Candan Öte ~ 51 | Şükür

“Mutluluğu sen de bulan senindir, ötesi misafir…”
Mevlana

“Siz Melek Yakut. Hiçbir baskı altında kalmadan, Mete Ardahan’ı eş olarak kabul ediyor musunuz?”

Etrafında bütün sevdikleri varken bu muhteşem çardakta, aşkın helal olan vuslatına ererken, sesi içinde saklanmaya çalışıyordu.

Bütün gücünü toplayarak; “Evet,” dedi.

Gücü hepi topu tek kelime, iki heceye ancak yetebildi. İçinde devamı vardı dile getiremediklerinin… ‘İki cihanda dahi evet. Her ne olursa olsun evet. Bizi birbirimize nasip edene şükürler olsun ki evet.’ Dilinden dökemedikleri, lisanıhâlinden okunabiliyordu neyse ki. Gözleri ömründe daha önce böyle parlamamıştı hiç. Dudakları böylesine gülmemişti.

Belediye Başkanı; “Siz Mete Ardahan. Hiçbir baskı altında kalmadan, Melek Yakut’u eş olarak kabul ediyor musunuz?” sorusunu yöneltildiği an Melek’in gözleri Mete’yi seyre dalmıştı bu anı nasip edene şükürler ederek.

Mete’nin dudakları kelimeyi dökebilmek için aralandı ancak dökülen bir sözcük değil; “EVET!” diye haykırarak patlayan bir volkanın lavlarıydı âdeta. O haykırışı duyup yanan, küle dönense Melek’in âşık kalbiydi…

Önceki Gün

“Mete. Bizim hukukumuz çok eskiye dayanıyor. Bir kalemde silinip atılır mı evlat? Rahmetli baban ve ben ne kadar yakındık biliyorsun. Bana gerçeği söyle; bu kararı alma nedenin nedir?”

‘Kızının bir sürtük oluşu!’

Demedi tabii.

“Bülent abi…”

“Söyle evlat!”

“Böylesi daha iyi, Bülent abi. Zararınız ödenecek, hiç merak etmeyin. Ama otellerimizde bir daha sizin firmanızdan sağlanan hiçbir meyve ve sebze tedariği olmayacak.”

Mete, oturduğu sandalyeden kalktığında, Bülent baba otoritesinin hâkimi bir sesle sakinleştirmeye çalışıyordu, “Dur evlat! Meseleyi baştan anlat!”

Mete’nin içinde bir yerde bu adamın kızının o kırılasıca boynunu sıkmak isteyen tarafa inat, babasının arkadaşı olarak gördüğü Bülent abisine durumu açıklamak isteyen bir insan da vardı. Yıllardır tanıdığı ve sevdiği adamın hatırına masaya geri oturuyordu. Ömer ve karşı tarafın avukatlarından yalnız kalabilmek için müsaade isterken, Fuat’ın kalmasını rica etti.

“Melek Yakut Vakfı’mızın açılış gecesinde kızınız ve arkadaşının yaptığı dedikoduları Melek duymamış olsaydı ben yarın değil bir ay önce de evli olabilirdim.”

Adam düşünüyormuş gibi çenesini sıvazlarken, “Bir dedikodu ile Kamer Şahin’e neler yaptığını bilmeyen yok evlat. Haklısın. Sonuna kadar haklısın ama işin maddi boyutuna da bakmalısın. Bizden başka kimseden tedarik edemeyeceğin ürünleri ne yapacaksınız?” diye soruyordu.

Sesinin tonunda, ne tehdit, ne de kibir vardı. Sadece merak ve biraz da mahcubiyet seziliyordu.

“Otel menüleri yeniden düzenlendi. Bir kilo cupuacu olmadan da idare edebiliriz.” Amacı ukalalık değil, sadece çaresiz olmadıklarını göstermekti.

Bülent, bir şey söylemeye niyetlendiği an destursuz açılan kapıdan paldır küldür içeri giriyordu Melek. Gözü kısa bir süreliğine Fuat’a döndüğünde kardeşinin gözlerinin içine dahi ulaşmış bir gülümseme vardı yüzünde. Yerinden kalkıp, Melek’i karşılamak için ilerlerken, o heyecanla konuşmaya başlıyordu.

“Mete! Yetişemedim mi?” Bülent Eser’in yüzüne kısa bir süreliğine bakıp, telaşlı söylemine Mete’nin gözlerine diktiği sert bakışlarıyla devam ediyordu. “Neden böyle şeyler yapıyorsun? Neden insanlarla hukukunu bozuyorsun? Yeter ama! Bana her söz söyleyeni hayatından bir skandalla mı uzaklaştıracaksın?” Fısıldarken tansiyonu düşmüştü belli ki yoksa kızgın olduğu hâlde Mete’nin göğsüne başını yaslayıp derin derin nefes alıp vermezdi.

Mete, kollarını Melek’in vücuduna sardı, “Sakinleş deli sarı! Otur şuraya!” diyerek henüz kalktığı sandalyeye oturttu öfkeli karısını.

“Sakinleşmek için gelmedim Mete! Seni vazgeçirmeye geldim!”

“Mete değil Mete’m diyeceksin. Bu kadar zor öğreniyor olmanı, zekâna vereceğim artık.”

Sağ elinin işaret ve baş parmağıyla burun kemerini sıkıp derin nefesler almaya çalışırken, “Sen insanı deli edersin!” diye mırıldanıyordu. Neden sonra toparlandı, “Söyle lütfen; anlaşmamız devam ediyor, Bülent Bey ile iş ilişkimiz sürecek, de…”

İfadesindeki yalvarış, Mete de bir vicdan azabı oluyordu.

“Kızım size ne söyledi?” Bülent selam ya da merhaba cümlelerine gerek duymadan direk konuya girdiğinde, “Affedersiniz Bülent Bey,” diyerek yerinden, Bülent ile tokalaşmak için kalkıyordu. “Merhabalar. Vakfın açılışında sohbet etme şansımız olmuştu hatırlarsanız…”

“Seni hatırlıyorum kızım. Otur lütfen yorma kendini. Şimdi bana anlat lütfen. Melisa ve arkadaşı sana ne söyleyip bu kadar incittiler seni?”

Melek, yeniden oturdu. “Hiçbir şey söylemediler bana. Söylemezler de eminim. Kendi aralarındaki konuşmayı ister istemez duymuş olmam, onları hatalı bir duruma düşürmemeli Bülent Bey. Beni tanımıyorlar Mete’yi tanıyorlar. Tabii ki onun ilgilendiği kız hakkında konuşmaları normal.”

Bülent kendinden emin bir ifadeyle, “Hayır kızım, normal değil,” dediğinde, aksine imkân vermiyordu ciddiyeti.

Ağzını açtı bir şey söyleyecekmiş gibi tek kelime edemeden sustu. Dirseğini masaya dayayıp elini çenesine yerleştirdiğinde o yemyeşil gözlerine çökmüş derin bir hüzün vardı.

“Sen ne istiyorsun kızım?”

Kısa süreliğine bir ışıltı yayıldı Melek’in gözlerine, “Lütfen alışverişiniz devam etsin,” derken. “Saçma sapan bir sebeple neden yılların iş ilişkisi zarar görsün ki?” Sözlerinin sonunda yine aynı hüzün hâkim oluyordu bakmaya doyamadığı gözlere.

“Sen kendini üzme kızım. Mete haklı. Her söylediğinde, her yaptığında. Anlıyorum ki meseleyi anlatmayacaksın. Ben bunu Melisa’dan öğreneceğim. Cezasını da vereceği…”

“Lütfen! Kızın hiçbir şeyden haberi yokken cezalandırmak adaletli olur mu?” Adamı konuşturmayıp, lafını ağzına tıkarken, sürtüğün teki olan, tam anlamıyla tanımadığı bir kızı savunmaya çalışıyordu.

İkisinin arasında geçen konuşmayı sessiz sedâsız dinliyordu Mete.

“Bilerek yaptıkları dedikodunun cezasız kalması adaletli olur mu? Baba parasıyla lüks bir hayat yaşayıp, kendi gibi olmayan herkesi aşağılayan, insanlarla konuşurken sert üslubunda en ufak bir nezaket göstermeyen bencil kızım için belki bir kurtuluş olur bu cezalandırma. Hem merak etme! Cezası şiddet değil, lüks hayatından mahrumiyet olacak. Öyle ki; bu ona her şeyden çok eziyet olacak.”

‘Helal olsun’ demek geldi içinden kısa bir süre sonra hemen vazgeçti.

“Bana artık müsaade. Yapılacak çok iş var.” Oturduğu yerden kalkarken, Bülent sırtı dimdik, bakışlarıysa aldığı kararla parlıyordu.

Melek’in bakışları gözlerine ulaştığında o yalvarıştı Mete’ye, “Abi. Biz devam edelim yolumuza. Yarın benim bayramım. Bayrama dargın girmek meleğimi, onu üzen her şey de beni üzer.”

“Evlat. Sizi üzen de beni üzer, unutmayasın. Devam etmek istiyor musun, ederiz. İş ilişkimiz bitsin mi istiyorsun, bitiririz. Ama Ahmet’in kardeşi, senin amcan bil beni. Melisa konusuna gelince… İyi bir ders görecek,” dedi Mete’nin elini, ellerinin arasına aldı. “Yarın düğüne Nagihan Hanımla geleceğiz. Orada görüşürüz,” dedi samimiyetle sıktı genç adamın elini.

Ne yazık ki davetiye o iki sürtüğün kim olduklarını öğrenmeden önce gönderilmişti. Şimdi geri de alamazdı. Bülent babasının en yakın arkadaşıydı ne de olsa. Ada ve Melisa hiç geçinemeseler de birbirleriyle arkadaşlık yapabilmeleri için sık sık bir araya gelirlerdi.

“EyvAllah abi. Başımızın üstünde yeriniz var,” demek mecburiyetindeydi.

Melek’e döndüğünde Bülent, ağaya kalkmış olduğu hâlde huzurla gülümsüyordu karısı. “Onun adına ben senden özür diliyorum. Babalık vazifemi yerine getiremeyişimin ecrini, sana ödettiğimiz için vicdan azabı yaşıyor olmam herhâlde hiçbir şey ifade etmez…”

“Lütfen Bülent Bey. Kendinize haksızlık etmeyin. Yarın sizi ve eşinizi düğünümüzde görmekten çok memnun olacağız.” Samimiyeti Bülent’in elini sıktığında sesiyle ulaşıyordu Mete’nin kalbine.

*

Kızmış mıydı, bilemiyordu. Çok uzun bir süre sessiz kalıp, sadece seyretti Melek’i. Mete’nin hâl ve hareketlerinden ne hissettiğini anlayamıyorduki bir mânâ verebilsin. Bülent’i asansöre doğru uğurlarken, Fuat ile karşılıklı susuyorlardı. Dirseğini yine masaya dayadı, eliyle ağzını örttü, telaşlı bir tavırla salladığı dizininse farkında bile değildi Fuat, “Sakinleş Melek!” diyene kadar.

“Kızmış mıdır?”

Fuat gülüyordu. “Kızarsa kızsın. Kırk yıllık ahbaplığı bozacaktı neredeyse.”

“Fuat! İyi ki haber verdin. Neden böyle şeyler yapıyor anlamıyorum. Herkesle kavga edebilecek bir potansiyeli var!” Mete için duyduğu endişeyi saklayamıyordu.

“Onun tarzı bu, Melek. Böyle kabul etmelisin. Konu sen olduğunda mantığı elinden bırakıyor, kalbiyle hareket ediyor.” Bir süre durdu. Devam ederken gözlerinde kardeşine olan sevgisi vardı Fuat’ın. “Sen kaçırıldıktan sonra hastanede kendine geldiği an yarasına rağmen, çektiği acıya rağmen… Sana ulaşabilme mücadelesini gördüm ben. İçindeki yangın bütün dünyayı kavururdu ama o konuşmamayı, hislerini bastırmayı tercih ediyordu.”

Bu sözleri duymak kalbine inen acıydı… etkisiyle Melek’i perişan ediyordu. “Ona gelen bana gelsin…” sözleri güçsüz bir sesle dökülürken dudaklarından, gözlerinde yaşadığı hüznün acısını hissediyordu.

“Size gelen bana gelsin, kardeşim. O sensiz yaşamaz…”

“Ayşe’m de sensiz yaşayamaz,” diye fısıldarken belli belirsiz, “Ne yapmış olursan ol,” daha belirgin çıkıyordu dudakları arasından. Fuat’ın gözlerindeki bakış öylesine saklı, o kadar karanlıktı ki, anlamını çözebilecek kadar derinliğe inecek tecrübesi yoktu Melek’in.

“Sadece tek tarafı dinledin… Belki bir gün beni de dinlersin,” derken Fuat, kapının kapanma sesiyle yutkunuyordu Melek

“Belki bir gün anlatırsın.” Yavaşça arkasına döndüğünde, Mete odaya girmiş Melek’e doğru yaklaşıyordu. Yine aynı yavaşlıkla kalktı oturduğu deri kaplı sandalyeden.

Kızacak mıydı düğün arefesinde?

Belki.

Umrunda mıydı?

Hayır!

Aralarındaki üç adımlık mesafeyi hızla kapayarak kendini Mete’nin kollarına atıyordu. “Çok sinirlendiriyorsun beni ama çok seviyorum seni. Sımsıkı sarılırken beklediği sitemdi. Beklemediği ise Mete’nin kahkahalarla gülmesiydi.

Anlamaya çalışan gözlerini kırpıştırırken Melek, “Deli sarım,” diyerek kahkahasını bedenine sımsıkı sarılıp dindirmeye çalışır gibiydi Mete. “İmtihanımsın yeminle. Toplantıyı bastın, işime karıştın, kendi fikrini zorla kabul ettirdin, adamın karşısında beni kılıbık bir koca gibi gösterdin, yetmedi bir de seni sinirlendirmekle suçladın! Derdin ne kızım senin?” Ses tonunda sitem yoktu. Bal rengi bakışlarında huzurun armağanı tertemiz bir mutluluk vardı.

Melek, Fuat’a döndüğünde, “Bakar mısın ama… Hiç kızmamış ki,” diyerek başını Mete’nin göğsüne yaslıyordu.

“Adam divanen olmuş be kardeşim. Ne kızması,” derken eğlendiği ses tonundan belliydi Fuat’ın.

Başını yasladığı yerden kaldırmayı hiç istemese de, “Ayşe beni perişan edecek!” hakikati yardımcı oluyordu Melek’e.

“Gitmesen?”

“Gitsem…”

“Yanımda kalsan.”

“Yarından sonra hep yanında olacağıma söz versem?”

“Bununla avun mu diyorsunuz, Melek Ardahan?”

Melek, güldüğünü saklama gereği görmeden serbest bırakıyordu kahkahasını. “Öyle oldu sanırım.” Yanağına bir öpücük kondurduğunda Mete’nin fısıldıyordu, “Ama asıl amacım bu hakikati kendime de hatırlatmaktı, Mete Ardahan.”

Âşık gözler vuslata eriyordu birbirlerine bakışlarında.

Arkada, Fuat boğazını temizleyip, “Ayşe seni bekliyor,” dediğinde gerçek hayatın netliğine davet ediyordu iki genci.

“Cevat bırakacak seni bir tanem.” Alnına sımsıcak bir öpücük kondurdu, kızı serbest bıraktı.

Kabul edişini sözle süsleyemese de, lisan-ı hâli başıyla anlatıyordu meramını. Asansöre kadar, eli elinde olduğu hâlde yürüyorlardı. Asansörün önünde bekleyen Cevat ile kabine girdiğinde, Mete, “Allah’a emanet ol, meleğim,” diyordu gözlerindeki hasret dolu bakışlarla.

“Sen de aynı yere emanet ol canımdan öte,” demek, aldığı nefes gibiydi. O olağanlıkta doğal, o derece ihtiyacıydı.

*

Asansörün giriş kata indiğini led panelden görebiliyordu ancak, bu bile asansörün önünden ayrılmasına yetmiyordu.

“Vah zavallı! Gittiğini anlayacak kadar kendinde değil!”

“Gitmedi, birader!”

“Yapma be! Ne oldu peki?”

Dalga geçiyordu Fuat. Herhangi bir meselede dalga geçse umursamazdı. Ama söz konusu Melek’in gitmesi veya ayrılması olduğunda espiriyi kavrama yeteneği olmuyordu. “Gitmedi. İşi var sadece. Gece yanına gidebilmem için birkaç saatlik bir mola aldık.”

“Durumunu iyi görmüyorum. Hadi şu işleri toparlayalım,” dediğinde dalga geçen ahvalinde geçen ayların ızdırabına şahit bir adamın olgunluğu vardı.

Asansör geri geldi, çıkacağı katın tuşuna bastı Fuat kabine girdiklerinde. “Birini hâllettin. Peki diğer kız ne olacak?”

“Birazdan gelecek. Hak ettiğini vereceğiz birader,” dedi gömleğinin yakalarını düzeltti. “Sizi bu kadar eğlendiren nedir Fuat efendi?”

“Efendi…” dedi yine gülümsedi.

“Hadi âşık! Hadi!” diyen Mete, “Geldim âşık. Önden buyur lütfen,” diyerek dalga çeviren Fuat.

Pelin, Mete’yi gördüğü an masasından kalkıp, “Misafiriniz geldi, Mete Bey. Şimdi mi görüşeceksiniz, bekletelim mi?” diyerek bilgilendiriyordu.

“Görüşelim, Pelin Hanım. Görüşme çok uzun sürmeyecek. Sen Melahat ablaya söyle, on dakika sonra bana demli bir çay, Fuat’a da sade Türk kahvesi getirsin.” Mete’nin planı, kıza iki çift laf edip göndermekti.

Beş dakika sonra, Mete siyah deri kaplı üçlü kanepeye oturmuş, sağ ayak bileğini sol dizinin üzerine atmış, dirseğini dayadığı koltuktan kızı parçalara ayırmamak için destek alıyordu. Süsüne püsüne bakıldığında, kendini görücüye hazırlamış olduğu akla gelen ilk düşünceydi.

Tekli koltukta oturan Fuat, “Buyurun oturun. Pelin Hanım, teşekkür ederiz şimdilik,” dediğinde, kızın tedirginlikle uzaktan yakından alâkası olmayan tavırlarını izliyorlardı. “Buraya neden davet edildiğinizi merak ediyor musunuz?” Fuat’ın sesinde tehlikeli denebilecek bir nezaket vardı.

Yapay sarı saçını, nazlı bir edayla omuzunun arkasına atarken gösterilen yere oturdu. “Bilmiyorum. Neden davet edildim?”

Fuat kumandayı eline alıp, tuşuna dokunduğu an ekranda birkaç saniye sonra bir görüntü belirdi. “Lütfen dikkatli izleyin!” diyerek uyarmak zorunda kalıyordu Fuat. Kızın gözleri Fuat’ın bedeni üzerindeyken ekrana bakmak aklına gelmiyordu herhâlde.

“Affedersiniz!” diyerek ekrana çeviriyordu bakışlarını. “Bunu nereden buldunuz?” ilk cümlesiydi görüntüleri gördüğü an.

“Asıl sormanız gereken; bu görüntülerle ne yapacaksınız, olmalı değil mi? Merak ediyorsanız aynı görüntüden bir kopya da narkotiğe gönderildi. Şimdi asıl meseleye gelelim.”

Mete ne ekranda, bir alışveriş merkezinin otoparkında, elindeki yasadışı malı arkadaşına verip bir kese kağıdı dolusu parayı alışını izledi karşısındakinin, ne de kızın başına gelecekler için en ufak merhamet duydu. Kızın babası nasıl olsa bir yolunu bulur, kızını hapisten kurtarırdı. Ama en azından üzerinden çıkmayacak bir lekeyle devam edecekti hayatına. Belki bundan sonra arkadaşlarıyla giriştikleri bu tehlikeli oyundan vazgeçerlerdi.

Uyuşturucu bulabilmek için gençlerin, birilerine maşa olup, babalarının isimlerine güvenerek yaptıkları bu ölümcül oyuna belki nokta olmayacaktı Mete’nin yaptığı bu hareket ama en azından artık zengin veletlerin çevirdikleri dolaptan haberi olacaktı ailelerinin de narkotiğin de.

“Bu görüntüyle birkaç ay cezaevinde tutabilirler seni. Cezaevinde kalman da umrumda değil çıkman da. Benim tek derdim bir daha saygınlığını geri kazanamaman. Bu aranızda dönen uyuşturucuyu özel okullara bile gönderdiğiniz bilgisine ulaştık ki bu basına da bildirilecek, endişeniz olmasın.” Ne yazık ki Mete’nin ses tonunda aynı sükûnet yoktu. Aksine çağlayan bir öfke vardı.

Kız başını ekrandan Mete’ye doğru çevirdiğinde, korkmuş görünüyordu ancak yine de olayın vehametini tam kavrayabildiğini düşünmüyordu Mete.

“Bunu neden yapıyorsunuz?”

Çocuksu bir incelik vardı sesinin tonunda. Naif ve kırılgan.

“Birkaç nedenden en önemlisi; siz kim oluyorsunuz ki benim sevdiğim kızı, o çirkef ağzınıza alıp, dedikodusunu yapabiliyorsunuz? Sizi, leş ağzınızdan dökülenler kadar pis bir çukura gömmememin en büyük nedeni, Melek Yakıt’a verdiğim söz. Bir diğer nedeni; kendini zehirle, geberene kadar kullan zıkkımı umurumuzda değilsin! Ama iş lise öğrencilerine gelirse; kusura bakma, cezanı çekeceksin.”

Kız, başını ekrana çevirip tekrar Mete’ye döndüğünde, “Bu görüntülere, bu bilgilere nasıl ulaştınız?” derken işin ciddiyetini anlamış gibiydi. “Bir de anlayamıyorum… Herkesin bildiği şeylerin dışında ben ne demişim ki bana bu cezayı reva gördünüz?”

Kendini acındırmaya çalışıyordu belli ki.

“Herkesin bildiğini söylemek, dedikodu olmuyor mu demek istiyorsunuz, Seda Hanım?” Fuat’ın yerinde tespitiyle kız bir şey söyleyemiyordu. “Siz cezayı çoktan hak etmişsiniz. Sadece Melek Yakut ile ilgili sözleriniz, sizin hesabınızı Mete’ye devretti.
Hak edene hak ettiğini hemen verme taraftarıyız.” İki genç adam aynı anda ayağa kalktı. Onların ayağa kalkmasıyla eş zamanlı olarak Pelin de kapıyı nazik bir hareketle çaldıktan sonra izni alıp açıyordu. “Mete Bey, narkotikten Cemal Bey geldiler. İçeri alayım mı?”

“İçeri alın Pelin Hanım.” Pelin’in davetiyle Cemal yanlarına yaklaştığında, Mete’nin ve Fuat’ın elini sıktıktan sonra, suçu delillerle sabitlenmiş kıza dönüyordu. “Seda Hanım. Babanız durumdan haberdar edildi. Avukatınızla birlikte emniyette hazır vaziyetteler. Size eşlik edeceğim. Buyurun vakit kaybetmeyelim.”

Duydukları karşısında hiçbir hareket yoktu Seda’da.

“Seda Hanım?”

“Bu haksızlık!” Çocuksu sesin yeri hırçın bir asabiyete kalıyordu.

“Kesinlikle haksızlık. Lise öğrencisi kolej çocuklarına uyuşturucu sağlamak… Kesinlikle haksızlık! Ama neyse ki kader adalet ediyor!” Seda’yı kolundan tutarak ayağa kaldırdı. “Eğer kalkamayacak ya da yürüyemeyecekseniz yardımcı olabilirim.” Cemal’in ifadesinde ne öfke vardı ne de şefkat.

Kız öfkeyle kolunu silkip, “Seni buna pişman edeceğim! Bırak kolumu!” diye cırlarken, Cemal hiç oralı değildi. Gözünün önüne gelen saçını sağ eliyle arkaya doğru yatırırken, “Görev başındaki memura tehdit, kayıt altına alınmıştır küçük hanım,” diyordu gayet sakin bir tonla.

Cemal’i asansöre kadar uğurladığında yapması gereken tek bir iş kalmıştı; doktor Didem ile Melek hakkında konuşmak.

*

Ayşe’nin aradığını gördüğü an taksi ücretini ödeyerek inmek üzereydi Melek. Sabahtan beri tek bir boş vakit bulamamıştı. Fuat aradığında akşamki telaşa yardım etmeye çalışıyordu ama yine hiçbir işe yarayamamıştı çünkü soluğu Kasr-ı Ardahan’da almıştı.

Mete’nin bu korumacı tavrı bazen korkutucu bir boyuta ulaşıyordu. Zeki bir adam olduğu hâlde, böyle boş meselelerle neden uğraşıyordu, Melek’in hiçbir fikri yoktu.

“Beni senden mahrum ettiler mi? Ettiler. Dedikodu zehrini uluorta akıttılar mı? Akıttılar. Elimde imkân varken canlarına okur muyum? Okurum! Peki neden kendini yorup beni vazgeçirmeye çalışıyorsun?” demişti, Abu Dabi ziyaretine gittiğinde telefon görüşmelerinde.

Nefes nefese çıktığı merdivenlerin ardından, selam verip içeri giriyordu.

“Aleykümselam canım. Hoş geldin.” Saniye, Melek’i tebessümle karşılarken, “Vaktin yok! Hemen duşunu al, kıyafetin yatağın üzerinde,” komutlarıyla dinlenme imkânı tanımıyordu Ayşe.

Kolundan tuttuğunda banyoya götürüyordu Melek’i. “Ben gözlerimi kaparım sen de banyonu yaparken bana neler olduğunu anlatırsın.”

“Canım. Beş dakika izin ver rahat rahat yıkanayım, çıkar çıkmaz her şeyi anlatırım sana.” Melek’in amacı Ayşe’yi mantığa çağırmaktı ama belli ki can arkadaşı bugün müsait değildi.

“Kızım, gir şu kabine! Sanki daha önce hiç yıkamadım seni. Ne var canım Allah Allah!” Haklıymış gibi bir hava vardı ahvaline, kollarını göğsünün üzerinde çapraz bir vaziyette birleştiren Ayşe de.

“Ne inatçısın sen yumurcak!” Söylediği sözde sitem vardı belki ama ifadesi gülümseyişini zorlar gibiydi.

“En mutlu günümüzde sitem etmeyeceğim bu yumurcağa hadi yine iyisin.” Duşakabine arkasını dönmeden hemen önce Ayşe’nin de ciddiyetini zorlayan gülümseyişi vardı.

Melek, kıyafetlerini çıkarıp, iç çamaşırları üzerinde olduğu hâlde banyo yapmaya çalışırken bir yandan da neler olduğunu anlatıyordu.

“Bazen beni korkutuyor Mete. Neden herkesi baskıyla engellemeye çalışıyor anlamıyorum. Hakkında konuşulan tek ben değilim. Birileri her zaman birilerinin dedikodusunu yapar. Yapmaz mı? Yapar! Kendine bu eziyeti yapması çok üzücü.” Hissettiklerinin özetiydi sözleri.

“Meleğim. Bu adam senin için gözünü kırpmaz, ölüme bile gider. O orospuların yüzünden senden ayrı kaldı mı? Kaldı. Dedikoduları seni üzdü mü? Üzdü. Cezayı hak ettiler mi?” Kızın sözünü tamamlamasına fırsat vermeden, “Hayır!” diyordu Melek.

“Evet hak ettiler. İnşAllah Mete o şirret sürtüklerin saçlarını başlarını yolar!” Gerçek olabilme ümidiydi Ayşe’nin kahkahalarla gülüşüne vesile. “Ah..! Aslında bana versin, ben yolarım o züppe, şımarık, zengin aşüftelerin saçlarını.”

“Kızlara etmediğin hakaret kalmadı be canım! Günaha giriyorsun. Ne dedi Saniye ablamız; “Gıybet kalbi karartır..” dedi mi demedi mi?”

“Aman! İyilik meleği bunlarda abla kardeş! Ben de içimden yardırırım hakaretlerimi. Nefsi gıybet diye de bir şey yok herhâlde!”

“Su-i zan yapmış olacaksın.” Kahkaha atmayacaktı Melek, tutacaktı kendini.

“Tamam lan! Onlar kusursuz sen-ben kusurluyuz!” dediği an bir sebep var mıydı bu kadar gülmelerine bilinmez fakat attıkları şen kahkahalar geçen aylara selam veriyordu neşesiyle.

*

“Hoş geldiniz Mete Bey.”

“Hoş bulduk Didem Hanım.”

“Buyurun lütfen,” derken masasının önündeki koltuğu gösteriyordu oturabilmesi için. “Ne içersiniz?”

Mete, gösterilen yere otururken, “Teşekkür ederim. Çok vaktim yok, ikramınızı başka bir randevuda değerlendiririz,” diyerek nezaketini karşılıksız bırakmamaya özen gösteriyordu.

“Peki… Anlıyorum ki aceleniz var.”

Mete, başını eğerek onayladığını gösterdiğinde, “Didem Hanım. Meleğimin anne ve babası, Demokratik Kongo Cumhuriyeti’nde vefat ettiler,” diyerek başlıyordu söze. “Bir düğün hediyesi vermek istiyorum fakat ülkenin durumuna vakıfsanız turistler için ziyaret çok da iç açıcı değil. Onun hamile olması da işi daha zor bir sürece sokuyor. Ne yapabiliriz? Onu nasıl koruyabilirim? Bununla ilgili nasıl bir yol izleyebiliriz.”

“Melek Hanımın ailesinin mezarlarını mı buldunuz?”

Kadının ifadesindeki hayranlığı önemsemiyordu Mete. “Evet.”

“Sarıhumma aşısı olmanız gerekmekte hatta gidecek her birey için gerekli bu. On gün önceden bu aşıyı yaptırmanız şart. Öncelikle bu aşının zorunlu olduğu hâllerde hamilelere de uygulandığını söyleyebiliriz. Canlı hücre taşıyan aşılara kıyasla yan etkisi olan bir aşı değildir, bu konuda size garanti verebilirim. Yine de konuyla ilgili yapılabileceklerle ilgili hocama da danışmak istiyorum müsaadenizle. En geç pazartesi gününe kadar gerekli bilgileri toplar, sizi haberdar ederim, Mete Bey.”

Yiyecek ve içecek sorun olmayacaktı zira Fahri Konsolos Hasan Menevşe evinde ağırlayacaktı. Melek için her şey hazırdı. Doktoru da gerekli izni verdiğinde yârini, anne ve babasının bulunduğu ülke topraklarına götürmesi için hiçbir engel kalmayacaktı.

Ayağa kalktığında, elini Didem’e uzatarak, “Teşekkür ederim,” diyordu Melek’in hoşlanacağı bir nezaketle.

“Rica ederim Mete Bey. Her şeyin yolunda gitmesini diliyorum.” Samimiyetle karşılık verirken Didem, “Hemen şimdi hocamdan bir randevu talebinde bulunacağıma emin olabilirsiniz,” diyerek de endişeye açık kapı bırakmıyordu.

“Benim için çok önemli bir mevzu. Gösterdiğiniz hassasiyet için tekrar teşekkür ederim.”

Söyleyeceği birkaç cümlenin, içinden geçenlere tercüman olmasına imkân yoktu. Melek’i, ailesinin son vakitlerini geçirdikleri topraklara götürebilmesi için bir yol var diyen kim olursa olsun malını mülkünü seve seve önüne sererdi.

Melek’in yüzü güldüğünde o gülüşten daha değerli hiçbir şey kalmıyordu ömründe…

*

Ve…

İlk kez bu eve geldiği günü hatırlıyordu Melek. Akıbetini bilmediği bir yola girip, hayranı olduğu adamın ateşine meftun bir pervane gibi etrafında dönüyordu âdeta. Şimdi, aynanın karşısında seyrederken suretini, ellerini içinde yaratılan yavrusunu hissedebilmek için karnının üzerine yerleştirerek, “Nasip edene şükürler olsun,” diye fısıldıyordu.

Ayşe, saçlarını geniş buklelerle sırtına salıverip, varla yok arası bir makyaj yapmıştı yüzüne. Ayşe’nin elinden daha önce böylesine hafif bir makyaj çıkmamıştı herhâlde. Gelinliğe baktığı an söylediği; “Böyle masum bir elbiseye, ağır makyaj yapıp, meleğimi kapatmayacağım,” sözleriydi.

Annemden dantelinin zarafeti köprücük kemikleriyle çıplak kollarını sararken, gelinliğin straplez dekoltesi, dantelin naifliğinde saklanıyor, beline kadar vücudunun hatlarına otururken, belinden aşağı cömert bir bollukla iniyordu. Ama en güzeli, ensesinde, başlayarak beline kadar inen britlerin, açılıp kapanırken yaşattığı zorluktu. Mete’nin, o düğmeleri açmaya çalışırken yaşayacağı sabrı ya da sabırsızlığı merak ederken, dudaklarına bir gülümseme yayılıyordu insiyaki bir neşeyle.

Boynundaki kelebek, bukle bukle serbest bıraktığı saçları, kulağında anneannesinden yadigâr kehribar rengi küpeler… Hazırdı Mete için… Hayal etmenin yasak olduğu adamla işlediği bütün harama rağmen helale ermeyi nasip diyordu Yaratan... “Nasip edene şükürler olsun…”

Şükür dolu terennümü dudaklarından dökülüyordu Ayşe’nin sesini duyduğunda. “Hazır mısın can!”

“Hazırım!”

Kapı açıldı… Önce Nevra girdi içeri ardından Ayşe. Nevra, “Melek abla ya… Her an göğe yükselecekmişsin gibi hissediyorum! Çok güzel olmuşsun,” dediğinde, Melek’in ellerini elleri arasına alıyordu.

“Ah be canım… Heyecandan ölüp de yüksel miyim göklere?”

“Bırakmam ki!”

Dedi sağ taraftan gelen, boğuk bir ses tonu. Başını çevirip baktığında, Mete omuzunu kapının pervazına yaslamış, genç kızı seyrediyordu. “Bırakmam benim gidemeyeceğim bir yere seni,” derken, adım adım yaklaşıyordu Melek’e. “Bırakmam! Ben melek değilim! Masum değilim! Günahsız da değilim! Bırakmam benim gidemeyeceğim hiçbir yere seni!”

“Abi! Adam şiir yazdı yahu! Kıskanıyoruz ama olan var olmayan var!” derken Nevra, Ayşe içtenlikle gülüyordu küçük kuzenin hâline.

“Hadi canlar! Bu bakışmalarınız akşama kadar bitmez! Misafirler de bekliyor, Belediye Başkanı da!” Ayşe’nin söylediği hakikatle Mete’nin aşkla bakan gözlerinden ayırabiliyordu gözlerini.

Mete’nin dudaklarından, “Nasip edene şükürler olsun meleğim…” kelamını duyduğu an, gözlerine yaşların dolma çabası, burnunu sızlatıyordu Melek’in.

“Ah… Mete’m…”

Mete eğildi, ellerinin üzerine sımsıcak bir öpücük kondurdu. Elini, kolunun üzerine yerleştirdiğinde, önlerinde Nevra, arkalarında Ayşe olduğu hâlde yürüyorlardı. Üzerine kırık beyaz kaşmir bir pelerin örttüğünde, Ayşe hazırdı düğünün gerçekleşeceği alana doğru yürümeye.

Kırmızı halı döşenmiş bahçe yolu, ip ledlerin zarif ışıklandırması, pembe ve beyaz güllerle süslü çardak, kurduğu hayaller kadar güzeldi. Hayalleri bu kadar kusursuz değilken düğünleri hayallerinin de ötesindeydi.

“Ellerin buz gibi meleğim.” Kulağına eğilip fısıldarken Mete, kokusunu derin derin içine çekiyordu Melek.

“Heyecandan Mete’m.”

“Kurban olsun senin heyecanına Mete’n…”

*

Bir kez daha kendini takdir ediyordu Mete. Gönlündeki coşup duran fırtınayı, dışarı yansıtmıyor, Melek’i o gelinlikle gördüğü an yaşadığı aşk ateşiyle küle dönmüyordu. Kollarındaydı! Allah’ın huzurunda helallerdi ya artık birbirlerine… Bir de devletin hükmünde helal olacaklar, Melek artık “Yakut” değil, “Ardahan” olarak anılacaktı.

Elinin içindeki elin o buz dokunuşuyla üşüyebilirdi belki de aşkının nârında kavrulmasaydı. Tek isteği onu ısıtmaktı ama bu heyecanına hayran olurken, içten içe de keyif alıyordu anormal bir tezatla.

*

Helal Olan Vuslat

Gerekmiyordu ama gülüşünü saklayabilmek için eğilen başıyla, kalbinin sesine yaklaşan kulağı duyar gibiydi ‘aşk, aşk, aşk’ tekrarlarını.

Mete’nin haykırışı misafirleri coştururken, alkışlar ıslığa, ıslıklar tezahürata dönüşüyor, Melek yaşadığı utangaçlığın heyecan olup yanaklarına pembelik olarak yayıldığını hissedebiliyordu. Mete, başını Melek’in üzerine eğdi, “Resmen benimsiniz hanımefendi,” dedi, hayal aleminin pusuna sarılı.

Başını kaldırdığı an genç kız, burnu Mete’nin yanağına temas etti. Artık resmiyette de birbirlerine helal olduklarına göre, yanağına küçücük bir öpücük kondurduğunda ve Mete’nin gözleri kapandığında nasıl bu kadar utanabildi?

Gözlerini açtı, Melek’in bakışlarına kilitlendi bakışları. “Ben gelinimi öpemeden gelinim beni öptü,” derken bu alışılmamış durumu hayranlıkla karşılamış gibiydi bal rengi sımsıcak bakışları.

Belediye Başkan’ı, boğazını temizlediğinde iki genç nikâhlarına devam etmeleri gerektiğini hatırlıyordu. Mete için sorun olmadığı belliydi ama Melek için aynı şey söylenemezdi. Pembelikte sınırları zorlayan yanakları, o sınırı geçmiş, bordonun renk geçişlerini denemeye karar vermişti.

“Şahitlerin ve misafirlerin huzurunda sizi karı koca ilan ediyorum. Allah’tan size bir ömür sağlık, mutluluk ve huzur diliyorum,” dedi, elindeki nikâh cüzdanını uzattı gençlere. “Her ne kadar yuvayı dişi kuş yapsa da benim nazarımda iki genç birlikte yürüyecekleri evlilik yolunda tek olmayacaklar. Biri yorulduğunda, diğeri onun yorgunluğuna derman olacak. Bu cüzdanı her ikinize takdim ediyorum. Hayırlı olsun,” dedi, Mete ve Melek’in ellerine bıraktı evliliklerinin kanıtını.

Cüzdanın izin verdiği ölçüde elleri birbirine kenetlendiğinde, Mete Melek’e döndü, “Helalim,” diyerek genç kızın alnına bir öpücük kondurdu.

*

“Ah… Mete’m…” Fısıldıyordu o hayranı olduğu dudaklar. O dudakları öpmesine tek engel, bir alan dolusu düğün misafiriydi. Meleğinin elini elinin içine aldı misafirlerin tebriklerini kabul için yanlarına yürümeye başladı. “Mete’m…”

“Efendim hatun?”

“Hatun?” dedi bir gülücük koptu dudaklarından.

“Evet. Kadınım da diyebilirim, hanım da. O an ki durumuma bağlı olarak değişebilir bu hitap şekli,” derken durdu, Melek’in bakışlarını bulan gözleri içten içe şükürlerini sundu.

“Pekâlâ,” dedi gülümserken. Başını kısa bir süre eğdi hemen sonra hasret çeken bir âşığın içten bakışlarıyla bakmaya başladı o yemyeşil gözler. “Yirmi iki mayıs gecesi… Senin gelip gelmeyeceğini bilmediğim o sıkıntılı saatlerde senin fotoğrafına bakıp iç geçiriyordum; “Ne olurdu ki gelse…” diyerek. Ben o gece senin haberlerin ve görüntülerinle süslediğim albüme sarılıp, “Ne olur bir mucize olsun,” duasıyla uyumuştum.” Birden vücudunu Mete’nin vücuduna yaslayıp, kollarını beline doladığında farkında değildi o mucizenin Mete için gönderildiğinin. Farkında değildi ona meftun bu adamın, yirmi üç mayısta o maili gördüğü an hissettiklerinin. ‘Meraklı Öğrenci’sini görmek için yanıp tutuştuğunun…

“İyi ki geldin Mete’m,” diyen kızın kolları daha sıkı sarılırken, Mete’nin tek yapabildiği; bukle bukle ipeksi saçları okşayarak, o tertemiz kokuyu içine çekip, öpücükler vermekti şehvet ateşinden uzak bir masumiyetle. “O albümünüz bende derin bir merak konusu, haberiniz olsun Melek Ardahan.”

“Merakınız dinecek Mete Ardahan.” Gözlerinde bambaşka bir parıltı vardı Melek’in.

“Ya bir bitiremediniz arkadaşım sarılmalarınızı, konuşmalarınızı, öpmelerinizi! Bir uzaklaşın kardeşim, bir izin verin tebrik edelim sizi yahu!”

Ayşe’nin sitemini duydukları an, helalin vuslatını yaşayan iki genç gülmeye başladılar içten gelen kahkahalarla.

Melek kollarından ayrılıp, Mete’yi yokluğa terk ederek Ayşe’nin yanına gitti. İki genç kız birbirlerine ancak abla ve kardeş muhabbetiyle adlandırılacak bir samimiyetle sarılırken, Fuat’ta Mete’ye sarılıyordu ağabey edasıyla, “Allah, mesut etsin kardeşim,” diyerek.

Fuat’ın kulağına, “Darısı sizin başınıza,” diye fısıldadı önce sonra, “EyvAllah kardeşim,” dedi makul bir tonla.

“Yumurcak… İzin verir misin kardeşimi tebrik edeyim,” dediğinde beklediği Ayşe’den yükselecek bir itirazdı eski günlerden kalma. Ama Ayşe, “Buyurun Fuat Bey,” diyerek Mete’nin yanına geldi.

“Senden nefret ettiğim o kısa zaman dilimi için affet beni meleğimin Mete’si. Hep mutlu olun İnşAllah,” dedi ve Ayşe’den beklenmeyecek bir cesaretle Mete’nin boynuna sarıldı.

Mete, kızın sırtına nazik dokunuşlarla dost samimiyetini gösterirken, “Sen de hep mutlu ol meleğimin Ayşe’si… Hep mutlu ol İnşAllah,” dedi.

Fuat’ın kollarında Melek’i görmek imtihandı. Kardeşi olarak gördüğü adamın dahi dokunmaması gerekiyordu Melek’e.

Aslolan; Mete’den başka kimse dokunmamalıydı Melek’e.

*

“Bir daha üzülmeyesiniz,” dedi, Fuat, Melek’i kollarına aldı bir ağabey şefkatiyle. “Kardeşimin meleği… Bir ömür mutlu olun.”

Melek, başını yasladığı omuzda, “Âmin…” Fısıltısını dökebildi sadece. Başını kaldırıp, sadece ikisinin duyabileceği bir fısıltıyla devam etti, “Sizin mutluluğunuz için de dua ediyorum,” diyerek.

Fuat’ın gözlerinde bir ümitsizlik perdelendi çok kısa bir an. Konuşurken gözlerindeki ümitsizliğe zıt bir neşe vardı sesinde. “Umudun var mı bizim için?”

Melek, Fuat’ın pişmanlığını kalbinde hissederken kulağına yaklaşıyordu genç adamın. “Asla yitirmeyeceğim bir umut hem de.” Sözleri, yalnızca ikisinin paylaşabileceği bir sessizlikti.

Dayısının sesini duydu hemen arkasında. “Allah mesut etsin kızım,” dedi.

Fuat ile paylaştıkları bu kısacık andan, Kadir’in duasıyla ayrıldı. Döndü, sarıldı sımsıkı, “Âmin dayıcığım. Âmin,” diyerek.

“Ablamın kopyası gibisin meleğim… Onun kadar masum, onun kadar temiz.” Bu samimi sözler, Melek’in kalbine hüzün olup akarken, annesinden bir parça gibiydi dayısının şefkati.

“Ah dayım… Çok mutlu ettin beni…” Boğazında düğümlenenlerden kopan, bu birkaç kelimeydi.

“Hep mutlu ol kızım.”

Kadir, Mete’yi tebrik ederken Melek, Nevra’nın sımsıcak muhabbetiyle sarmalandı. “Ablam… Allah mesut etsin sizi,” derken, öyle içtendi ki temennisi.

“Âmin Nevra’m… Darısı senin başına! Hiç olan var olmayan var diyerek yeme bizi, Tolga’nın senin peşinden ayrılmadığını kendi gözlerimle gördüm.” Sözü isabetini buldu, Nevra’nın yanaklarına tatlı bir pembelik yayıldı.

“Kızım… Allah mesut etsin.” Davut, uzaktan tebriğini sunarken Melek’e, Saniye kollarının arasına aldı genç kızı.

“Âmin, ablacığım… Âmin. Sağol Davut abi.” Söylemek istedikleri boğazında düğümleniyordu sevinç ve hüzünle. Bu iki insanı tanıdığı için, Saniye’nin sevgisini yaşamayı nasip ettiği için şükrediyordu Melek. Şefkat dolu kollarında bir anne sıcaklığı hissediyordu tanıştıkları ilk günden bugüne.

Ve biri daha vardı anne şefkatini iliklerine kadar hissettiren. Nebahat’in sevgiyle açılan kollarına sığındığında Melek, “Kızım… İki dünyada da mutlu ol sevdiğinde,” diyen sımsıcak seste teselliye kavuşuyordu.

Bir söz çıkmadığında boğazındaki yumrudan gülümseme çabasıydı gözünde titreşen yaşlara aldırmadan. Kemal komiserin elini omuzunda hissettiğinde dönüp baktığı adamın yüzünde sevinç ve hüznün birbirine müsavi tonlarını seyrediyordu. “Kızım… Sen benim gözümde hâlâ küçük bir çocuksun. Seni üzerse, ilk ben bileceğim!” Boynuna sarıldığı adamın kolları beline sarıldığında, “Canım benim,” diyerek Nebahat’ta sarılıyordu Melek’e.

Huzur dolu bir andı. Anne ve babalarının varlığından mahrumdu iki genç de ancak Nebahat ve Kemal, Saniye ve Davut, bir an olsun yalnız bırakmayan Emine, Tahir doktor… Hepsi yanlarındaydı… Sevgilerini cömert mizaçlarına yakışır şekilde gösterirken büyükleri, şükretmenin gerekliliğini fısıldıyordu kader.

Emine ile sarıldılar birbirlerine, Ali’nin tebriğini kabul etti Melek. Tanıdığı tanımadığı her davetliyle tek tek ilgilenip tebriklerini kabul ederken eli yârinin elinde olduğu hâlde, yüzünde pırıl pırıl bir tebessümün aydınlık tazeliği vardı.

Vakfın açılış gecesinde tanıştığı Bahri Aktürk ile tokalaşıp tebriğini kabul ederken, son dakikada bir hastasının başından ayrılamayan eşi adına da tebriklerini ve özürlerini iletiyordu yaşlı adam. Genç karısı adına açıklama yapsa da Bahri Aktürk, gerçekte durum bambaşkaydı ve bunu artık Melek de biliyordu. Kalabalık toplantılardan, gürültülü ortamlardan, zengin cemiyet insanlarından köşe bucak kaçan, sessiz sakin bir yaşam sürmeye çalışan bir kadın olduğunu öğrendiğinden beri, Salih babanın lokantasında o orman yeşili gözlerinde hasıl olan hüznü daha iyi anlıyordu.

Ayaküstü kısa muhabbetlerle ilerledikleri masaların ardından elleri, Mete’nin elleri içinde olduğu hâlde seyrederken etrafı, kalbi göğüs kafesinde git gide büyüyormuş gibi hissediyordu. Sımsıcaktı çiçek bahçesi gibi dekore edilmiş çadırın içi.  “Helalim…” diye fısıldarken Mete, Melek’in bakışları kehribar rengi aşka kilitliydi.

“Ne kadar güzel bir kelime…”

Güzeldi, temizdi, beklenendi… Etrafını saran güller, kasımpatı, karanfil ve daha birçok çiçeğin arasında ellerine kenetlendiği adamdan duyduğu an gönlünü hükmü altına alan bir sihirdi.

Mete kulağına eğildi, “Meleğim… Amcan ve… Yıldırım burada…” dedi. Misafirlerin tebrikleri henüz bitmişti Mete’den duyduklarıyla şaşırdığında.

Hangisi daha çok şaşırtıcıydı Melek için?

Geleceğinden hiç ümidi olmadığı amcasının gelebilmesi mi?

Ondan daha imkânsızı; Yıldırım’ın gelmesi mi?

“Na… Nasıl?” tekrarını dudaklarından dökmeye çalışıyordu ancak, şaşkınlığın pusuna sarılı bilinci, mantıklı kelimeleri sisinde boğuyordu.

Mete, şaşkınlığı diline kekemelik olarak yansıyan Melek’in alnına bir öpücük kondurdu. “Seni mutlu edecek her şeye ben razı olurum.” Bedenini yavaşça çadırın girişine doğru döndürdüğünde, aynı boyda iki adamın yan yana durduklarını gördü önce. Yüzü, hissettiği mutlulukla aydınlanırken gözleri bir Kerem’in üzerinde, bir de Yıldırım’daydı.

Birbirlerine yaklaştıklarında Kerem, önce Mete’nin elini sıktı, “Tebrik ederim. Bir ömür huzurunuz daim olsun,” derken.

“Âmin. Sağol Kerem amca,” derken, yüzündeki tatlı tebessümü Melek’in kalbine aşkını kazıyordu.

“Kerem amca mı? Ne kadar yakıştı diline o kelime öyle…”

Üç adamın bakışları da Melek’e döndüğünde, mırıldanarak itiraf ettiği hayranlığının onlarca da duyulduğunu görüyordu. Ancak utanmadı… Düğün gününde, sevdasına duyduğu hayranlıktan utanmadı.

“Amca ha! Baksen şu damada,” derken eğreti bir sitem vardı Kerem’in ifadesinde. Melek’e döndü, kollarına aldı genç kızı. “Meleğim… Hep mutlu ol bir tanem…” dedi, saçlarından öptü.

“Kerem’im… Gelmene çok sevindim. Hoş geldin,” dedi iki yanağından öptü amcasını. “İyi ki geldin amcam…”

Gözlerine dolmaya çalışan yaşları önemsemeden seyrediyordu, amcasının babasına hasretini dindiren simâsını. “Meleğimin en mutlu günü. Nasıl gelmez amcası?” Elini Melek’in belinden çekip cebine soktuğunda, “Sana bir hediye getirdim meleğim,” dedi elindeki kutuyu açtı. “Babaanneni tanımak nasibinde yoktu ne yazık ki. Bunu deden yapmıştı onun için.”

Kutunun içinden çıkardığı papatya motiflerinin süslediği, altın olduğu ışıltısından belli olan, tarak şeklindeki tokayı Melek’in avucuna bıraktığında, “Amca bu çok güzel,” diyerek inceliyordu parmakları arasına aldığı tokayı.

“İzin verir misin?” dedi, sağ tarafındaki saçları, tokanın hükmüne alıp başında sabitlerken. “Melek gibisin bir tanem…” dedi tekrar öpücük kondurdu Melek’in alnına.

Cevaben bir teşekkür etmesi olumlu sayılabilecek davranışların başında gelirdi herhâlde. Ama onun tek yapabildiği kollarını amcasının boynuna dolayıp başını omuzuna yaslayarak, lisanıhâlini teşekkür olarak arz etmekti.

“Meleğim. Yıldırım’ın fazla vakti yok.” Amcasının tok sesinden dökülen sözlere mukabil, başını aşağı yukarı sallayabildi yalnızca. Boğazında bir yumru hissediyordu Mete’nin bu sevgi dolu jestine karşılık. Melek için, nefret ettiği Yıldırım’ı, düğünlerine davet etmişti işte.

Sadece Melek mutlu olsun diye.

Bir daha Mete’nin aşkından şüphe duyarsa, kendine bu anı hatırlatmayı düstur edinecekti.

Mete’ye baktı uzun uzun ardından Yıldırım’a çevirdi bakışlarını.

Karşılıklı durdukları o an ilk fark ettiği; Yıldırım’ın yüzünde de, Mete’nin yüzünde olan izlerden olduğuydu. Birbirleriyle dövüşmüş olamazlardı, değil mi?

“Mutlusun meleğim… O yemyeşil gözlerinden görünüyor,” dedi, Melek’i kollarına aldı.

Belki hadsizlikti yaptığı, belki de gereksizdi. Düğün gününün verdiği mutluluğu her zerresinde hissederken mantığı kapalıydı ki, Yıldırım’ın boynuna doladı kollarını eski bir dost muhabbetiyle.

“Mutluyum Yıldırım. Mete’me kavuştuğum için… Amcamı görebildiğim için… Ve sen geldiğin için… Hoş geldin,” dedi, geri çekti bedenini.

“Çok az vaktim var. Senin mutlu olduğunu görmek istedim… Mete… O… İyi bir adam…” Sağ elini kaldırıp, Melek’in yanağını parmaklarının tersiyle okşadı çok kısa bir süre. Varla yok arası. Sonra hemen cebine soktu elini. “Böyle bir sevgi efsanevi. Gerçi… Siz de çok gerçek gibi değildiniz hiçbir zaman, küçük hanım.”

İfadesi öyle tatlı, gözlerinde öylesine bir samimiyet vardı ki… Bu adam mıydı Melek’i kaçıran?

“Neden kalamıyorsun?” diyerek konuyu değiştirdi Melek.

“Gitmem gerekiyor.”

“Yıldırım, cümle kurabildiğini biliyoruz adamım. Başarabilirsin, nedenini anlatabilirsin.” Kendi espirisine gülerken, Yıldırım’ın gözlerinin kenarında oluşan kırışıklık çok sık rastlanan bir hâl değildi. Güldüğü nadir zamanlarda oluşan sevimli kırışıklıklar.

“Eski bir hesap. Ve tabii taze damadımızı kızdırmak istememem de önemli bir neden.” Ellerini, ellerinin arasına aldı. “Meleğim. Hep mutlu ol,” dedi, alnından öptü genç kızı. Az sonra belinin üzerinde hissettiği sımsıcak dokunuşun varlığına, “Mete’m…” fısıltısıyla tepki verirken dudakları, Yıldırım çoktan bırakmıştı genç kızın ellerini.

Yıldırım, Mete’ye elini uzatarak, “Tebrik ederim. Melek…” dedi kızın mutlulukla parıldayan gözlerine derin derin baktı. “Sen hayatında yokken böyle ışıldamıyor… Böylesine mutlu olmuyor.” Eli hâlâ aralarında havadaydı.

Ne olurdu sanki bu güzel gün için o eli sıksa?

Düşüncenin içinden geçip gitmesi kadar kısa bir süreydi, Mete’nin uzanan ele karşılık vermesi, “Teşekkürler… Tebrik için de, geldiğin için de,” deyişi.

“Bilmukabele… Tebrik etme fırsatı verdiğin için de.” Birkaç saniye süren sessizliğin ardından tekrar konuşmaya başladığında ifadesi oldukça ciddiydi. “Sana özrümü, birkaç hafta içinde ileteceğim.”

İzin istediğinde, Mete’nin tek yaptığı başını kabul edercesine eğerek, Yıldırım’ı selamlamaktı.

Özrünü neden birkaç hafta içinde iletecekti?

Yıldırım’ın gidişini izlerken, Mete beline sarılıp, “Hazır mısınız Melek Ardahan olarak tebrikleri kabule?” diye sordu kulağına eğilip.

Başını çevirse, hasretini çektiği dudaklarda vuslatı yaşayabilirdi… Genç adama o kadar yakındı. Ama o gözlerini kapadı, kokusunu içine çekti. “Yalnızca bu anı yaşayabilmek için mi var olmuş mevcudiyetim?” Gözlerini açıp geri çekildi. “Hazırım beyim,” dedi, genç adamın gözlerindeki aşka kilitlendi.

Bir ses, “Nikâha geç kaldık anlaşılan çocuklar,” diyerek çadırdan içeri girdiğinde, Mete ve Melek, Salih babaya dönerken adam da yanında ki yaşlıca hanımla onlara doğru yaklaşıyordu. Önce, Mete öptü aileden gördüğü hürmete değer insanların ellerini, sonra da Melek.

Mete, tanıştırma görevini üstlenerek, “Salih babanın eşi Sultan anne. Anne, meleğim ile tanıştırayım seni,” dedi.

Yer yer kırlaşmış saçları, yüzünde mutlu bir ömür geçirdiğinin göstergesi gülümsemeden mütevellit kırışıklıklarıyla dünyanın en tatlı insanı duruyordu. “Tebrik ederim sizi kızım. Allah mesut etsin bir ömür,” duasını sundu zarafetin hâkim olduğu sesiyle.

“Teşekkür ederim Sultan anne. Hoş geldiniz.”

“Hoş bulduk kızım.” Karı koca birlikte, uyum içerisinde kabul ettiler samimiyetini.

Ayaküstü kısa bir sohbetten sonra diğer misafirleri dolaştılar el ele. Hayalindeki düğünü gerçekleşmiş, Sinan’ın eşliğinde orkestra tatlı nağmeler sunuyordu. Besteler de güfte söylenmiyordu birkaç ay önce yaşanan hadiseye saygıdan. Sadece tatlı bir melodi olarak elli kişilik düğünlerine dinleti oluyordu.

Enver Soysal’ın yanına tekrar geldiklerinde elindeki paketi, Melek’e uzatıyordu. “Sana daha önce veremeyişimin nedeni, annene verdiğim sözdü, kızım.”

Dekanın söyledikleriyle yaşadığı şaşkınlığın en büyük nedenini; Dekan Enver Soysal olarak tanıdığı adamın annesini de tanıyor olduğuna dayandırıyordu.

“Hocam… Siz annemi tanıyor muydunuz?”

Yüzünde bir mahcubiyet izi aradı.

Ama heyhat!

Yoktu.

Gür sesiyle tek kelimelik bir cevap verdi, “Evet.”

“Hocam neden tanıdığınızı söylemediniz daha önce? Annem…”

“Benim anlatmayışımın nedeni de bunun içinde,” derken, Melek’in ellerinde duran siyah kumaş kaplı kutuyu işaret etti. “Şimdi düğününüzün tadını çıkarın.”

“Sağ olun Enver Bey,” dedi Mete. Melek’ten daha sağlıklı bir durumda olduğu belliydi.

Kafası karmakarışıktı. Buna rağmen misafirleriyle tek tek ilgilendi hepsiyle ayaküstü sohbet etti.

“Yoruldun mu Meleğim?” Bir eli elinde, diğer eli belinde olduğu hâlde, kulağına eğildi, nefesinin o tatlı meltemini tenine savururken konuştu yâri.

Derin bir nefes çekerken içine, daha önce böyle bir enerji hissettiği başka bir an hatırlayamıyordu ömründe. “Yorulmadım Mete’m… Hiç yorulmadım.”

Mete, sahneye bir bakış attı, “Yorulmanızdan korksam da âdet-i veçhile…” dedi, başladı efsane Harmandalı’ndan Zeybek havası.

Masal dünyasını andıran düğün çadırının içinde yankılanıyordu alkış ve ıslık sesleri. Bir masalın içindeydi… Mor, pembe, yavru ağzı, beyaz şakayıklar etrafa neşe katarken, o renklere uyumlu tüllerin arasında bu daire şeklindeki çadırı süslüyordu. Bembeyaz masa örtülerinin üzerindeki pembe-beyaz güller, ortamdaki loş ışığın büyüsünü yayıyordu. Masaların üzerinde şamdanlarda yanan mumların yanı sıra bir de yer yer yerleştirilmiş fenerler sımsıcak bir hava veriyordu düğün alanına.

Mete’nin eli, sahnenin ortasına doğru genç kızı yönlendirirken, misafirleri bu anın geleceği zamana anlaşmışlar gibi bir coşku yaşıyorlardı. Etrafına çekingen bakışlar attığında;

Ayşe

Cengiz

Öykü

Feride

Levent

Tamer

Serdar

Fuat

Hepsi durmaksızın ıslık çalıyorlardı. Cevat ise elleri cebinde olduğu hâlde omuzlarına yüklü vakarla sessizce seyrediyordu.

Karşısına geçti, o upuzun kollarını bir kartal ihtişamıyla açtı ve müziğe müsavi hareket ederek, genç kızın divanesi olduğu âşkını ifrat seviyesine yükseltti. Karşısındaki adam, Yusuf Miroğlu ile Karadağlı Rıza misali ağır hareketlerle kızı leylaya çevirirken, nefesini tuttu Mete’yi seyretti Melek.

Gözlerindeki teslimiyetti Mete’nin. Her dönüşünden sonra vuslata eren bakışları, kazandığı yoğunlukla eritiyordu genç kızı. Sinan’ın çaldığı saz, Hakan’ın öttürdüğü zurna ile efsane aşkların sayfaları açılıyordu iki gencin önünde.

Dizleri de titriyordu genç kızın Mete’nin karşısında, alkışlamaya çalışan elleri de. O uzun boyuna, kollarına, gözlerine kilitlenen kehribar rengi gözlerine… Aşkını hissettiren ateşine… Melek, Mete’den ibaretti o muhteşem bedenini seyrederken. O, bedenin içinde taşıdığı kalbi ise her meziyetine bedeldi.

Kocası, sağ dizini yasladığı yerde… Sağ eliyle yere vururken… Sonra göğsüne… Sonra da alnına sürdüğünde o öpmeye doyamadığı elini… Melek’in tek yapabildiği, Mete’nin teslimiyetini seyrederken, gülümseyen dudaklarını önemsemeden yârini alkışlamaktı müziğin ritmine uyumlu.

Harmandalı, yakıp geçti Melek’i… Gelinliği üzerinde olduğu hâlde, Mete’nin yanına koşup, kollarını boynuna doladığında, utanması gereken bir çadır dolusu düğün misafirleri vardı.

Önemsemedi.

Dizi üzerinde duran adamın kolları belini sardığında, “Nasip edene şükürler olsun…” diye fısıldadı.

“Nasip edene şükürler olsun meleğim…”

Etrafları alkış ve ıslık sesleriyle yıkılıyordu.

Gözlerini Mete’nin o sımsıcak bakışlarına kilitledi içinden geçenleri diline dökmeden önce. “İçimden yine tekrar ediyorum Mete’m.”

“İç…” Sesinin tonu değiştiğinde, Melek gelecek konuşma için hazır değildi. “İç dendiğinde hasreti had safhaya çıkan bir adam var karşınızda hanımefendi. Aklımı başımdan alma içine kurban olduğum.”

Sahnenin ortasında, yanakları kırmızının tonlarını yaşayan gelinin, neden böyle kızardığını bütün davetliler merak edecekti ama sebebi hiç kimse bilemeyecekti…

Fuat, Ayşe ile… Öykü, Feride ile ilgilenirken her şey olması gerektiği gibiydi. Levent’in Şule’ye ve Şule’nin iki çocuğuna gösterdiği korumacı tavırlar tek kelimeyle muhteşemdi… Ömerin kendinden beş yaş büyük olan Şahika’yı etkilemeye çalışırken gösterdiği kibirli tavrı muhteşemdi. Misafirlerinin yüzlerindeki mutluluk; muhteşemdi. Bu adama kavuşmuş olması… Muhteşemdi.

“Ne düşünüyorsun bir tanem?”

“Bir masalı yaşadığımı…”

*

Birkaç ay önce, bir gece yarısı, Melek’e masalı yaşatacağına dair söz vermişti kendi kendine. Aralarında geçen onca meseleye… Araya giren ayrılıklara rağmen, Melek’in dudaklarından dökülen; “Masalı yaşadığımı..” sözleri genç adamın gözlerini kapayıp, “Çok şükür Allah’ım,” diyerek, alnını, Melek’in alnına yaslamasına yetti. Gözlerinden akmayan yaşlar, kalbinde çağlayan olmuştu.

Dünyada bu mutluluğun başka bir karşılığı var mıydı?

Son misafirlerini de gönderip, Melek ile huzura ereceği odalarına doğru adım adım tüketmeye çalışırken merdivenleri, dudakları şükürlerini fısıldıyordu her adımında.

Odanın önüne geldi, kapıyı açmaya gücü yetmedi. Hani, neredeydi güçlü erkekliği? Hayalini kurduğu Melek, karısıydı ve ilk gecelerini geçirebilmek için Mete’yi bekliyordu. Birkaç ay önce, ilk kez birlikte yattıkları odada bekliyordu ama Mete’nin tükenmek üzere olan gücü, kapıyı açıp içeri girmesine yetmiyordu.

Derin bir nefes çekti, o nefese muhtaç ciğerlerine, “Bismillah,” dedi, Allah’tan aldı gücünü. Kapıyı açtığı an gördü Melek’i… Kucağında bir kutu, bütün masumiyetiyle oturuyordu. Selam verirken duyduğu ses, kendine ait değil gibiydi.

Ya da herhangi bir insana.

Melek’in latif ses tonu, selamını alırken ayağa kalktı o zarif beden, kucağındaki kutuyu henüz kalktığı koltuğun üzerine bıraktı.

Onun o efsunlu sesini duymak yetti yanına hızlı adımlarla gidip, Melek’i kollarına alması için. Sımsıkı sarıldı o incecik bedene, “Nasip edene şükürler olsun, meleğim-Mete’m…”

Sözleri döküldü dudaklarından.

Nasip edenin Kudret elindeydi kaderleri… Araya giren ölümlere, ayrılıklara ve acılara rağmen, imtihanlarını günahla kirlettikleri hâlde, onlara masum bir bebek, bir de vuslatın helaline erişmeyi nasip etti.

“Nasip edene şükürler olsun…”

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir