevat’ın, öfkeli bakışlarıyla genç kızın kalbini kırıp, onu istemediğini söyledikten sonra, başka bir odaya geçip yattığı o karanlık geceyi anlatana kadar. Melek, anlayamıyordu Cevat’ın derdini. Çok nazik ve düşünceliydi tavırları. Hele de yemek masasında, Hafsa’yı göremeyince, bizzat yerinden kalktığı, kızı masaya oturtup, ilgi dolu bakışlarını gece boyunca üzerinden çekmediği düşünüldüğünde…

Melek âşıktı yârine de o aşk mıydı herkeste tezahürünü gördüğü?

O aşk mıydı insanların hareketlerine romantik anlamlar yüklemesine vesile?

Aşk ateşi vücudunu hükmü altında tuttuğu için miydi, sevdayı birbirine yakışan böyle mükemmel çiftlerde görmek isteyişi?

Bilmiyordu… Fuat’ı ya da Cevat’ı belki de hiç anlayamayacaktı…

Anlamak çok zordu erkekleri… Akıllarından ne geçiyor, sadece Allah bilir…

Kalın bir hırka giyerek alt kata indiğinde, Cengiz ve Sinan’ın karşılıklı koltuklarda yattığını gördü Melek. Belli ki evin muhtelif yerlerinde erkekler kendilerine sığınacak bir yatak bulabilmişti ancak hâlihazırda görünen başka kimse de yoktu. Bahçeye açılan kapıyı sessizlik çabasıyla aralarken, bulduğu terlikleri ayağına geçiriyordu.

Hiç kimse görmeden ağaca tırmanabilir ve yine kimse görmeden inebilirdi. Öylesine uzun zamandır bunu yapmayı hayal ediyordu ki… Bir dakika daha yerinde duramayacağı hissiyle kalbi göğüs kafesine dar geliyordu. Ayaklarında çorap yoktu. “Allah’ım… Yakalanmaktan çok korkuyorum,” derken bile, dudağının kenarından serbest kalmayı bekleyen gülüşleri vardı. Besmele çekti, tırmanmaya başladı. Âdeta bir merdiven edasıyla ağacın gövdesini çevrelemiş dallar öylesine müşfiktiki uzanmasına bile gerek kalmıyordu yükseklere tırmanabilmek için. Çıktı, tıpkı rüyasında yaptığı gibi, sırtını ağaca yaslayıp, çıplak ayaklarını dala doğru uzattı.

Çok uzun zaman olmuştu bu huzuru hissetmeyeli… Çok uzun.

Başını da yasladı ağacın gövdesine, gözlerini yumdu. Geçen yıl, mayıstan önce biri deseydi, İzmir’deki o hayallerinden çıkmayan, rüyalarını süsleyen ev senin evin olacak…

Herhâlde gülerdi. Belki kahkahayla gülemezdi ama gülerdi.

Lakin o evi alacak kişinin Mete Ardahan olacağını söyleseler, düşer bayılırdı belki de gülmekten. Neticeye baktığında; hayatının geldiği noktada, Mete Ardahan kocası, çocukluğunun anılarıyla dolu evi ise artık yabancıların değildi.

“Senin ne işin var orada be kızım!” Mete’nin öfkeli sesi, kesinlikle soru sorar gibi değil, hesap sorar gibiydi haklı olarak.

“Şey… Yani… İnerim hemen… Çok özlemiştim sanırım…” Aşağıya bakarken, simsiyah eşofmanlarını giymiş dokuz erkek, İzmir’e korku salmakla görevli kara şovalyeler gibiydi. “Siz ne yapıyorsunuz?” diye sorarken, güldü gülecek bir ifadesi vardı Melek’in.

“Hadsize bak ya! Bir de hesap soruyor! Koşuya çıktık!” dedi, ağacın dibine geldi. Öfkeli gözlerle Melek’i seyrettikten birkaç saniye sonra yanına tırmanıyordu. Melek’in bulunduğu dal yüksekte, Mete ise bir alt dalda, sağ elini ağacın gövdesine sarmış, sol eliyle Melek’in çenesini parmaklarının ucuyla tutuyordu. “Çok yaramazsın tatlım,” derken, gözlerinde farklı bir ışıltı vardı yârinin. Kızgın ama hayran bir bakış…

“Kızma bence… Daha bir günlük bebeğim ben…”

Bir kahkaha attı Mete başını geriye yaslarken. Öyle içten, öyle etkileyici, öylesine tatlı bir sesti ki… “Neden sık sık kahkaha atmıyorsun?” sitemini dökmek zorunda kaldı Melek.

Gülüşü dudaklarını süslemeye devam ediyordu ancak aşağıda Fuat, “Siz mart kedileri gibi tırmanın bulduğunuz her yükseğe… Sıkıntı yok! Hadi inin da aşağı..! Açız aç! Yemek yiyelim!” diyordu.

“Fuat! Hep burada kalmayacağım birader! Pişman ederim bak!” Tehdidi Fuat’ı güldürürken, Öykü, Fuat’ın kollarını yakaladı, arkasında birleştirdi. “Mete Bey… Tuttum ben!” dediğinde, Fuat bir kahkaha savurdu sabahın ayazına doğru.

“Bak sen bizim ufaklığa! Şimdi görürsün!” dediğinde, Öykü’yü kafa kola alıp yere indirmesi birkaç saniyesini almıştı. Nihayet; Öykü artık sırtüstü çimenlerin üzerinde yatıyordu.

Melek, kocaman adamların birbirlerini yerden yere atmalarını seyrederken kahkahalarını tutmuyordu artık. Serdar, Ömer’i devirdi Levent, Tamer’i. Cevat ve Kerem ise gülmekten imtina eden bir ciddiyetle, kollarını göğüsleri üzerinde birleştirmiş, sessiz sessiz kendi aralarında bir mesele konuşuyorlardı. Birkaç dakika sonra da eve doğru yürüyüp, yaşlarının verdiği olgunlukla muhatap bile olmamışlardı çimenler üzerinde yuvarlanan gençlerle.

Pencereler açıldı, Ayşe, Şule, Feride ve Şahika bahçede yaşanan karmaşayı seyretmeye başladı.

“Helal olsun Serdar!” diyerek tezahürat ederken Şahika, Ömer kızgın gözlerle bakıyordu genç kadına.

Fuat, Öykü’nün sağ ayağını büküp çekerken, yüzüstü yattığı çimenlere eliyle vuruyordu genç adam, “Abi az daha asılırsan kopacak!” diyerek. İfadesi acı çeken bir gençten ziyade, oyunla deşarj olan bir çocuğun eğlencesini anımsatıyordu görenlere. Fuat, rakibinin canını çıkardıktan sonra yerden kaldırırken, “Sıra sen de tosunum… Hadi aşağı in!” diye sesleniyordu Mete’ye.

“Allah, Allah, Allah!” nidalarıyla evden çıkan Sinan ve Cengiz, dövüşün ortasına atlarken Mete, Melek’in kulağına eğildi, “Bu kavga bitmez,” diye fısıldadı, nefesindeki buğuyla Melek’i titreterek. Küçücük bir cümleydi fısıltısı… Etkisi ise; şehvet dolu dudaklarına hasretlik çeken bedeninin, karşısındaki adama olan ihtiyacıyla kavrulmasıydı…

Serdar, Cengiz’e, Tamer, Sinan’a saldırırken, Fuat yine, “Hadi tosunum hadi… Söz bak çok acımayacak canın!” diyerek dalga geçiyordu.

Başını sağa sola sallarken Mete, Melek’e çevirdi bakışlarını. “Yıllar geçiyor… Ama bizim çocuk büyümüyor. Hadi inelim…” Melek’in elini elinin içine aldı. Ağacın dalları öylesine kalındı ki, gözlerini kapasalar yine de kolaylıkla inerdi Melek.

Mete ayakkabılarını giyerken birden bire Fuat’ın sırtında bulduğunda kendini, Melek, “Dikkat edin, incitmeyin Mete’mi!” diye bağırıyordu endişeyle.

Fakat Melek’in endişesi, birkaç çocuk ruhlu adamın kahkahasında boğuluyordu. Ringe çıktıklarında da aynen böyle dalıyorlardı birbirlerine kahkahalarla. Kollarını göğüsleri üzerinde çaprazlamasına birleştirip penceredeki kızlara bakarken, “Hadi kızlar! Aşağı inin kahvaltıyı hazırlayalım,” teklifini sunuyordu Melek.

Herkesin yüzü gülüyordu yine… Hiçbir şey değişmemiş gibiydi… Annesinin mor salkım asması hariç… O kuruyup gitmişti belli ki… İçi burkulsa da yaşadığı mutluluğun gölgesi altında kalıyordu bu hakikat bir ayrıntı olarak. Mete ve amcası… Melek’e çocukluğunu geri vermişken, bu ayrıntının gözlerine yaş olarak dolmasına izin vermeyecekti.

*

Saçını kuruladığı havlunun altından seyrediyordu pencerenin önünde, bütün ihtişamıyla rüzgara karşı duran bir Melek’e ait kestane ağacını. Koşudan döndüğünde karısını, gözleri kapalı olduğu hâlde bir ağacın dalında görmek, aklını başından alsa da sükûnetini kaybetmemek için elinden geleni yapmıştı genç adam.

Şimdi kahvaltı hazırlıyordu evinin mutfağında. Pişirdikleri yumurtalı ekmeklerin kokusunu alabiliyordu. Belindeki havluyu çözdü, hızlı hareketlerle giyinmeye başladı. Bir yandan giyiniyor, diğer yandan Melek’in odasını seyrediyordu… Yatağı, derslerini yaptığı çalışma masası… Komodini, şifonyeri. Hepsinde rahmetli dedesi Esat’tan izler vardı. Hatta tavana döşenmiş lambrilerde bile…

Pantolonunun düğmelerini iliklerken, kapı çalınıyordu. “Gir,” dedi, tişörtünü giymeye başladı.

“Kahval…tı…” kelimesi yarım yamalak dökülürken dudaklarından, kapı aralığında durup, seyretmeye başladı hasret dolu gözleriyle meleği… O gözlerdeki bakış, çekip alıyordu bedeninden cüz’i iradeye dair ne varsa… O bakış, koskoca bir adamı karşısındaki küçücük kıza karşı güçsüz bırakıyordu… Ama yine de… O bakışa ömrünü feda ederdi… Gördüğü ilk anda ve dahi ebediyen.

Tişörtünü aşağı indirirken, adım adım sevdiği kadına doğru yaklaşıyordu genç adam. “Evet… Kahvaltı?”

Eliyle boynunu aşağı yukarı ovmaya başladı yine! “Kahvaltı hazır…”

Eziyet etmeyecekti… Karısına da kendine de. Bu kadar özlemişken… İradesi titreşirken…

Elinden tuttu, odanın içine çekti Melek’i. Ardındaki kapıyı kapadığı an kocaman ellerini yerleştirdiği incecik beli kavrayıp, o kapıya yaslamak aldığı nefes kadar büyük bir ihtiyaçtı… Birkaç santim mesafe vardı yüzlerinin arasında göz göze baktıkları bu mahrem anda. Melek’in aralık dudaklarında soluyordu; aşkı, arzuyu, şehveti, sevgiyi… Hepsi bir diğerinden daha güçlü duygulardı ve karşısındaki kızın çiçek kokan teninde, sabrın imtihana dönüştüğü yerde kalbinin ritmini hızlandırıyordu.

Eziyet etmeyecekti… Ne karısına ne de kendine… Ateşe âşık pervane gibi çekilirken karısının bedenine, eziyet neydi? Hâkimiyet neydi?

Melek; ateşiydi, Mete ise o ateşe meftun pervane… “Hazır… Demek hazır… Ne kadar hazır olduğunu…” dedi, meleğine dokunacağı anı sabırsızlıkla bekleyen elini, belinden aşağı sürüklemeye başladı, “…kontrol etmemin sakıncası var mı?” diyerek. O ateşin nârında yanmaya razıydı Mete.

Derin bir nefes çekerken içine Melek, o nefes olup içine dolabilmenin hayalini kuruyordu Mete. “Aslında… Yani… Bence…” Anlatmak istediği derdini kelimelere döküp dile getiremezken, dünya üzerinde karısından daha hayran olunası başka bir kadın yoktu Mete’nin gözünde. Hiç olmamıştı… Olmayacaktı da…

Eli mahremiyetin enfes sıcaklığına ulaştığı an, kalbi titriyordu çaresizliğin kafesinde. “E… Bir tanem… Sence?”

“Bence… Aşağı mı inseydik?” dedi, boğuk ve bir o kadar zor duyulan sesiyle.

Başını karısının boynuna indirdi, burnunu kulağının bitiminden, omzuna kadar olan o enfes aralıkta sürtmeye başladı… Eli ise, insafsız saldırısına ara vermiyordu. “Kokuna hayranım meleğim… Ama bu zaten bilmediğin mesele değil… Değil mi bir tanem?” Başını geri çekip, arzu ateşinin kararttığı yemyeşil gözlere bakarken, yaptığı hem kendine, hem de bakmaya kıyamadığı karısına eziyetti. Ve eziyet etmeyeceğine dair kendi kendine söz vermişti… “Cevap vermedin güzelim…”

Şaşırmış ve kafası karışmış gibiydi kaşlarının aldığı şekilleri takip ederken. “Soru mu sormuştun?” derken olabilecek en masum ifadeyle, elini uzaklaştırmaya çalışıyordu bacaklarının arasından.

Alnını alnına yasladı, gözlerini sımsıkı yumdu Mete. “Ah imtihan…” diye mırıldanırken, Melek’in incecik uzun parmakları yüzünü avuçları arasına almıştı bile. “Elimi uzaklaştırdığın aklından hiç çıkmasın meleğim… Acısını çıkaracağımı bilesin…”

Parmakları şefkatle okşayışına devam ediyordu duyduğu tehdidin vicdansız tınısına rağmen. “Sen öpemiyorsun ya…” dedi, dudakları sağ yanağına küçük bir öpücük kondurdu. “Ben öpebilirim…” Bir de sol yanağını öptü. Şu masum öpücük bile vücudunu ateşe verirken, nefesleri birbirine karışıyordu iki gencinde.

Ellerini ellerinin arasına aldı, yatağının üzerine oturabilmeleri için yönlendirdi Melek’i. Daha önce Adana’da bulundukları vakit, kaldığı odaya neredeyse her gece tırmanmış, onu ziyaret etmişti… Ama şimdi üzerine oturdukları yatakta seyrederken etrafını, daha çok Melek’e ait, daha fazla Melek’ten anılar hissediyordu her köşesinde. “Demek benim masum meleğim bu odada uyuyordu…”

Bir gülümseme geçti karısının dolgun, pembe dudaklarından. “Evet… Bu odada sabaha kavuşmak, annemin o billur sesiyle uyanacağım vakitti benim için… Geceleri saçımı örerken bu yatağın üzerinde otururduk,” derken, bir eliyle yatağın üzerine serili pembe yatak örtüsünü okşadı çok kısa bir süre sonra karnının üzerine yerleştirdi. Gözlerinde şaşkınlığın verdiği değişimi izlerken, elinin içindeki parmakları dudaklarından kopan, “METE!” dolu çığlığı bastırıyordu.

“Ne oldu? Neyin var? İyi misin?” Sözleriyle paniği yaşarken genç adam, birkaç saniyede ayağa kalkmış, Melek’in omuzlarını avuçları arasına almıştı.

Karısı ise ellerinin ikisini de omuzlarından indirip karnının üzerinde, elleri altında tutarken, “Kıpırdanışını hissettim!” diye fısıldadı nefesi yetmiyormuş gibi.

Kıpırdanışı…

Kıpırdanışı?

Neyin?

Cevabı Melek’ten gelmedi… Cevabı avuçlarını dayadığı tenin altındaydı. Küçücük bir hareketle avucunun içinde hissettiği bebeğiyle gözlerinde bir yanmaydı genç adamın huzuru. Avucunun içinde küçük çırpınışlarını hissettiği yavrusu da, Mete’nin dokunuşunu hissetmiş gibiydi âdeta… Dizlerinin üzerine çöktü, başını yasladı Melek’in karnına. Gözlerini sımsıkı yumduğunda, “Baban seni Yaratan’a kurban olur bebeğim,” diyordu şükür makamında.

İnce uzun parmaklar saçlarını okşarken, Mete bir teslimiyet yaşıyordu. Başını yaslamış, bebeğini hissediyordu, hayranı olduğu parmaklar saçlarını okşuyordu. Dünya belli ki Mete’nin etrafında dönüyordu… Tâ ki kapıyı ısrarlı dokunuşlarla çalıp, “Açlıktan öldük da! Hadisenize be kardeşim!” diyerek çığıran Fuat’ın sabırsızlığına kadar. “İçeri geliyorum haberiniz olsun!”

Birkaç saniye sonra dediğini yapmış ve bu mahremiyet dolu anlarını sabote etmişti genç adam. “Abi… Bir huzur ver lan!” derken Mete, başını meleğinin teninden ayıramamıştı.

Elini gözlerine örtmüş, “Madem müsait değildiniz, girmeyin diyeydiniz be kardeşim!” diyerek sitem ederken Fuat, meleğinin tatlı gülüşleriyle ânâ veda ediyordu istemeden de olsa. Başını kaldırdı, dik bakışlarla incelemeye başladı Fuat’ın utanmışlıktan çok uzakta pişkin ifadesini.

“Bebeğimiz kıpırdadı amcası… İlk kez hissettik hareketini…” Sesinde titreşen heyecan, Fuat’ı yanlarına koştururken, aynen Mete gibi diz çöktü, elini Melek’in karnına yerleştirme cesaretini gösterdi Fuat, “Amcası kurban olsun! Hadi bir de benim için kıpırda bir tanem!” derken. Sesindeki heyecan, sözündeki coşku ve Mete’nin tükenen sabrıydı…

“OY…. KIPIRDADI!” diye bağırırken Fuat, “Lan sessiz olsana! Kızım korkacak!” diyerek sakinleştirmeye çalışıyordu Mete yüzünde sitemine tezat bir gülümsemeyle.

Hâlleri deliceydi, çocuksu ve hatta aşırıydı ama üç genç kahkahalarla gülerken umurlarında bile değildi normal davranışlar sergileyerek olgunluk göstermek. Yemek odasına birlikte indiklerinde, çay dolu tepsiyle Öykü de hemen arkalarındaydı. Herkes masadaki yerini aldı, keyifle kahvaltılarını yapmaya başladılar. Kalabalıkta yenen yemek, yapılan kahvaltı meleğine iyi geliyordu… Çok uzun zamandır, onun böyle pervasızca güldüğünü görmemişti… Hele ki Mete’nin hataları aşikâr olduğu o geceden sonra… Yani doğum gününden sonra. En son o gece Melek’in teninde vuslatı yaşamışken ve o şehvetin sımsıcak yoğunluğu aklına kazınmışken aradan geçen bu süre işkenceden farksızdı.

Ama biliyordu ki, sabrın sonu; selametti…

Melek’in elini değdiği her eşyada mutluluğunu seyrederken biliyordu genç adam; sabrın sonu selametti… Hasret gidermek istermiş gibi incelerken evinin her köşesini; sabrın sonu selametti… O ağaca tırmandığında Mete’nin vereceği tepkinin gazabını önemsemeyen karısının, gözlerinde gördüğü huzur da anlatıyordu ki; sabrın sonu selametti…

*

İzmir dönüşü Melek için en zoru olmuştu. Anılarını bir eve kilitlemiş, üzerine ise mesafeleri ekmişti.

Ya da o öyle hissediyordu.

Şule ile pişirdikleri turtayı servise hazırlarken, Hafsa dükkân kapısından içeri giriyordu Cevat ile birlikte. “Bıraktığınız için teşekkür ederim,” dedi, Cevat başını hafifçe eğdi karısına mukabele edercesine.

“Çıkışa kadar kalmak istermisiniz yine?”

“Sakıncası yoksa kalabilir miyim?”

“Kal… Yani… Kalabilirsiniz tabii…” Başka bir şey söylemeden, birkaç saniye karısını seyreden Cevat, başını yine hafifçe eğdi, çıkıp gitti herhangi bir veda cümlesi söyleme gereği duymadan.

Melek ve Şule, Cevat’ın gidişini fırsat bilerek Hafsa’nın yanına gidip, kızı karşılarken, “Kaç gündür Feride var diye seni sorgulayamadık… Anlat bakalım şimdi neler oluyor?” diye soruyorlardı.

Hafsa ise, utancın rengine dönmüş yanaklarıyla bahsedilen konu hariç her mevzuda konuşmak istermiş gibiydi. Mantosunu Şule alırken, Melek kızı mutfak tarafına sürüklüyordu. Müşterilerin dikkatli bakışları üzerlerindeyken, mutfağın mahremiyeti olmayışı bir dezavantaja dönüşmüştü. Kapısı olan bir mutfakları olsaydı, böyle bir sıkıntıları kalmayabilirdi.

Şule servislere baktı, yanlarına geri geldi. Hafsa’yı oturttukları tabureye paralel olarak Şule ve Melek otururken, kızın anlatacaklarını bekliyorlardı merakla.

Şule dayanamayıp, “Hâlâ mı ayrı yatıyorsunuz?” diye sordu.

Hafsa, utangaç bakışlarla etrafa bakarken, “Şi… birileri duyacak,” diyordu pespembe yanaklarıyla.

“Merak etme… Müziğin sesi bastırıyordur bizim sesimizi.” Ya da Melek öyle umuyordu. Chopin’in en latif bestelerinden “Spring Waltz” ile bu ne kadar mümkün olabilirdi ki? Daha gürültülü bir şarkı seçmeliydi tam da bu an için. Mesela “In The End” gibi…

Kendi düşünceleriyle şiştiğinde derin bir nefes aldı Melek… “Hafsa… Ne yapmayı düşünüyorsun canım?” diye sordu birlikte geçirdikleri süreden aldığı samimiyetle. Başbaşa konuştukları sohbetlerden biliyordu ki; asla Hasan Menevşe’ye olan aşkıyla ilgili bir uzaklık hissetmiyordu kocasına. Ama Cevat’ın soğuk ve mesafeli hareketlerinden de ürkmüyor değildi.

Elleriyle gözlerini ovuşturdu, aldığı derin nefesi verirken. “Bilmiyorum…” dedi, karşısında sözünü bekleyen iki kadına baktı. “Bilmiyorum… Annem bana evlilikle ilgili yapmam gerekenleri bir kağıda yazıp öğütlerken, böyle bir şeyle karşılaşacağımı hesaba katmamış olacak ki bana vereceği bir nasihati yoktu.”

“Kongo’da olanlar yüzünden uzak durmadığına emin misin?” diye sorarken, Mete’nin hastalık tehlikesi nedeniyle, bir aydan fazla bir süredir Melek’ten uzakta durmaktaki kararlığı aklından çıkmıyordu. Bugün ikinci kez yapılan testin sonuçlarını alacaktı… Ve her nedense, hâlâ haber vermemişti!

Başını sağa sola salladı Hafsa, “Hayır,” dedi. “Öyle olsaydı sebep olarak göstermez miydi? Yani Mete Bey gibi… Bana; “Evliliğimiz formalite” dedi Melek… Bence benden hoşlanmıyor… Sadece korumak istediği bir kedi yavrusuyum belki de onun gözünde…”

Öyle ümitsiz görünüyordu ki genç kız. Ve bir o kadar da çaresiz.

“Benim eşim… Başka bir kadına âşıktı… Benimle evlenmeyi istemese de mecburen evlenmişti… Bana dokunurken, asla benimle olduğunu hissetmezdim. Ben aşkı yaşamadım, bilmiyorum… Kocamın bana yaşattığı acılardan sonra aşkı yaşamayı da istemiyorum… Seni böyle üzgün görmek bana iyi gelmiyor sanırım.” Şule’nin bakışları buradan çok uzakta, karanlığın kasvetiyle kuşanmış anılarda gibiydi.

Melek’in aklına dedesi geldi Şule’nin acı dolu sözlerinin ardından… O da başka bir kadına âşıktı ve zorla bir başkasıyla evlendirilmişti. Ama hiçbir zaman Seher Hanıma karşı bir saygısızlıkta bulunmamış, onu incitmemiş ya da Şule’nin kocasından gördüğü aşağılanmayı göstermemişti karısına.

Şule’nin anlattığı adam, insan olamazdı… Ancak bir müsveddeydi…

“Üzülme Şule… Buna alışırım herhâlde… Ama bazen bir bakışını yakalıyorum onun… Bana kızıyor mu? Yoksa korumaya mı çalışıyor anlamıyorum.” Bir süre sessiz kaldıktan sonra, “Dün akşam…” diye devam etti, siyahi tenine yayılan kızarıklıkla, “…mutfakta yemek hazırlarken üst dolaba uzanabilmek için taburenin üzerine çıktım… O da yanıma gelmiş… Ama ben görmemiştim. Yardım isteyip istemediğimi sorduğunda, hazırlıksız yakalandım sanırım sıçradım birden… Tabii tabureyi devirmeyi de becerdim…”

Melek korkuyla, “Düştün mü Hafsa?” diye sorarken, genç kız başını sağa sola salladı reddedercesine.

“Hayır… O, izin vermedi ki…”

Şule ve Melek, aynı anda, “Ne yaptı?” diye sorarken, heyecanla Hafsa’nın sözlerini bekliyorlardı.

“Yani… Ne olduğunu anlayamadan onun kollarında buldum kendimi… O şey… Yani çok güçlü…” dedi, başını kucağına eğip, ellerini incelemeye başladı genç kız.

“E… Sonra ne oldu?” Yine bir uyumun en tatlı ahengiyle sordu iki arkadaş soruyu. Birbirlerine bakıp gülüyorlardı senkronize sorulardan mütevellit.

“Beni ayaklarımın üzerine, yere indirdi.”

“E… Sonra?”

“Dikkatli olmamı tembihledi.”

“Der… Cevat’tan beklerim. Çok konuşmaz ki kelime israfı olur!” Oturduğu tabureden hışımla kalkarken, “Bu adamı çözmenin bir yolu var mıdır acaba?” diye soruyordu Melek iki kadına hitaben.

Şule, “Ben erkek cinsinden hiç anlamıyorum,” dedi, Hafsa, “Zamana bırakacağım sanırım,” diyerek tevekkül etti.

İtiraz etmek için ağzını açtığı sırada, dükkâna yeni müşterilerle birlikte Feride giriyordu… Tabii ardında gereksiz ağabeyi olduğu hâlde. “Tamam artık abi… Gidebilirsin!” derken, incecik ses tonuyla bir ikna gayreti içindeydi.

“Çok konuşma!” derken, karşısındaki küçücük kıza hiddetle bakıyordu genç adam. “İki çift lafım var patronuna!”

Evet… Yine dır dır etmeye gelecekti belli ki. İzmir’den döndükleri Allah’ın her günü dinlediklerine benzer olarak… Feride, “Abi… Melek Hanımı rahatsız etmekten vazgeç!” dese de çare değildi.

“Karışma sen!” diyerek sitem ediyordu genç kıza.

Melek, “Hoş geldiniz,” dedi, Feride ve ağabeyi Kenan’ın yanına doğru ilerledi.

Kenan başını eğdi, “Hoş bulduk,” derken. “Kaçta kapatacaksınız?” diye sordu, hiçbir nezaket kaidesi gözetmeksizin.

“Yedi gibi… Her gün bunu sormanıza gerek yok Kenan Bey… Kardeşinizin daha erken çıkmasını istiyorsanız Feride, istediği vakit gelip, istediğinde de çıkmakta özgürdür… Bunu biliyorsunuz…”

Pis bir sırıtış yayıldı adamın yüzüne. “Valla kıyak iş… Yok mu bana da burada bir görev? Beni de alsanız ya işe.”

Feride, “Abi lütfen!” derken buğday tenini bir kızarıklık esir alıyordu genç kızın. Utandığı ise her hâlinden belliydi.

“Ne var lan! Konuşuyoruz işte!” dedi, işaret parmağının tersiyle kardeşinin başını dürttü.

İnsiyakiydi Melek’in Feride’yi kolundan tutuşu, yanına çekişi ve, “Elinize kolunuza hâkim olun beyefendi!” diyerek Kenan’a çıkışı.

An kadar kısaydı.

Ama yalnız değildi Melek bu hızlı hareketlerinde. Öykü ne ara dükkâna girmişti bilemiyordu fakat Kenan’ın kolunu tutmuş, sırtına doğru bükerken, “O elin bir daha Ferit’e kalkmayacak demiştim! Değil mi?” diye tıslıyordu.

Melek ve Feride, “Öykü bırak!” diye bağırırken, müşterilerin dikkatli bakışları ve konuşmaları yaşananları daha da katlanılmaz kılıyordu.

“Lan sen kimsin lan!” diye böğürürken Kenan, Öykü dışarıya doğru sürüklüyordu adamı, “Gel göstereyim sana kim olduğumu!” diyerek.

“Öykü! Abimi hemen bırak!” diyerek peşlerinden dışarı koşarken Feride, çaresiz bir yalvarış vardı sesinin tonunda. Kaldırıma çıktıkları an kolundan itti Öykü, Kenan’ı, genç adam sendelerken yere düşmeden toparlanabildi son anda.

“Senin ebeni s*kerim!” küfürünü savurup, Öykü’nün üzerine atılacağı sırada, Cevat çoktan yanlarına gelmiş, kara bir bulut gibi dikilmişti Kenan’ın önünde.

Cevat’ı gördüğü an geri adım atarken Kenan, Cevat’ta aksine adamın üzerine yürüyordu. Durdu, kendine çeki düzen verdi Kenan, “FERİDE!” diye bağırdı kaldırımın ortasında durup.

Yüzünden kan çekilmiş, endişe ve sıkıntıyla sararmış genç kız ağabeyinin yanına hızla koşarken, Öykü dudaklarını kemiriyordu öfkeyle bir eli belinde diğer eli karma karışık saçları arasında olduğu hâlde.

“Eve gidiyoruz!” dedi, arabayı gösterdi kardeşine Kenan.

“Ama… Abi… Ben iş…”

Kenan kızın titrek cümlelerine katlanamıyormuş gibi bir hareketle yumruklarını sıkarken, “Kes sesini! Arabaya bin!” diyerek hırıldıyordu âdeta.

Öykü, Feride’yi dirseğinden tutarak kendine çevirdiğinde, ses tonunda öfke vardı genç adamın… Öfke ve bir de çok derinlerde bir çaresizlik. “Gitme..!”

Kolunu Öykü’nün tutuşundan kurtarmaya çalışırken, ağabeyi yanı başında, “Bu adam ne ayak lan! Sana… Yürü çabuk!” dedi, kızın boştaki dirseğini eliyle acımasızca kavradı, kendine doğru çekmeye başladı.

Öykü ağzını açıp engellemek için adamın üzerine yürüyeceği sırada Cevat’ın engeliyle karşılaştı. Öykü’ye ne dediğini hiç kimse duyamamıştı ancak genç adamın gözleri sımsıkı kapandığında, eli bırakmak istemediği genç kızla firakı yaşıyordu.

Feride ağabeyinin zoruyla arabaya bindiğinde, penceresini sonuna kadar açıp, “Melek… Çok özür dilerim… Lütfen kusura bakma!” diye yalvarıyordu yaşların parıldadığı kocaman, mavi-yeşil gözleriyle.

“Üzme kendini bir tanem…” diyebileceği kadar kısacık bir andı Feride’ye söyledikleri. Ağabeyi gaza basıp giderken, 1996 model, beyazımtrak Doğan’ın egzozu yankılanıyordu Beşiktaş sahilinin nispeten boş olan caddesinde.

Cevat, Öykü’yü yanlarından uzaklaştırırken, Şule, Hafsa ve Melek ne yapacaklarını bilmiyormuş gibi seyrediyorlardı gidenleri. Melek kendini toparladı, “Hadi içeri geçelim,” dedi, iyiden iyiye mart soğuğuyla titremeye başladığında.

Birkaç dakika sonra, Cevat ve Öykü dükkândan içeri girerken, meraklı müşterilerin bakışlarına maruz kalıyordu iki adam da. Melek, Öykü’nün yanına gitmek için Şule ve Hafsa’dan izin isterken, Cevat’ta çay almak için Öykü’yü yalnız bırakıyordu.

Başını eğdi, Melek’e saygısını sunup, mutfak tarafına ilerlemeye başladı Cevat. Sandalyeyi çekip, sessizce genç adamın yanına otururken, ne söyleyeceğini bilmeyen bir acizdi dili. Birkaç saniye birbirlerinin gözlerine bakarken, Öykü’nün gözlerindeki pişmanlığı âdeta kalbinde hissediyordu Melek.

“Onunla gitti…” dediğinde, ses tonunda derin bir öfke vardı Öykü’nün.

Ne diyeceğini bilemiyordu Melek. Boynu kaşınıyor, boğazı daralıyordu. “Öykü… Ne bekliyordun? Abisine karşı senin sözünü nasıl tutabilirdi ki?”

Söylediklerinin ne kadar yanlış olduğunu, karşısındaki gencin kararan bakışlarından anlayabiliyordu. “Abi? Hangi abi?” dedi, masanın üzerinde duran sağ eli, yumruk şeklini aldı. “O orospu çocuğu, paraya biraz sıkışsa, o kızı açık arttırmayla satar! Ne abisi!”

“Şi…” dedi, etrafına bakındı Melek. Meraklı müşteriler, kapıdan girenlerle çoğalırken, kapanış saati yakın olduğu hâlde, neden hâlâ bu kadar kalabalık olduğunu anlayamıyordu. “Seni dinliyorlar Öykü… Sakin ol lütfen!”

Elleriyle önce gözlerini ovuşturdu, sonra dudaklarının üzerinde birleştirdi. “Affedersin Melek. Cevat abi senin yanında ettiğim küfürleri duysa, en iyi ihtimalle ayaklarımdan tavana asar beni!” derken, alışık olduğu sımsıcak orman yeşiline dönmüştü gözleri yeniden.

“Takma kafanı… Kenan’ı hâlâ tanıyamamış olman biraz sinir bozucu… Adam sırf senin ayarlarını bozmak için bile eziyet ediyor Feride’ye… Ve sen de her defasında bu tuzağına düşüyorsun! Feride ailesine nasıl bağlı bunu anlayamıyor musun? Nasıl ondan tercih yapmasını beklersin? Bunu ondan nasıl istersin?” Konuştukça Öykü’ye olan sitemleri katlanıyordu Melek’in.

“Ben, beni teselli edersin sanmıştım, Melek. Sinirini çıkarmana yardımı olacaksa al merdaneni eline de bari bir tane indir kafama!” Öfkesi dağılmış gibiydi sımsıcak bakışlarında parıldayan samimiyeti geri geldiğinde.

“Sinirle başa çıkabilirim, o sorun değil! Fakat başına alacağın bir darbenin seni daha sağlıklı karalar almaya iteceğini düşünüyorsan..? Hiç durmayalım.” Gülüyordu iki arkadaş. Birbirlerinin hâlinden anlayan iki arkadaş.

“Getireyim mi merdaneyi, bir dene?”

İfadesi de gözleri gibi yumuşacıktı artık Öykü’nün. Saate gittiğinde gözü, yediye doğru yaklaşıyordu git gide. “Yavaş yavaş kapayalım artık…” dedi, ayağa kalkarak konuyu olası bir kötekten çevirdi Melek. Öykü yerinden kalkıp, ortalığı toplamalarına yardım ederken, “Hanımlar… Yarın yine bekleriz! Şimdi kapatıyoruz!” dedi, saçlarını alnından havalı bir hareketle geriye çekti.

Birkaç kız kıkır kıkır gülüyordu Öykü’ye yaklaşıp. Lavaboya gitmek üzere arka tarafa geçerken Melek, en son gördüğü; Öykü’yü bir daire içine alıp sohbete başlamış ve genç adama oldukça yakın duran genç kızlardı.

Birkaç farklı insanla konuşmak belki de iyi gelebilirdi ona. Aklını meşgul eder, sosyal hayatını zenginleştirirdi. Zira Öykü’nün gidişatı pek de hayra alamet değildi…

Tuvaletin ışığını yakarken, Mete’den beklediği hayırlı haberin gecikmesine kahroluyordu elinden hiçbir çarenin gelmediği bu vakit. Yapabileceği tek şey; eve gitmek, Mete geldiği vakitte de ona dır dır etmekti.

İhtiyacını giderip dışarı çıkmadan önce tuvalete bir başkasının girdiğini duyabiliyordu. Ellerini yıkadı, kurulamayı akıl edemeden kabinin kapısını açtı. Bakışlarını kaldırmasına gerek yoktu kocasının orada olduğunu bilmesi için. Ona has kokusu, bir anda kaplamıştı küçük ve sevimli banyolarını. Lavabonun yanındaki duvara sırtını yaslamış, kollarını göğsünün üzerinde bağlamıştı.

Mekânın küçüklüğü göz önünde bulundurulduğunda, aralarında birkaç adım mesafe vardı yalnızca. Ellerinden damla damla su akıyordu mermer zemine. Nefesi ise içeride bir yerlere takılıyordu rahatlığa Melek’i muhtaç ederek.

“Merhaba…” dedi, ses tonunu yolladı Melek’e nefes niyetine.

Derin bir iç çekerken, “Merhaba…” diye mırıldandı Melek de.

Karşılıklı durmuş bakışıyorlardı… Geçen bir ay süresince yaptıkları gibi… Sadece bakışmak… Eski ve bir o kadar güzel bir eylemdi; sadece bakışmak…

Mete, yaslandığı yerden doğruldu, elini uzattı karısına. Elini tutma fikri aklından geçiyorken, bir anda kendini o kollarda bulmak, bedeninin, fikrinden önce nasıl hareket ettiğini bilemese de umurunda olmayan bir ayrıcalıktı sıcaklığını hissettiği kocasına kavuşurken. Sımsıkı sarıldığı, bu şefkat ve aşk dolu bedenin varlığına yalnızca şükrederdi dokunabiliyorken.

Dudakları alnında ve saçlarındaydı… Başını kaldırsa, vuslatı yaşayabilirdi hasretiyle kavrulduğu dudaklara… Ancak kıpırdayamıyordu. Sadece daha sıkı sarılıyordu.

“Mete’m… Mete’m… Bir daha bana böyle bir acı yaşatma!” derken kırık dökük sözleriyle, Mete’nin elleri bir sırtında, bir de saçlarının arasındaydı.

“Rabb’im… Sana acı göstermesin Candan Öte‘m… Bana da senden gelecek bir acıyı asla göstermesin…”

Başını nihayet yasladığı yerden kaldırdı, kocasının yanaklarını avuçlarının arasına aldı. Birkaç gündür kesmediği sakalları avuç içine batıyordu Melek’i şükretmenin huzuruna kavuştururken.

“Gülüyorsun…” derken, karısının gülümseyen dudaklarını seyrediyordu genç adam.

“Gülüyorum…”

“Hep gül bir tanem… Hep gülmen için, neyi tekrarlamalıyım?”

Mete’nin başını, kendi başına doğru eğdi, alnını alnına yasladı. “Fazla bir şeye gerek yok… Kirli sakalların her daim avuç içlerime batsın… Sana baktığımda sakallarını göreyim… Bana yeter…”

Başını kaldırdı, inceleyen gözlerle süzdü karısının yüzünü. Dudağının kenarında çapkın bir gülümseme vardı, “Zaten hep bu hâllerin beni divanen etti ya bir tanem…” dedi, karısını kucağına aldı. “Eve gidiyoruz,” derken, Melek’in, “Yürüyebilirim… Bırak yürüyeyim!” sözlerini umursamıyordu bile.

“Böyle daha çabuk gideriz! Kapıyı aç!” dediği an, Melek’in kapı koluna uzanan eli havada kaldı.

Başını kocasına çevirirken yüzünde hiç de Melek’in mizacına uymayan kibirli bir ifade vardı. “Tanışalı bir yıl olacak neredeyse sayın meşem… Hâlâ rica kelimelerini öğrenemediniz… Mısın de bakayım!”

Mete de başını Melek’e çevirdiğinde aralarındaki kısacık mesafe vuslatın şerbetini sunar gibiydi. “Ben değil…” dedi, sımsıcak ses tonuyla Melek’i yakıp kavururken, “…sen o kelimeleri kullanacaksın…”

Kocasının söyledikleri kalbinden mahremiyetine doğru akan, bütün bedenini kavuran bir ateşti… “Neyse.” Kapıyı açtığında, “Sen eğitime gereken cevabı verene kadar, biz bu tuvalet köşesinde solar gideriz… Gençliğimize yazık,” diye mırıldanıyordu.

Sessiz gülüşünü duyduğunda kocasının gözlerine baktı. Başını sağa doğru eğmiş, “Deli sarım…” diyordu.

Dükkânın kapanmaya yüz tutan ışıklarıyla, gitmek üzere hazırlanmış müşteriler vardı bir de. Melek’i, kocasının kollarında görenlerden bir alkış sesi yükseldiğinde yine eski anılarda buluyordu kendini Melek. Kasr-ı Ardahan binasına ilk gittiğinde, sırf görüşme sonunda oradan uzaklaşabilmek için hızla toplantı salonunu terk ederken, ardından yaklaşan Mete’nin omzunda patates çuvalı misali istemeden yer bulmuş, etraflarındaki herkesin, alkış ve tezahüratlarıyla domates misali kızararak utanmıştı.

Mete, bir kahraman edasıyla başını eğip, selamlarken neşe içinde gülen insanları, bir prens asaleti vardı tavırlarında. Prensesini kurtarmış, ejderhayı yenmişti âdeta. “Şule… Yarın görüşürüz İnşAllah,” dedi, el salladı arkadaşına.

Gülüyordu, “İnşAllah Melek,” derken… Neşesi gözlerine ulaşamasa da gülüyordu samimiyetle.

“Hafsa… Akşam yemeğine bekliyordu Emine abla… Siz de acele gelin…”

Kapıdan çıkmak üzereyken, içeride kalan arkadaşlarına laf yetiştirebilme çabasındaydı Melek. “Çıkıyoruz biz de… Allah’a emanet olun!” Onun da son sözleri, gülüşünde perdelendi.

“İki kelam edemedik kızlarla Mete Bey! Ayıp mı oldu sanki?” Kollarını kocasının boynuna sarmışken ve yüzü bu kadar dudaklarına yakınken… İradesine hayran oluyordu kendi kendine. Hâlâ dudaklarında hissedebilmek için sabırsız bir buhranda dağılıp, teslim olmuyordu o krize. “Ayıp..? Hmm… Ayıptan korkmanıza gerek yok, Melek Ardahan… Emin ol… Ayıp kavramı değişecek birazdan senin gözünde güzelim.” Kulağına fısıldadığı sözlerle tenini yakan nefesi, kalbine de etki ediyordu. Öykü kapıyı açtı, Mete incitmekten korkarcasına bir hassasiyetle bıraktı Melek’i yolcu koltuğuna.

Arabanın önünden dolaşıp, şoför tarafına giderken bile bir an olsun o bal rengi bakışları gözlerinden çevirmemişti. Geldi… Oturdu… Kemerini bağladıktan sonra arabayı çalıştırıp, Melek’in elini elinin içine alıp, dizinin üzerine yerleştirdi.

Şu küçücük harekete bile ağlayabilirdi Melek… Bu duygu yoğunluğunun nereden gelmiş olduğunu bilemeden… Elini elinin içinde tutan adama olan aşkından ağlayabilirdi… Sadece bir nebze olsun rahatlayabilmek içindi, radyoyu açtığında, tutmak için mücadele verdiği gözyaşı, duyduğu şarkıyla süzüldü yanağından çenesine doğru. Erkan Oğur, o buğulu sesiyle; “Seyreyle Güzel” derken, Uludağ’daki o küçücük kulübede geçirdikleri iki gün canlanıyordu şimdi de gözleri önünde.

Elini, dudaklarına kaldırdı, küçücük bir öpücük kondurdu Mete. “Ne düşünüyorsun?” diye sorarken, kısacık bir an gözlerine baktı, tekrar yola çevirdi bakışlarını.

“Seni…”

“Seyreyle güzel… Bir beni düşün… Bir beni seyreyle….”

Sanki başka şansı ya da dermanı varmış gibi… “Sen de…” dedi, fısıldar gibi… “Sen de bir beni düşün… Bir beni seyreyle… Olmaz mı..?”

Damla damla akarken gözyaşları, kocasının kapanan gözlerinde pişmanlığını görebiliyordu. Bahçe kapısından içeriye girdiler, Süleyman’a selam verdi penceresini indirip. Birkaç dakika sonra inerken arabadan, “Bekle!” dedi, hızlı adımlarla Melek’in kapısını açıp, bıraktığı yerden geri aldı karısını.

“Ben eve böyle girmek istemiyorum!” dese de, Mete, “Gireceksin ama!” diyordu.

Dediği de oldu. Emine kapıda durmuş, iki genci karşılarken, selamı, sohbeti kısa kesip, merdivenlere doğru yürüyordu Mete. “Abla… Hemen geleceğiz… Hafsalar da gelecek yemeğe… Sakın merak etme!” derken, kadının yüzündeki gülümsemeyi aralarında bulunan mesafeden bile görebiliyordu.

Başını sağa sola salladı, “Allah iyilik versin size çocuklar,” duasında bulundu.

Odalarının bulunduğu geniş koridora döndüğünde, “Boş vaatlerde bulunmayın Melek Ardahan! Hemen gidemeyeceksiniz!” dedi büyük bir ciddiyetle.

Yatak odasına girdiler, Melek’i koltuğun üzerine bırakıp, üzerindeki kabandan kurtulduğu an önünde diz çöktü. “Aynı hatayı iki kez yapar mıyım? İlkini dahi yapamamışken, tekrarlar mıyım? İçimdesin kızım… Yok ki ötesi! Senin kalbin acıdığında ben sağlam mı kalıyorum? Gözünden tek bir damla döküyorsun,” dedi, sağ elinin başparmağıyla akan yaşı sildi… “Kalbimi eriten asit oluyor gözyaşın… Ne diyebilirim? Af edileyip, ayaklarına mı kapanayım? Yaktın beni aylardır hasretinin ateşiyle… Nasıl kıyabiliyorsun mecnununa?”

Nasıl kıyabiliyordu?

Ömür bu kadar uzun muydu?

“Affettim…” dudaklarından dökülürken tekrar tekrar, kocasının yüzünde hüküm süren sakalların üzerine ellerini yerleştirdi, “Bir daha bana kızdığında… Öldür ama gitme!” diye fısıldadı.

*

O efsunlu ses karşısında; “Bana kızdığında…” dediği an gözleri kendiliğinden kapandı Mete’nin. Bir meleğe nasıl kızılırdı?

Nasıl kıyılır, nasıl gidilirdi?

“Seni Yaratan’a kurban olsun bu aciz…”

Kollarını boynuna dolayan, “Affettim…” diye fısıldayan karısına bir ömür ve dahi ebediyen fedaydı benliği. Bedenini kucağına çekti, incecik bacaklarını beline doladı. Melek’in beliyse koltuğa dayanmıştı. Yakınlıklarıyla burnuna dolan bahar çiçekleri gibi tazecik kokusuyla, “Kabul olan duamsın meleğim,” diyordu ve derin soluklar alıyordu Melek’in teninden.

Önce sağ elini yerleştirdi Melek’in yüzüne sonra sol… “Öpeyim mi bir tanem?” diye sorarken, öpmek için varını yoğunu vereceği dudaklarda bir gülümseme parıldadı, içindeki karanlığı ziyasıyla aydınlatan.

Uzun uzun bakışırken, fazlaca söyleyecek sözü yoktu meleğinin. Dudaklarını yavaş yavaş Mete’ye uzattı, gözlerini de dudaklarına kenetledi. “Öp de, meleğim… Hatta…” derken dudaklarının yakınlığından ayrılıp, kulağına yaklaştı, “…öper misin de diyebilirsin… Rica kelimeleri Melek Ardahan…” diye fısıldadı. Eski pozisyonuna geri geldiğinde, enfes bir pembelik hâkimdi Melek’in yanaklarında.

Başını, Mete’nin omzuna yasladı, “Vuslat bize çok uzaksa demek ki,” diyerek gülüşünü bağışladı genç adama.

Elini meleğinin çenesine uzattı, başını kendine çevirdi. Dudaklarını dudaklarının hizasına kaldırıp, “Yanılıyorsun tatlım… Çok da uzak değil!” derken nefesi, Melek’in dudaklarını yalıyordu. Az sonra hasretiyle kavrulduğu dudaklara kapanırken kendi aciz dudakları, kalbi deli bir atın, dört nala giden nal seslerini yankılıyordu kulaklarına.

Başını sağa doğru yatırıp, tadına daha çok varmak isterken karısının bal tadındaki ağzının, ellerini saçlarının arasına yerleştirip, vücudunu hükmü altında tutuyordu Melek’in. O incecik ellerin, saçlarında ve sırtında dolaşması daha fazla kamçılıyordu sabırlı ahvalini. Önce yanaklarına uzattı ellerini, ardından kıravatına indi. Sabırsız hareketlerle çözmeye çalışırken gereksiz boyun bağını, Mete geri çekilip seyretti bu haz dolu anı.

Nihayet çözdü, biraz gevşettikten sonra adi bir paçavraymışçasına savurup attı. “Haklısın meleğim… Gereksiz bir parça!”

Tek isteği rahat bir nefes alabilmekti aşka olan ihtiyacıyla sarhoşa dönmüşken. Melek’in tadı dudaklarında, kokusu bütün hücrelerindeydi. Buz gibi parmaklar yeniden yanaklarına kapandı, kocasının başını kendine yaklaştırdı. “Şu an üzerimizdeki her parça gereksiz!” derken bile her harfinde daha çok kızarıyordu… “Bunu ben söyledim, değil mi?” dedi, birden bire cevabı bile beklemeden Mete’nin gülümseyen dudaklarına kapandı.

Cesurdu, vahşiydi, sabırsızdı Melek… Her zaman tutku dolu bir aşkla birbirlerine kavuşurken, bu kez bambaşkaydı. Yaşanabilecek her şeyi yaşamış, bir ilişkinin varabileceği en olgun seviyeye birbirlerine olan bitmek bilmeyen ihtiyaçlarıyla ulaşmışlardı.

O bal dolu ağzın içinde dili var olurken, meleğinin üzerindeki deri montu çıkardı, bir kenara attı. Melek’in elleri ceketini çıkarırken, Mete o ince vücudu sarmış kazağı çıkarıyordu. Mete’nin gömleği, Melek’in atleti… Dudaklarını Mete’nin dudaklarından çektiğinde, “Yeter artık! Ben de kıyafet kalmadı!” diyerek isyan ediyordu titreyen sesi ve ondan daha çaresiz kelimeleriyle.

Aşkın tadına her zamankinden daha çok muhtaçken… Akşam yemeği için bekleyenler akıllarında bile yoktu.

Yatağa gidecek dermanları yoktu…

Birbirlerinden ayrı kalmaya tahammülleri yoktu…

Kısacık ömürlerinde bir daha böyle bir ayrılık yaşamaya ise hiç niyetleri yoktu…

Küçük bir koltuğun önünde, kocasının kucağında zevki yaşarken kollarını sımsıkı sevdiği adamın bedenine saran kadın için ömrünü feda etse, şu an hissettiği huzur ya da haz için yeterli olur muydu? Şükrünü edebilir miydi?

Melek’in mahremiyetine her kabul edilişinde, bu hazzı yaşadığı her vakitte, parçalara bölünüp dağılıyordu aşkın ateşinde… Başını yasladı Melek’in titreyen omuzlarına. “Cenneti bana senin içinde veren Rabb’e şükürler olsun… Helalim…”

Helal daire keyfe kafiydi… Hem öyle bir keyifti ki… Ne pişmanlık giriyordu yaşanan zevkten sonra kalbe, ne de günahtan doğan karanlık ve ağır kasvet…

Sımsıkı sarılırken bedenleri birbirlerine doymayı dilercesine bağlıydı… Bir ömürde o bağlılıkla kalacaktı…

*

13 Mart
Kasr-ı Ardahan

Kapı üç kere tıklandı, ardından yavaşça açıldı. Sude, “Misafiriniz Yıldırım Bey geldiler. İçeri alayım mı Mete Bey?” diye sordu.

Bu kadar olay yaşanmış, bir sürü sıkıntı atlatılmıştı ama hâlâ Yıldırım’a eziyet etme fikrinden huzur duyuyordu. Onu hâlihazırda çok uzun bir süredir bekletmiş olması yeterince eziyetti… Ya da Mete öyle olmasını umuyordu… “İnşAllah da öyle olmuştur…” diye fısıldarken, Sude, “Efendim?” diye sorguluyordu.

“Size söylemedim Sude Hanım… İçeri alın Yıldırım Beyi.”

Ayağa kalktı, kapıdan içeri henüz girmek üzere olan adamı karşılamak için ilerledi. “Kapı önünde daha çok bekletirsin diyordum, Ardahan… Çabuk mu insafa geldin?”

“Yok… Tam olarak; haftalardır bekletmiş olmamın keyfine kanaat ettim…” dedi üzerine basa basa. Eliyle koltukları gösterirken, “Geçelim mi?” diye sordu.

Başını eğdikten sonra gösterilen yere geçerken Yıldırım, iki demli çay istedi, Sude’den ve ardından karşılıklı oturdular.

“Neydi bana anlatacakların?” Fazla vakti yoktu… Bunu bilmesi gerekirdi.

Boğazını temizlerken Yıldırım, “Sana bir özür borcum olduğundan bahsetmiştim,” diyerek başladı konuşmasına.

Mete, yalnızca başını eğdi kabulünü sunarken. Düğün günü bahsettiği zırvaları unutmuş değildi… Adamın anlatacaklarını uzatmak için, fazladan cümle sarf etmeye hiç niyeti yoktu… Dünyanın en iyi insanı bile olsa zerre umrunda değildi Mete’nin… Onun gözünde Yıldırım daima; meleğini kaçırmış, onu hapsetmiş, Mete’yi karanlık günlerin ellerinde bırakmış, boğuluşunu seyretmiş bir adamdı…

“Ağabeyimin ölümünden önce neler olduğunu araştırırken…” Birkaç saniye ara verdi konuşmasına sanki sözlerini tartmak istermiş gibi, ardından devam etti. “Babanın öldüğü akşam ağabeyimle telefon görüşmeleri olmuş…”

Gözünün önünden akıp gidiyordu anılar genç adamın. Fuat’ın kıpkırmızı gözleriyle Mete’yi ayıltma çabaları… Eve geldiği an, kucağında babasından kalma gömlekle küçücük kalmış olan annesinin tuttuğu yas… Emine’nin anlattığı; “Annen iflah olmaz… Babana her; “Ahmed’im… Uyan artık… Sütlacın hazır!” seslenişinden sonraki çaresizliği…

Hepsi…

Her şey gözlerinin önünden geçiyordu.

Dirseklerini dizlerinin üzerine yerleştirip, ellerini dudakları üzerinde birleştirdi genç adam. “Baştan anlat!” dediğinde en azından birkaç dakika süre geçmişti aradan.

Ve anlattı…

“Babandan önce deden ile görüşülmüş devasa bir otel projesi vardı. Dedenin ani ölümünden sonra teklif babana iletilmiş, baban ise İngiliz şirketi “EFQ” ile herhangi bir ortaklıkta bulunmak istemeyişi nedeniyle projeden uzak durmuş. Uzun bir süre iki taraf kendi işlerine bakmıştı. Burada devreye ağabeyim giriyor… Şirkete yaptığı yatırımlar ve dış bağlantılarıyla ortaklık sağlamış. Sinan… Önce güzellikle sonra tehdit ve şantajla babanı iknaya çalışmış… Babanın gerek çevresi, gerekse de sahibi olduğu arazi zenginliği…”

Yıldırım’ın sözünü keserken, sağ elini havaya kaldırmış, susmasını işaret ediyordu genç adam. “Benim babam tanıdığım en dürüst adamdı! Şantaja mahal neyi vardı ki?”

Yıldırım da öne eğildi, dirseklerini dizlerinin üzerine yerleştirdi. Melahat elinde çay bardaklarıyla izin isteyip içeri girdiğinde oluşan sessizlik, kasvet dolu yağmur bulutlarıyla kapanmış İstanbul gökyüzü kadar karanlıktı.

Melahat çıktı, Yıldırım, “Bilmediğini anlamıştım,” dedi.

“Neyi?”

Çayından büyük bir yudum alırken bile ellerinde titreyen sinirdi Mete’nin. Babasını tehdit etmişti Sinan! Onu öldürüşündeki vahşete kısacık bir an pişmanlık duymuştu belki ama şimdi… Tekrar tekrar öldürebilir, kesip parçalayabilirdi o canavarı.

Belki kendi de bir canavardı.

Ama umurunda değildi!

“Ağabeyini…”

Elinde tuttuğunu düşündüğü çay bardağı, zemine düştüğünde çıkardığı gürültü bile gözlerinde bir kırpmaya sebep olmadı genç adamın… Yıldırım ne dedi..? “Ağabeyin…” Çay simsiyah, cilalı granit zemin üzerinde yayılırken, Mete donmuş gibiydi.

“Baban, annenden önce tek bir kadınla birlikte olmuş… Eğer o kadından bir oğlu olduğunu bilseydi herhâlde annenden bu gerçeği saklamazdı. O bilmiyordu ancak, ondan menfaat uman kişiler biliyordu. Ağabeyim, oğlunu… Onun kim olduğunu söylediğinde, baban kalp krizi geçirmiş…” Gözleri bir boşluğa takılı olduğu hâlde dinlerken Yıldırım’ı, sözlerine kısa bir ara verdi. Devam ederken, sesinde bir pişmanlık vardı adamın… “Ben senden özür diliyorum… Ağabeyimin senin bütün hayatını etkilemiş olabileceği aklımdan asla geçmedi.”

Boşta kalan ellerini gözlerine kapadı Mete… Sinan Şahsuvaroğlu… Babasını, haberi bile olmadığı bir çocuk üzerinden tehdit etmiş, hatta kalp krizi geçirmesine neden olmuş olan o cehennem kütüğü…

Yine tek kelime edemedi Mete.

Yıldırım, “Fuat… Fuat Çakıroğlu… Senin öz ağabeyin…” dedi, zaman durdu.

Ovuşturduğu gözlerinden ellerini çekti, engel olamadığı bir huzur kalbine yayılırken dudakları bir gülümsemeyle ifadeleşti… “O benim hep ağabeyimdi zaten…” Az önce kalbini kavuran pişmanlık ateşi, bir umman dolusu berrak suyla söndürülmüştü… “O benim hep ağabeyimdi…”

Yerinden kalktı, “Sonra konuşuruz!” diyerek çıktı odadan. Sude’nin masasının önünden geçerken, “Misafirimizi geçirirsiniz,” dedi, asansöre doğru koşar adımlarla ilerledi tabiri caizse.

Arabasıyla yeraltı otoparkından çıkarken, bardaktan boşalıyormuşçasına bir rahmetle buluşuyordu İstanbul. Rahmet… Tıpkı Mete’nin ağabeyine kavuşacağı gibi bir rahmet… Nasıl hiç yadırgamıyordu öğrendiği gerçeği? Nasıl hep bu sözü beklermiş gibi coşuyordu gönlü ağabeyinin varlığına?

Sebebi belliydi… Dimağı hakikati bilmese de, kalbi Fuat’a olan sevgisinin temelde kardeşlik bağı olduğunu hissediyordu tereddütsüz.

Birkaç dakika sonra Fuat’ın evi önündeydi. Dinlenme isteğiyle işe gelmeyen ağabeyinin evi. “Müsait misin?” diye sorarken telefonda, arka plandaki televizyondan izlediği Lalliga maçının heyecan dolu sesi geliyordu.

“Müsaitim kardeşim… Hayırdır?”

Kardeş

“Kapıdayım…”

Sözü daha bitmemişti neredeyse kapı ardına kadar açıldığında. Karma karışık saçları, üzerindeki eşofmanlarıyla ağabeyi karşısındaydı.

Mete’ye, “Lan oğlum anahtarın yok mu? Koca adamı ne yoruyorsun kapıya?” derken, içeri giren kardeşine sımsıkı sarılıyordu. “Hoş geldin…”

“Hoş bulduk abi…”

Sırtına vuran elleri kısa bir süre donduğunda Fuat’ın, sonra daha da sıkı sarıldı Mete’ye. “Hadi içeri geçelim.” Kapanan kapının ardından salona doğru yürürken, “Bekle istersen hemen çay koyayım,” diyordu.

Mete ağabeyini dirseğinden yakaladı, “Gerek yok!” diyerek durdurdu.

Fuat, kollarını göğsü üzerinde çaprazlamasına bağlarken, “Mete! Bir sıkıntı yok değil mi?” diye soruyordu… Gri gözleri bir anda endişeyle dolduğunda, onu tanıdığından beri değişmeyen huylarından biri buydu işte… O, Mete’yi hep koruyacak, sıkıntısını giderecek ve asla ona zarar gelmesine izin vermeyecekti.

“Yok… Sıkıntı yok… abi…” Ve şimdi o gri gözlerde görebiliyordu ki… Bu adam yıllardır öz kardeşine koruyuculuk yaptığını biliyordu. “Neden hiçbir şey söylemedin?”

Anlamaya çalışır gibi kaşları çatılırken, o kaşlarda gördüğü babasının suretiydi. “Sen şimdi benim çok zeki, çok akıllı, şahane ötesi bir mükemmellikte yaradılışımı unutta, bana bir geri zekâlıya anlatır gibi tane tane anlat bakayım… Neden söz ediyorsun?”

Önce güldü, sonra, “Artık saklayamayacaksın Fuat Ardahan… Abi!” dedi.

Fuat’ın verdiği tepki, sağ eliyle dudaklarını örtmekti. Karşılıklı ayakta durmuş, birbirini seyreden iki kardeş, dolu dolu olmuş gözleri ve akıtmaktan imtina ettikleri gözyaşlarıyla göz göze bakıyorlardı.

Fuat, “Kardeşim benim!” dedi, Mete’ye sarıldı… Mete, “Abim,” diyerek, otuz yaşında kavuştuğu öz ağabey sevgisini hissetti…

Ve fark etti ki; hissettiği sevginin, öncekinden hiç farkı yoktu… Fuat, daima kardeş, daima özdü Mete de…

*

Bahçenin karanlığı, muhtelif aralıklarla bir vazifedar gibi duran lambaların aydınlığıyla ziyaya kavuşurken, Rahmet’e müştak İstanbul, öğleden sonra başlayan yağmuru kana kana içiyordu… Lambanın ışığı altında titreşerek dökülen yağmur damlalarını hayranlıkla seyrederken bile, içinde biriken sıkıntıya şifayı bulamıyordu Melek.

Emine’nin yanına geldiğini duydu, gözlerini pencereden kısa bir süre çevirdi, ablasına gülümsedikten sonra toprağın yağmura olan aşkını seyre devam etti… Emine’nin şefkat dolu eli, “Benim Melek kızım yine pencerelerde,” diyerek saçlarını okşarken vicdan azabının derin sızısını hissediyordu Melek kalbinde.

Ablasını yine endişelendirmişti gayriihtiyari.

Emine’ye dönüp gülümserken, “Çok garip bir duygu Emine abla… Birkaç dakika gecikti ama sanki bir ömür gibi geliyor geçen vakit…” diyordu Melek.

“Duygunun adı; aşk olsa gerek güzel kızım… Rabb’im sizi iki cihanda da ayırmasın…”

Sözleri, duası öyle içten, öyle güzeldi ki Emine’nin… Melek’in kalbine şifa oluyordu. “Âmin,” dediği an, bahçeden içeri giren aracı görerek, “Geldi!” coşkusuyla kapıya doğru koşması, aldığı nefes kadar doğaldı bedeni için… Nefes alırken de düşünmüyordu Melek, kocasına kavuşabilmek için koşarken de.

Omuzları üzerine bir şal örttü, kapıyı açarak bahçeye koştu. Öykü, Melek’i gördüğü an, “Koşmasana! Mete Beyi darlayacaksın yine!” diyerek uyarmaya çalışsa da, Melek dinlemiyordu…

Araba evin önünde durdu, durmadı Mete indi hemen, “Koşmaman gerektiğini sana anlatabilmenin bir yolu var mı?” diye sorarken, o bal rengi bakışlarındaki öfkeyi savurdu Melek’e.

“Sen şimdi iş dönüşü bana nasıl kızabildin? Gün boyu hiç mi özlemedin beni?” derken, olabilecek en masum ifadesini takınmaya çalışıyordu.

Gözlerindeki bakış anında yumuşadı, parmaklarının tersiyle okşamaya başladı Melek’in yanağını. “Özledim… Çok özledim hatun…”

Fuat, yanlarına yaklaşırken, “Siz yoksa her akşam aynı seromoniyi gerçekleştiriyor musunuz?” diye soruyordu.

Öykü, “Ben şahidim,” dedi, Serdar, “İstisnasız her akşam,” Levent, “Öyle ki; evlilikte iş dönüşü evin erkeği böyle karşılanmalı diye biz de hanımlarımızdan bunu bekleyip, öyle davranacağız,” diyordu.

Üçü de söyledikleriyle Melek’i kahkahalarla güldürürken, Mete ve Fuat’ta tebessüm ediyorlardı. Birkaç dakika sonra kurulmuş devasa akşam yemeği sofrasında, bütün aile başbaşaydı huzur dolu evlerinde. Tamer’in gidip, Beşiktaş’tan aldığı Ayşe, Hafsa ve kocası Cevat, Ada, Emine, Tamer, Serdar, Levent, Öykü. Hatta disiplininden taviz veren İnci ve Kader bile masayı şereflendirmişti.

Emine’nin Fuat ve Mete’ye dair anlattıklarıyla gülüşmeler duyulurken, mutluluğun tanımı yine; aileydi şüphesiz.

Mete, “Emine abla… Hakkını ödeyemeyiz,” derken, Fuat’ta, “Bambaşkasın abla,” diyordu.

Emine, önce yutkundu sonra gülümseyerek baktı iki gence. “Siz de öylesiniz Fuad’ım… Benim Ada’m, yanınızda büyüdü sevgiyle… İki ağabey oldunuz, sarıp korudunuz kızımı…” Sesinde titreşen şefkatti Emine’nin… Hem kendi yeğenine, hem de oğlu gibi ilgilendiği iki adama karşı şefkat.

Mete, “EyvAllah abla,” derken, Fuat, “Övgüne layıksak ne mutlu abla,” diyordu.

“Mütevazı yavrularım benim…” Başındaki örtüsünün ucuyla gözlerindeki nemi kurularken Mete’nin sözüyle başını kaldırdı yeniden Emine, herkes gibi dinlemeye başladı o da Mete’nin sözlerini.

“Bugün öğrendim ki…” dedi Mete, huzur dolu bir gülümseme yayıldı dudaklarına, Fuat’a baktı derin bir muhabbetle. “…Lise yıllarında tanıştığım, o günden sonra bana kardeş olan bu adam… Benim öz be öz ağabeyimmiş…”

Masada artık çıt çıkmıyordu. Sessizlik, böyle haberlerin ardından gelen en hâkim üstünlüktü belki de insanlık tarihi boyunca. Melek, sağ elini çenesine yasladı, kocasını ve ağabeyini incelemeye başladı… Neden sonra, “Ben sizi hep birbirinize benzetiyordum,” dediğinde, sessizliğin hükmünü, latif ses tonuyla bozmuş oldu. Önce gençlerden, “Vay be!” haykırışları yükselirken, Emine, “Bir anlatın hele şu meseleyi,” diyordu öğrenebilme ümidiyle.

Anlattılar… Fuat, annesini… Mete babasının nasıl oğluna, evlat niyetiyle sarılamadan gittiğini… Sinan Şahsuvaroğlu, bir babanın oğluna hasreti olmuştu ne hazindir ki… Ne baba oğluna kavuşabilmiş, ne evlat babası olarak bildiği adama huzursuzluk vereceği düşüncesiyle kim olduğunu açıklayabilmişti.

Yıllarca babasını uzaktan seyredip… “Baba” diyerek sarılamadığı adam, öğrendiği hakikate kalbi dayanamayarak ölüp gitmişti… Ölen iki gencin babası iken, teselli edilen yalnızca Mete olmuştu… Ve o ağabey nasıl fedakâr bir kalp taşıyordu ki…

Bildiği hakikatleri asla dile getirmemiş… Mete’nin mutluluğunu, ailesinin huzurunu gerçek babasından göreceği kabullenmenin önünde tutmuştu… Kaç kardeş böylesine fedakâr, kaç kardeş böylesine vefakâr olurdu?

Anlattıklarıyla, Emine’nin yaşaran gözleriyle bir de Melek’in huzur dolu gülümsemesi vardı. Öğrendiği hakikatteki acıyı bastıran bu mutluluğunun adı; Mete’nin yalnız olmayışıydı… Babasından ona kalan, kan bağıyla bağlı olduğu bir kardeşti…

Yerinden kalktı, Fuat’a da, “Kalkar mısın…” dedi… O vakte kadar, Fuat’a kırgın, kızgın ve hatta küskündü… İzmir’de, bebeklerinin kıpırdayışını hissettikleri o ilk gün bütün bu hisleri yara almış olsa da Ayşe’ye olan bitmek bilmeyen gadabıyla tazelenmişti çok uzun süre geçmeden. Ama şimdi… Sonra devam edeceği bütün bu hislerini bir rafa saklarken, “Abimiz…” diyerek sarıldığı adamın sımsıcak sevgisiyle karşılandığı an, dünyada bahşedilmiş en güzel mutluluklardan biriydi belki de kardeşe duyulan sevgi…

“Küçük kardeşim…” dedi, tekrar tekrar sarıldılar.

“Tamam… Yeter!” derken Mete, “Fark etmiyor kocan için… Herhâlükar da kıskanç,” diyerek göz kırpıyordu Melek’e, Fuat.

Mete, karısını kollarına aldı, Fuat ise ikisine birden sarıldı. Emine akşam boyu gözünden dinmeyen yaşı kurularken, “Rabb’im muhabbetinizi arttırsın,” diyerek dua ediyordu tekrar tekrar.

Sevgi ve muhabbet… Hepsi buradaydı ve hep içlerinde olacaktı…

İlahî kader ile bir araya gelen iki gencin, kardeş olduklarını bilmeden birbirlerine gösterdikleri menfaatsiz sevgide saklıydı belki de…

“Âmin…” derken üç genç ve dahi yemek odasında toplanmış herkes, yüzler de gülüyordu, kalpler de…

*

Anneanne ve dedesinin düğün fotoğrafları gönderilmişti Ceyhun Maraz tarafından… Ancak Melek bir kez olsun açıp bakamamıştı fotoğraflara… Şimdi, üzerinde incecik pembe geceliği, elinde fotoğraf albümlerinin içinde bulunduğu sandık olduğu hâlde, şöminenin önüne doğru yürürken, “İzmir’deki evimizde kaldığımız gece bir rüya gördüm… Annem bana bir şeyler söylüyordu…” dedi, yerdeki minderlerin üzerine oturdu.

Ağzında diş fırçası olduğu hâlde, “E… Ne söylüyordu?” diye sorarken, meleğinin gülen yüzünü seyrediyordu. “Ne?”

Daha çok gülmeye başladı… “Sen bana benzemeye başlamışsın…” derken, eliyle Mete’ye diş fırçasını gösteriyordu. “Artık sen de lavabo başında fırçalayamıyorsun sanırım.”

Lavaboya gitti, ağzını çalkalayıp, aynada görünen yansımasına baktı kısa bir süre. Yüzü gülüyordu engelleyemediği bir neşeyle… Karısının yanına geri geldiğinde, “Seninle vakit geçirmek istemekle, lavabo başında birkaç dakika harcamak arasında bir seçimdi sadece!” dedi, karısının karşısına oturdu.

“Tabii, tabii… Öyle olsun…” Elleri sandığın üzerindeydi ukala tavırlarıyla kocasına bakarken ama açmaya dair en ufak bir harekette bulunmuyordu meleksi masumiyet.

“Neden açmıyorsun?” diye sorarken Mete, gözleri sandığın üzerinde geziniyordu Melek’in.

Ellerini sandığın üzerinden çekip, kucağında birleştirdiğinde, “Görmeye hazır mıyım, bilmiyorum,” diye mırıldanıyordu.

Fakat en sonunda açıyordu… Bütün korkularına, yaşadığı ayrılık acısına, yokluklarına rağmen… Artık onların fotoğraflarına bakabilecek gücü kendinde buluyordu Melek. Albümü eline aldı, kapağını yavaşça açtı. Eli dudaklarının üzerine kapandığında, sadece seyrediyordu kucağında duran albümün sayfalarında anneanne ve dedesinden kalan kareyi.

Birlikte dans ettikleri kare… Son kez güldükleri kare…

“Çok güzeller…” derken, gözlerinde derin bir hüzün vardı karısının. Tek damla gözyaşı dökmüyor ya da acı dolu bakışlarla bakmıyordu meleği fotoğraflara.

“Evet… Öyleler…”

Meleğini kollarına aldı, sırtını kendi göğsüne yasladı. Başka bir sayfayı çevirdiğinde, Fuat, Ayşe, Mete ve Melek aynı karede gülüşüyorlardı. Parmakları, fotoğraf üzerinde gezinirken, “Çok benziyorsunuz birbirinize…” diye tekrarladı…

O zarif eller Mete’nin bedeninde dolaşmalıydı… Fotoğraflara değil, onlara dokunan ele kilitliydi genç adam… “Annen sana ne söylemişti?” diye tekrar ederken, dudakları Melek’in kulaklarına temas ediyordu her harfte.

Neyden bahsettiğini anlamamış, gibi başını Mete’ye çevirdi, kaşlarının ortasındaki sevimli kırışıklık meydana çıkarken, “Ne zaman?” diye sordu.

Belliydi… Melek’in kafası karmakarışıktı. “Rüyanda… Bir tanem… Rüyanda…” Eğildi, o latif kırışıklığın üzerine bir öpücük kondurdu Mete.

Derin bir nefes çekti içine Melek… O nefes olup içine akmak varken, Mete sakin sakin oturuyordu çaresizce. “Ha… Kafam dağınıksa herhâlde…” Önüne dönüp, parmakları bir başka sayfayı açtı yumuşak bir hareketle. “Temiz dedi galiba… Bebeğimiz için… Temizlenmiş… Temizlenmiş dedi… Neyse… Hatırlamıyorum… Keşke uyanır uyanmaz not defterime yazsaymışım ama… Ben koşturup ağaca tırmandım…”

Aklı karma karışıktı, evet… Mete dilini boynuna sürttükçe belli ki daha da karışıyordu. Diliyle ıslatıp, dudaklarıyla emerken, o lezzete eriyip giden bir aciz vardı Mete’den geriye. “Bal gibi bir tadın var meleğim…” Sesi ince, içinde yanan ateşten savrulan bir etkideydi Mete’nin.

Başını Mete’ye çevirdiğinde, artık hüzün değil, şehvetin kavuran etkisi vardı o gözlerde. Birbirlerinin bedeninde kaybolurken bir ömür olmak istediği tek yerdi meleğinin bedeni… Melek’in yanı… Melek’in gözleri…

İki gencin tek duasıydı belki de; Ebedi vuslat…

Ebedi birliktelik…

Ebedi saadet…

Helal dairede, hasıl olan saadet…

Bu iki gence düşen ise, birbirlerinin gözlerine bakarken, “Seni Yaratan’a kurban olurum,” diyerek, Rabb’e olan teşekkürdü.

*

Birkaç yıl sonra

Söğüt ağacının gövdesine yaslanmış, dizleri üzerinde dinlenen karısının o pürüzsüz tenini seyrediyor, bal rengi ipeksi saçlarını parmaklarının arasına almış okşuyordu genç adam. “Bazen bu kadar küçük bir kızın… Nasıl olup da kocaman sorunlar çıkarabildiğini anlayamıyorum…” dedi, Mete’nin gözlerine çevirdi bakışlarını. Gözlerinde derin bir neşenin huzur dolu yansımaları vardı. “Yaptığı olumsuz davranışları sana anlattığımda sergilediğin tavır beni korkutmasa… Anlatacaklarım var aslında ama… Neyse…” dedi, göl kenarında oyun oynayan kızına çevirdi bakışlarını yeniden.

Mete, karısının çenesini tuttu işaret ve başparmağıyla, kendine çevirdi. “İkimiz de biliyoruz ki; dayanamayacaksın! Anlat..!”

Elini çenesinden, rahatsız olmuşçasına bir ifadeyle ittikten sonra, “Mısın! Mı-sın!” diye tekrarlarken, gözlerinde hiç de onaylamayan bir bakış vardı karısının.

“Melek!”

“Uf… Sana… UF!”

Yapmamalıydı! Mete eğildi, karısının burnunun ucunu ısırdı. “Ah… Hannibal seni… Ah burnum…” diyerek burnunu ovuştururken, “Tamam ya… Anlatacağım,” diyordu o efsun dolu kahkahalarıyla Mete’yi sarhoş ederken.

“Anlat!” dedi, sırtını ağaca geri yasladı genç adam aldığı keyfi, kibiriyle maskelerken. Emine, Serdar ve Tamer göl kenarında oynayan kızlarının etrafında pervane olmuşken başladı anlatmaya.

“Perşembe günü “Solucan Evi” yaptığı ve bahçeden çıkardığı her solucanı içinde beslediği fanusu okula götürmeye karar verdi…” Anlatırken yüzünün aldığı şekille hâlâ kızlarının hayvan sevgisine alışamadığını görüyordu meleğinin.

“E… Sonra?” Ellerinin arasındaki yumuşacık tutamlardan kopamıyordu Mete. Saçlarının dibinden başlıyordu huzur dokunuşlarına ve uçlarına kadar da devam ediyordu okşayışları.

“Ben arkadaşlarına gösterecek sanıyordum… O… Allah’ım ya… Öğlen yemeğinde, önceki gün Ecrin’nin saçlarıyla dalga geçen kızın tabağına bırakmış solucanları… Yemekte spagetti! O makarnaların arasında kıvranan solucanlar!” Gözlerinde canlanıyormuş da bakmaya dayanamıyormuş gibiydi gözlerini ellerinin hükmünde kapayışı…

Gülmek istiyordu Mete… Melek’i ne kadar kızdıracağını bildiği hâlde kahkahalarla gülmek istiyordu sol eliyle kirli sakallarının üzerinden düşünceli ama tamamı sahte bir ifadeyle geçerken. Karısının sevdiği üzere, hiç kesmediği kirli sakalları… “Ve..?”

“Bütün yemekhane çığlık çığlığa sallanırken, Zeynep ve Ecrin kıkır kıkır gülmüşler… İşin sonunda ceza köşesine gitmek olsa da kendi aralarında konuşup gülmeye devam etmişler… İş burada bitmiyor! “Melike öğretmenim… Stephane, Daphne, Shannen, Megan… Önce onları evine koyup sonra cezamı çekebilir miyim?” demiş.” Öfkeli ama hayranlık dolu bakışları Mete’nin gözlerine kilitlenmişken, “Bu pişkinliği size tanıdık geliyor mu beyefendi?” diye soruyordu.

Mete, sabırla dinledi… dinledi… Ardından kahkahalarla gülerken, “Bu kız senin kızın…” deyip, kahkahalarına yenisini ekledi.

Babasındaki neşeyi görür görmez yanlarına cıvıldayarak koşan meleksi kız çocuğu, bukle bukle bal rengi saçlarıyla annesinin küçük bir kopyasıydı âdeta. Kucağında toplamış olduğu papatyaları annesinin üzerine atıp, babasının boynuna tırmanırken, meleği, “Kızım! Kafamdan kalkar mısın!” diyordu gülüşü dudaklarının kenarında salınırken.

Önce gamzeli kollarını öptü kızının, sonra yanaklarını… “Kızım… Bana yeni maceralarını bir anlatsana…” derken, onun o tatlı gülücükleriyle huzura varan koskocaman bir adamdı Mete… Üç yaşında bir kızın, gülüşünde huzura eren bir adam… Dünyanın en bahtiyar adamı.

“Babam…” dedi, sonundaki “M” harfini kendine has bir sahiplikle uzattı her zamanki gibi. “Fuat amcamın göz renginde bir evcil hayvan buldum… Onu eve alabilir miyim? Lütfen… Adı da hazır… Lütfen, lütfen… Amcam da tanışır Mike yeğeniyle… Amcama da gösteririz…”

Zeynep’in yalvarışları, annesini yattığı yerden kaldırdığında, karı koca aynı anda, “Bu sefer hangi zavallı?” dediler birbirine müsavi bir uyumda.

Cevabı Emine, “Salyangoz,” diye verirken, yüzündeki iğrenen ifadeyle durumun vahametini anlatıyordu aslında.

Meleği, eline alıp ördüğü papatyaları düşürdü, Mete yine kahkahalarla güldü… “Amcanın göz rengi neydi bir tanem?” diye sorarken, kızının kir içindeki kolları boynuna dolanmıştı bile.

“Gri… İngilizce de söyleyebiliyorum… Grey… Ecrin öğretmenden öğrendi ama ben kendi kendime öğrendim… Sana şarkısını söyleyebilir miyim babam?”

“Dinlemeyi çok isterim prensesim… Haydi söyle…”

” “Haydi söyle… Onu nasıl…” Yok! Bunu sonra söyleyeceğim,” dedi, o küçücük dudakları bir gülümseyişle kıvrıldı kızının.

“Kızım… Isıracağım seni!” derken bile kıkır kıkır gülüyordu tehdidine meleksi kız çocuğu.

“Sen ısırmazsın ki…” derken, gözlerinde babasına olan güven vardı Zeynep’in.

Melek, Emine ile konuşurken, kızının o yarım yamalak kelimelerinin, kalbine verdiği huzurda İngilizce renkleri dinliyordu Mete… “Isırmam bir tanem… Haydi bana renklerin şarkısını söyle…”

Önce sesini düzeltti bir-iki sahte öksürükle, sonra, “Başlıyorum,” diyerek ciddileşti. “Purple, orange, red, yellow, grey, green, black, white…” Mete kızının şarkısını dinliyor, meleği ve Emine sohbet ediyordu.

O cıvıl cıvıl sesi dinlerken hissettiği huzura da şükrediyordu Mete…

Tamer, elinde yaprak dolu bir kutuyla yaklaşırken yanlarına, Zeynep şarkısına ara vermiş, “Bak babam..! Mike geldi işte!” diyerek cıvıldıyordu. Hayvanlarına çeşitli isimler verirken, yabancı ve zor telaffuz edilenleri tercih etmesi, her seferinde güldürüyordu Mete’yi.

Zeynep kollarını babasının boynundan çekti, kutuyu eline aldı. O küçücük parmaklarıyla kavradığı salyangoz korkuyla olduğu yerde büzüşürken, Melek’in rengi sararmıştı. “Kızım! Bırak şunu elinden! Mikrop doludur hayvancağız!” dese de çare değildi kızları üzerinde…

“Mikrop mu? Onun için mi endişelisin annem… Dezenfektan jel yok mu çantanda?” diye sordu. O büzülen dudaklarıyla mest ediyordu karşısındakileri.

“Ah kızım ah… Ben seninle ne yapacağım?” dese de elindeki salyangoza rağmen annesi ona asla kıyamayacaktı.

“Benimle birlikte sen de Mike’a bakabilirsin annem…” dedi, tamamen masum, çocuksu saflığın en güzel örneğiyle uzattı gri renkli, üzerinde siyah benekleri olan salyangozu annesine.

Başını sağa sola salladı Melek, hissettiği tiksintiyi tebessümünde gizledi. “Ben Mike’yi uzaktan seveceğim… Ve sen de şimdi ellerini yıkayacaksın!” Annesinin bu ses tonunu duyduğunda, bir kez olsun itiraz edemiyordu küçük kızları.

“Babaannem… Annemi endişelendirmemek için ben şimdi ellerimi yıkamalıyım. Bana yardım eder misin?” Sorusunu sorarken, bal rengi sımsıcak bakan gözlerinin içindeydi mutluluğu ve huzuru küçücük kızın.

Emine, Zeynep’i yanlarından uzaklaştırırken, ” “Babaannem” diyen dillerini Yaratan’a kurban olurum ben Zeyneb’im… Hadi çeşmeye inelim,” diyerek, kızları, “Tamam babaannem,” itaatiyle üzmemeye çalışıyordu Emine’yi… Arada vıcık vıcık elleriyle Tamer ve Serdar’ın ellerini de tutuyor, hayranı olan ağabeylerini, Mike’nin değerli salgısıyla ödüllendiriyordu.

Ve o iki metre boyundaki genç kardeşleri, Zeynep’in küçücük bir gülüşü için cihanı ayaklarına bile sermeye razı hâl ve hareketleriyle itiraz bile edemiyorlardı ellerine bulaşan pisliğe de, kolay kolay temizlenmeyecek salyangoz salgısına da.

Dere kenarına doğru uzaklaştıklarında Melek ile yine baş başa kalmışlardı.

Derin bir nefes aldı iki genç birbirlerini seyre daldılar. “Fuat, gözlerinin renginde bir salyangozun amcası olduğunu öğrenmeli,” derken Melek, kızlarının bıraktığı papatyalardan taç örmeye başladı.

“Öğrenmeli…” İnce, uzun parmaklarının hareketlerine kilitlenmişti genç adam…

İlk tacı bitirdi, sırtına doğru salı verdiği saçlarının başka bir süse ihtiyacı varmış gibi başına yerleştirdi. “Çok güzel değil mi Mete’m?” diye sorarken Melek, âşık kalbi güzelliği karşısında eriyordu bir mumun, ateşin altında çaresiz tükenişi gibi… Yıllar öncesinde rüyasını gördüğü huzurun içindeydi Mete… Melek’in gülen yüzü, kızının meleksi gülüşleri vardı etrafını sevgiyle saran…

“Güzel… Çok… Çok güzel…” derken, sesinin titremeyişine şükredecekti âdeta.

“Teşekkür ederim…” dedi, bakışlarını kucağına indirdi… “Benim söylemek istediğim bir şey daha var…” Kısa bir süre bakışlarını gözlerine çevirdi, sonra yeniden kucağına indirdi, bir taç daha örmeye başladı.

“Söyle bir tanem… Sen bir ömür anlat, ben de seni dinleyeyim…” Birkaç yıl önce, yağmurlu bir günde yine söylemişti bu sözleri… Melek’in Mete’ye geldiği gün… Mete’ye baba olacağını söylediği gün… Hayatının her anını huzura dönüştürdüğü gün…

Zeynep annesine seslendi, temiz ellerini gösterdikten sonra oyununa geri döndü. Dudağında ifadeleşen huzuruyla, “Herhâlde çok sakin olmayacak bu dinleyişleriniz Mete Ardahan…” diye mırıldandı.

“Neden peki?” Bir heyecan yayılıyordu bütün vücuduna… Derin bir nefes alırken, pür dikkat bekliyordu Melek’in dudaklarından dökülecek kelimeleri.

“Hamileyim!”

Mete’nin bilinçsizce verdiği tepki; ayağa kalkarak, “ALLAH ALLAH!” naralarıyla karısını kucağına alıp, etrafında döndürmekti. Zeynep yanlarına o küçük adımlarıyla koşarken, “Baba beni de uçur!” diye cıvıldıyor, Mete ise kahkahalarla gülüyordu.

Mutlu olmak için evlat sevgisi, bir ağabeyin varlığı, bir abla şefkati, bir kız kardeşin hiç eksilmeyen samimiyeti, koskoca bir ailenin huzuru yeterdi… Ama Yaratan Mete’yi belli ki çok seviyordu… Ona bir de Melek göndermişti.

İzmir’de, Melek’in odasında bebeklerinin ilk kıpırdanışlarını hissettiklerinde o an karar vermişti kızlarının adına… Anneannesinin adını ve saçlarını, babaannesinin gözleriyle hayvan sevgisini alan küçük melekleri… Şimdi abla olacaktı bir de…

Yaratan… O… Mete’yi çok seviyordu…

Ve Melek… Melek’i de çok seviyordu. Bir ekonomi dergisinin sayfalarında, dünyada açlık sınırının altında yaşayan ülkelere nasıl fayda sağlanabileceğinden bahsederken, gülümseyişine ve ideallerine hayran ettiği genç kıza, adamın aşkını nasip etmişti. Yaratan, şüphesiz seviyordu bu iki genci… Helal dairenin keyfinde, ebedi bir mutluluğa kavuşmuşken bir daha ne acı yıkabilirdi umutlarını, ne de ayrılık.

Fani dünyada geçici olsa da baki bir alemde ebedi bir sevgi vardı ki müjdelenmişti bizzat Dürr-i Yekta’nın (s.a.v.) kelamıyla insanoğluna; Kişi sevdiğiyle beraberdir…

Kişi sevdiğiyle beraberdir…

Ne güzel bir vaat, ne ehemmiyetli bir teselliydi…

SON

8,541 toplam okunma, 34 bugün toplam

Candan Öte ~ Âhir | Mutluluk” için 17 yorum

  • 13 Kasım 2018 tarihinde, saat 14:42
    Permalink

    merhaba lütfiyeciğim, cevatla hafsa şuleyle levent ferideyle öykünün akıbetini öğrenebilecek miyiz. 🙂

    Yanıtla
    • 13 Kasım 2018 tarihinde, saat 19:26
      Permalink

      merhaba canısı. öğreneceğiz inşAllah =)

      Yanıtla
  • 13 Kasım 2018 tarihinde, saat 17:08
    Permalink

    merhaba Lütfiyeciğim, Cevatla Hafsa,Leventle Şule, Öyküyle Feridenin akıbeti ne oldu acaba? okuyabileciğimiz bir hikayeleri ya da özel bölümleri olacak mı?

    Yanıtla
    • 13 Kasım 2018 tarihinde, saat 19:27
      Permalink

      merhaba.
      öykü ve feridenin kendi hikayeleri var ancak cevat-hafsa, levent-şule yan karakterler

      Yanıtla
      • 14 Kasım 2018 tarihinde, saat 09:13
        Permalink

        hangi hikaye yayınlanmadı henüz sanırım

        Yanıtla
        • 14 Kasım 2018 tarihinde, saat 10:19
          Permalink

          daha yaınlanmadı

          Yanıtla
  • 13 Kasım 2018 tarihinde, saat 20:01
    Permalink

    Ablacım ellerine emeğine sağlık. Her şey çok güzel??

    Yanıtla
    • 14 Kasım 2018 tarihinde, saat 10:16
      Permalink

      teşekkür ederim ?

      Yanıtla
  • 14 Kasım 2018 tarihinde, saat 02:13
    Permalink

    Ne guzel bir mutluluk rabbimm!!! da Zeynep in ‘haydi soylee’ sinde sen ve oglunu gormus gibi oldum ben dip notlarin cereyanindan sanirim 🙂 yuvan mutlulugunuz huzurunuz daim olsun inşallah lutfiyem ahzen candan ote gibi hergun gelicek mi inşallah

    Yanıtla
    • 14 Kasım 2018 tarihinde, saat 10:18
      Permalink

      âmin inşAllah, canımsın =)
      hazır bölümler gelir ancak düzenlenmesi gereken bölümlere sıra gelince aksaklıklar olur maalesef ?

      Yanıtla
  • 16 Kasım 2018 tarihinde, saat 11:29
    Permalink

    Ehh onlar erdi muratlarına Fuad ve Ayşe çıksın kerevetine ?
    Ahh metem ahh ben seni çok özlerim ama ya …?

    Yanıtla
  • 23 Ocak 2019 tarihinde, saat 04:23
    Permalink

    Ya bir kurgu ancak bu kadar güzel olabilir diyeceğim de |Sizi| okuyunca eşinin ve kendinin farklı bir versiyonunu yazmışsın gibi hissediyorum. İnşallah böylesi mutlulukları gerçekten yaşayan pek çok kişi vardır. Ayrıca mete,melek,fuat üçlüsü sevgi pıtırcığıyken ayşe olmuyor üzülüyorum adamda ki resmen katır inadı onların hikayesini de okumak istiyorum ama kısmen bildiğim için içeriğindeki acıdan, hüzünden başlayamıyorum bi türlü. Bir de yoruma cevabında gördüm feride ve öykünün de hikayesi gelecekmiş, çoook tatlı olur. Yuh ya ne yazdım be kısaca eline emeğine sağlık, inşallah devam edersin yazmaya. <3

    Yanıtla
    • 23 Ocak 2019 tarihinde, saat 18:55
      Permalink

      inşAllah sen daha güzelini helalinle yaşarsın ?

      ayşeyle fuat kendi içinde eğlenceli esasen. bölümler bittiğinde bence bi göz at.

      okuyan gözlerine sağlık. fırsat buldukça devam ediyorum =)

      Yanıtla
  • 23 Ocak 2019 tarihinde, saat 04:28
    Permalink

    Doğum kısmı olsa ne müthiş olurdu, o hisleri, heyecanları ve tatlı hazırlıkları…?

    Yanıtla
    • 23 Ocak 2019 tarihinde, saat 18:56
      Permalink

      bu meseleyi wattpad’de de konuşmuştuk sanki ?

      Yanıtla
  • 26 Haziran 2019 tarihinde, saat 04:15
    Permalink

    Bezdum bu kizin tekrarlarindan diyebilirsin :))) artik hangi bolumde ne var ezberden dökülüyo bende 🙂 keske baskisina da kavusabilsek İnsallah oda nasip olur Lütfiyem ahzen de mete ve melegimizi gormeyide heycanla bekliyorum

    Yanıtla
    • 29 Haziran 2019 tarihinde, saat 00:40
      Permalink

      gözümün nurusun vesselam 💕

      Yanıtla

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir